Jump to content

Nazım Hikmet Ran Şiirleri


falco x

Önerilen Mesajlar

edebiyat dersinde işlerken bu konuyu söz Nazım Hikmete gelince şiirleri bile sölemeden geçildi neden dedim Naım Hikmeti işlemiyoruz arkadan kendini fazla şey bildiğini düşünen varlık cevapladı oturup vatan hainimi işlicez boşwer hoca salla bu adamı aynı ortamda bile durmam vatan hainiyle...

 

aynen buydu orda sölenen hocaya da aldırış etmeden memleketimden manzaralar şirinin bildiğim dörtlüğünü seslice okumaya başladım ve sustum vatan hainliği buysa bende vatan hainiyim şimdi çık dedim bilmiyorum o uzaklardan bunu hissettimi ama ben o anı iliklerime kadar hissettim...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

BEN SENDEN ÖNCE ÖLMEK ISTERIM

 

 

Ben

senden önce ölmek isterim.

Gidenin arkasindan gelen

gideni bulacak mi zannediyorsun?

Ben zannetmiyorum bunu.

Iyisi mi, beni yaktirirsin,

odanda ocagin üstüne korsun

içinde bir kavanozun.

Kavanoz camdan olsun,

seffaf, beyaz camdan olsun

ki içinde beni görebilesin...

Fedakârligimi anliyorsun :

vazgeçtim toprak olmaktan,

vazgeçtim çiçek olmaktan

senin yaninda kalabilmek için.

Ve toz oluyorum

yasiyorum yaninda senin.

Sonra, sen de ölünce

kavanozuma gelirsin.

Ve orda beraber yasariz

külümün içinde külün,

ta ki bir savruk gelin

yahut vefasiz bir torun

bizi ordan atana kadar...

Ama biz

o zamana kadar

o kadar

karisacagiz

ki birbirimize,

atildigimiz çöplükte bile zerrelerimiz

yan yana düsecek.

Topraga beraber dalacagiz.

Ve bir gün yabani bir çiçek

bu toprak parçasindan nemlenip filizlenirse

sapinda muhakkak

iki çiçek açacak :

biri sen

biri de ben.

Ben

daha ölümü düsünmüyorum.

Ben daha bir çocuk doguracagim.

Hayat tasiyor içimden.

Kayniyor kanim.

Yasayacagim, ama çok, pek çok,

ama sen de beraber.

Ama ölüm de korkutmuyor beni.

Yalniz pek sevimsiz buluyorum

bizim cenaze seklini.

Ben ölünceye kadar da

bu düzelir herhalde.

Hapisten çikmak ihtimalin var mi bu günlerde?

Içimden bir sey :

belki diyor.

 

 

18 Subat 1945

 

 

 

Nazım Hikmet Ran

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

PİRAYE İÇİN YAZILMIŞ : SAAT 21-22 ŞİİRLERİ

 

 

Ne güzel şey hatırlamak seni :

ölüm ve zafer haberleri içinden,

hapiste

ve yaşım kırkı geçmiş iken...

 

Ne güzel şey hatırlamak seni :

bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin

ve saçlarında

vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...

İçimde ikinci bir insan gibidir

seni sevmek saadeti...

Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,

güneşli bir rahatlık

ve etin daveti :

kıpkızıl çizgilerle bölünmüş

sıcak

koyu bir karanlık...

 

Ne güzel şey hatırlamak seni,

yazmak sana dair,

hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :

filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,

kendisi değil

edasındaki dünya...

 

Ne güzel şey hatırlamak seni.

Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :

bir çekmece

bir yüzük,

ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.

Ve hemen

fırlayarak yerimden

penceremde demirlere yapışarak

hürriyetin sütbeyaz maviliğine

sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...

 

Ne güzel şey hatırlamak seni :

ölüm ve zafer haberleri içinden,

hapiste

ve yaşım kırkı geçmiş iken...

 

 

 

20 Eylül 1945

 

Bu geç vakit

bu sonbahar gecesinde

kelimelerinle doluyum;

zaman gibi, madde gibi ebedî,

göz gibi çıplak,

el gibi ağır

ve yıldızlar gibi pırıl pırıl

kelimeler.

Kelimelerin geldiler bana,

yüreğinden, kafandan, etindendiler.

Kelimelerin getirdiler seni,

onlar : ana,

onlar : kadın

ve yoldaş olan...

Mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,

kelimelerin insandılar...

 

 

 

21 Eylül 1945

 

Oğlumuz hasta,

babası hapiste,

senin yorgun ellerinde ağır başın,

dünyanın hali gibi halimiz...

 

İnsanlar, daha güzel günlere insanları taşır,

oğlumuz iyileşir,

babası çıkar hapisten,

güler senin altın gözlerinin içi,

dünyanın hali gibi halimiz...

 

 

 

22 Eylül 1945

 

Kitap okurum :

içinde sen varsın,

şarkı dinlerim :

içinde sen.

Oturdum ekmeğimi yerim :

karşımda sen oturursun,

çalışırım :

karşımda sen.

Sen ki, her yerde «hâzırı nâzır»ımsın,

konuşamayız seninle,

duyamayız sesini birbirimizin :

sen benim sekiz yıldır dul karımsın...

 

 

 

23 Eylül 1945

 

O şimdi ne yapıyor

şu anda şimdi, şimdi?

Evde mi, sokakta mı,

çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?

Kolunu kaldırmış olabilir,

— hey gülüm,

beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!...—

 

O şimdi ne yapıyor,

şu anda, şimdi, şimdi?

Belki dizinde bir kedi yavrusu var,

okşuyor.

Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,

— her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren

sevgili, canımın içi ayaklar!...—

Ve ne düşünüyor

beni mi?

Yoksa

ne bileyim

fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?

Yahut, insanların çoğunun

neden böyle bedbaht olduğunu mu?

 

O şimdi ne düşünüyor,

şu anda, şimdi, şimdi?...

 

 

24 Eylül 1945

 

En güzel deniz :

henüz gidilmemiş olanıdır.

En güzel çocuk :

henüz büyümedi.

En güzel günlerimiz :

henüz yaşamadıklarımız.

Ve sana söylemek istediğim en güzel söz :

henüz söylememiş olduğum sözdür...

 

 

 

25 Eylül 1945

 

Saat 21.

Meydan yerinde kampana vurdu,

nerdeyse koğuşların kapıları kapanır.

Bu sefer hapislik uzun sürdü biraz :

8 yıl...

Yaşamak : ümitli bir iştir, sevgilim,

yaşamak :

seni sevmek gibi ciddî bir iştir...

 

 

 

26 Eylül 1945

 

Bizi esir ettiler,

bizi hapse attılar :

beni duvarların içinde,

seni duvarların dışında.

 

Ufak iş bizimkisi.

Asıl en kötüsü :

bilerek, bilmeyerek

hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması...

İnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş,

namuslu, çalışkan, iyi insanlar

ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık...

 

 

 

30 Eylül 1945

 

Seni düşünmek güzel şey

ümitli şey

dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.

Fakat artık ümit yetmiyor bana,

ben artık şarkı dinlemek değil

şarkı söylemek istiyorum...

 

 

 

1 Ekim 1945

 

Dağın üstünde :

akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.

Bugün de :

sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de.

Birazdan açar

kırmızı kırmızı :

gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.

Taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar

vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı...

 

 

 

2 Ekim 1945

 

Rüzgâr akar gider,

aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.

Ağaçta kuşlar cıvıldaşır :

kanatlar uçmak ister.

Kapı kapalı :

zorlayıp açmak ister.

Ben seni isterim :

senin gibi güzel,

dost

ve sevgili olsun hayat...

Biliyorum henüz bitmedi

sefaletin ziyafeti...

Bitecek fakat...

 

 

 

5 Ekim 1945

 

İkimiz de biliyoruz, sevgilim,

öğrettiler :

aç kalmayı, üşümeyi,

yorgunluğu ölesiye

ve birbirimizden ayrı düşmeyi.

Henüz öldürmek zorunda bırakılmadık

ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan.

 

İkimiz de biliyoruz, sevgilim,

öğretebiliriz :

dövüşmeyi insanlarımız için

ve her gün biraz daha candan

biraz daha iyi

sevmeyi...

 

 

 

6 Ekim 1945

 

Bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü, ağır.

Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.

Yürek kirpiklerin ucunda

uzayıp giden toprak uğurlanır.

Benim bağırasım gelir : — «P î r â y e ,

P î r â y e !...» — diye...

 

 

 

7 Ekim 1945

 

İnsan çığlıkları geçti geceleyin açık denizleri

rüzgâr-

-larla.

Dolaşmak tehlikeli hâlâ

geceleyin açık denizleri...

 

Altı yıldır sürülmedi bu tarla,

duruyor olduğu gibi tank paletlerinin izleri.

Tank paletlerinin izleri

kapanır bu kış karla.

 

Ah, gözümün nuru, gözümün nuru,

yine yalan söylüyor antenler :

alın teri tacirleri kapatabilsin diye defteri yüzde yüz kârla.

Fakat Ezrailin sofrasından dönenler

döndüler verilmiş kararlarla...

 

 

 

8 Ekim 1945

 

Çekilmez bir adam oldum yine :

uykusuz, aksi, nâlet.

Bir bakıyorsun ki

ana avrat söver gibi, azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum,

sonra bir de bakıyorsun ki

ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü

sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün.

Ve beni çileden çıkartıyor büsbütün

kendime karşı duyduğum nefret

ve merhamet...

 

Çekilmez bir adam oldum yine :

uykusuz, aksi, nâlet.

Yine her seferki gibi haksızım.

Sebep yok,

olması da imkânsız.

Bu yaptığım iş ayıp

rezalet.

Fakat elimde değil

seni kıskanıyorum

beni affet...

 

 

 

9 Ekim 1945

 

Dün gece rüyama girdin :

dizimin dibinde oturuyormuşun.

Başını kaldırdın, kocaman, sarı gözlerini bana çevirdin.

Bir şeyler soruyormuşun.

Islak dudakların kapanıp açılıyor,

sesini duymuyorum ama.

 

Gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor.

Havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun.

Kırmızı kafesinde, kanaryamın : «Memo»mun türküsü,

sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı

ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma.

Senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor

sesini duymuyorum ama...

 

Kahrederek uyandım.

Kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer.

Düşünüyorum :

yoksa senin miydi bütün o sesler?

 

 

 

10 Ekim 1945

 

Gözlerine bakarken

güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,

bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum...

 

Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,

durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin :

sırrını her gün bir parça veren

fakat hiçbir zaman

büsbütün teslim olmayacak olan...

 

 

 

18 Ekim 1945

 

Kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre,

son defa dönüp baktığımızda şehre,

sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz :

«— Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü,

çalıştık gücümüzün yettiği kadar

seni bahtiyar

kılalım diye.

Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin,

devam ediyor hayat.

İçimiz rahat,

gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk,

gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi,

işte geldik gidiyoruz

şen olasın Halep şehri...»

 

 

 

27 Ekim 1945

 

Bir elmanın yarısı biz

yarısı bu koskoca dünya.

Bir elmanın yarısı biz

yarısı insanlarımız.

Bir elmanın yarısı sen

yarısı ben

ikimiz...

 

 

 

28 Ekim 1945

 

Itır saksısında artan koku,

denizlerde uğultular

ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar...

 

Sevgilim,

yaş kemâlini buldu.

Bana öyle gelir ki

belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan.

Ama biz hâlâ

güneşin altında el ele yalnayak koşan

hayran gözlü çocuklarız...

 

 

 

5 Kasım 1945

 

Çiçekli badem ağaçlarını unut.

Değmez,

bu bahiste

geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.

Islak saçlarını güneşte kurut :

olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın

nemli, ağır kızıltılar...

Sevgilim, sevgilim,

mevsim

sonbahar...

 

 

 

8 Kasım 1945

 

Uzaktaki şehrimin damları üzerinden

ve Marmara denizinin dibinden geçip

sonbahar topraklarını aşarak

olgun ve ıslak

geldi sesin.

Bu, üç dakikalık bir zamandı.

Sonra, telefon simsiyah kapandı...

 

 

 

12 Kasım 1945

 

Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu

son lodoslar esmeye başladı.

Havayı dinliyorum :

nabız yavaşladı.

Uludağda, zirvede kar

ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır

kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar.

Ovada kavaklar soyunuyor.

İpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek,

sonbahar bitti bitecek,

nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak.

Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz :

büyük öfkemizin içinde

ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak...

 

 

 

13 Kasım 1945

 

Tarif kabul etmez, — diyorlar, — İstanbulun sefaleti,

milleti, — diyorlar, — kırıp geçirdi açlık,

verem illeti, — diyorlar, — diz boyu.

Şu kadarcık kız çocuklarını, — diyorlar, —

yangın yerlerinde, sinema localarında...

 

. . . . .

. . . . . . . . .

 

Kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden :

namuslu, çalışkan, fakir insanların şehri —

sahici İstanbulum,

sevgilim, senin mekânın olan

ve nereye sürülsem, hangi hapiste yatsam

sırtımda, torbamın içinde götürdüğüm

ve evlât acısı gibi yüreğimde,

senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir...

 

 

 

20 Kasım 1945

 

Saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da

ovada güz nadasları yapıldı çoktan,

tohum saçılıyor.

Ve zeytin devşirilmekte.

Bir yandan kışa girilmekte,

bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.

Bense hasretinle dolu

ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü

yatıyorum demirli bir şilep gibi Bursada...

 

 

 

1945 yılı Aralık ayının dördü

 

İlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,

giyin, kuşan,

benze bahar ağaçlarına...

Hapisten

mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,

kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,

böyle bir günde yılgın ve kederli değil,

ne münasebet,

böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nâzım Hikmetin

kadını...

 

 

 

5 Aralık 1945

 

Delindi sintine,

esirler parçalamakta pırangaları.

Yıldız-poyrazdır esen,

tekneyi kayaların üstüne atacak.

Bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,

taş çatlasa batacak.

Ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem

kuracağız Pirâyem...

 

 

 

6 Aralık 1945

 

Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,

akar suyun,

meyve çağında ağacın,

serpilip gelişen hayatın düşmanı.

Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :

— çürüyen diş, dökülen et —,

bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.

Ve elbette ki, sevgilim, elbet,

dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,

dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla

bu güzelim memlekette hürriyet...

 

 

 

7 Aralık 1945

 

Bursada havlucu Recebe,

Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman,

fakir-köylü Hatçe kadına,

ırgat Süleymana düşman,

sana düşman, bana düşman,

düşünen insana düşman,

vatan ki bu insanların evidir,

sevgilim, onlar vatana düşman...

 

 

 

12 Aralık 1945

 

Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta :

pul pul altın

bakır

tunç ve tahta...

Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.

Ve dağlar dumana batık

kurşunî, sırılsıklam...

Tamam,

sonbahar belki bugün bitti artık.

Yaban kazları hızla gelip geçti demin

herhal İznik gölüne gidiyorlar.

Havada serin

havada is kokusu gibi bir şey :

havada kar kokusu var...

 

Şimdi dışarda olmak,

dörtnala sürmek dağlara doğru atı.

«— Ata binmesini de bilmezsin,» —- diyeceksin ama

şakayı bırak ve kıskanma,

yeni bir huy edindim hapiste :

seni sevdiğim kadar değilse de

hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı...

Ve ikiniz de uzaktasınız...

 

 

 

13 Aralık 1945

 

Gece kar birdenbire bastırmış.

Bembeyaz dallardan dağılan kargalarla başladı sabah.

Göz alabildiğine Bursa ovasında kış :

başsızlık ve sonsuzluk geliyor akla.

Sevgilim,

değişti mevsim

çekişen gelişmelerden sonra bir sıçramakla.

Ve karın altında mağrur

hamarat

sürüp gidiyor hayat...

 

 

 

14 Aralık 1945

 

Hay aksi lânet, fena bastırdı kış...

Sen ve namuslu İstanbulum ne haldesiniz kim bilir?

Kömürün var mı?

Odun alabildin mi?

Camların kıyısına gazete kâadı yapıştır.

Gece erkenden yatağa gir.

Evde de satılacak bir şey kalmamıştır.

Yarı aç, yarı tok üşümek :

dünyada, memleketimizde ve şehrimizde

bu işte de çoğunluk bizde...

 

 

Nazım Hikmet RAN

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Nazım Hikmet - Aşk Üstüne

 

Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen

hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve

yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe

yaramayacaktır.

 

Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla

kuş tutsan "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil

yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler

yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.

 

Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu yapmadın" diye cevap

verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün,

şiirler yazdın. "Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta.

Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu.

Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için

uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok

senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.

 

Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı

öğreneli

çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil.Sen

mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun

mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da

keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin

kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası....

 

Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.Yüreksesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma;yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru

yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret

günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil,güneşin

çiçekleri dolduracak yüreğini...

 

Hayatı ıskalamaya lüksün yok senin.....

 

Nazım HİKMET

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

DAVET

 

Dörtnala gelip uzak Asya'dan,

Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan,

Bu memleket bizim.

 

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak,

Ve ipek bir halıya benziyen toprak,

Bu cehennem, bu cennet bizim.

 

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

Yok edin insanın insana kulluğunu,

Bu davet bizim.

 

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür,

Ve bir orman gibi kardeşçesine,

Bu hasret bizim.

 

Nazım Hikmet RAN

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan

Akdenize bir kısrak başı gibi

uzanan bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde,

dişler kenetli, ayaklar çıplak

ve ipek bir halıya benzeyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim. Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu,

bu davet bizim...Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi KARDEŞÇESİNE,

bu hasret bizim...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

GÜZ

 

Günler gitgide kısalıyor

yağmurlar başlamak üzere.

Kapım ardına kadar açık

bekledi seni.

Niye böyle geç kaldın?

 

Soframda yeşil biber, tuz, ekmek

testimde sana sakladığım şarabı

içtim yarıya kadr bir başıma

seni bekleyerek.

Niye böyle geç kaldın?

 

fakat işte ballı meyveler

dallarında olgun, duru duruyor,

koparılmadan düşeceklerdi toprağa.

Gecikseydin biraz daha..

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

İlkönce yağmurla

sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah.

Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla.

Harp esirleri çoktan iş başındaydılar.

Topraktan nefret duyarak

— halbuki köylüydü birçoğu —

tıraşlı ve korkak

çapalıyorlardı patatesleri.

Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana

köy kilisesinden gelen çan sesleri.

Pazardı.

Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı

kadınların değil,

içlerinde büyük memeli kızlar,

ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı.

Maviydi gözleri.

Başları önde,

kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı.

Terliydiler.

Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu.

Kürsüde muhterem peder

«beyannameyi» okuyordu,

— gözlerini gizleyerek —.

Renkliydi pencere camlarından biri.

Bu camdan içeri giren güneş

duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde

eski bir kan lekesi gibi.

Ve hiçbir zaman

doğurmamış olan

göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk :

başı öyle büyük

o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları

hazin ve korkunçtu.

Önlerinde kandil yanıyordu

eski

sert

ve boyalı tahtayı aydınlatıp...

İki adam boyundaydı tahta heykel.

Şeytan saklanmıştı arkasına

— kaşları çekik, sakalı sivri,

Mefistofeles olması muhtemel,—-

ve âlim bir tebessümle

dinliyordu muhterem pederi.

«— Avrupa'nın bekası,

(okuyordu beyannameyi muhterem peder)

Avrupa'nın bekası için harbediyoruz.»

Dinliyordu Şeytan

sivri sakalında keder

ve âsi ve selîm aklına

dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan.

Okuyordu rahip :

«— Avrupa milletleri el ele verip

harbediyoruz,

ve mutlak imha edeceğiz

medeniyet için tahripçi bir unsuru.»

Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini

ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip

kaldırdı elini

rahibe doğru

— etsizdi, uzundu bu el,

hakikat gibi, kemikli ve kuru —.

Ve ne olduysa o anda oldu işte.

Renkli camın altındaki kadın

çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte.

Memeleri ağırdı

ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler.

Düşürdü kâadı muhterem peder

ve Şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı :

«— Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye.

Harbediyoruz,

fuhşun bekası için,

kerhane kapıları kapanmasın diye.

Ve sen orda, arkada

içinde beyaz entarisinin

bir erkek çocuğu gibi duran,

sen ****** olacaksın kızım.

Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler

büyük şehirlerimizden birinde.

Baban dönmeyecek

Yatıyor şimdi yüzükoyun

çok uzak bir toprağın üzerinde.

Şimdi kan içindedir

etli, kalın kulaklar

ve ince kollarının dolandığı boyun.

Yattığı yerde yalnız değil.

Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada.»

Kendi sesinden ürkerek

sustu rahip.

Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu.

Kadife ceketli bir erkek

— ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin —

bir şeyler söylemek istedi.

Sivri sakalını kaşıdı Şeytan,

rahibe : «Devam et,» — dedi.

Ve muhterem peder

başladı tekrar konuşmaya :

«— Harbediyoruz :

pazar ve mal nizamının bekası için.

Kömür, lâstik ve kereste,

ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti

satılmalıdır.

Patiska, benzin

buğday, patates, domuz eti

ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet

satılmalıdır.

Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun

ve ihtiyarlığın emniyeti

satılmalıdır.

Şan, şeref ve saadet,

ve

kuru kahve

topyekun pazar malı olup

tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır.

Harbediyoruz :

harbi bitirdiğimiz zaman

aç, işsiz ve sakat

— harp madalyasıyla fakat —

köprü altında yatılmalıdır...»

Yine sustu muhterem peder.

Şeytan emretti yine :

«— Naklet onun macerasını,

o ne idi, ne oldu, anlat...»

Ve anlattı rahip :

«— Onu hepiniz hatırlarsınız,

toprağın içindeki bir patates tohumu gibi

fakir,

çalışkan

ve neşesiz geçti çocukluğu.

Sonra uyandı birdenbire

on yedi yaşına doğru.

Yine fakirdi, çalışkandı.

Fakat aylarca gidip

bulutsuz bir denizde

altında sönük yelkenlerin

sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın

yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi...

Mahallede sesi en güzel olan insandı

ve en güzel mandolin çalan.

Hatırlıyorsunuz değil mi

size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin

ve mavi kurdelesini

mandolininin?..

İçinizde kimin kalbini kırdı,

kime yalan söyledi,

sarhoş olduğu vaki midir,

ve kiminle dövüştü?

Çocuklara saygısını

ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz?

Belki biraz kalın kafalı

fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz

onu geçen sene harbe gönderdik.

Şimdi gerilerinde cephenin

işgal altındaki bir köyün odasındadır.

Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul

bir tahta masanın üzerinde.

Beli çıplak

pantolunu dizlerinde

başında miğfer

ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler.

Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu

direkte bağlı bir erkek.

Dışarda yağmur yağıyor

ve uzaktan uzağa motor sesleri.

Kadını masadan yere iterek

doğrulup çekti pantolonunu...

Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu,

hatırlıyorsunuz değil mi

size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin

ve mavi kurdelesini

mandolininin?»

Yine birdenbire sustu muhterem peder.

(Susabilmek bir hünerdir

insanın ağzından çıkan sözler

kendine ait olmazsa.)

Fakat tahta Meryem'in arkasından

yine emretti Şeytan :

«— Rahip, devam et,» — dedi.

Ve devam etti rahip :

«— Harbediyoruz.

Çalıştırılan insan yığınları

birbirine devrederek zinciri,

karanlık ve ağır,

beton künklerin içinde akmalıdır.

Ve sen kocakarı

— ön safta, solda, diz çöküp

yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan —

seni temin ederim ki

kilise kapısında oynayan torunun

— beş yaşında,

başı altın bir top gibi yuvarlak —

dedesi,

senin kocan,

babası,

senin oğlun

ve komşuların gibi

kömür ocaklarında çalışacak.

Hiçbir şeyi

ümit etmemeyi

öğrensin.

Bu maksatla

uçuyor bombardıman birliklerimiz

tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp

iki gergin kanatla.

Ve motorlarına benzinle beraber

belki bir parça keder dolarak

(öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey),

uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak

bombardıman birliklerimiz

birbiri ardından giden dalgalar halinde...

Harbediyoruz :

öldürdüklerimizin sayısı

— bizden ve onlardan

aralarında meme çocukları da var —

şimdilik

beş altı milyon kadar.

Harbediyoruz :

kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri.

Harbediyoruz :

parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde

hapisane demirleri...»

Hakikat çok taraflıdır.

Fakir bir Şimal kilisesinde

— Şeytan'ın iğvasıyla da olsa —

fakir bir papaz

onu o kadar uzun anlatamaz.

İnzibat kuvvetleri aldı haberi

— kadife ceketli orman bekçisinden —

gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi.

Ve asfalt yolun üzerinde

arasında silâhlı iki adamın

giderken muhterem peder

Şeytan baktı arkasından :

çekik kaşlarında ümit

ve sivri sakalında keder.

12 Eylül 1941

Not :

Alamanya yıkıldı.

Temerküz kampından kurtarıldı muhterem peder.

Ve yine Şeytan'ın iğvasına uymasaydı eğer

önemli Alaman demokratlarından biri olurdu bugün

Anglo-sakson işgal bölgelerinden birinde.

Halbuki yine uydu Şeytan'a.

Ve yine bir pazar günü ve aynı kilisede yine

batılı müttefikleri meth ü sena edeyim derken

41 yılında söylediklerinden bazı fasılları tekrarladı aynen

bilhassa mal nizamına ait olanları.

Ve Katolik bir Amerikan subayının emriyle

(tevkif edilmediyse de bu sefer)

kovuldu kiliseden muhterem peder.

Yine arkasından baktı Şeytan :

çekik kaşlarında biraz daha çok ümit

sivri sakalında biraz daha az keder...

17 Şubat 1946 Nazım Hikmet RAN

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Makinalaşmak

 

trrrrum,

trrrrum,

trrrrum!

trak tiki tak!

makinalaşmak istiyorum!

 

beynimden, etimden, iskeletimden geliyor bu!

her dinamoyu

altıma almak için çıldırıyorum!

tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,

damarlarımda kovalıyor

oto-direzinler lokomotifleri!

 

trrrrum,

trrrrum,

trak tiki tak

makinalaşmak istiyorum!

 

mutlak buna bir çare bulacağım

ve ben ancak bahtiyar olacağım

karnıma bir türbin oturtup

kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!

 

trrrrum

trrrrum

trak tiki tak!

bu şiiriyle kendinden soğdurmayı çok iyi başarmıştır :D

makinalaşmak istiyorum!

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

KADINIM BREST'E KADAR

 

Kadınım Brest'e kadar benimle geldi,

indi tirenden peronda kaldı,

ufaldı, ufaldı, ufaldı,

uçsuz bucaksız mavilikte buğday tanesi oldu,

sonra raylardan başka şey göremedim.

 

Sonra, Leh toprağından seslendi karşılık veremedim.

"Nerdesin gülüm, nerdesin?" diye soramadım,

"Yanıma gel!" dedi, yanına varamadım,

hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren,

boğuluyordum kederden.

 

Sonra, kumlu toprakta kar parçaları çürüyordu,

sonra, birden anladım ki, kadınım beni görüyordu,

"Beni unuttun mu, beni unuttun mu?" diye soruyordu,

baharsa çamurlu çıplak ayaklarıyla gökyüzünde yürüyordu.

 

Sonra, yıldızlar inip kondu telgıraf tellerine,

karanlıksa yağmur gibi çarpıyordu tirene,

kadınım telgıraf direklerinin altında duruyordu,

koynumdaymış gibi de yüreği küt küt vuruyordu,

direkler gelip geçiyordu o kımıldanmıyordu yerinden,

hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren

boğuluyordum kederden.

 

Sonra birden anladım ki, yıllardır, ama uzun yıllardır bu tirende yaşıyorum.

- ama, bunu nasıl, neden anladığıma hâlâ şaşıyorum -

ve hep aynı büyük, aynı umutlu türküyü söyleyerek

sevdiğim şehirlerle sevdiğim kadınlardan boyuna uzaklaşıyorum

ve hasretlerini etimin içinde işleyen bir yara gibi taşıyorum

ve bir yerlere yaklaşıyorum, bir yerlere yaklaşıyorum.

 

Mart 1960, Akdeniz

--------------------

MASALLARIN MASALI

 

Su başında durmuşuz

çınarla ben.

Suda suretimiz çıkıyor

çınarla benim.

Suyun şavkı vuruyor bize,

çınarla bana.

 

Su başında durmuşuz

çınarla ben, bir de kedi.

Suda suretimiz çıkıyor

çınarla benim bir de kedinin.

Suyun şavkı vuruyor bize

çınara, bana, bir de kediye.

 

Su başında durmuşuz

çınar, ben, kedi, bir de güneş.

Suda suretimiz çıkıyor

çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.

Suyun şavkı vuruyor bize

çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

 

Su başında durmuşuz

çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.

Suda suretimiz çıkıyor,

çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.

Suyun şavkı vuruyor bize

çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

 

Su başında durmuşuz.

Önce kedi gidecek

kaybolacak suda sureti.

Sonra ben gideceğim

kaybolacak suda suretim.

Sonra çınar gidecek

kaybolacak suda sureti.

Sonra su gidecek

güneş kalacak,

sonra o da gidecek.

 

Su başında durmuşuz

çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.

Su serin,

çınar ulu,

ben şiir yazıyorum,

kedi uyukluyor,

güneş sıcak,

çok şükür yaşıyoruz.

Suyun şavkı vuruyor bize

çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

 

7 Mart 1958, Varşova - Şvider

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Şeyh Bedreddin Destanı

 

Sıcaktı

Sıcak

Sapı kanlı demiri kör bir bıçaktı sıcak

Sıcaktı

Bulutlar doluydular

Bulutlar boşanacak boşanacaktı

O kımıldamadan baktı

Kayalardan

İki gözlü iki kartal gibi indi ovaya

Orda en yumuşak en sert

En tutumlu en cömert

En seven

En büyük en güzel kadın toprak

Nerdeyse doğuracaktı doğuracak

Sıcaktı

Baktı karaburun dağlarından o

Baktı bu toprağın sonundaki ufka çatarak kaşlarını

Kırklarda çocuk başlarını kanlı gelincikler gibi koparıp

Çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde

Beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp

Bu gelen şehzade murat tı

Hükmü humayun sadır olmuştu ki şehzade murat ın ismine

Aydın eline varıp bedrettin halifesi mülhid mustafa nın

Başına ine

Sıcaktı

Bedrettin halifesi mühid mustafa ya baktı

Baktı köylü mustafa

Baktı korkmadan kızmadan gülmeden

Baktı dimdik dosdoğru

Baktı o

En yumuşak en sert

En tutumlu en cömert

En seven

En büyük en güzel kadın toprak nerdeyse doğuracak

Doğuracaktı

Baktı bedrettin yiğitleri kayalardan ufka baktılar

Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu fermanlı bir ölüm

Kuşunun kanatlarıyla

Bu kayalardan bakanlar onu

Üzümü inciri narı

Tüyleri baldan sarı

Sütleri baldan koyu davarları

İnce belli aslan yeleli atlarıyla

Duvarsız ve sınırsız bir kardeş sofrası gibi açmıştılar

Sıcaktı

Baktı

Bedrettin yiğitleri baktılar ufka

En yumuşak en sert

En tutumlu en cömert

En seven

En büyük en güzel kadın toprak nerdeyse doğuracak

Doğuracaktı

Sıcaktı

Bulutlar doluydular

Neredeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere

Birdenbire

Kayalardan dökülür gökten yağar yerden biter gibi

Bu toprağın verdiği en son eser gibi

Bedrettin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına çıktılar

Dikişsiz ak libaslı baş açık yalınayak ve yalınkılıçtılar

Mübalağa cengoldu

Aydının türkköylüleri

Sakızlı rum gemiciler

Yahudi esnafları

Onbin mülhim yoldaşı börlüce mustafa nın

Düşman ormanına onbin balta gibi daldı

Bayrakları al yeşil

Kalkanları kakma tolgası tunç saflar pare pare edildi ama

Boşanan yağmur içinde gün inerken akşama

Onbinler ikibin kaldı

Hep bir ağızdan türkü söyleyip

Hep beraber sulardan çekmek ağı

Demiri oya gibi işleyip hep beraber

Hep beraber sürebilmek toprağı

Ballı incirleri hep beraber yiyebilmek

Yarin yanağından gayri her yerde her şeyde hep beraber

Diyebilmek için

Onbinler verdi sekizbinini

Yenildiler

Yenenler yenilenlerin dikişsiz ak gömleğinde sildiler

Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi kılıçlarının kanını

Hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak

Edirne sarayında damızlanmış atların eşildi nallarıyla

Tarihsel sosyal ekonomik şartların zaruri neticesi bu

Deme

Bilirim

O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim

Ama bu yürek

O bu dilden anlamaz pek

O hey gidi kanbur felek

Hey gidi kahpe devran hey der

Ve teker teker

Bir an içinde

Omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri yüzleri kan içinde

Geçer aydın ellerinden karaburun mağlupları

Dostlar

Biliyorum

Biliyorum nerde ne haldedir o

Biliyorum gitti gelmez bir daha

Biliyorum bir deve hörgücünde kanayan bir çarmıha

Çırılçıplak bedeni mıhlıdır kollarından

Dostlar bırakın beni bırakın beni

Dostlar bir varayım göreyim bedrettin kullarından börklüce

Mustafayı mustafayı

Boynu vurulacak ikibin adam mustafa ve çarmıhı

Cellat kütük ve satır herşey hazır herşey tamam

Kızıl sırma işlemeli bir haşa altın üzengiler kır bir at

Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk amasya padişahı şehzade

Sultan murat

Ve yanında onun bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim bayezit paşa

Satırı çaldı cellat

Çıpalk boyunlar yarıldı nar gibi

Yeşil bir daldan düşen elmalar gibi birbiri ardına düştü

Başlar

Ve her baş düşerken yere

Çarmıhından mustafayı

Baktı son defa

Ve her yere düşen başın kılı depremedi

İriş dede sultanım iriş dedi b

 

 

 

 

http://siir.gen.tr/siir/n/nazim_hikmet/nazim_hikmet_4.gif

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Hoş geldin!

Kesilmiş bir kol gibi

omuz başımızdaydı boşluğun...

Hoş geldin!

Ayrılık uzun sürdü.

Özledik.

Gözledik...

Hoş geldin!

 

çok severim bu satırları.

 

kesilmiş bir kol gibi omuzbaşımdaydı boşluğun....

 

 

 

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

SEN BENİM SARHOŞLUĞUMSUN

 

Sen benim sarhoşluğumsun

ne ayıldım

ne ayılabilirim

ne ayılmak isterim

başım ağır

dizlerim parçalanmış

üstüm başım çamur içinde

yanıp sönen ışığına düşe kalka giderim.

--------------------

ŞAŞIP KALMAK

 

Sevebilirim,

hem de nasıl,

dile benden ne dilersen,

canımı, gözlerimi

 

Kızabilirim,

ağzım köpürmez,

ama devenin öfkesi haltetmiş benimkinin yanında,

devenin öfkesi, kinciliği değil.

 

Anlayabilirim

çoğu kere burnumla,

yani en karanlığın, en uzaktakinin bile kokusunu alarak

ve döğüşebilirim,

doğru bulduğum, haklı bulduğum, güzel bulduğum herşey için, herkes için,

yaşım başım buna engel değil,

ama gel gör ki çoktan unuttum şaşıp kalmayı.

Şaşkınlık, alabildiğine yuvarlak açık ve alabildiğine genç gözleriyle bırakıp gitti beni.

Yazık.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

BENCE ŞİMDİ SENDE HERKES GİBİSİN

 

Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor

Onlardan kalbime sevda geçmiyor

Ben yordum ruhumu biraz da sen yor

Çünkü bence şimdi herkes gibisin

 

Yolunu beklerken daha dün gece

Kaçıyorum bugün senden gizlice

Kalbime baktım da işte iyice

Anladım ki sen de herkes gibisin

 

Büsbütün unuttum seni eminim

Maziye karıştı şimdi yeminim

Kalbimde senin için yok bile kinim

Bence sen de şimdi herkes gibisin

 

Kadıköy - 1918

 

Nazım Hikmet Ran

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

  • Similar Topics

    • Atatürk Şiirleri - Serdar Yıldırım

      EŞSİZ ASKER ATATÜRK O, bir millete baştı. Yel oldu, dağlar aştı. Sel oldu, düşman kaçtı Tüm dünya buna şaştı Eşsiz asker Atatürk. --------------------------------- ATATÜRK VE CUMHURİYET O'nsuz tarih olmazdı. O, doğmasaydı. Tarih kitaplarını yırtardım, Cumhuriyet kurulmasaydı. --------------------------------- CUMHURİYET Haykır durma, Cumhuriyet 96 yaşında. Dört mevsim yaşanıyor, toprağında, taşında. *     *     *      * Birbiriyle kaynaşmış Türk Halkı'nın

      , Yer: Atatürk'çü Düşünce Kulübü

    • Fazıl Hüsnü Dağlarca Şiirleri

      En sevdiğim ile başlıyorum... Seni   Öyle uzun seviyorum ki seni Ya yaradılışta doğmuşum Ya ölümsüzün biriyim ben... Hasret Sevgimi unutmak için seyrederim bir tabloyu, bir mermeri, Ki ne kadar dalsa ruhum yeniden döner geriye: Okurum düşüne düşüne okuduğun şiirleri, Senin düşüncen geçerken üzerlerinde bir sıcaklık kalmıştır diye Oyun Oynasak Biri yıldız olsa Biri ben olsam.   Oynasak Gelse gecenin biri Çağırsak gündüzün birini Biri ben olsam.  

      , Yer: Şiir

    • Aşık Veysel Şatıroğlu Hayatı ve Şiirleri

      “Üçyüzonda gelmiş idim cihana”   Veysel Şatıroğlu, 1894’te Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Veysel’in dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde hemen birçok çocuğun yaşadığı olağan bir doğum biçimidir. Ama, bugün özellikle dışarıdan bakanlar için ilginçtir, olağandışıdır. Anlatmak gerekirse, annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı tutmuş, oracıkta dünyaya getirmiş Veysel’i. Göbeğini de kendisi kesmiş, bir çap

      , Yer: Yazarlar

    • Etkilendiğiniz Şiirleri, Dörtlükleri Yazın

      ben kendimle başlayayım   BAYRAMLAR BAYRAM OLA   Güneş yükselmeden kuşluk yerine Bir adam camiden döndü evine Oturdu sessizce yer minderine   Kızı “Bayram” dedi, yalın ayaklı Adam “Bayram” dedi, tam ağlamaklı..   Eli öpüldükçe içi burkuldu Konuşmak istedi, dili tutuldu Güç belâ ağzından bir “off! ” kurtuldu   Oğlu “Bayram” dedi, sırtı yamalı Adam “he ya” dedi, gözü kapalı..   Düşündü kış yakın, evde odun yok Tenekede yağ yok, çuvalda un yok Yok yoka karışmış; tuz yok, s

      , Yer: Şiir

    • Didem Madak Şiirleri

      Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!                                  "Zenciler prensesi olacağım.                                 Hayat işte asıl o zaman başlayacak"                                                               Pippi Uzunçorap     Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum. Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum. Çalar saat zembereği boşalana k

      , Yer: Şiir

×
×
  • Yeni Oluştur...