Jump to content

Karalama Defteri


KATA

Önerilen Mesajlar

cehalet mutluluk verirdi ve o sedatif yaşamının kendine yetersiz gelen doruklarındaydı..en önde koşmak icin heyecan,en arkadan sürünmek içinse çarka giden yolda takat gerekiyordu..oysa o uzanıp gökyüzünü seyretmek ıstıyordu,bedeninde hırsla şaklayan kırbaçlara karşılık...esnemek,karnını kaşımak,gtünü devirmek bi yana...vız gele tırıs gide uykusunda hıcbir siluet hicbir ışık rahatsız etmese..bırakmazlar ama..dişli çark bu..en agır malulıyette bıle çürümüş sisteme katılmak zorunda,yaşama vergisi üzerinden geçenler,sigortası üzerinden geçtikleri..insan posaları savrulurken cevresine ,çarkın kendisi olabildiğince deli divane, doyumsuzca döner...döndükçe insan leşleri yerlerde....

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Bir ve ki ve üç!Perde açıldı,bir kız var sahnede şimdi yanakları kırmızı,kendisine mi yoksa karşısındakine mi güvenmediğini belki kendiside bilmiyor içinde belli belirsiz bir huzursuzluk ve aklını kaplayan kocaman bir merak,gözlerini dolduran manzarayı boşverip kendisine dönüyor bir zaman..Ayna yok etrafında,konuşarak tanımalı kendisini..sessiz sakin çekilip yalnızlığıyla birlike bir köşeye ve oturdu kendisiyle..

 

Bir ve ki ve üç! Biri fırladı sahneye,kendisinden emin,karşısındakindende...Yanakları pembe,hayat fışkırıyor gözlerinden ve ellerinde bir Mavi ışıkla geldi kızın yanına,bilginlere özgüydü elinin ustalığı kavradı,kaldırdı kızı oturdu yerden,kucakladı..Kız açmadı gözlerini,hislerini ölçtü tarttı anlamadı,aradı baktı gözlerini inanamadı..Bir varoluşun amacını bulunmuştu...Beklemeye lüzum yoktu bıraktı kendisini ona ve bir ve ki ve üç...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Bütün berrak parıltılarına rağmen içlerinde bir küskünlük taşıdığı, akşam yağmurlarının aniden bastırdığı bu sonbahar günlerinde beni yalnızlaştırıp kederlendiren, adını koyamadığım tuhaf bir şey var.

 

 

Anlatması zor aslında.

 

Garip ve derin bir özlem duyuyorum ama özlediğim insanın bir adı, bir yüzü yok, bu özlem beni öylesine korkutuyor ki sahibini bulmaya, tanımaya, ona bir beden, bir koku vermeye çekiniyorum, camdan bir kuyuya düşer gibi ellerimi geçirecek bir pürüz bile bulamadan bu özlemin derinliklerine doğru kayarken gözlerimi kapatıyorum.

 

Pencerelerin inanılmaz derecede ışıklı, odaların ise serin ve gölgeli olduğu bu zamanlarda hiçbir yerde durmak istemiyorum, huzursuz bir gitme arzusu sarıyor beni ama nereye gideceğimi de bilmiyorum, gitmek istediğim yerin de bir adı yok ve gitmek istediğim yer birden zihnimde aydınlanıverecek, aniden her şey kararacak ve sanki o yer bir tiyatro sahnesi gibi karanlığın içinde kendi ışıklarıyla tek başına duracak diye ürperiyorum... O yeri bir kere görürsem oraya gitmemem mümkün olmayacak çünkü.

 

Hissettiğim yalnızlık ise ömür boyu bildiğim bir yalnızlık ve o hep aynı görüntüye sahip; bütün öğrencilerinin gittiği, sınıflarının boşaldığı sessiz bir okulun uzun taş koridorlarında bir akşam üstü yalnız başına pencereye dayanıp duran bir oğlan çocuğunun yalnızlığı bu, koridorlar mazot, lizol ve diş macunu kokuyor; yalnızlığımın nedeni ne olursa olsun duygusu ve görüntüsü hep bu, hep aynı saat, hep aynı gölgeleri uzamış akşamüstü, hep aynı boş sınıflar, hep aynı sessizlik, hep aynı koku.

 

Bu derin özlem, büyük bir okulda bırakılmış çocuğun yalnızlığına kelepçeleniyor, çaresizleşiyor, güçsüzleşiyor, üzülüyorum.

 

Üstelik hiçbir tesellisi olmayan bir üzüntü bu.

 

Nedeni yok çünkü.

 

İçine mavi bir ışığın hapsedildiği keskin bir kristal gibi duran gökyüzünden, Göztepe’nin arka sokaklarına, apartmanların minik bahçelerine, inatla açan güllerine, soluk bir pembelikle büyüyen narlarına, portakal ağaçlarına, yol kenarlarındaki akasyalara yansıyan o parlak ve hüzünlü aydınlıkla çoğalacak, yaşadığım sürece benimle dolaşacak bu terkedilmişlik duygusu beni terk etmeyecek.

 

Yüzü, sesi, bedeni, kokusu olmayan birini özleyebilir mi insan?

 

Acıklı bir soru bu biliyorum.

 

Böyle bir şeyin olamayacağını düşündüğünüzü de biliyorum.

 

Ama olabilir bu.

 

İnsanların hoyratlığı yüzünden, "kötü sevişmelerle" hırpalanmış bir sokak ******su gibi aşağılanıp eskitilen "aşk" sözcüğünün üstünde biriken tozları sildiğiniz vakit altından çıkacak olan o görkemli ve karmaşık duygu, derinliğinde o kadar çok sır ve sürpriz saklar ki şaşarsınız.

 

"Ölüm ve hayat" uçlarını birbirine bağlayan, onları birbirinden kopmaktan alıkoyan, ikisine de anlam katan ve ölümü de hayatı da bir saçmalık olmaktan kurtaran tek duygudur belki de.

 

Eğer bu dünyayı yaratan bir güç varsa, onun kudreti ne hayatta ne ölümde çıkar ortaya, onun olağanüstü yaratıcılığı böylesine bir duyguyu yaratabilmesinde, evrenin nerdeyse bütün kaosunu ve esrarını tek bir duygunun içine yerleştirebilmesindedir.

 

Her seferinde yeni ve bilinmez bir hikayeyle gelir karşınıza.

 

Bir çöl peygamberinin nefesini taşıyan ve yazdıklarına o nefesi üfleyen Halil Cibran, tam yirmi yıl boyunca, bir tek kez bile görmediği, bir tek kez bile sesini duymadığı, bir tek kez bile kokusunu koklamadığı bir kadına aşık olarak yaşamıştı.

 

Bir Arap entelektüeli olan, gazete yöneticiliği yapan, Mısır’ın sanatçılarını kendi salonunda toplayan May Ziyade ile sadece "mektuplardan" oluşan bir aşk yaşamışlardı.

 

Büyük bir ihtimalle "ilişki", Ziyade’nin Cibran’ın yazılarına duyduğu hayranlıkla başlamıştı.

 

Sonra yazışmaya başlamışlardı.

 

Harfler, sözcükler, cümleler birbirini hiç görmeyen iki insanı tutkulu bir biçimde birbirine bağlamıştı.

 

Hiç buluşmadılar.

 

Hiç karşılaşmadılar.

 

Ama aralarındaki "aşk", Cibran öldüğünde May’e "Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu kadar acı çektiğini, bu kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım," dedirtecek kadar derindi.

 

Birbirlerine bu kadar tutkunken, birbirlerini bu kadar özlerken neden hiç buluşmadıklarını, neden birbirlerini görmek için çabalamadıklarını hep merak ettim.

 

Korktuklarını düşündüm.

 

Mektuplarını yazarken ruhlarını apaçık ortaya koyabiliyorlardı, neredeyse sınırsız bir özgürlükle her duygularını, her düşüncelerini söyleyebiliyorlardı, kıskanabiliyorlar, kavga edebiliyorlardı; onların ruhlarının önünde, ruhun yolunu kesecek, onu yolundan saptıracak, şaşırtacak bir beden yoktu, hiçbir yere, hiçbir tene sürtünmeden, eskimeden ilerliyordu.

 

Belki de bunu bozmaktan çekindiler.

 

Sadece zekalarının ışıltısıyla birbirlerini etkileyebileceklerini anladıktan sonra bedenlerinin, zekalarının o büyük çekiciliğine ayak uyduramamasından, arzularının, düşüncelerinin derinliğine ulaşamamasından korktular sanırım.

 

Özlediler birbirlerini.

 

Ümitsizce özlediler.

 

May Ziyade, bilmediğimiz mektuplarından birinde belki de bu korkuyu dile getirdiğinden Cibran onu ikna etmeye, korkusunu yatıştırmaya çalışan mektuplar gönderdi.

 

"Bana aşktan korktuğunu söylüyorsun, neden küçüğüm? Güneş ışığından korkuyor musun? Denizin gelgitinden korkuyor musun? Günün doğuşundan korkuyor musun? Baharın gelişinden korkuyor musun? Aşktan neden korktuğunu merak ediyorum. Sıradan bir aşkın beni memnun etmeyeceği gibi senin de sıradan bir aşktan hoşlanmayacağını biliyorum. Sen ve ben ruhtaki duyguları sınırlamakla asla doyuma ulaşamayız. Daha çoğunu istiyoruz biz, her şeyi istiyoruz."

 

Karşılaşsalar, aşkları "sıradanlaşır" mıydı?

 

Aşk sıradanlaşmaz, biter yalnızca.

 

Bitecek bir aşka "sıradan" gözüyle bakıyorlardı belki de.

 

Bitmesin istiyorlardı.

 

Hiç bitmesin.

 

May bazen korkuyor, bazen de aşkını açıkça yazıyordu.

 

"Aşkın eşlik ettiği yoksulluk ve sıkıntılar sevgisiz zenginlikten çok daha iyidir. Bu düşünceleri sana itiraf etmeye nasıl cesaret edebiliyorum. Tanrı’ya şükürler olsun ki bunları söylemeyip yazıyorum, çünkü şu anda burada olsan, hemen geri çekilip uzunca bir süre senden kaçarım ve söylediklerimi unutuncaya kadar da beni görmene izin vermem."

 

Karşılaştıklarında, kaçınılmaz olarak "bir kadın, bir erkek" olacaklardı, Cibran’ın peygamberce sözleri, May’ın derinlikli anlatımı yerini, onlara sıradan geldiğini sandığım "şehvete" bırakacaktı; o mektuplarda kendini gösteren ruhlar, birer beden kazanacaktı ve bedenin sınırları içine hapsolacaklardı.

 

Bu muydu acaba korkuları?

 

Peki, aşk korkar mı?

 

Korkmaz bence.

 

Onlar birbirlerini görmeden aşık oldukları için, aslında "eksik" bir aşk yaşadıkları için, o eksiklik korkuyla doluyordu, bunu gidermek için bazen bir aşığın yazamayacağı kadar parlak bir anlatımla yazıyorlardı.

 

"Güneş ufukta kayboldu, harika şekilli güzel bulutların arasından parlak tek bir yıldız belirdi, Venüs, Aşk Tanrıçası. Bu yıldız da bizim gibi aşk ve arzuyla dolu insanlar mı oturur acaba? Acaba Venüs de benim gibi mi ve kendi Cibran’ı mı var -kendi uzakta ama aslında çok yakında olan güzel varlık- ve acaba o da şu anda, ufukta titreyen alacakaranlıkta, alacakaranlığı karanlığın izleyeceğini ve karanlığı ışığın izleyeceğini ve günü gecenin izleyeceğini ve geceyi günün izleyeceğini ve sevdiğini görmeden önce bunun defalarca tekrarlanacağını bilerek ona mektup mu yazıyor. O zaman o da elindeki kalemi alacak ve karanlıktan, bir adın kalkanına sığınacak: Cibran."

 

Bir aşkın içine başka hangi duyguların sızdığını hiçbirimiz bilemeyiz; aşk herkes için aynı parlak alevli deliliktir ama her aşkın içine sızan duygular farklıdır, insandan insana, ilişkiden ilişkiye değişir.

 

Cibran bir yazardı.

 

Ve onların aşkı "yazıyla" ilerliyordu.

 

May, bir yazarın aşkını sadece yazının çekiciliğiyle ayakta tutmaya çalışmak gibi zor bir iş üstlenmişti ve büyük bir ihtimalle onun aşkına "iyi yazamamak, yazıyla yeterince etkileyememek" tedirginliği sızmıştı.

 

Cibran bir keresinde, "İkimiz de bütün becerileri, yetenekleri, bezemeleri ve düzenlemesiyle konuşma sanatını kullanma eğilimindeyiz. Sen de, ben de, dostlukla konuşma sanatının pek kolay uyum sağlayamadığını anlamak zorundayız. Yürek yalındır, May, yüreğin görüntüleri de temel şeylerdir, oysa konuşma sanatı sosyal bir araçtır. Bu nedenle konuşma sanatından yalın konuşmaya dönme konusunda anlaşalım mı?"

 

Bence, aralarındaki mektuplaşmada "aşkı" en çok dile getiren mektuplardan biriydi bu.

 

Gösterişsiz, süssüz, karşısındakini en yalın, en çıplak haliyle görmek isteyen sade satırlar.

 

Bunu pek başaramadılar.

 

Eğer Cibran’ın istediği bu yalınlığa ulaşsalar, sadece bir ruh, sadece bir zeka olmak tutkusundan kurtulabilseler, bu sadelik içinde ruhları kaçınılmaz olarak bir bedene ihtiyaç duyacaktı o zaman; iki ruhtan iki insana dönüşecekler, aşkı sevişmeden kopartmayacaklardı.

 

Belki yirmi yıl sürmeyecekti ama sürdüğü kadarıyla muhteşem olacaktı.

 

Birbiriyle gizliden gizliye yarışan iki zeka, bedenin sıcaklığını ve şehvetin çılgınlığını da yanına alarak az rastlanır bir aşk yaratacaktı.

 

Buna cesaretleri yetmedi.

 

Yakıldığında görülmemiş kıvılcımlar, renkler, şekiller ortaya çıkartacak bir havai fişeği hiç yakmadan yıllarca ellerinde taşıdılar.

 

Taşıdıkları şeyin değerini biliyorlardı.

 

Ama yandığında ne olacağını hiç öğrenemediler.

 

Belki de bir kere yaktıklarında kaçınılmaz olarak tükeneceğini düşündüler.

 

Yüzünü, sesini, kokusunu bilmeden özlediler birbirlerini.

 

Birbirlerini görmeyerek bir aşka ihanet mi ettiler yoksa bir aşkı kendi arzularından bile mi korudular, bilemiyorum.

 

Şu küskün ışıklı sonbahar gününde, adını, yüzünü, sesini bilmediğim, kendi hayatımın girdabında varlığını dalgaların kapattığı, bazen yalnızca bir siluet halinde sezebildiğim isimsiz bir hayali özlerken bile onların aslında aşklarına "ihanet" ettiklerini düşünüyorum.

 

Ben kimi özlediğimi bile bilmiyorum ama onlar biliyorlardı.

 

Beğenilmemekten çekindiler herhalde.

 

Birbiriyle kaynaşan ruhlarını öksüz bıraktılar, bedensiz bıraktılar, şehvetsiz bıraktılar.

 

Bir hayal olarak kalmak istediler.

 

Sadece bir hayal.

 

Beğenilen bir hayal.

 

Soluk pembe narlar büyüyor, ani akşam yağmurları bastırıyor, ıssız koridorlarda başını pencereye dayayan çocuğun yalnızlığı günün keskin ışığında gösteriyor kendini, loş ve gölgeli odalarda duramıyorum, gideceğim yeri bilmiyorum, neyi, kimi özlediğimi bilmiyorum, cam bir kuyudan düşer gibiyim.

 

Bu keskin mavi ışık yerini yağmurlara bıraktığında ben kurtulacağım.

 

"Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu kadar bu çektiğini, bu kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım," diyen May...

O, hiç kurtulamayacak.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Seni bağırabilsem seni,

Dipsiz kuyulara,

Akan yıldıza,

Bir kibrit çöpüne varana,

Okyanusun en ıssız dalgasına

Düşmüş bir kibrit çöpüne.

 

Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,

Yitirmiş öpücükleri,

Payı yok, apansız inen akşamlardan,

Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,

Seni anlatabilsem seni...

Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır

Üşüyorum, kapama gözlerini...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

3 kişi 3 sesi sahiplenmiş gibi davrandı biri sustu 2si kustu 3ü pustu....sesler unuttu sözleri...sözler asılı kaldı idam oldu gözçukurlarına gömüldü ruhlarına el fatiha!!!...merdivende yuvarlanan misketler kapıdan girmeye utandı... bi bebek ölmüş meğerse bi bebek çocuk olurmuş meğerse bi cocuk hiç büyümemiş meğerse bi adam çocukluğunu çoktan kaybetmiş meğerse...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Masmaviydi gökyüzü. Renkler sarmıştı dört bir yanı katre katre.

Yağmurun güneşle dansının ardından büyülü bir mutluluk nişanesi kuşaklar vardı her tarafta. Gökkuşağı.

İşte o gün başlamıştı herşey. Sadece bir kez dönüp bakmıştı. O yaklaşırken farketmeden gülümsemiş. İşte öyle tanımıştı birbirini iki ruh ve iki beden. Biri bir gülümseyişten diğeri mahsun bir bekleyişten.

Belki süslü püslü cümleler döndürmüştü başını. Ya geçerse ya biterseydi. Ama peki o gözler? Nasıl bir teslim oluştu ki bu?

Cümlelerin tesiri sırf o günü sarıp sarmalayabilirdi. Ancak görmezden gelinemeyecek kadar büyük bişey kopup içlerinden birleştirmişti gönüllerini. Hiç bir cümle geçmeksizin aralarında yürekleri çoktan yemin vermiş and içmişti sevmeye. Öyle olmasa, gözleri gözlerine elleri ellerine değincebir an olsun; yıldız misali ışık düşmezdi yürekten gözlere. Öyle olmasa yanayana bu suskunluk tad vermezdi canlarına böylesine. O an gelip çattığında zaman ezip geçti tüm dilekleri. Sonra...Sonrasında koca bir hasret kapladı ruhu ve bedeni. Boş mu dolu mu bilinmez umutlar, hayaller avutmasa da belki...

yine de, yine de ne kadar güzel , nasıl görünmez bir mucizeydi bu sevgi. Son damlasına kadar hayatın yaşamaya değerdi. İşte böyle bir masaldı bizimkisi. Bir ömür hasrete mahkumuz artık tek kuralı buydu sevgi denen bu karşılıklı hakimiyetin. Ne kadarı doğru ne kadarı yanlış bu masalın peki? Gökyüzünün maviliği değil ama yağmurun güneşle dansı yalandı belki. Öyle ama onu gördüğünde böyle olmuştu dünyası sanki.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Öle bir cümle kurmayılım ki şimdi..Öyle derin ve öyle vurucu,hani okuyanın boğazı kurusun,yutkunamasın bir süre istiyorum...Bir kaç kelime geliyor aklıma bir yükleme bağlayamıyorum.Salt düşünceden mi oluşuyorum?

 

Bir kaç şey okuyorum,insanlar üzerine,hayatlar aşklar..akla gelebilecek her halt var bu yazılarda ama..çok yersiz geliyor söylenenler sadece "bir cümle" diyorum,"bir cümle yeterdi aslında senin arzularına..." Yalınlaşma istiyorum,duyguları gereksiz kelimelerden ayıran birini bekliyorum..

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

akıllı kuklalardık..gülümser görunen tahtalar...guzel ayarlanmıs rolumuzun dısana cıkmıyorduk cunku mudahale edebılecek güçte degıldık..-nasılsın?...-iyiyim..ya sen?...-iyiyim.....ya da en fazla -bugun pek tadım yok sonra konusalım...ilk ve son kez geçen kış bir perde arkası konusmamda bahsetmıstım...hatırlarsın.. anahtar kelime 'aitlik' ...nitekim hala sabrım var ve sirenler henüz calmadı...beklıyorum ve senın bıle haberın yok..sessiz kuklalarız bız cunku acıyı dillendirmenın faydası yok,biliyoruz...ip yere düştügünde o gunku anlayısınla ugurlarsın beni umarım

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

İradenin hoyratça sağa sola saldırması.. İnsan etinin kazandığı değer.. Sokak köşelerine girip çıkanlarla bakireliği kaybolan gece.. Bedenlerin bedenlere taşınması.. Beyinde yaşanan git-gel.. Zihninsel ihanet.. Ruhun istifra etmesi.. Ve kimliksiz kişiler.. Kalabalıklaşıyoruz!

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

İradenin hoyratça sağa sola saldırması.. İnsan etinin kazandığı değer.. Sokak köşelerine girip çıkanlarla bakireliği kaybolan gece.. Bedenlerin bedenlere taşınması.. Beyinde yaşanan git-gel.. Zihninsel ihanet.. Ruhun istifra etmesi.. Ve kimliksiz kişiler.. Kalabalıklaşıyoruz!

 

saldıran irade miydi ki yoksa iradeli olduğuyla övünen biz gülünç hayaletler mi ve onu güç gösterisi oyunlarımıza alet edip adını zehirleyen bizler mi?irade asil özgür ve görkemli yırtık pırtık...3 kuruşa et aldım 5 e sattım....en terbiyesiz rolünü bana bıraktılar götleri yemedi bu rolü oynamaya! insan eti borsasında hisseler yükseliyo..kalkıo..sertleşiyo..yumuşuyo..sulanıyo.hatta evet erekte oluo...ve iniyooooo...yoooooooooo......hiç gündüzü yok bu çıkmaz sokağın...bakireliğini ''******''luğuyla taçlandıran kutsal bakire...gece...anne! ben kansermişim.....bedenimi ödünç verdim..itinayla kullanıp yerine koyunuz...yoo..bu yakışmaz size..çöpe atın...ruhun amipleşmesi ki eksildikçe büyür gider bölünmeler....dilimde bi türkü: kalabalıklara kandım/çoklarmış sandım/yalnız kaldıkça içimle/kalabalıklar yalnızlıkmış anladım...............--------

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Rüyalarımdan fırlamış yaratıklar mı,kendi elimle yarattığım tanrılar mı?Bilmiyorum ama boynuz manyağı olma yolunda sağlam adımlar atıyormuşum gibi bir his var nedense.Yine mi hüsran,yine mi anlayışsızlık,yine mi kör-topal geçecek bir zaman diye düşünürken,hatırlıyorum.Ben bana sahibim,dolayısıyla herkese.Ve yine dolayısıyla herşeye.Benim gücüm kadim,benim gücüm saf.Sokaktaki insan bile varlığımın yoğunluğuna dikkat kesilirken,ben neden bu kadar basit sorunları kafaya takıyorum,açıkcası bilmiyorum.Ama demişler bir kere "Bu da gelir,bu da geçer,aldırma"...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

İnsan birinden sevildiğini duyunca bunu sürekli gösterilmesini bekliyor ister istemez. Öyle ya zaten seviyorum demekle olmuyor sevgi. Ben de böyle bir durum yok. Ben seviyorum diyeni de sevmiyorum diyenide aynı kefeye koyuyorum. Yani hiç sevilmediğimi varsayıp öyle sabrediyorum. Yoksa ki içinden çıkılmaz bir durum olurdu şu an ki durumum.

 

Yakınlarımda değil belki ama etrafta çok tanık olduğum bir başka mesele ise şu; kimse sevgiyi sevgi gibi kullanmıyor. her zaman şikayet ettiğim şey duyguların sömürüldüğü. Sömüren yine o duygunun sahibi olan insan. Böylelerini de bir durup düşünmeye davet ediyorum. düşünsünler ve bilsinler ki Allah sevgiyi bu şekilde katledilsin diye yaratmadı. Öyle ki sevgi olmasa biz de olmazdık aslında.

 

tükenip giderken beraberimizde nice şeyleri de götürüyoruz. Zaman hem bizi hem onları örtüp saklıyor ama farketmek zor değil bir düşünün.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

en bıktırıcı olanı hep en sonuncusu ve yırtık pırtık düşler...arama bulma degıl bulma kaybetme dunyası bu pazar...kopçayı cözunce ortaya cıkan,cıkacak olan hep aynı fakat her seferınde hayalkırıklıgı..

 

bı sonrakıne belkı..hıcbır zaman..uzansam mı...peki sadece düşlesem ?

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...