Jump to content

Nazım Hikmet Ran Şiirleri


falco x

Önerilen Mesajlar

JAPON BALIKÇISI

 

Denizde bir bulutun öldürdüğü

Japon balıkçısı genç bir adamdı.

Dostlarından dinledim bu türküyü

Pasifik'te sapsarı bir akşamdı.

 

Balık tuttuk yiyen ölür.

Elimize değen ölür.

Bu gemi bir kara tabut,

lumbarından giren ölür.

 

Balık tuttuk yiyen ölür,

birden değil, ağır ağır,

etleri çürür, dağılır.

Balık tuttuk yiyen ölür.

 

Elimize değen ölür.

Tuzla, güneşle yıkanan

bu vefalı, bu çalışkan

elimize değen ölür.

Birden değil, ağır ağır,

etleri çürür, dağılır.

Elimize değen ölür...

 

Badem gözlüm beni unut.

Bu gemi bir kara tabut,

lumbarından giren ölür.

Üstümüzden geçti bulut.

 

Badem gözlüm beni unut.

Boynuma sarılma, gülüm,

benden sana geçer ölüm.

Badem gözlüm beni unut.

 

Bu gemi bir kara tabut.

Badem gözlüm beni unut.

Çürük yumurtadan çürük,

benden yapacağın çocuk.

Bu gemi bir kara tabut.

Bu deniz bir ölü deniz.

İnsanlar ey, nerdesiniz?

Nerdesiniz?

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

BULUT MU OLSAM

 

Denizin üstünde ala bulut

yüzünde gümüş gemi

içinde sarı balık

dibinde mavi yosun

kıyıda bir çıplak adam

durmuş düşünür.

 

Bulut mu olsam,

gemi mi yoksa?

Balık mı olsam,

yosun mu yoksa?..

Ne o, ne o, ne o.

Deniz olunmalı, oğlum,

bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

http://www.youtube.com/watch?v=aiAWmexF8ZA vatan haini

 

http://www.youtube.com/watch?v=i7eVNj5xbHA&feature=related bunu mutlaka izlemelisiniz

 

http://www.youtube.com/watch?v=ZgKVfp2a58o

(mavi gözlü dev filminden bazı alıntılar)

 

''düşünmenin suç oLmadığı bir dünya kurulur mu dersiniz... ?''

 

eşine yazıdığı mektup,,ben içeri düştüğümden beri,,,yaşamaya dair,,,hepsi çok güzel ama link mesleesini abartmıyım dedim (: youtube girince bulursunuz zaten

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Yumdum Gözlerimi_

 

Yumdum gözlerimi

Karanlıkta sen varsın

Karanlıkta sırtüstü yatıyorsun

Karanlıkta bir altın üçgendir alnın ve bileklerin

 

Yumulu göz kapaklarımın içindesin sevdiceğim

Yumulu göz kapaklarımın içinde şarkılar

Şimdi orda herşey seninle başlıyor

Şimdi orda hiçbir şey yok senden önceme ait

Ve sana ait olmayan

 

NAZIM HİKMET

 

 

Vera Uyandı_

 

İskemleler ayakta uyuyor

masa da öyle

serilmiş yatıyor sırtüstü kilim

yummuş nakışlarını

ayna uyuyor

pencerelerin sımsıkı kapalı gözleri

uyuyor sarkıtmış boşluğa bacaklarını balkon

karşı damda bacalar uyuyor

kaldırımda akasyalar da öyle

bulut uyuyor

göğsünde yıldızıyla

evin içinde dışında uykuda aydınlık

uyandın gülüm

iskemleler uyandı

köşeden köşeye koşuştular

masa da öyle

doğrulup oturdu kilim

nakışları açıldı katmer katmer

ayna seher vakti gölü gibi uyandı

açtı kocaman mavi gözlerini pencereler

uyandı balkon

toparladı bacaklarını boşluktan

tüttü karşı damda bacalar

kaldırımlar akasyalar ötüştü

bulut uyandı

attı göğsündeki yıldızı odamıza

evin içinde dışında uyandı aydınlık

doldu saçlarına senin

dolandı çıplak beline ak ayaklarına senin

 

NAZIM HİKMET

 

Şaşıp Kalmak_

 

Sevebilirim,

hem de nasıl,

dile benden ne dilersen,

canımı, gözlerimi

 

Kızabilirim,

ağzım köpürmez,

ama devenin öfkesi haltetmiş benimkinin yanında,

devenin öfkesi, kinciliği değil.

 

Anlayabilirim

çoğu kere burnumla,

yani en karanlığın, en uzaktakinin bile kokusunu alarak

ve döğüşebilirim,

doğru bulduğum, haklı bulduğum, güzel bulduğum herşey için, herkes için,

yaşım başım buna engel değil,

ama gel gör ki çoktan unuttum şaşıp kalmayı.

Şaşkınlık, alabildiğine yuvarlak açık ve alabildiğine genç gözleriyle bırakıp gitti beni.

Yazık.

 

NAZIM HİKMET

 

 

Sevgilim Yalan Söylersem_

 

 

Sevgilim yalan söylersem sana

Kopsun ve mahrum kalsın dilim

Seni seviyorum demek bahtiyarlığından

 

Sevgilim yalan yazarsam sana

Kurusun ve mahrum kalsın elim

Okşayabilmek saadetinden seni

 

Sevgilim yalan söylerse sana gözlerim

İki nadim gözyaşı gibi avuçlarıma aksınlar

Ve göremesinler seni bir daha

 

NAZIM HİKMET

 

 

 

Nasılsın_

 

 

İyi günlerimde çok eller uzanır ellerime,

Resmimi, suratımı baş köşeye asarlar...

Fakat demir kapıların her kapanışında üzerime,

Ardında taş duvarların her kaldığım zaman,

Ne arayan beni, ne soran...

 

Eeeehh, daha iyi be, bunun böyle olduğu...

Minnetim ve borçluluğum yalnız sana kalsın.

İyi günlerimde benim unuttuğum insan eli

Nasılsın?...

 

NAZIM HİKMET

 

 

 

Nazım bir şairden çok daha ötesi bunları yazabilmek söleyeceklerini en güzelinde ötesinde anlatabilmek artık şair sıfatının çok daha üstünde olduğunu anlamak gibi bunları görmedim eğer paylaşıldıysada kusura bakmayın ben aslında en çok mavi gözlü devle güneşi içenlerin türküsünü paylaşmak isterdm ama vardı

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

HASRET

 

Denize dönmek istiyorum!

Mavi aynasında suların:

boy verip görünmek istiyorum!

Denize dönmek istiyorum!

 

Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider!

Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.

Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter.

Ve madem ki bir gün ölüm mukadder;

Ben sularda batan bir ışık gibi

sularda sönmek istiyorum!

Denize dönmek istiyorum!

Denize dönmek istiyorum!

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Bir Ayrılış Hikayesi

 

 

Erkek kadına dedi ki:

- Seni seviyorum ama nasıl?

Avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp

Parmaklarımı kanatarak kırasıya, çıldırasıya...

 

Erkek kadına dedi ki:

- Seni seviyorum, ama nasıl?

Kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz,

Yüzde yüz, yüzde bin beşyüz

Yüzde hudutsuz kere yüz...

 

Kadın erkeğe dedi ki:

- Baktım

Dudağımla, yüreğimle, kafamla;

Severek, korkarak, eğilerek,

Dudağına, yüreğine, kafana.

Şimdi ne söylüyorsam

Karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana...

Ve artık biliyorum:

Toprağın

Yüzü güneşli bir ana gibi

En son, en güzel çocuğunu emzirdiğini...

 

Fakat neyleyim

Saçlarım dolanmış

Ölmekte olanın parmaklarına

Başımı kurtarmam kâbil değil!

Sen yürümelisin,

Yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak...

 

Sen yürümelisin,

Beni bırakarak...

 

Kadın sustu.

 

Sarıldılar

 

Bir kitap düştü yere...

Kapandı bir pencere...

 

Ayrıldılar...

 

Nazım Hikmet RAN

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

BENERCİ KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜ?

 

BİRİNCİ KISIM

 

BİRİNCİ BAP

 

BİR GENÇ ADAMA... HAKÎM HERAKLİT'E...

YILDIZLARA VE AŞKA DAİRDİR...

 

I

 

Şehir

uzakta.

Genç adam

ayakta.

Akıyor şehirden geçen nehir

genç adamın ayakları dibinden.

Genç adam

piposunu çıkarıyor cebinden

aranıyor kibriti.

Bakıyor akar suya

düşünüyor Heraklit'i,

düşünüyor büyük hakîm Heraklit'i genç adam...

Kim bilir belki böyle bir akşam,

böyle bir akşam,

Heraklit alnını

yeşil gözlü zeytinliklerde akan

suya eğdi

ve dedi:

«— Her şey değişip akmada,

bu hâl beni hayran bırakmada..»

 

Heraklit, Heraklit; ne akıştır bu!.

ne akıştır ki bu, dalgalarında

dağlıdır alnı en mukaddes putun

kızgın demir damgasıyla sukutun.

Gebedir her sukut bir yükselişe.

Ne mümkün karşı koymak

bu köpürmüş gelişe..

Heraklit, Heraklit!.

akar suya kabil mi vurmak kilit?

 

Şehir

uzakta.

Genç adam

ayakta.

Akıyor şehirden geçen nehir

genç adamın ayakları dibinden.

Genç adam

kibritini çıkarıyor cebinden

yakıyor piposunu.

 

 

II

 

Dikine mustatil bir apartımanın

en üst katında

dört köşe bir oda.

Perdesiz pencereler.

Pencerelerin dışında yıldızlı geceler.

Genç adam

alnını dayamış cama.

Ben, romanın muharriri

diyorum ki genç adama:

— Delikanlım!.

İyi bak yıldızlara,

onları belki bir daha göremezsin.

Belki bir daha

yıldızların ışığında

kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..

 

Delikanlım!.

Senin kafanın içi

yıldızlı karanlıklar

kadar

güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.

Yıldızlar ve senin kafan

kâinatın en mükemmel şeyidir.

 

Delikanlım!.

Sen ki, ya bir köşe başında

kan sızarak kaşından

gebereceksin,

ya da bir darağacında can vereceksin.

İyi bak yıldızlara

onları göremezsin belki bir daha...

 

Delikanlım!.

Belki beni anladın,

belki anlamadın.

Kesiyorum sözümü.

 

İşte kapı açıldı

geldi beklenen kadın..

«— BEKLETTİM Mİ?»

«— ÇOK...

Ama zarar yok..»

 

Kadın

yakaladı genç adamı

elinden.

Genç adam

yakaladı kadını belinden.

Bir yumrukta kırdı camı.

Oturdular pencerenin içine.

Sarktı ayakları gecenin içine...

Işıklı bir deniz dibi gibi

başlarında, sağda, solda gece yanıyor.

Ayakları karanlık boşluklara sallanıyor..

Sallanıyor ayakları

sallanıyor ayakları...

........... DUDAKLARI ......

 

Sevmek mükemmel iş delikanlım.

Sev bakalım...

Mademki kafanda ışıklı bir gece var,

benden izin sana,

seeeeev

sevebildiğin kadar...

 

 

İKİNCİ BAP

 

GENÇ ADAMIN, SEVGİLİNİN ŞAHISLARINA...

TİBET MABETLERİ VE AMERİKAN FİLİMLERİNE...

AYIN ON DÖRDÜNE... GENÇ ADAMIN ESRARENGİZ

MEŞGALESİNE... VE NİHAYET, MÜSEBBİBİ MEÇHUL

BİR İHANETE DAİRDİR.

 

I

 

Mevzubahs gencin

ismi: BENERCİ.

Kendisi aslen Hintli olup

maskatı re'si DELHİ'dir..

Dostlarının nazarında tam

adam,

düşmanlarının indinde azgın bir delidir

ve Britanya polisinde künyesi şüphelidir..

Şeklü şemailine gelince:

Ne PATAŞON gibi tombul bir cüce,

ne MASİST gibi bir dev,

ne de VİLLİ FRİÇ gibi bir babik oğlandır O,

iki gözlü, tek burunlu, basbaya insandır O...

Birinci babımızda,

Benerci'nin odasına gelen kadın

mühim bir rol oynıyacak kitabımızda.

Kendileri bir İngiliz mis'idir.

Hem İngiliz mis'lerinin nefisidir...

İmdi,

be nefis

Mis

nerde, nasıl tanıdı Benerci'yi?.

diye sorarsam size, ben,

eminim ki, siz, cevaben:

 

«— Mermer

merdivenler..

Kapı.

Kapıda kıvırcık saçlı

taştan

iki aslan.

Tibet.

Tibette mabet.

Mabedin içi...

Omuzlarından çıkan on altı kolu havada,

çıplak karnı iki kat,

bağdaş kurup oturmuş

mâbut

BUDA..

İnledi öküz derisinden mukaddes davul:

— Savul!

Savul!!.

Savuuuul!!!.

Buda'ya kurban geliyor.

Sarı saçlı, mavi gözlü bir kadın

beyaz, kar gibi..

Kadının canına kıyacaklar gibi..

Açıldı kanlı bir ağız şeklinde karnı Buda'nın,

fışkırdı mukaddes alevler dışarıya.

Uzun külâhlı Moğol rahipleri

kaldırdılar havaya beyaz kadını.

Doyuracaktır Buda ateş dolu karnını.

Mavi gözlü dilber kurban gidiyor, kurban...

. . . . . . . . . . . . . . . .

 

— Dran!

Drrrran!.

Drrrrrrrran!!!.

 

Atıldı üç el tabanca.

Yuvarlandı Moğol rahipleri birbiri ardınca.

Esmer bir delikanlı yaklaştı mavi gözlü dilbere!

— Kaçalım!

bir an kaybedecek zaman değil..

 

OTOMOBİL..

Son sür'at..

Saatta 110 kilometre..

 

İşte bu kurtarılan kadın,

birinci bapta odaya gelen kadındı.

Onu kurtaran genç:

BENERCİ..

Ve bu suretle İngiliz MİS

tanıdı Hintli genci..»

DİYEREK

haltedeceksiniz.

Romanımı daha başlamadan berbat edeceksiniz..

Gelin, etmeyin çocuklar..

Ne çıkar,

inanın bir sefer olsun NÂZIM'a

Amerikan filimlerinden fazla..

 

İlk tesadüf

tramvayda oldu.

İkincisi

lokantada.

Üçüncüde düğüm bağlandı nihayet

siyah podüsüet

bir çantada..

İngiliz kızı mahsus

çantasını yere düşürdü.

Hintli genç mahsus

düşen çantayı gördü:

kaldırarak

verdi kıza...

EEEEEEE?

Sonra?

derseniz,

bakın, birinci babımıza...

 

 

II

 

Ayın on dördü.

Ayın on dördünü Paris'te aç gezen gördü,

dedi ki:

— Bu gece ay

dibi kalay

bir tencere gibi...

 

Ayın on dördü.

Ayın on dördünü Fatihli hırsız gördü,

dedi ki:

— Bu gece ay

gökte açık kalan

bir pencere gibi.

Atlasak içeriye,

aşırsak, be imanım,

Meryem Ana'nın

gümüş takımlarını.

 

Ayın on dördü.

Ayın on dördünü İrlandalı bir polis gördü,

dedi ki:

— Benziyor ay

yıldızların yaldızlarını çalmak için

göğe çıkan bir hırsızın

fenerine...

 

Ayın on dördü.

Ayın on dördünü şair Salih Zeki gördü:

benzetti kendi eserine

beğendi...

 

Ayın on dördü.

Ayın on dördünü Londralı bir lord gördü,

dedi ki:

— Benziyor ay

haşmetpenahımın

dizbağı nişanına...

 

Kızardı ayın on dördü.

Kızaran ayın on dördünü bir parya gördü,

dedi ki:

— Benziyor ay

Ganj'ın üstüne damlayıp yayılan

kardeş kanına.

 

Ayın on dördü.

Bu sefer bizzat

çekik gözleriyle ayın on dördü

KALKÜTA şehrine civar,

bir çay tarlası gördü.

Tarlanın dışında duvar.

İçinde bir ev.

 

Gece saat: 2...

 

Evin alt katındaki

oda.

Kapalı pencereler, asma bir lamba,

bir masa ortada.

Üç amele, iki köylü, bir muallim ve Benerci,

yani ceman yekûn:

yedi Kalküta delikanlısı, yedi inkılâp genci......

Benerci söz söylüyor:

— Bize karşı

İntelicent servis

kendine mahsus...

 

— Sus.

Bir tıkırtı var.

 

Döndü başlar

kapıya.

 

— Sana öyle gelmiş.

Devam ediyorum arkadaşlar:

İntelicent servis

kendine mahsus...

 

— Benerci, sus.

— Rüzgâr...

— Arkadaşlar

İntelicent servis...

— Sıııııs...

Söndürün...

Dışarı bakacağım...

 

Karanlık...

Aralandı pencere.

Ay ışığı

parlıyan enli bir kılıç gibi keserek karanlığı

düştü yere.

— Ne var?

— Sııııısss!.

Dışarda polis.

Lambaları sönmüş iki otomobil,

ve bir sürü motosiklet...

— Satıldık...

— Evet...

 

 

ÜÇÜNCÜ BAP

 

 

TAYMİS GAZETESİ'NİN BİR TELGRAFI... VAZİYETİN TELHİSİ VE BENERCİYLE İSTANBULDA MATBAADA BİR MÜLÂKAT... KALKÜTADA UMUMÎ GREV... SOMADEVA... TAŞLANAN ÇOCUĞUM... VE DAHA BİRÇOK YÜREKLER PARALAYICI HADİSELERE DAİRDİR.

I

 

Taymis gazetesinin Kalküta'dan aldığı bir telgraftan:

 

KALKÜTA - Kızılların tevkifatı devam ediyor. Şehir civarındaki çay tarlalarında metrûk bir evde toplanan gizli Vilâyet Komiteleri, içtima halindeyken derdest edilmiştir. Yedi kişiden mürekkep olan komite azalarından altısı yakında adliyeye verileceklerdir. Yalnız, ilk istintak neticesinde, gene komite azasından, Benerci isimli bir genç tahliye olunmuştur...

 

 

II

 

Vaziyeti telhis edelim hele.

 

BİR.

Benerci inkılâpçı bir gençtir.

Hazım zamanlarını, boş gecelerini değil,

boydan boya ömrünü vermiştir ihtilâle...

 

İKİ.

Birinci bapta öğrendik ki,

Benerci âşığıdır Britanyalı bir kızın.

Yani, delikanlımızın

kalbine bir taş

düşmüş.

Kırmızı saçlı bir baş

düşmüş

ve kalbi

dalga dalga halkalanıyor...

 

İki, A:

Benerci riyaset ederken gizli bir içtimaa

altı yoldaşıyla yakalanıyor.

 

İki, B:

Fakat meçhul bir sebebe

binaen,

yoldaşlarının mevkuf bulunmasına rağmen,

Benerci tahliye edilmiştir.

 

İki, C:

Bence, yani romanın muharrirince

olduğu kadar,

Benerci için de bu tahliye keyfiyeti

siniri, ruhu, kemiği, eti

kemiren bir esrardır, iki gözüm,

serapa esrar...

 

. . . . . . .

. . . . . . . . . . . . .

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

. . . .

 

Benerci, sana dört teklifim var:

Evvela,

Kalküta'dan İstanbul'a

çık yola.

Babıâli caddesinde matbaaya gel...

Geldin mi?

Âlâ...

 

Saniyen:

sinirini yen.

Karşımda dikilip durma, otur...

 

Salisen:

ayağını iki defa yere vur:

Kapı açılsın

Lebbeeeeeeeeyk! deyip

bize iki çay getirsin kahveci üstat.

 

Rabian:

anlat.

Şu müthiş müşkili birlikte halledelim

seninle...

 

— Anlatıyorum.

Dinle:

 

Ve Benerci, macerayı bana, kafiyesiz filân, yani nesren şöyle anlatmaya başladı:

 

Sarılmıştık. Yok edilmesi lâzım gelen bazı kâatlar vardı. Vakit kazanmak için, polisin üstüne ateş açtık. Brovniklerimizin şarjörlerini iki defa tazeledik. Birimiz kolundan, birimiz de başından yaralandı. Kurşunlarımız tükendi. Britanya polisi içeri girdi. Gırtlak gırtlağa kapıştık. Nihayet, kıskıvrak bağladılar bizi. Kamyonlara yüklediler. Müdüriyette, yedimiz birden, bir herifin karşısına dizildik.

 

Burada, Benerci yine coştu, işi kafiyeye döktü:

 

Herifin

mavi gözleri çipil çipil

suratı çilliydi.

İntelicent'ten olduğu belliydi.

Geçti arkadaşların önünden.

Benim önümde durdu.

Yüzüme baktı.

İsmimi sordu.

Beni bıraktı...

Niçin bıraktılar beni?

Beni

niçin

bırak-

-tılar?

— Benerci, buna bir tek sebep var.

— Ne?

— Düşecekler peşine..

Eşine??

Ateşine??

Mateşine??

Tükürmüşüm kafiyenin içine...

Yani, anlıyacağın, seni bıraktıktan sonra peşine düşecekler. Sonra cooop, haydi bir tevkifat daha. Tabii, sen yine içerde. Hem bu sefer artık suratına bakıp ismini sorup bırakılmamak şartıyla. İşte tahliye keyfiyetinin sebebi...

— Sebep bu değil. Ben, tamamen temizim. Arkamda takip yok.

— Tuhaf şey. Dışarıda temas ettiğin arkadaşlar ne diyor?

— Galiba onlar da senin gibi düşünüyorlar. İki üç defa, muhtelif arkadaşlarla temas etmek istedim. Fakat verdiğim randevulara gelmediler. Arkadaşlar benimle görüşmek istemiyor.

— Öyleyse, sen hemen yine Kalküta'ya git oğlum. Ne halt edersen et, şu vaziyeti bir düzelt bakalım.

 

Benerci gitti.

Baktım ki, pencereden:

muktesit, muharrir ve muhbir

Nedim Vedat Bey geçiyor.

Düşündüm Benerci'yi

ve mel'un bir ihtimalle birden

yüreğim cızz etti.

 

Arif olanlar için,

bu fasıl burada bitti...

 

 

III

 

Stop:

Fren!

Zıııınk!

Durdu!.

Amele

baş parmağını tele

dokundurdu.

Akümülatör, dinamo, motor, buhar, benzin,

elektrik,

Trrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrik!

D U R - D U !!!..

 

Yüksek tuğla bacalarda dumanlar donakaldı.

Koptu kayışlar.

— Patron, sabotaj var!.

— Koş telefona.

— İşlemiyor...

— Telgraf...

— Teller kesilmiş,

makina bomboş...

— Koş!..

Karşımda durma, avanak!..

Hangarda ne varsa, üstüne atlıyarak,

koşun şehre...

Sarjant, polismen, asker,

kırk ikilik, tayyare, tank,

ne bulursanız,

yetiştirin...

Birden

bisiklet, motosiklet, otomobil, omnibüs

tozu dumana kattılar, dumanı toza...

Fakat

yine birden

ekşi boza...

Ne ileri

ne geri.

Paaaaah!..

Fıııııss...

Patladı lastikleri...

Geç kaldılar, geç!..

 

Drran

drrrn

drrran...

Tiki taka frev...

Edildi ilân

Umumî grev!!!..

 

Kalküta grevdedir.

Benerci evdedir,

sırtüstü yatıyor yatakta...

Geçiyor haykırışmalarla kapısının önünden

tek başlı, tek yürekli, milyon ayaklı Kalküta...

 

Onlar, hep beraber grevdedir...

O, yapayalnız evdedir.

Yapayalnız...

Tavan, kapı ve duvar...

Onu kavgaya çağırmadılar.

Günlerdir ki, onu gördükçe arkadaşları

çevriliyor başları...

 

Benerci yatakta

Kalküta ayakta.

Benerci görmeden görüyor yattığı yerden

yürüyen Kalküta'yı:

 

«Adım

Adım.

Adım — lar

adım — ları...

Kal — dırım

kal — dırım.

Kal — dırım — lar

kal — dırım — ları...

Cad — de...

Cad — deler...

Kalabalık...

Ka — la — ba — lık

itiyor

iki

yana

apar — tıman — ları...

Behey tram — vay!..

çiğneneceksin:

sağa sola sap...

Geçit yok.

Rap

rappp

rappp!!!!!

Ve...

Va...

Vey...

— Yol açın kamyonlara

amele çocukları

babalarını geçiyor..»

 

Haykıraraktan

Benerci fırladı yataktan.

Şimdi sokaktan

tek bir insan sesi yükseliyordu...

Benerci koştu pencereye:

Aşada sokak

kalabalık.

Yukarda masmavi bir hava

Aşada bir kamyonun üstünden

kalabalığa

Söz söylüyor en yakın arkadaşı SOMADEVA:*

«— Arkadaşlar!

Aylardır ki anamız avradımız

uzun aç dişleriyle dişlediler

kendi memelerini.

Arkadaşlar...

Çıplak aç karnını kurşunlara vermek,

kıvranarak gebermek...

. . . . Tek . . . .

. . . . . . . . . . Vaar?

Hayır!.

Ar . . . . . . . lar . . . . . .

 

(*) SOMADEVA, Benerci'nin en yakın arkadaşı olup, uzun bir müddetten beri Kalküta'da bulunmuyordu. Binaenaleyh, böyle bir zamanda onun sesini duyup kendisini görmek, elbette ki, Benerci'yi sevinçli bir hayrete düşürecektir. N.H.

 

 

Önümüzde onlar

kalın enselerini kırıp

boynuzlarını saplayınca toprağa...

. . . . . ağa....

Biz....

. . . . . . . mizi!.

Patiska bir gömlek

gibi yırtarak

etimizi

kanlı kemiklerimizle

. . . . . . . . cağız . ! ! . .

O zaman gülleri koklıyacağız.

O zaman

tabiat

güzel bir ağız

gibi karşımızda gülümsiyecek...»

 

Benerci artık kendini tutamadı. Pencereden üç defa: S O M A D E V A.. S O M A D E V A.. S O M A D E V A.. diye haykırdı. Bu haykırış o kadar kuvvetli idi ki, S O M A D E V A sustu. Birdenbire esen rüzgârla bulutları dağılan bir yaz sağanağı gibi sokaktaki kalabalığın uğultusu kesildi. İnsanlar, başlarını enselerinin üstüne yatırarak, dikine mustatil apartımanın yedinci katındaki perdesiz pencereye baktılar. Ve orada, camın arkasında, Benerci'nin sarı yüzünü gördüler.

S O M A D E V A, Benerci'yi tanıdı. Kolları ona doğru uzanır gibi oldu. Bu hareketi, yalnız yukardan Benerci ve kendi içinin içinden S O M A D E V A gördü. Başka hiçbir göz, uzanmak, kucaklamak istiyen kolların hasretini göremedi.

Yukardan, yine Benerci, üç defa bağırdı:

— S O M A D E V A.. S O M A D E V A.. S O M A D E V A...

Aşada S O M A D E V A, kamyonun etrafına toplananlara:

— Bana bir taş veriniz, dedi.

Taşı verdiler. Ve en eski günlerin en yakın arkadaşı:

— Bu adam nefsini kurtarmak için yoldaşlarını satmıştır. Benerci müstevlilerin casusu olmuştur. En yakınlarının kellesini satmasaydı, bunu yapmasaydı, onun kahrolası başını omuzlarının üstünde bırakmazlardı, dedi. Ve sağ kolunun bütün kuvvetiyle, yedinci kattaki perdesiz pencereden bakan sapsarı insanın yüzüne, taşı attı...

SOMADEVA'nın taşı, BENERCİ'nin alnına geldi. Benerci dimdik durdu. İki kaşının arasından sızan kan, çenesinden göğsüne aktı...

Ve Benerci'nin başı benim, ben Nâzım Hikmet'in dizlerine düşünceye kadar, en büyük, en iyi, en sevgili, kahreden ve yaratan KALKÜTA, onu taşladı.

Baygın çocuğumu, yatağına yatırdım. Camları parçalanmış, pervazları kanlı pencereye çıktım. Arasıra arkasına dönüp bakarak uzaklaşan kalabalığın peşinden şu suretle feryada başladım:

Benerci benim oğlum...

Ben onun yüzünü

görebilmek için

kaç kerre gecemi gündüzümü

on birlik tütüne satarak

dumandan bir adam gibi dikilip durmuşum...

Benerci benim oğlum,

ben onu

uykusuz gecelerin

ellerine doğurmuşum...

 

Benerci sizi satmadı.

Benerci günlerdir yemek yemiyor,

gecelerdir yatmadı.

O yatmıyor, ben yatabilir miyim?

Benerci sizi satmadı,

sizi ben satabilir miyim?

Benerci benim oğlum.

Onu ben

kellemden, etimden, iskeletimden

sizin için doğurdum...

 

Dostlar!

İçinizden bir çıban gibi şüphenizi yolunuz.

Benerci sizin oğlunuz,

benim oğlum...

 

Fakat, kalabalık, benim sesimi bile işitmeden ilerledi, kayboldu. O zaman, hâlâ baygın yatan çocuğuma döndüm, dedim ki:

 

Dostlar dinlemedi beni Benerci.

Benerci oğlum, küçücüğüm, büyüğüm,

başında dolaşan bu mel'un düğüm

çözülene kadar...

bizim ah! demeğe hakkımız yok,

Onların taşlamağa hakkı var...

 

 

IV

 

KALKÜTA'DA BİR POLİS KARAKOLUNUN

YÜKSEK DUVARLARININ DİBİ

 

Gök gürler. Vakit akşam üzeri. Üç polis karakolun duvarları dibinde buluşur.

 

 

BİRİNCİ POLİS — Nereye gitmiştin?

İKİNCİ POLİS — Domuz boğazlamaya...

ÜÇÜNCÜ POLİS — Sen nerdeydin?

BİRİNCİ POLİS — Köprünün üstünde

bir Hintli karı gördüm demin.

Kucağında kertenkele suratlı bir çocuk vardı.

Çocuk beni görünce başladı ağlamaya

ağlamaya

ağlamaya...

Karıya:

— Sustur şu piçi,

Britanya polisine selam versin,

dedim.

Selam vermezse, kuyruksuz bir fare gibi

gebersin

dedim.

Ne sustu, ne selam verdi kara kurbağa yavrusu.

Akıyordu su...

Akar suya fırlattım bu zırlayan şeytan piçini.

Anası yüzüme bakıp

kara bir uçurum gibi çekti içini.

Dokundu rikkatime

bu iç çekiş.

Madraslı bir ihtiyar:

«Azabı azapla tedavi edin...»

demiş.

Getirdim karakola kocakarıyı.

Sarı sırtından kızıl kan sızdırıp

çekeceğim içinden ağrıyı...

İKİNCİ POLİS — Sana bu işte yardım için

kocakarıyı eski bir halı gibi

ayaklarına sereceğim.

BİRİNCİ POLİS — Lütufkârsın...

ÜÇÜNCÜ POLİS — Ben de sana:

Bengale ormanlarında avlanmış bir filin

koparılmış erkekliğinden

bir kamçı vereceğim...

BİRİNCİ POLİS — Başka bir şey istemez...

Malumdur bana azabı ısdırap,

ezberimdedir tekmil

kitabı ıstırap.

Meselâ:

Uykulara kâbus gibi çökebilirim,

tırnak sökebilirim,

kulakların içine kurşun dökebilirim.

Ellerin derisini eldiven gibi soymak,

koltuk altına kaynar sudan yeni çıkmış

hindi yumurtası koymak,

sirke damlatarak gözleri oymak,

domuz topu ıtlak olunan usûl,

velhasıl daha bin bir usûlle gayeye vusûl

mümkündür bence...

Bakınız, bende ne var?

3. VE 2. POLİS — Göster bize

göster bize!!

BİRİNCİ POLİS — Grevde yakalanan

Hintlilerden birinin

taze kesilmiş başparmağı...

Kesildikten sonra yarım santim uzadı tırnağı...

3. VE 2. POLİS — Haydi içeri gidelim,

uzayan tırnağı seyredelim...

 

Polisler karakoldan içeri girerler. Bir müddet sahne boş kalır. Benerci gelir.

Yağmur yağmaya başlar... Benerci, belini karakolun duvarına dayayarak çömelir.

Karakolun duvarından insan çığlıkları gelmektedir. Ve yağmurun içinden uzun bir şehrin uğultusu işitilmektedir.

Karakolun duvarından gelen insan çığlıkları: Kalküta grevcilerine aittir.

Yağmurun içinden uğultusu işitilen şehir: Kalküta'dır.

Yağmur... Alaca karanlık... Akşam suları...

Kalküta grevi mağlûp olmuştur.

Somadeva yakalanmıştır. Ve Benerci'nin, duvarı dibine çömeldiği karakolda, Somadeva'nın omuzbaşları dilim dilim yarılarak kanıyor.

Yağmur... Karanlık... Gece iyiden iyiye indi.

Benerci'nin saçları, omuzları, dizkapakları sırılsıklam oldu. Arkadaşlarının attığı taşlarla alnında açılan yarayı kapayan sargı ıslandı, yapıştı...

Arkadaşlar içerdedir.

Benerci yine dışarda...

Kara gömlekli bir İtalyan faşistinin bile, oğlumun çektiği azabı duymasını istemem...

 

 

BİRİNCİ KISMIN SONUNCU BABI

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

I

 

BENERCİ'DEN ALDIĞIM MEKTUPTUR

 

Benerci'den şöyle bir mektup aldım, aynen neşrediyorum:

 

"Sana verdikleri zaman

bu

mektubu

belki ben çoktan

nokta

son

demişimdir.

Bu sefer dostların taşını değil,

mendebur bir kurşunu kafamdan yemişimdir.

 

Nâzım,

biliyorum,

ölümün önünde rol kesip

Hamlet gibi budala,

Verter gibi komik olmamak lâzım.

 

Nâzım,

bilmiyorum, ne haltedeyim?

Nasıl altedeyim?

Şöyle bir poz alıp durmak

kendi kendini vurmak,

kıyak iş doğrusu!..

 

Bak,

kapı komşum uyandı,

muslukta akıyor su,

yüzünü yıkıyor...

İndi ıslık çalarak merdivenlerden

sokağa çıkıyor...

 

Ben...

Ne Hamlet, ne de Verter...!!!

Neyse, geç...

İşi anlatayım,

tıraş yeter...

 

Sokak karanlıktı.

Senin, nefis

Mis

dediğin

birdenbire karşıma çıktı.

Dedi ki: «Aylardır peşindeyim»

dedi ki: «telâş içindeyim,

nerdesin?»

Daha birçok şeyler dedi korkuya, aşka dair.

Eklendi hatıralar hatıralara.

Sonra,

«Nereye gidiyorsun?» dedi, «eve geldik» dedi,

«içeri gir.»

Onun evine girdik.

Ev karanlık ve bomboştu.

Yatak odası, lamba yandı, konuştum:

— Bana bir bardak

dumanlı, kırmızı, sıcak

çay, dedim.

 

Çıktı dışarı.

Baktım karşıda çanta.

Hani taaa

onun yolda düşürdüğü

ben Benerci serseminin gördüğü

siyah podüsüet çanta.

 

Açtım:

Kâatlar.

Okudum:

İntelicent servis raporları,

ve yeni bir tevkifat listesi var.

Benim ismim yok.

 

Anladım.

İçeri girdi o,

bardağı bıraktı.

Yüzüme, elime, çantaya baktı.

Bakıştık.

 

Tuttum omuzlarından.

Başını vurdum duvara

vurdum...

Duvarda kan.

Vurdum duvara...

 

Sonra...

Sokak...

Tramvay yolları

tramvay yolları,

sağları, solları

bomboş, uçsuz bucaksız tramvay yolları...

Nefes nefese koşarak

sonra teker teker

merdivenler.

 

Durdum.

Odam.

Dargın bir kaş gibi kımıldandı tokmağın sapı.

Açıldı kapı.

Oturdum.

Kalktım.

Odanın ortasında dolaştım biraz.

Sonra

baktım

duvarlara.

Dışarda şafak atmış,

duvarlar bembeyaz.

Baktım duvarlara.

Sonra

sağ elim art cebimden

brovniği çıkardı.

Ağzımda cıgara vardı.

Acı geldi tütün

tükürdüm.

Şarjörü sürdüm.

Kurşun

namlunun içindedir.

Kalbim

hudut haricindedir...

Şimdi benden sana son göz

son söz

son ses:

S.. O.. S!!.

S.. O.. S!!.

S.. O.. S!!.

 

 

II

 

KALKÜTA'YA GİDİP BENERCİ'Yİ

NE HALDE BULDUM?

 

Ya yattı karanlık sulara

yahut da yatıyor.

İmdat işareti var,

ışıklı bir umman gemisi batıyor...

dedim.

Gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim,

yetiştim Kalküta'ya...

Gökten bir kartal gibi alçalarak

girdim yedinci kattaki odaya.

 

O ne?

Benerci yazı yazıyor ıslık çalarak...

Dipdiri!

Teresin keyfi yerinde...

Ne mükemmel bir ışık var

beni gören gözlerinde.

Gözlerinin içine güneş vuruyor.

 

Masada bir portakal duruyor,

soluyarak soyup yedim.

— Haydi be herif, anlat! dedim...

 

 

III

 

ÖLÜSÜNÜ BULACAĞIMI ZANNETTİĞİM HALDE

KARŞIMA YAZI YAZAR VE ISLIK ÇALAR BİR VAZİYETTE

ÇIKAN BENERCİ'NİN "ANLAT BE HERİF..." FERYADIM

ÜZERİNE BANA ANLATTIKLARI:

 

— En yakınlarım, en yakın dostum

taşladılar beni, taşladı.

Ve mavi gözlü kadın yoldaşlarımı satıp

başımı bana bağışladı...

Karardı içim

Karardı içim...

Kulaklarımda kazma sesleri.

İçimde ıslak

bir toprak

kazılmaya başladı.

Girdim yarı belime kadar

dumanlı sıcak karanlıklara...

 

— Sonra?

— Çok şükür ki, sonrası senin

kötü edebiyat yapmana yaramıyacak kadar sade,

alelade!..

Hani üstadın bir sözü var:

«BOŞ GECELERİNİ DEĞİL,

BOYDAN BOYA ÖMRÜNÜ VER İNKILÂBA...»

diyor.

Bu söz.

VİRGÜL

Kocaman, çıplak bir alından bakan iki göz.

VİRGÜL

 

Ve Ben işte sağım!..

Anladım ki şunu......

Çıkardım namludan kurşunu,

onu dehşetli güzel günlere saklıyacağım...

 

 

Birinci Kısmın Sonu

 

 

 

İKİNCİ KISIM

 

 

BİRİNCİ BAP

 

 

BENERCİ TEKRAR ARKADAŞLARINA KAVUŞUR...

SOMADEVA YATAĞA DÜŞER...

ROY DRANAT'IN HAYAT FELSEFESİ...

YİRMİNCİ ASIR TARİHİNİN BAŞLANGICI

V. S... V. S...

 

Noktanoktanoktanokta nooook-ta

Basmıştır yine bağrına Benerci'yi

o inanılmayacak kadar iyi

kahredip yaratan KALKÜTA.

Noktanoktanoktanokta Noooook-ta

 

I

 

Bu yaz:

Sabahları — taze süt gibi beyaz,

öğle zamanları — erimiş bakır gibi aydınlık,

akşamları — Bombaylı kadınların esmer teninden ılık

ve geceleri — üzüm salkımları gibi yıldızlıyken hava

SOMADEVA

düştü yatağa.

Kan geliyor boğazından.

Dinleyin bunu Benerci'nin ağzından:

«— Gazete kâatlarıyla örtülmüş olan masada bir gaz lambası yanıyordu. Somadeva, duvarın dibindeki yer yatağındaydı. Boynu bembeyaz. Elmacık kemiklerinin derisi kırmızılaşmıştı. Tıraşı uzamış. Ve gözleri lüzumundan fazla aydınlık, lüzumundan fazla karanlıktı.

Yatak çarşafının ayak ucunda bir tahta kurusu yürüyor.

Gittim, tahta kurusunu aldım. Masadaki gazete kâadını kopardım, koyulaşmış siyah bir kan damlasına benziyen hayvanı kâadın içinde ezdim.

Somadeva güldü:

— Benerci, beni seviyorsun, dedi.

Gözlerini yüzümde gezdirdi. Gözleri alnımda durdu:

— Benerci, seneler geçti. Benim attığım taşın izi silinmemiş. Bunun şimdi farkına vardım, dedi.

Yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes aldı:

— Bugün iyiceyim, dedi.

Su istedi. Verdim.

— Karanlık, dedi.

Lambanın fitilini açtım.

Yine ona para getirmiştim.

— Bu parayı nineye verirsin yine. Her gün besleyici yemekler pişirsin. Hem, üç öğün mutlaka yemelisin, dedim.

Cevap vermedi:

— Geçen hafta sana getirdiğim paradan hapisanedekilere göndermişsin, sonra iki gün kuru ekmek yemişsin, dedim.

İşitmemezliğe geldi.

— Sana yemeğin için verilen parayı başka yerlere harcamaya hakkın yok, dedim. Yemek yemen, iyi olman lâzım, dedim.

Bir şey söylemek istedi.

Söylemedi.

Düşünüyorum.

Bir kamyonun üstünden uçsuz bucaksız kalabalığa söz söyliyen Somadeva aklıma geliyor.

Yağmurlu bir akşam aklıma geliyor. Karakolun duvarına çömelmişim. İçerde Somadeva'nın omuz başları lime lime yarılarak kanıyor.

Somadeva'nın mahkemesi aklıma geliyor. Yumruklarını maznun parmaklığına vurarak haykırıyor.

Somadeva hapisaneden kaçıyor. Yine beraberiz. Britanya'ya karşı grevler, nümayişler, içtimalar...

Sıcak bir öğle zamanı aklıma geliyor. Uzun bir yol yürüyoruz. Terimi silmek için Somadeva'dan mendilini istiyorum. Dalgın, mendilini veriyor. Mendilde kan.

Gece boğazından kan boşanmış. Doktora gidiyoruz. Verem.

Metelik yok. Zaten hastaneye de yatırmak mümkün değil. Kaçak.

Somadeva'yı, ninenin evinde, duvarın dibindeki yer yatağına yatırdığım gün aklıma geliyor.

Düşünüyorum.

Kötü, berbat şeyler aklıma geliyor.

Sonra, mendillerine kan tüküren veremli genç kız romanları okuya okuya, bütün bu anlattıklarımı bayağı bulacak olan bazı okuyucular aklıma geliyor.

Gülüyorum.

Somadeva soruyor:

— Niye güldün?

— Hiç.. Hem artık ben gideceğim.

Somadeva soruyor:

— Haftaya geleceksin değil mi?

— Tabii.

Odadan çıkarken Somadeva'nın sesini işitiyorum:

— Böyle duvar dibinde sırtüstü gebermek berbat şey be. Hiç olmazsa orada ölsem. Sen, söyle arkadaşlara...

Gözlerim yaş içinde.

— Arkadaşlara söyle. Unutma, Benerci. Orada. Anlıyor musun?»

 

 

II

 

Sıcak.

Ufukta ışıldayarak

nehir akıyor.

 

Benerci kapalı bir kitap gibi.

 

ROY DRANAT toprağa bakıyor

Ve konuşuyor, yarı yoldan dönen

bizim eski ahbap gibi:

«— Benerci sen

yüksek dağların çayırlarında biten

keskin kokulu

göz alan renkli bir otsun.

Fakat

devedikeninden

daha faydasız bir ot.

Benerci sen bir Don Kişot'sun,

kahraman

ve gülünç

bir Don Kişot.

Benerci bil ki

neticeler çıkarmak

öyle mümkün değil ki...

Hayat öyle karışık.

Geç efendim, bunları bırak.

Akşamüstü serinlikte teferrüce çık...

Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz,

yaz:

"Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz

Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz..."

Gerisini at.

İşte felsefei hayat.»

 

Benerci güldü.

Ben bir şey demedim.

Eski bir kavga şarkısı mırıldanarak

bakıyorum ufukta akan suya.

 

Sıcak.

Yazdım bütün gece Benerci'yi,

şimdi bir yatsam uykuya.*

 

 

(*) Okuyucularıma, ismiyle ilk defa karşılaştıkları ROY DRANAT hakkında kısa bir malûmat vermeyi münasip buldum. Roy Dranat, Benerci'nin eski bir kavga arkadaşıydı. Fakat sonra, galiba korktu, galiba sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. Kavgadan ayrıldı. Şimdi ROY DRANAT, İngiliz emperyalizminin emrinde, sakalsız, pelerinsiz ve kılıçsız, rahatını arayan zavallı, mustarip bir Faust'tur.

N.H.

 

 

III.

 

«Keşmirli Ebe kadın

anamın kasıklarından çekti beni.

Ve

kundakladı bir sinema biletiyle.

Biletim

üçüncü mevkiydi.

Anam

etekliğini giydi,

babam

mavi gömleğini,

yola düzüldük...

Gittiğimiz sinemanın

üç kapısı var:

Birincinin önünde:

otomobiller tepiniyor,

fraklı Britanya bankaları iniyor.

İkincinin önünde:

küçük dar

dükkânlarla

dar

tarlalar.

Üçüncü kapı bizim,

oradan

biz giriyoruz,

istihsal aletinden mahrum olanlar.

İçerde

the polismenler gösteriyor yerlerini

müşterilerin:

— Buyrun siz oturunuz!

Oturtuldular.

— Oturun!

Oturdular.

— Otur ulan kerata...

Oturduk.

Lambalar söndü.

Muzıka başladı, makina döndü.

Perdede

filmin ismi göründü:

(Yirminci Asrın Sergüzeştleri nâm

dram.)

Yirminci asır

dört kanatlı bir tayyareden

mendil salladı bize.

Yakasında kapitalizm

açıldı kabak çiçeği gibi.

O kadar çoğaldı

o kadar

uzadı ki bacalar

saçlarından asıldılar sıra sıra

kehkeşanlara.

Öyle duman çıktı, kurum yağdı ki

gökte Allah bile meleklere

Amerikan markalı muşambalar giydirdi.

Şikagolu bir milyoner

öptü telsiz telefonla

Tokyolu sevgilisini.

Elektrikli salhanelerde

makinaların bir ağzından pastırma attılar,

öbür ağzından

boynuzlu inekler çıktı.

Bir coğrafya hocası dedi ki derste:

"Senegalli zencinin yegâne derdi

yüzünün siyah olmasıdır."

Bu haber bir velveleyle köpürdü Paris'te,

müstemlekeler nezareti emir verdi,

pudra fabrikaları geçti seferberliğe.

Paris'te olan işler duyulunca Londra'dan

hemen içtima edip karar koydu Avam Kamarası:

"Kıçlarına kuyruk takmıyan Hintlilerin

kesilecek kafası."

Telsizler daha tebliğ ederken bu kararı Hind'e

muazzam bir kuyruk tröstü teşekkül etti

Mançister şehrinde.

Kutbu şimalide Eskimolar

görünce bu halleri,

kıça kuyruk takmamak

ve değiştirmemek için deri,

ince Japon fincanlarında

okkalarla Hollanda sütü içmeğe başladılar.

Üstünde uzun katarlar kayan raylar,

bahrimuhitlerin elli bin tonlukları

ham mevat taşıyorlar müstemlekelerden.

Kilometreler

ticaret evleriyle bağlandı birbirine.

Sahrayı Kebir'in ortasında

ilân kuleleri dikildi.

Tröstler kartellerle tokuşuyor.

Balyalar, denkler, çuvallar, kutular

şarktan garba, garptan şarka koşuyor...

Perde karardı, makina durdu.

Perde beyazlandı, lambalar yandı.

Lambalar yanar yanmaz

kocaman bir gürültü ortalıkta çalkandı.

Babama sordum:

"— Ne oldu?"

Anam güldü.

Ve birdenbire küçücük kafam

yukardan düşen bir kitabın

yapraklarıyla örtüldü.

Kitabı kafamdan atıp yukarı baktım:

Britanya bankalarının localarından

filozoflar:

tonlarla yaldızlı eserlerini

fırlatıyorlar üstümüze.

Lambalar söndü.

Muzıka başladı, makina döndü.

Perdede

ikinci kısmın ismi göründü

"Hindistanlı Parya

VE PROLETARYA.."

The polismenler el attı kıçlarına.

Birinci mevki homurdandı.

İkinci sallandı.

Bağırdı üçüncü mevki

avazı çıktığı kadar:

"— Geliyor, ror, geliyor bizimkiler...."

Mehtaba, dökülen bahrimuhit gibi

mavi pantolonların dalgaları

kapladı perdeyi.

Başladı resmigeçit

Misisipi gibi uzun

Amazon kadar geniş.

Maden ocaklarında çalışanlar

ata biner gibi kazmalarına binip

tünellerde koşuyorlardı dörtnala.

Keşmirli mensucat amelesi

hep bir ağızdan şarkılar okuyarak

kocaman bir bayrak dokuyarak

geçti.

Nakliyatçılar

şehirlere tekerlek takarak

tramvaylara çektirdiler.

Elektrikçiler

lastik eldivenlerine

sırma saçlarından

dolamışlardı voltları.

Elektrikçiler

geçtiler,

elektrik kadar temiz

elektrik kadar çevik,

elektrik

elektrik...

Geçiyor bizimkiler

Misisipi gibi uzun

Amazon kadar geniş...

Omuzlarımda fır dönerken kafam

karnıma vurdu babam.

Şimdi yürüyordu perdede

on milyon beygir kuvvetinde bir ıstırap:

Elleri ceplerinde kilitli

parmakları burunlarında

ağır ağır sürüklendi işsiz ordusu.

Adımları

nalladı

gözbebeklerimizin kulaklarını.

Sırıttı birinci mevki.

İkinci düşündü.

Perdede

yeni yazı göründü:

"BURJUVAZİ!."

The polismenler giydi pazarlıklarını.

Alkış yağdı localardan.

Ağzı sulandı ikinci mevkiin.

Biz

çuvaldızla dikildik birbirimize gündeliklerimizden,

avuçlarımız alevlendi,

fırladı gözlerimiz

burun deliklerimizden.

Başladı resmigeçit:

İmparatorluk üniformaları

davul çalarak

yol açarak

geçti.

Britanyalı diplomatlar

bonjurlarının kuyruklarını

döşediler yola.

Bayraklar çekildi her karakola.

Sökün etti tröstler.

Başlarında

banka kavaslarının şapkası vardı.

Sıkıştırmışlardı fabrika bacalarını

kulaklarına.

Toprakların kilometreleri

tespihti ellerinde.

Ağızları havada kartel avlıyordu.

Esham senetlerindendi boyunbağları.

Parmaklarımla saydım bu dağları,

geçtiler.

Göründü müteşebbislerin alayı.

Hepsi bir iki fabrikanın

tutmuştu kulaklarından.

Sünnet çocukları gibi yürüyorlardı.

Hepsinin parlıyordu apış arasında

malî sermayenin altın kazığı.

Bunları da birer birer

saydık anamla beraber...

Alay bitti.

Toz duruldu.

Baktık ki, yollara

çıplak göbeklerinden çivilenmişti ******lar.»

 

 

Somadeva deminden beri okuduğu defteri kapattı. Yastığının altına koydu ve Benerci'nin yüzüne baktı:

— Nasıl buldun?

Benerci sordu:

— Hepsi bu kadar mı?

— Şimdilik bu kadar. Daha doğrusu bu, yazmak istediğim «Yirminci Asır Hindistan Tarihi»nin başlangıcı.

— Bakalım gerisi nasıl olacak?

— Gerisi, sonu harikulade olacak asıl, Benerci. Bu tarihin sonu inanılmıyacak kadar mükemmel olacak. Yalnız bir yazabilsem, yani onu ben de bir yazabilseydim.

Benerci kalktı. Masanın üstündeki gaz lambasını yakmak istedi. Somadeva seslendi:

— Lambayı yakma. Böyle daha iyi. Geçmiş gelecek, kafamın içindekileri böyle daha iyi görüyorum. Akşamları ateşim dehşetli artıyor. Ağrılar filan dehşetli. Artık dayanılmıyacak kadar... Neyse, bunları bırak. Sen bir şeyler anlat bakalım. Son günlerde okuyor musun? Fabrika kaçta bitiyor? Neler okudun?

— Son günlerde bir iki meraklı kitap okudum. Hatta iki tanesi yanımda. İstersen lambayı yakayım da, sana biraz okuyayım.

— Olur, Benerci.

Benerci lambayı yaktı.

— Kitaplardan biri, şu meşhur Fransız gazetecisi Alber Londr'un. Fransız Kongosu'na dair. Sana kitabın en feci faslından beş on satır okuyacağım. Fransız Kongosu'nun merkezi Brassavil'le Karaburun limanını birleştirecek olan Kongo - Osean demiryolunun inşaatına dair birkaç satır. İnşaatı Batilon Şirketi yaptırıyor. Şimdi, dinle:

Benerci lambanın fitilini biraz daha açtı. Okumaya başladı:

«— Bakota, Baiyya, Linfaondo, Sara, Banda, Lizangö, Mabaja, Sinde, Loano kabilelerinin adamları, dalgın hayatlarından koparılarak Batilon'a gönderilmekteydiler.

Bu çok garip bir yolculuktu.

İstilâ zamanlarımızdan kalan mavnalara yükleniyorlardı.

Üç yüz, dört yüz başlık insan sürüleri güvertenin altına ve üstüne yığılıyordu. Aşağıda olanlar nefessizlikten boğuluyorlardı; yukardakiler ne oturabiliyorlardı, ne de kalkabiliyorlardı. Ve ayaklarında zencir olmadığı için, Brassavil'e kadar 15-20 gün süren yolculuk esnasında Şari, Sangu, Kongo nehirlerine her gün iki üç insan kendini atıyordu.

Mavna yolunda ilerliyordu. Düşenlerin hepsini toplıyamazsın ya!...

Kıyıdan gidildiği zamanlar ağaç dalları en yukarda bulunanları nehre yuvarlıyor... Hiçbir çatı yok. 15 gün yuvarlak güvertenin üstünde. Güneşin altında. Yağmurun altında. Ocak odunla yakıldığı için, uçuşan küçük kıvılcımlar zencilerin derilerinde yanıklar yapıyor...

İşte nihayet Brassavil... Üç yüz kişiden ancak iki yüz altmışı, bazen de iki yüz ellisi gelebilmiştir.

....Gelenler sürüye sokuluyor. Yaya yolculuk başlıyacaktır. İlk önce, en sağlam olanlar seçiliyor.

....Ve sürü, balta görmemiş ormanlardan yürüyerek, bataklıklar geçerek, dehşetli Mayombe ormanına doğru ilerliyor.

....Bu korkunç bir manzaradır. 10 kilometreye uzanan insan sürüsü, boğumlarını kımıldatmaya mecali olmayan uzun, yaralı bir yılana benzer. Biyalılar düşer, Zindeliler ayaklarını zorlukla sürükleyebilirler ve kırbacın düğümü onları kovalar.

Ben demiryollarının nasıl yapıldığını görmüşümdür. İş yerinde birçok aletler vardır. Fakat burada zencilerden başka hiçbir şey yok.....

....300 kilogram ağırlığında çimento fıçılarını nakletmek için, Batilon Şirketi, bir sırık ve iki zenciden başka hiçbir vasıtaya lüzum görmemiş.

Irgatbaşıların ezdiği bitkin, yorgun, yaralı, sıska zenciler yığınlarla ölüyorlar.

....Bu muazzam bir zenci imhası hareketiydi.

Batilon Şirketi'ne verilen sekiz bin insan, az bir zaman içinde beş bin, sonra dört bin, daha sonra iki bine indi.

Ölenlerin yerini doldurmak için yeni devşirmeler yapılıyordu.

Zenciler ormanlara, Çat kıyılarına, Belçika Kongosu'na, Angola'ya kaçıyorlar. Eskiden insanların yaşadıkları yerlerde, bizim müteahhitlerimiz şimdi yalnız şempanzeleri buluyorlar......»

Benerci durdu ve,

— Somadeva, dedi, biliyor musun, bu kitabı yazan Alber Londr kimdir?

— Hayır, tahmin ediyorum. Onda dehşetli bir iş adamı kafası var. Zencilerin mahvoluşuna, körü körüne baltalanan bir ormanın mahvolması gibi acıyan bir adam. Anlıyorum ki, o, Afrika'ya makina istiyor. Zenciyi ölümden kurtarmak için değil. Zenciyi daha semereli, daha uzun zaman, daha dayanıklı işlettikten sonra öldürmek için. Fransız emperyalizminin acı söyleyen, dehşetli bir gazetecisi şu Alber Londr.. Öyle değil mi?

— Öyle.. İstersen sana kitapları bırakırım. Öteki kitap Jorj Lefevr'in «Kauçuğun Epopesi». Amerika otomobil fabrikalarına dair fasılları şayanı hayret. Bu Lefevr kadar köpoğlulukta mahir bir adam görmedim. İnsanların, kocaman bir makinanın basit vidaları haline gelmesinde bile şiir bulan bir adam. Kitabı okur anlarsın. Lambayı söndüreyim mi? Haftaya gelirim yine. Dört gün sonra yapılacak mitingin sonu neye varacak? Böyle hasta olmasaydın. Kuvvetli söz söyliyen, amma bıçak gibi söz söyliyen bir arkadaşa öyle ihtiyacımız var ki. Neyse. Ben gidiyorum. Kendine iyi bak...

— Ben kendime iyi bakıyorum. Üzülme! Git. Lambayı söndür.

Benerci lambayı söndürdü. Ve sanki lambayı söndürür söndürmez, Somadeva hemen uyuyuvermişmiş gibi, ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı.

Merdivenin sahanlığında, nine Benerci'yi kolundan tuttu:

— Ölecek, dedi. Belki, ölümün gelmesini beklemeden kendi kendini öldürecek. Benim oğlum da, kafasını İngilizler sopayla parçaladıktan sonra, o duvarın dibindeki yatakta ölmüştü. Bu da, o duvarın dibindeki yatakta ölecek. Belki de kendi kendini öldürecek. Çok ağrı çekiyor. Sana göstermiyor amma, siz hepiniz öyle ağrı çekseydiniz çoktan ölürdünüz.

— Kendini öldüreceğini nerden biliyorsun? Sana bir şey söyledi mi?

— Bana bir şey söylemedi. Bana o yalnız iyi şeyler söyler. Kendini öldüreceğini yalnız kendine söyledi gibi geliyor bana. Bunu, belki kendine bile apaçık söylememiştir. Belki de söylemiştir. Dün, ben evde yokken, sokağa çıkmış... Yatağının altına bir çıkın korken gördüm. Çıkında ne vardı, bilmiyorum. Sokaktan bir şey alıp getirdi.

Benerci, birdenbire geri dönüp Somadeva'dan sormak istedi. Sonra vazgeçti.

— Sen onu yalnız bırakma, nine, ben iki üç gün sonra gelirim.

Benerci sokağa fırladı.

Yürüdü.. Yürüdü...

Bir köşebaşında Roy Dranat'la karşılaştılar.

Havagazı fenerinin altında durdular. Roy Dranat sarhoştu. Benerci'nin ellerini tuttu:

— Benerci, belki siz haklısınız, dedi. Belki haklısınız. Fakat, ben «dünyayı düzeltecek ben mi kaldım»a kadar düştüm. Mümkündür ki, «beş parmak bir olmaz»a kadar da alçalayım. Amma, bana öyle geliyor ki, sizin hakkınız var. Allahaısmarladık Benerci. Ben bu tarafa sapıp yoluma gidiyorum, sen de yoluna git..

Roy Dranat, Benerci'nin ellerini bıraktı. Şapkasını çıkardı. Yerlere kadar eğilerek Benerci'yi selamladı:

— Belki, siz haklısınız.......

Sallanarak uzaklaştı..

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

İKİNCİ BAP

 

 

KALKÜTALI SEYYAR SATICI ESNAFINDAN BİR VATANDAŞ: KALKÜTA'DA,

İNGİLTERE EMPERYALİZMİ ALEYHİNE YAPILAN MİTİNGİ VE SOMADEVA'NIN ÖLÜMÜNÜ BERVEÇHİ ÂTİ ANLATIYOR.

 

I

 

Meydanda bir kalabalık vardı, kardaşım,

uyy... aman kalabalık!!

Rüzgârlı bir orman gibi uğuldardı, kardaşım,

bu yaman kalabalık.

Kalkütalı tornacılar, Keşmirli dokumacılar,

Bombay gemicileri,

yetmiş yedi denizin getirdiği

kum gibi

insan var.

Çırılçıplak çocuklar

sarkıyor salkımlarla ağaçların dalından.

Kocakarılar oturmuşlar eşiklere.

İğne değil, bir kıl koparıp atsan sakalından

düşmezdi yere.

Meydanda bir kalabalık vardı, kardaşım,

uyyy, aman kalabalık.

Dalgalı, karanlık bir suya düşmüşüm gibi

beni sardı, kardaşım,

bu yaman kalabalık.

Baktım ki taaa...

karşıda

bir kamyonun üstünde bir adam

avaz avaz

söz söylüyor.

Ama ne söz söylüyor anam,

okkalı söz söylüyor!!!

Bakıyorum adama,

bir şey anlamıyorum ama,

söz söylüyor herifçioğlu

söz söylüyor,

okkalı söz söylüyor:

«— Bilemem hangi sebeple, bilemem hangi sebebe!»

Etrafta bağırıyorlar:

«— Yaşşşşa be!!!»

Ben de bağırıyorum.

Acayip bir türkü çağırıyorlar.

Makama uyup ben de çağırıyorum...

Yanımda seyrek sakallı bir ihtiyar:

«— Bunlar, delidir, diyor,

bunlar sanıyorlar ki, diyor, biz

zorla devirebiliriz,

altın topuzlu kuyruğunu dalgalara vuran

denizlerin ortasında demirden

bir aslan

gibi duran

kocaman

Britanya'yı...»

Şimdi kamyonun üstünde başka bir adam..

Bu da söz söylüyor anam

söz söylüyor.

Okkalı söz söylüyor.

Bakıyorum adama.

Bir şey anlamıyorum ama

belli ki ötekinden

daha okkalı söylüyor.

Etrafta daha çok bağırıyorlar.

Ben de bağırıyorum.

Bu sefer başka bir türkü çağırıyorlar,

makama uyup ben de çağırıyorum...

Seyrek sakallı ihtiyar:

«— Bak, bu doğru söylüyor, diyor,

zorla değil,

güzellikle

yavaş yavaş, diyor, alırız!..

Birdenbire ayrılırsak,

köksüz bir ağacın dalları gibi kalırız...»

 

Şimdi kamyonun üstünde yine başka bir adam.

Elbet bu da söz söyleyecek anam.

Söz söylüyor.

Seyrek sakallı ihtiyarın keyfi yerinde yine.

Belli ki, geliyor kalabalık

seyrek sakallının dediğine.

Adamlar çıkıp iniyor kamyonun üstünden.

Balta görmemiş bir ormanda yürür gibi

yürüyorum kalabalıkta kamyona doğru ben.

Bağırışlar.

Türkü çağırışlar.

Ben bir şeycik anlamıyorum ama,

etraftan laflar çalınıyor kulağıma:

— Sol taraf hapı yuttu!

— Kamyonun yanında Benerci'ye bak!

Anası ölmüş

kız kardeşi dağa kaldırılmış gibi

somurttu...

— Gandi'nin hakkı var!

— Hind'in kurtarıcı ilahları:

dokuma tezgâhları.

Deniz tutmuş gibi dönüyor başım.

Birden bir kıyamettir koptu kardaşım.

Bağrışmalarla, ipte çamaşır gibi sarsıldı hava.

— Somadeva geliyor, Somadeva!

— Ona söz verin!

— Söyletmeyin, istemez!

— Dinlemiyoruz!

— Al aşağı!

— Söyletmeyin, istemez.

 

Yanındakilerin omuzuna dayanarak

tırmandı kamyona bir adam.

Geldi bütün kalabalık

bu sapsarı yüzlü bir tek adamla göz göze.

Ortalık tıssss!

Somadeva başladı söze...

Hey anam! Heeey!

Herifte bir ses vardı, beyabey,

bir ses!

Hani, ormanda kaplanlar ölürken

böyle bağırır..

«— Arkadaşlar!

dedi.

Hastayım..

Çok..

Fazla söze lüzum yok,

kendimi asacaktım.

Gidip bakın odama:

ipi yerde,

çengeli tavanda mıhlı bıraktım.

Geberecektim bir kaçak gibi

az daha..

Arkadaşlar!...»

dedi.

Ve sözünü bitiremedi.

Sallandı sola bir, sağa bir...

Baktım ki kalabalığa bir

kalabalık da rüzgârlı bir ekin gibi sallanıyor,

ben de sallanıyorum.

O yine:

«— Arkadaşlar...»

dedi.

Yine sözünü bitiremedi.

Ve kamyonun üstünden

devrildi üstümüze..

Birdenbire, kardaşım, bir hal oldu bize:

boydan boya meydan uzattı kollarını

düşeni tutmak için.

Hani ancak

Lortlar Kamarası'na girmeliyim

bu hali unutmak için.

Dalgalı bir denize düşen ay ışığı gibi

yüzdü bembeyaz ölüsü Somadeva'nın

yukarı kalkan kolların ve başların üstünde.

Meydan bağırdı, ben bağırdım:

«— Somadeva!

Somadeva!

Kavga sonuna kadar

kav—ga!...»

Omuz başımda inledi bir ses:

«— Deliler kesiyor kocaman bir çınarın

en yeşil, en geniş dalını.»

Dönüp arkama baktım ki, anam;

yoluyor seyrek sakalını

seyrek sakallı adam.

 

 

 

 

İKİNCİ KISIM SONUNCU BAP

 

 

İKİ ÖLÜNÜN ODASI...

HİNDİSTAN YİRMİNCİ ASIR TARİHİNİN SON SÖZÜ...

ROY DRANAT'IN AYNALI DOLABA BAKAN ÖLÜ GÖZLERİ...

 

I

 

Somadeva'nın ölüsü imamsız, rahipsiz ve hahamsız ve kavga şarkıları söyleyen on binlerce kişilik bir cemaatla kaldırıldı.

Benerci, Somadeva'yı gömdükten sonra, ninenin evindeki odaya geldi. İpi yerde ve çengeli tavanda mıhlı gördü. Duvarın dibindeki yer yatağının yastığı altından kırmızı kaplı, çizgisiz defteri çıkardı.

Defterin kabında: «HİNDİSTAN'IN YİRMİNCİ ASIR TARİHİ» diye yazılıydı. Benerci defteri açtı. Baş tarafta, Somadeva'nın bir gece kendisine okuduğu yarı kalmış mukaddeme vardı. Sonra beyaz sayfalar. Son sayfada beş altı satır. Benerci bu beş altı satırı okudu:

«Ben, Somadeva, Hindistan'ın yirminci asır tarihini yazmağa başladım. Fakat bitirmeden öleceğim. Arkadaşlarım, bıraktığım yerden yazmağa devam etsinler. Tarihin sonu inanılmayacak kadar güzel olacaktır. Buna eminim...»

 

II

 

Benerci, Somadeva'nın odasından sokağa çıkınca, Roy Dranat'ın «akşamüstü serinlikte bir teferrüçten dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. Ve Roy Dranat'ın oteline gitti. Gördüklerini şöyle anlatıyor:

 

Girdim ki içeriye,

iki eli yanına gelmiş

yatıyor otel odasının

dört topuzlu karyolasında.

Ölü.

Omuzlarına kadar çarşafla örtülü,

gözleri açık...

Çarşafın altında ayakları:

acayip bir hayvanın dinliyen kulakları...

Gözleri bakıyor

ayakları arasından dolaba.

Dolabın aynasında görüyorum:

başını değil,

yüzünü değil,

kaşını değil,

kapakları açık, içi örtülü gözlerini,

yalnız ölü gözlerini...

Gözleri bakıyor dolaba.

Ehramda bir kapı

açar gibi

açtım

dolabı.

Alt katta bir kutu var.

Kutuda ölünün hiç giymediği

siyah kunduralar.

Ütülü elbiselerle dolu orta kat:

asılmış dolabın içine

sıra sıra elsiz ve başsız Roy Dranat.

Bir şişe permanganat,

yakalık,

mendil, çorap.

Bir kitap:

çok eski günlerde beraber okuyup

satırlarının altını beraber çizdiğimiz

bir kavga kitabı.

 

Kapadım dolabı.

Onun dolaba bakan gözlerini kapadım.

Artık satılacak bir yürek,

kiralık bir kafa bile yok.

Roy Dranat, hoşça kal,

mesele yok.

YORGAN GİTTİ,

KAVGA BİTTİ.

 

 

İkinci Kısmın Sonu

 

 

ÜÇÜNCÜ KISIM

 

 

BİRİNCİ VE SONUNCU BAP

 

I

 

Gözüme altın bir damla gibi akan

yıldızın ışığı,

ilkönce

boşlukta

deldiği zaman karanlığı,

toprakta göğe bakan

bir tek göz bile yoktu...

Yıldızlar ihtiyardılar

toprak çocuktu.

Yıldızlar bizden uzaktır

ama ne kadar uzak

ne kadar uzak...

Yıldızların arasında toprağımız ufaktır

ama ne kadar ufak

ne kadar ufak...

Ve Asya ki

toprakta beşte birdir.

Ve Asya'da

bir memlekettir Hindistan,

Kalküta Hindistan'da bir şehirdir,

Benerci Kalküta'da bir insan...

Ve ben

haber veriyorum ki, size:

Hindistan'ın

Kalküta şehrinde bir insanın

yolu üstünde durdular.

Yürüyen bir insanı

zincire vurdular...

 

Ve ben

tenezzül edip

başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum.

Yıldızlar uzakmış

toprak ufakmış

umurumda değil,

aldırmıyorum...

Bilmiş olun ki, benim için

daha hayret verici

daha kudretli

daha esrarlı ve kocamandır:

yolu üstünde durulan

zincire vurulan

İ N S A N . . .

 

 

II

 

Şu yukarıya, üçüncü kısmın birinci ve sonuncu babının birinci parçası olarak yazdığım, üslubu ukalaca, yazıdan da anlıyacağınız veçhile, Benerci mahpustur.

Hindistan'ın hakikî istiklâl ve hakikî kurtuluşu için çalıştığından dolayı, Britanya polisi tarafından tevkif, Britanya adliyesi tarafından muhakeme ve Britanya hükûmeti tarafından, Benerci, hapse atılmıştır. Cezası 15 senedir. Benerci bu 15 adet seneyi taş bir hücrede tek başına geçirecektir. Ve bu 15 adet senenin bir haylisi geçmiştir...

Şimdi size, bu bir hayli senenin nasıl geçtiğini anlatacağım. Ve, sonra, sıra, Benerci'nin kendini niçin öldürdüğüne gelecek. Emperyalizm aleyhine yazılan* ve emperyalizmi temellerinden yıkmak için nefislerini feda edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi şartlar içinde kendini öldürmeğe hak kazanacağını da hallettikten sonra, bitmiş olacaktır.

 

 

(*) Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, Benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi, Neo-Hitlerist-Sosyal-Faşist-Sinyor-Fon Şevket Süreyya Bey gibi anlamıyordu.

 

 

III

 

Güneş

pencerede...

Yanıyor

demir bir çubuk..

Dışarda saat

belki beş,

belki altı,

belki buçuk,

yedi..

Gardiyan karyolayı

duvara kilitledi.

Adam

demir iskemlede oturuyor

oturuyor...

Güneş

düştü pencereden

adamın başına vuruyor..

 

Dışarda saat

belki on

belki on iki..

İçerdeki:

yürüyor duvardan

duvara,

duvardan

duvara...

 

Gardiyan...

Pirinç çorbası, ekmek.

Demek:

öğle saatı çaldı

öte yanda yaşıyanlara..

Ve adam yürüyor,

duvardan

duvara,

duvardan

duvara..

 

Yanıp söndü demir çubuk..

Dışarda saat:

belki beş,

belki altı,

belki buçuk...

Dışarda adam...

Adam

demir iskemlede oturuyor...

Oturuyor...

 

Gardiyan.

Pirinç çorbası, ekmek.

Gardiyan

karyolayı indirince:

içerde gece.

Yatıyor adam.

Gözleri düşünüyor,

dişlerinin arasında bıyığı..

Dışarda ay ışığı....

 

 

IV

 

19... senesi eylülünün on beşinci gecesi idi.. Saat on ikiden sonra, Kalküta şehrinin varoşlarından gelen bir adam, umumî hapisanenin yüksek duvarları karşısında durdu. Tam bedir halindeki ay, gökyüzünü kaplıyan ve esen rüzgârla korkunç şekiller alıp akan siyah bulutların arkasında kâh gizleniyor, kâh meydana çıkıyordu.

Şehrin varoşlarından geldiğini beyan ettiğimiz meçhul adamın durduğu mahal, umumî hapisanenin arka cephesine tesadüf etmekte olup bu cephenin üst kısmında, hafif bir ışıkla aydınlanmış, bir sıra demir parmaklıklı pencere vardı.

Ay, bulutların arasından kurtuldukça, zaman zaman duvarın dibinden geçen bir süngüyü ışıldatmakta ve bu suretle meçhul adama hapisanenin etrafını devreden nöbetçilerin mevkilerini bildirmekte idi.

Meçhul adamın kendisini nöbetçilere göstermek istemediğini, okuyucularımız, elbette tahmin eylemişlerdir.. Tahminlerinde yanılmıyorlar. Zira bu adam buraya Britanya İmparatorluğu zabıtasının hiç de hoş görmeyeceği bir işi yapmak için gelmiş idi.

Filhakika, nöbetçiler hapisanenin köşesinde gözden kaybolur olmaz, meçhul adam cebinden bir taş parçası çıkarıp iyice nişanladıktan sonra demir parmaklıklı pencerelerin soldan üçüncüsüne fırlattı.. Taş pencereden içeriye girdi.

Eğer biz, okuyucularımızla birlikte, meçhul adamın taşı atmasından evvel, mevzubahis pencereden içeriye bakmış olsaydık, şöyle bir manzaranın şahidi bulunurduk:

Demir kapısının üstünde gardiyanlara mahsus dışardan sürmeli küçük bir pencere bulunan taş bir hapisane hücresi. Gündüzleri kaldırılıp zincirle duvara kilitlenen ve geceleri indirilen demir bir karyola. İşbu karyolanın üstünde, mahpuslara mahsus libası giymiş olduğu halde bir şahıs oturmaktadır. Mezkûr şahıs sık sık başını kaldırarak, kapıdaki gardiyan penceresinden gözetlenip gözetlenmediğine bakıyor, sürgünün açılmadığına emniyet kesbettikten sonra, siyah kaplı kalın bir kitabın sayfalarına bir şeyler yazıyordu. Eğer siyah kalın kitabı yakından tetkik edecek olursak görürüz ki, bu İngilizce bir İncil'dir. Mevzubahis şahıs, taş hücreye kapatıldıktan bir hafta sonra; Kayser'in hakkını Kayser'e ve Allahın hakkını Allaha vermeği ve sağ yanağına bir tokat atılırsa, sol yanağını çevirmeği talim etsin diye, bu İncil'i bir İngiliz misyoneri kendisine vermiş idi. Esasen, hepisanenin bütün hücrelerinde bu kitaptan maada okuyacak ve yazacak bir şey bulunmazdı.

İmdi, ahvalini tetkik eylediğimiz şahsın, yani taş hücre mahpusunun İncil sayfalarına neler yazdığını görelim:

Satırlarının başları numaralı ve bazı kelimeleri küçücük haç işaretli sayfalarda, URDU lisanıyla ve henüz kurumamış kırmızı ve taze bir kan ile yazılmış ve kitabın sık siyah matbu hurufatı üzerinde ateş gibi yanan yazılar vardı.

Taş hücre mahpusu İncil kitabının iç mukavvasından kopardığı bir parçayı bükerek bir kalem haline getirmiş ve bunu sol bileğinden ince ince akan kana batırarak bu ateş gibi yanan yazıları yazmakta bulunmuş idi.

İşte şehrin varoşlarından gelen meçhul adam taşı attığı zaman, taş hücrenin içindeki mahpus böyle bir işle meşguldü. Pencereden gelen taş mahpusun karyolası dibine düşmüştü. Mahpus hemen yerinden kalktı.

Üzerlerine kanı ile yazdığı İncil kitabı sayfalarını kopararak taşa sardı ve taşı pencereden dışarı atıp iade etti.

Şehrin varoşlarından gelen meçhul adam, taşa sarılmış kâat tomarını yerden aldı. Göğsüne soktu. Ve dünyanın en kıymetli hazinesini göğsünde taşıyan bir insan gibi, korkak, cesur ve emin adımlarla uzaklaşmaya başladı. Korkuyordu: göğsündeki defineyi alırlar diye; cesurdu: göğsündeki defineyi ölümün karşısında dahi vermemek için; emin idi: zira kaç senedir her iki ayda bir buraya geliyor, taşı atıyor ve taş, kanlı yazılar yazılı İncil sayfalarına sarılmış olduğu halde kendisine iade ediliyordu; binaenaleyh bu işe alışmış idi.

Bu kanla yazılmış yazılar, Hintlilerin hakikî istiklâl ve kurtuluş cidalinde kitlelere heyecan, şuur ve hedef vermekte idi........

 

Taş hücre mahpusu Benerci'dir. Kitlelere heyecan, şuur ve hedef veren yazılar, vaktiyle Somadeva'nın başladığı ve şimdi Benerci'nin devam ettiği «Hindistan'ın Yirminci Asır Tarihi» isimli eserdir. Yalnız, Benerci bunu, bileğini kesip kanıyla yazmıyor.. Fakat, eğer icap etseydi, eserin bir tek satırını yazmak için damarlarındaki bütün kanını akıtabilirdi. Ve bu, pestenkerani bir lâf değildir.. Bu işi yapabilecek insanların yalnız on dokuzuncu asır romanlarında yaşadığını zannedenler, yirminci asrın isimsiz, büyük kavga kahramanlarını tanımıyorlar demektir.

Benerci yazısını bileğinin kanıyla yazmıyor. Bu yazıları şehrin varoşlarından gelen meçhul adama vermiyor. Benerci yazılarını temiz beyaz kâatlara kurşunkalemiyle yazıyor. Ve bunları hapishane gardiyanlarının İngiliz dikkatlerine rağmen, dışardakilerin ellerine ulaştırıyor.

NASIL?..

Taş hücre mahpusunun, senelerdir, bu işi nasıl yaptığını anlatacak değilim. Romanda da olsa, Britanya polisine hizmet etmek istemem......

 

 

V

 

Dışarda

bir bayrak gibi dalgalanırken adı,

içerde O

ihtiyarladı..

Her gün biraz daha

camları yaşarıyor

iri

bağa

gözlüklerinin.

Her gün biraz daha

siliniyor çizgileri

gördüklerinin.

Küreyvatı hamra azalıyor.

Tasallübü şerayin.

Tansiyon 26.

Baş dönmesi, bunaltı.

Sinir...

 

Bir

senedir

yazamadı bir

satır

bile..

Yine fakat

dışarda bir bayrak gibi

dalgalanıyor adı.

İçerde O

ihtiyarladı....

 

 

BU FASIL

BENERCİ'NİN KENDİNİ NİÇİN

ÖLDÜRDÜĞÜNE DAİRDİR

 

 

«Kalküta şehrinin ufkunda güneş

yükseliyordu.

Atları ışıktan, miğferleri ateş

bir ordu

bozgun karanlığı katmış önüne

geliyordu.

Güneş yükseliyordu..

Kalküta . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . »

 

Bunu beceremedik

romantik kaçtı pek.

Şöyle diyelim:

 

«Baygın kokulu

koskocaman

masmavi bir çiçek

şeklinde sema

düştü fecrin altın kollarına...»

 

Bu da olmadı,

olacağı yok.

Benden evvel gelenlerin hepsi,

almışlar birer birer,

tuluu şemsi, gurubu şemsi

tasvir patentasını.

Tuluu şemsin, gurubu şemsin

okumuşlar canına..

Bu hususta yapılacak iş,

söylenecek söz

kalmamış bana.

Buna rağmen,

tekrar ederim ki ben:

Kalküta'nın damları üstünde güneş

güneş gibi

yükseliyordu.

Sokaktan bir sütçü beygirinin

nal ve güğüm sesi geliyordu.

Benerci sordu:

— Saat kaç?

— Altı...

 

Benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi. Hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir kalabalık onu bekliyordu. Eğer eski sistem bir kafam olsaydı, iddia edebilirdim ki, Benerci bu yığınlarla insanı ebediyyen peşinde sürükliyebilecek kadar onlara yakın, onların canında, onların kanındaydı.

Benerci'ye arkadaşları, dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında bir oda tutmuşlar. Benerci odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. Bana:

— Sen git, biraz dolaş. Sonra gelirsin, dediler.

Apartımanın kapısı önünden, merkez caddelere kadar, kımıldanan, bağıran bir insan denizinin ortasında, her adımda onun ismini işiterek, dolaştım. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Geri döndüğüm zaman Benerci'yi odasında yalnız buldum. Pencerenin önünde duruyordu. Saat gecenin on biriydi. Benerci:

— Otur bakalım, dedi.

Oturdum.

Saatler geçti, saatler geçti.. Bir kelime bile konuşmadık. Ve nihayet, lambanın sarı ışığı beyazlanmağa başladı. Pencereden baktım:

Kalküta'nın damları üstünde güneş

yükseliyordu.

Benerci sordu:

— Saat kaç?

— Altı.

— Âlâ.

— Anlamadım.

— Hiç. Dinle. Bu kitabın birinci kısmında, arkadaşlarım bana: «Sen bizi sattın,» dediler. Alnımda hâlâ onların attığı taşın izi var. Halbuki ben tertemizdim. Fakat onlar haklıydı. Kıl kaldı, kendimi öldürüyordum. Fakat bu haltı yemedim.

— Öyle.

— Bu kitabın ikinci kısmında, Somadeva'nın ciğerleri ağzından geliyordu. Öyle ağrı çekiyordu ki, kendini öldürmek istedi. Fakat o da bu haltı yemedi. Bir kamyonun üstünde kalıbı dinlendirmeyi daha doğru buldu, değil mi?

— Öyle...

— Saat kaç?

— Altı buçuk.

— Âlâ... Dinle. Ferdin tarihteki rolü malum. Akışın istikametini değiştiremez. Yalnız tempoyu hızlılaştırabilir, yavaşlatabilir. İşte o kadar. Tarihte fert denilen nesne, keyfiyetin değil, kemiyetin üstüne tesir edicidir. Bütün bunlar senin için, benim için, bizim için bilinen şeylerdir.

— Doğru.

— Öyleyse, bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim.

Birdenbire durdu. Gözlüğünü çıkardı. Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir.

— Devam et, Benerci, dinliyorum.

— Hadisat öyle getirdi ki, ben hareketin muayyen bir inkişaf merhalesinde muayyen bir rol oynıyan bir fert haline geldim.

— Doğru.

— Dünden itibaren katarın başında gidiyorum. Halbuki fizyolojim berbat.. Kafam elastikiyetini kaybetti. Dönemeçleri zamanında dönemiyeceğim. Ellerim lüzumundan fazla titriyor. Akıntıda dümen tutamıyacak bir hale geldiler. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam muhtemeldir. İstemeden, irademin dışında, yanlış adımlar atacağım. Biliyorum, hareket belki beni altı ay sonra, bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır. Fakat o beni fırlatıp atana kadar, ben ona fren olacağım. Halbuki ben kemiyette bile, bir sene değil, bir gün bile, irademin dışında, bilerekten ona ihanet edemem. Anlıyor musun? Diyeceksin ki, yanılmıyan yalnız tembellerdir, budalalardır. İş yapan, yürüyen adam yanılır. Mesele yanlışın idrakindedir. Fakat, ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam için bir kaide haline gelirse. Ve o adam katarın başında gidemiyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye olsun ısrar ederse. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun, ihanet edemem. Bu benim uzviyetimde yok...

Benerci yine durdu. Sonra birdenbire gülerek:

— Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. Hallettik. Sana haltetmek düşer, dedi. Sen saata bak, kaç?

— Yedi.

— Hem, bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. Galiba LAFARG'la karısı da aynı vaziyete düşmüşler, aynı işi yapmışlar. Her ne hal ise. Şu senin tabancayı ver bakayım.

Pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. Koskocaman bir nagant. Benerci'ye uzattım. Aldı, masanın üstüne koydu.

Tekrar gözlüğünü çıkardı. Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir.

— Şöyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim, dedi.

Cıgaraları yaktık. Topraktan fışkırır gibi bol, renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları karşı pencerelerin camlarında, Benerci'nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu. Damlar, evler, ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli ve tertemizdi. Konuşmuyorduk.

Ağzımda, sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. Benerci ayağa kalktı. Cıgarasını masadaki tablanın içinde söndürdü.

— Pencereyi kapat. Sen de haydi artık git. İstersen âdet yerini bulsun diye bir kere kucaklaşalım, dedi.

Kucaklaştık.

Arkama bakmadan kapıdan dışarı çıkarken:

— Çocuklara selam söyle, dedi.

Merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım. Dördüncü kat. Üçüncü kat. Merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. İkinci kat. Merdivenleri koşarak iniyorum.

Tam sokağa çıktığım zaman, derinlerden, demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi...

 

 

BU KİTABIN SON SÖZÜ . . . . . . . . . . . . . . .

 

«Kavgada

kendi kendini öldüren

lanetli bir

cenazedir

benim için:

Ölüsüne

ellerimiz

dokunamaz.

Arkasından

matem marşı

okunamaz.»

 

 

Sen artık

bu kitapta:

noktaları

virgülleri

satırları taşımıyorsun.

Sen artık

bu kitapta

koşmuyor

bağırmıyor

alnını kaşımıyorsun.

Sen artık

bu kitapta

yaşamıyorsun.

 

Ve Benerci sen

bu kitapta:

kendi kendini öldürmene rağmen

benim ellerim senin

kanlı delik

şakağına dokunacaktır.

Cenazende

dosta düşmana karşı

matem marşı

okunacaktır:

 

 

M A T E M M A R Ş I . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

 

Çan

çalmıyoruz.

Çan

çalmıyoruz.

Yok

salâ

veren!

Giden

o

biten

bir

şarkı değildir...

 

O

büyük

bir

ışık

gibi döğüştü.

Kasketli

bir güneş

halinde düştü.

 

Çan

çalmıyoruz.

Çan

çalmıyoruz.

Yok

salâ

veren!

Bu

giden

bir

biten

şarkı değildir ...........

 

 

 

S O N

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Kosmosun Kardeşliği Adına

 

kosmosta bizden başka düşünen var mı

var

bize benzer mi

bilmiyorum

belki bizden güzeldir

bizona benzer mesela ama çayırdan nazik

belki de akarsuyun şavkına benzer

belki çirkindir bizden

karıncaya benzer mesela ama tıraktörden iri

belki de kapı gıcırtısına benzer

belki ne güzeldir bizden ne de çirkin

belki tıpatıp bize benzer

ve yıldızların birinde

hangisinde bilmiyorum

yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz

hangi dilde bilmiyorum

yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz onunla

tovariş diyecek

söze bu sözle başlayacak biliyorum

tovariş diyecek

ne üs kurmaya geldim yıldızına

ne petrol ne yemiş imtiyazı istemeğe

koka-kola satacak da değilim

selamlamaya geldim seni yeryüzü umutları adına,

bedava ekmek ve bedava karanfil adına

mutlu emeklerle mutlu dinlenmeler adına

"yarin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber" diyebilmek adına

evlerin

yurtların

dünyaların

ve kosmosun kardeşliği adına.

 

 

KADINLARIMIZ

 

Toprak öyle bitip tükenmez, dağlar öyle uzakta,

sanki gidenler hiçbir zaman

hiçbir menzile erişemeyecekti.

Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle

Ve onlar

ayın altında dönen ilk tekerlekti.

Ayın altında öküzler

başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi

ufacık kısacıktılar

ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında

ve ayakları altından akan

toprak,

toprak,

ve topraktı.

Gece aydınlık ve sıcak

ve kağnılarda tahta yataklarında

oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.

Ve kadınlar

birbirlerinden gizleyerek

bakıyorlardı ayın altında

geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.

Ve kadınlar

bizim kadınlarımız:

korkunç ve mübarek elleri

ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle

anamız, avradımız, yarimiz

ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen

ve soframızdaki yeri

öküzümüzden sonra gelen

ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız

ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki

ve kara sabana koşulan ve ağıllarda

ışıltısında yere saplı bıçakların

oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan

kadınlar,

bizim kadınlarımız

şimdi ayın altında

kağnıların ve hartuçların peşinde

harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi

aynı yürek ferahlığı,

aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.

Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde

ince boyunlu çocuklar uyuyordu.

Ve ayın altında kağnılar

yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.

 

 

 

MEMEDE SON MEKTUBUMDUR

 

Bir yandan cellatlar girdi araya,

Bir yandan, oyun etti bana

bu mendebur yürek,

 

Nasip olmayacak Memed'im yavrum,

seni bir daha görmek.

 

Biliyorum,

 

buğday başağı gibi delikanlı olacaksın,

ben de öyleydim gençliğimde,

kumral, ince, uzun;

 

gözlerin ananınkiler gibi kocaman,

bazen de bir parça bir tuhaf mahzun;

alnın alabildiğine aydınlık;

herhalde sesin de olacak

- berbattı benimkisi -

 

türküler döktüreceksin yanık mi yanık...

Konuşmasını mı bileceksin

- ben de becerirdim o işi

sinirlenmediğim zamanlar -

 

bal damlayacak dilinden.

Vay, Memet, kızların çekeceği var

senin elinden.

 

Müşküldür

babasız büyütmek erkek evladı.

 

Ananı üzme oğlum,

ben güldürmedim yüzünü,

sen güldür.

 

Anan,

ipek gibi kuvvetli, ipek gibi yumuşak;

anan,

nineliğinde bile güzel olacak

onu ilk gördüğüm günkü gibi,

Boğaziçi’nde,

on yedisinde

ay ışığı, gün ışığı, can eriği,

dünya güzeli.

 

Anan,

ayrıldık bir sabah,

buluşmak üzre,

buluşamadık.

 

Anan,

anaların en iyisi en akıllısı,

yüz yıl yaşar inşallah...

 

Ölmekten, oğlum korkmuyorum,

ama ne de olsa

iş arasında bazen

irkilip ansızın,

 

yahut yalnızlığında uyku öncesinin

günleri saymak biraz zor.

 

Dünyada doymak olmuyor, Medet,

doymak olmuyor...

 

Dünyada kiracı gibi değil,

yazlığa gelmiş gibi de değil,

yaşa dünyada babanın eviymiş gibi...

Tohuma, toprağa, denize inan.

İnsana hepsinden önce.

 

Bulutu, makineyi, kitabi sev,

insani hepsinden önce.

 

Kuruyan dalın

sönen yıldızın

sakat hayvanın

duy kederini,

hepsinden önce de insanın.

 

Sevindirsin seni cümlesi nimetlerin

sevindirsin seni karanlık ve aydınlık,

sevindirsin seni dört mevsim.

ama hepsinden önce insan sevindirsin seni.

Memet,

memleketler içinde bir şirin memlekettir

Türkiye,

bizim memleket,

insanı da,

su katılmamışı,

çalışkandır, ağırbaşlı, yiğittir,

ama dehşetli fakir.

 

.............

...............

 

Memet,

ben dilimden, türkülerimden,

tuzumdan, ekmeğimden uzakta,

anana hasret, sana hasret,

yoldaşlarıma, halkıma hasret öleceğim,

ama sürgünde değil,

gurbet ellerde değil,

 

öleceğim rüyalarımın memleketinde,

beyaz şehrinde en güzel günlerimin.

 

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

hoş geldin bebek

yaşama sırası sende

senin yolunu gözlüyor kuşpalazı boğmaca kara çiçek sıtma

ince hastalık yürek enfarktı kanser filan

işsizlik açlık filan

tiren kazası otobüs kazası uçak kazası iş kazası yer depremi sel baskını

kuraklık falan

karasevda ayyaşlık filan

polis copu hapisane kapısı falan

senin yolunu gözlüyor atom bombası falan

hoş geldin bebek

yaşama sırası sende

senin yolunu gözlüyor sosyalizm komünizm filan.

 

10 Eylül 1961, Laypzig

 

 

http://video.alisko.org/insan-haklari-evrensel-beyannamesi/

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Nâzım Hikmet'in Dizeleriyle Sosyalizm

 

 

sosyalizm,

yani şu demek ki, dayı kızı,

sosyalizm,

senin anlayacağın yani,

el kapısının yokluğu değil de

imkansızlığı.

ekmeğimizde tuz,

kitabımızda söz,

ocağımızda ateş oluşu hürriyetin,

yahut, başkası yel de,

sen yaprakmışsın gibi titrememek,

bunun tersi yahut...

sosyalizm,

devirmek dağları elbirliğiyle,

ama elimizin öz biçimi,

öz sıcaklığını yitirmeden.

yahut, mesela,

sevgilimizin bizden ne şan, ne para,

vefadan başka bişey beklemeyişi...

sosyalizm,

yani yurttaş ödevi sayılması bahtiyarlığın,

yahut, mesela,

-bu seni ilgilendirmez henüz-

esefsiz,

güvenle,

emniyetle,

gölgeli bir bahçeye girer gibi

girebilmek usulcacık ihtiyarlığa,

ve hepsinden önemlisi,

çocukların ama bütün çocukların,

kırmızı elmalar gibi gülüşü...

...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

sen benim sarhoşluğumsun

ne ayıldım

ne ayılabilirim

ne ayılmak isterim

başım ağır

dizlerim parçalanmış

üstüm başım çamur içinde

yanıp sönen ışığına düşe kalka giderim

 

şiirleri ezbere okuyan insanlara çok özenirim ben de bi bunu ezbere biliyorum :) yazıldı mı daha önce göremedim

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

http://img710.imageshack.us/img710/4800/68498388.png

Arşiv içerisindeki şiirler:

Ak Karanfil

Akşam Gezintisi

Angina Pektoris

Bahri Hazer

Bor Oteli

Büyük İnsanlık

Büyük Taarruz 1

Büyük Taarruz 2

Büyük Taarruz 3

Ceviz Ağacı

Doğum

Dörtlük

Dünya Dostlarım ve Toprak

Gecenin Saat Biri

Giderayak

Güz

Haber

Hasret

İstanbul'dan Mektup

Japon Balıkçısı

Kar Kesti Yolu

Kerem Gibi

Kıyıdaki İhtiyar

Kız Çocuğu

Masalların Masalı

Mavi Liman

Memet

Memleketim

Merih'e Giden Cosmos

Münevver'in Doğum Günü

Nikbinlik

Ruhun

Salatalık

Salkım Söğüt

Sen

Sofra

Stransium 90

Türk Köylüsü

Türkü

Unutma

Uyanış

Vapur

Yaşama Dair 1

Yaşama Dair 2

Yine Yağmur Üzerine

Yirminci Asra Dair

 

http://img686.imageshack.us/img686/1457/nazmhikmetkh4.jpg

 

Buradan indirebilirsiniz.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

PİRAYE İÇİN

Ne güzel şey hatırlamak seni;

ölüm ve zafer haberleri içinden,

hapiste

ve yaşım kırkı geçmiş iken...

 

Ne güzel şey hatırlamak seni:

bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin

ve saçlarında

vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...

İçimde ikinci bir insan gibidir

seni sevmek saadeti...

Parmaklarının ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,

güneşli bir rahatlık

ve etin daveti:

kıpkızıl çizgilerle bölünmüş

sıcak

koyu bir karanlık...

 

Ne güzel şey hatırlamak seni,

yazmak sana dair

hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek:

filanca gün, falanca yerde söylediğin söz,

kendisi değil

edasındaki dünya...

 

Ne güzel şey hatırlamak seni.

Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine:

bir çekmece

bir yüzük,

ve üç metre kadar ince ipek dokumalıyım.

Ve hemen

fırlayarak yerimden

penceremde demirlere yapışarak

hürriyetin sütbeyaz maviliğine

sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...

 

Ne güzel şey hatırlamak seni:

ölüm ve zafer haberleri içinden,

hapiste

ve yaşım kırkı geçmiş iken...

 

NAZIM HİKMET

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

  • Similar Topics

    • Atatürk Şiirleri - Serdar Yıldırım

      EŞSİZ ASKER ATATÜRK O, bir millete baştı. Yel oldu, dağlar aştı. Sel oldu, düşman kaçtı Tüm dünya buna şaştı Eşsiz asker Atatürk. --------------------------------- ATATÜRK VE CUMHURİYET O'nsuz tarih olmazdı. O, doğmasaydı. Tarih kitaplarını yırtardım, Cumhuriyet kurulmasaydı. --------------------------------- CUMHURİYET Haykır durma, Cumhuriyet 96 yaşında. Dört mevsim yaşanıyor, toprağında, taşında. *     *     *      * Birbiriyle kaynaşmış Türk Halkı'nın

      , Yer: Atatürk'çü Düşünce Kulübü

    • Fazıl Hüsnü Dağlarca Şiirleri

      En sevdiğim ile başlıyorum... Seni   Öyle uzun seviyorum ki seni Ya yaradılışta doğmuşum Ya ölümsüzün biriyim ben... Hasret Sevgimi unutmak için seyrederim bir tabloyu, bir mermeri, Ki ne kadar dalsa ruhum yeniden döner geriye: Okurum düşüne düşüne okuduğun şiirleri, Senin düşüncen geçerken üzerlerinde bir sıcaklık kalmıştır diye Oyun Oynasak Biri yıldız olsa Biri ben olsam.   Oynasak Gelse gecenin biri Çağırsak gündüzün birini Biri ben olsam.  

      , Yer: Şiir

    • Aşık Veysel Şatıroğlu Hayatı ve Şiirleri

      “Üçyüzonda gelmiş idim cihana”   Veysel Şatıroğlu, 1894’te Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Veysel’in dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde hemen birçok çocuğun yaşadığı olağan bir doğum biçimidir. Ama, bugün özellikle dışarıdan bakanlar için ilginçtir, olağandışıdır. Anlatmak gerekirse, annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı tutmuş, oracıkta dünyaya getirmiş Veysel’i. Göbeğini de kendisi kesmiş, bir çap

      , Yer: Yazarlar

    • Etkilendiğiniz Şiirleri, Dörtlükleri Yazın

      ben kendimle başlayayım   BAYRAMLAR BAYRAM OLA   Güneş yükselmeden kuşluk yerine Bir adam camiden döndü evine Oturdu sessizce yer minderine   Kızı “Bayram” dedi, yalın ayaklı Adam “Bayram” dedi, tam ağlamaklı..   Eli öpüldükçe içi burkuldu Konuşmak istedi, dili tutuldu Güç belâ ağzından bir “off! ” kurtuldu   Oğlu “Bayram” dedi, sırtı yamalı Adam “he ya” dedi, gözü kapalı..   Düşündü kış yakın, evde odun yok Tenekede yağ yok, çuvalda un yok Yok yoka karışmış; tuz yok, s

      , Yer: Şiir

    • Didem Madak Şiirleri

      Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!                                  "Zenciler prensesi olacağım.                                 Hayat işte asıl o zaman başlayacak"                                                               Pippi Uzunçorap     Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum. Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum. Çalar saat zembereği boşalana k

      , Yer: Şiir

×
×
  • Yeni Oluştur...