Jump to content

Işığın Ülkesi


Valakar

Önerilen Mesajlar

Part 1 :

 

Karanlık zamanların bilinmeyen yerlerinde doğdular. Tanrının unuttuğu şehirden lanetlerin içinden yeryüzüne geldiler ve biz Güneşin Oğullarını tehdit etmeye başladılar. Onlar kadim dünyanın derinliklerinde uyandırılmış olanlardı. Her kimsenin adlarından bile korktuğu varlıklardı. Ama onları önleyecek bir avuç da olsa insan vardı. Onlar Tanrının sağdık savaşçıları Güneşin Oğullarıydı.

Onlar; İnanılmaz bir zihinsel güce sahip olan, dört büyük dünya elementini de kontrol edebilen bir büyücü Lord Fin. Muhteşem kaslarıyla ve güçlü silahlarıyla bir savaşçı Matiach. Tanrıya olan tam inancı ve Tanrının ona bağışladığı kutsal güçlerle bir papaz Bordeon. Bu kahramanlar olması gerekenin üstünde güçlere sahiptiler. Bu sayede onlarda babalarının izinden gidiyorlardı. Onlar Işık Kabilesi’nin safkan ve en asil ailelerinden doğmuşlardı. Dönemin en iyi saray okulunda eğitilmişlerdi. Hepsi babalarının özelliklerini taşıyorlardı. Asil kanları onlara iblisler karşısında büyük bir avantaj sağlıyordu. Onlar Esmida ülkesinin en iyi korunan şehrinin surları arkasında güven içinde büyümüştüler. Zaman onları da çağırıyordu.

18 yaşına bastıkları gün ülkeleri ve şehirleri için savaş hatlarına gideceklerdi. Ve sonunda o gün gelmişti. Şehirde kutlamalar yapıldı yemekler yenildi. Ve 50 Esmida genci savaş hatlarına yollandı. Bu her erkek çocuk için gurur kaynağıydı.

 

Üçlümüz uzun ve yorucu geçen bir yolculuktan sonra savaş hatlarına vardılar. İlk olarak hepsi genel üniforma olan beyaz cüppe ve kutsal savaş atkılarını aldılar. Ve listelere adlarını eklediler. Artık tamamen asker olmuşlardı. Ülkeleri için savaşacaklar belki de can vereceklerdi. Üçü de buna hazırdı. Komutan Trael’in yanına gittiler. Komutan tüm kıdemli askerlere emirler veriyordu. Hatlarda ilerlenmişti aldıkları hatları kaybetmek istemiyorlardı. Komutan onları görünce gözleri parladı. 50 yeni asker daha hiç yorulmamış ve hiç yaralanmamış. Onları hemen alınan hatta yollamıştı. Fin ve arkadaşları en önlerde yer aldılar ve savaşmaya başladılar. Fin karşısını tam olarak göremiyordu. Fakat gördüğü her siluete büyü sallıyordu. Okulda gördüğü dersleri düşünerek hareket ediyordu. Birden karşıdan cevap gelmeye başlamıştı. Onlarda saldırıyordular. Böyle geçen birkaç saatin ardından komutan Trael yanlarına geldi. Ve üçlümüzü çadırına çağırdı. Çadırı önce geldiklerinden daha toplu ve düzenli görünüyordu. Treal onlara zor bir görev vereceğini en başta söyledi hiç tereddüt etmeden bir çırpıda söylemişti. Fin arkadaşlarına baktı. Onlarda onaylıyordular. Görev onlarındı. Üçlümüz Nekriopol yakınlarındaki bir yere gizli ekip olarak yollanmışlardı. Bu onlar için bir dönüm noktasıydı.

Komutan onlara güvenmişti ve bu görevi onlara vermişti. Fin ve arkadaşları da güçlerine güveniyorlardı. Görev yerlerine vardıklarında görevin verilmesi nedenini daha iyi anladılar. Burada çok büyük bir iblis topluluğu vardı ve hatlara gitmek için bekliyorlardı. Üçlümüz burada durup dinlenemeden 3 gün boyunca savaştılar ve sonunda kazandılar. Bu savaş onlar için bayağı zorlayıcı olmuştu. Gözlerine kestirdikleri bir mağaraya kamp kurdular. Güçlerini toplayınca tekrar etrafı kolaçan etmek için çıkacaklardı. Bordeon mağaranın içini aydınlattı ve Fin iyi bir su büyüsü yaparak etrafı pislikten arındırdı. Daha sonra ortalığı kavuracak sıcaklıkta bir ateş büyüsü yaparak ortalığı kuruttu. Şimdi yerleşebilirlerdi. İçeri girdiler. İhtiyaçları olan eşyaları Bordeon çoktan çağırmıştı. Bunu gören Fin’de hemen Mağaranın girişini büyü ile mühürledi şu an için içeri bir canlı bile giremezdi. Bordeon içerisini aydınlık tutacak bir sürekli büyü yaptı. Üçlümüz böylece dinlenmeye başladılar. Birkaç günün ardından hepsi kendini iyi hissediyordu. Artık mağaradan çıkacakları gece Fin’in dikkatini mağaranın girişinde duran bir siluet çekti. Sanırım onları izliyordu seslerini duyamayınca uyuduklarını sanmıştı herhalde ama belki de bir tuzaktı. Fin Bordeon’a girişi işaret etti Bordeon hemen orayı aydınlatacak bir büyü yolladı. Büyü sayesinde kapı önünde duran varlığın yüzü aydınlandı. O bir gezgindi. Onları dikkatle inceliyordu. Herhalde onların iyimi kötümü tarafta olduklarına karar vermeye çalışıyordu. Fin buna kalmadan girişin önünü ateşler içerisinde bıraktı. Onu orada göremeyen Fin büyüsünü kesti. Ama o anda gezgin içeride belirdi. Buna şaşıran Fin hemen bir büyü salladı. Ama gezgin büyüden kaçabilmişti. Bordeon ona bir lanet yolladı ama gezgin bundan da kaçmayı başarmıştı. Ama Matiach yavaşça gezginin arkasına geçmiş ve onu yaralamıştı. Küçük bir sıyrıktı ama hareketlerini kısıtlamaya yetiyordu. Genç gezgin azda olsa kendini iyileştirebiliyordu. Bizimkiler bir şey yapamaz duruma gelmişlerdi. Bekleyip ne yapacağını seyretmeye başladılar hepsi birden savunmaya çekildi. Gezgin elini kaldırdı ve boynuna doğru götürdü. Fin saldıracağını sanıp gezgini öldürmek için hazırlandı. Gezgin boynundan bir şeyler çıkartıyordu. Ve de bir şeyler mırıldanıyordu. Sanırım hepsini öldürmek için hazırlanıyordu. Fakat Fin bunun farkına varmıştı. Hemen gezginine doğru birkaç buz büyüsü salladı. Gezginin gücüne rağmen Fin onu dondurabilmişti. Hızlıydı fakat Pek uyanık değildi. Yabancı kızmışa benziyordu eli boynunda öylece donmuştu. Yüksek sesle kelimeler ağzından döküldü. Buzlardan eser bile kalmamıştı. Ve istediğini gerçekleştirip boynunda duran şeyi -her neyse artık- ışığa çıkardı. Ve onlara doğru uzattı. Fin o anda büyük bir hata yaptığının farkına vardı. Matiach gözlerini patlatacak kadar açmıştı. Ve Bordeon da Tanrıdan özür diliyordu. Hataları çok büyüktü. Bu kayıp Kral Elion’du. Hepsi yaptıkları için özür dilediler. Bordeon ona verdikleri zararı ve yaralarını iyileştiriyordu. Kral Elion yüksek Elf ırkının kaybolmuş efendisiydi. Bunu boynundaki kolyede kanıtlıyordu. Sanırım yıllardır öcünü alabilmek için savaşıyordu. Sonrasında Fin kalkıp onun gibi birinin daha içeri girememesi için mağaranın girişindeki kalkanı güçlendirdi. Artık havadan başka bir şey giremiyordu. Rüzgâr bile çarpıp oracıkta yok oluyordu sadece ses ve hava geliyordu ama ses asla dışarı çıkmıyordu. Hepsi oturup konuşurken Bordeon birden kılıcını kuşandı ve kalkanın önüne bir sürü lanet yağdırmaya başladı. Kral Elion’u hissettiğinde hiçbir kötülük yoktu. Ama şuan hissettiği ruhlar tamamen karanlıktılar. Ve sonunda mağaranın girişi aydınlandı. Çünkü Fin yine orayı ateşler içinde bırakmıştı. Bordeon’a çok güveniyordu. Yanlış yapmayacağını bildiği için hemen onun saldırdığı yere doğru büyü yollamıştı. Ama hiçbir iblis etkilenmemişti bile. Demek ki üzerlerindeki zırhlar doğa elementlerine göre dayanıklıydı. Bunun üzerine Fin etrafına korunma kalkanı oluşturdu. Diğerlerine de bakıp hazır olduklarını gördükten sonra mağaranın girişindeki kalkanı kaldırdı. Birçok iblis onları bekliyordu. Fin her tarafa zihinsel saldırılar yapıyordu. Bu saldırılar iblisleri ya şaşırtıyor ya da zihinsel olarak zayıf olanları delirtiyordu. Elion oku ile birçok iblis avlamıştı. Çok hızlıydı. Matiach kılıcını bir iblisin boynundan bir iblisin boynuna doğru sallıyordu. Fin bir grup iblisi gözüne kestirmişti. Arkalarda ve güçsüz iblisleri bu durumdan kurtaracaktı. Üstlerine doğru ilerledi. Onları köşeye sıkıştırdı. Ve ardından muazzam bir basınç ile onları parçalara ayırdı. İblislerden sadece kan kalmıştı başka hiçbir parça yoktu. Böyle geçen beş saat oyunca çarpıştılar.

 

Görevleri başarı ile sonuçlanmıştı. Fin bu grubun lideri olarak bundan çok memnundu. Hepsi bu şekilde düşünerek Fin’in açtığı kapıdan geçip şehre ulaştılar. Treal onları saray kapısında bekliyordu. Yüzünde mükemmel denecek kadar hoş bir gülümseme vardı. Bu onun görevden hoşnut kaldığına işaretti. Fin daha da gururlanmıştı. Komutan Treal dahil bütün grup sarayın büyük salonuna geçtiler. Orada onları bir sürpriz bekliyordu. Grubun dönüşü onuruna bir yemek verilmişti. Çünkü bu zafer onların kazandığı en büyük zaferdi. Treal bu yüzden ağzı kulaklarında geziniyordu. Bu iyi kötü savaşı 8 komutan öldürmüştü ama hiç biri böyle bir zafer alamamışı. Trael bu ünle asırlarca anılacaktı. Bu dörtlüde büyük zaferi kazananlar olarak anılacaktılar. En önemlisi de kayıp kral Elion’un bulunmasıydı. Elf ırkı yok olmamıştı. Nekriopol savaşçılarının yaptığı büyük katliamdan sonra elf ırkının hiçbir üyesi hayatta kalamadı. Çünkü elflerin hayat suyu olarak adlandırdıkları nehir bu savaşçılar tarafından yok edilmişti. Ve hepsi hayatlarını kaybetmişlerdi. Kral Elion hariç, çünkü o boynunda taşıdığı kolyeden güç alıyordu. Kral Elion bunu yapan iblislere karşı tek kişilik bir savaş açtı.

Nekriopol surlarına yakın yerlerdeki kampları yok etti ve onlara büyük kayıp verdirdi. Bunları yaparken hayat suyundan da uzak kaldığı için ona gerek duymadan yaşamayı öğrendi. Böylece boynundaki kolyeye de gerek kalmadı. Daha sonra Elion üçlü ile asil topraklara geri döndü. Artık elf ırkı tekrardan oluşturulabilirdi. Onlarda büyücüler gibi suyu kontrol edebiliyorlardı. Elfler bu topraklarda doğal büyücüler olarak anılırlardı. Her biri farklı bir doğal elementi kontrol edebiliyordu. Bu sayede onlardan oluşan bir ordu neredeyse yenilmezdi. Ama iblisler onları hazırlıksız ve savunmasız vurmuşlardı. Ve saldırmadan önce onların hayat sularını kesmişlerdi. Bu onlar için kesin yenilgi olmuştu. Ama şimdi daha güçlü daha yetenekli bir ırk oluşturmak Adonis halkının elindeydi. Kral Elion evlenmeliydi. Ama Adonis’in en güzel, en güçlü, en yetenekli kadınlarıyla evlenmeliydi. Bunu sağlamakta komutan Treal’e kalıyordu. Fin bunları düşünürken yemeğini de bitirmişti. Şimdi odasına çekilmek için komutandan ve misafirlerden müsaade istemeliydi. En azından nezaketten dolayı bunu yapmalıydı. O bir savaşçı olsa da yinede o bir soylu ailenin oğluydu. Odada ki herkesten özür dileyip odasına çıktı. Biraz uyumak istiyordu. Olaylar unu bayağı yormuştu. Yatağına uzandı ve gözlerini kapadı. Şu kısacık 13 günde yaşadıkları ona çok ağır gelmişti. Yaşadıkları teker teker gözünün önünden geçti. Ve en sonunda uykuya daldı. Evindeydi nasıl olsa...

 

İyi bir uykudan sonra gelen huzurla uyandı Fin. Rüyasında gördüklerini saymazsak tabii. Gördükleri biraz rahatsızlık verir türdendi. Neyse bunlara ayıracak zamanı yoktu. Yatağından kalktı tekrardan cüppesini üzerine aldı. İnsanlar evdeyken zırh giymezler nede olsa. Bembeyaz bir cüppesi vardı ve her zaman ışık gibi parlaktı. Ona böyle öğretilmişti her zaman ışık gibi parlak ve temiz olmak zorundaydılar. Bunun böyle olabilmesi için herkes birbirine yardım ederdi. Zenginler fakirlere yardımda bulunurdular. Hala da böyle gitmekte ama ülkemiz savaşlardan dolayı çok kan kaybetmiş durumda olduğu için şu an yardımlar azaldı. Buna tek çare savaşı bitirmekti. Fin bunun için savaşıyordu. Babası ve ülkesi için. Saray annesi ve kız kardeşlerine bakıyordu. Yetenek Okulu ise erkek kardeşlerini almıştı bile. Onlar da babası ve onu gibi savaşçı olmak için yetiştiriliyorlardı. Fin bundan mutluluk duyuyordu. Göreve gittiğinde aklı burada kalmıyordu. Şehirleri hiçbir zaman işgal edilememiş hatta kuşatılamamıştı. Bu yüzden hiçbir kaygı duymadan göreve gidebiliyordu. Böyle düşünse de artık savaştan bıkmıştı. Babası savaş yüzünden ölmüştü. Bu yüzden babasının öcünü almak istiyordu ama sadece Nekriopol komutanından. Başka kimsenin babasının ya da kardeşinin ya da abisinin ölmesini istemiyordu. Ama öç duygusu içini ateş gibi kavuruyordu. Babasının öcü alınmalıydı ve daha binlerce baba, oğul ve kardeşin öcü alınmalıydı. Bu savaşı bitirmek için kendisine söz vermişti ve sözünü tutacaktı, ne olursa olsun...

Aklı dün akşamdan beri bunlarla doluydu. Şimdi kahvaltı yapmak için aşağıya inmeliydi. Kimlerin kalktığını daha bilmiyordu. Ve yarında evine gidecekti. Merdivenlere yöneldi. Birkaç basamak inmişti ki arkasından Elion ona yetişti. Şimdi çok daha iyi görünüyordu. Yüzü daha bir temiz ve aydınlıktı. İşte tam bir elf vardı karşısında. Kalan tek sorunları yaratacakları elf ırkının saf olmayacağıydı. Herkesin istediği gibi Fin’de her şeyin olumlu olmasını istiyordu. Yaratılan elf ırkı Adonis için muhteşem bir güç olurdu. Ama onlara bir şehir kurmak gerekecekti. Bunları daha sonra Adonis kralının düşünmesi gerekiyordu. Bunlar küçük sorunlardı. Halledilmesi en kolay olanlar. Aşağı indiklerin de herkes kahvaltı için onları bekliyordu. Ve masanın yanında 4 tane paket duruyordu. Bunlar şehir yöneticisinin onlara armağanları olmalıydı. Daha sonra açabilirlerdi. Karşısındaki herkes çok aç görünüyordu. Geldikleri gibi masaya oturdular. Masada şehrin en güzel kahvaltısı duruyordu. Oturan herkes önündeki tabağı doldurup yemeklere yumuldular. Tabakları bittiğinde herkesin yüzü gülüyordu. Göründüğü üzere herkesin karnı doymuştu. Şimdi sıra paketlerdeydi. Dark üstünde ismi yazan paketi aldı diğerleri de aynı şekilde onu izlediler. Paketi ilk açan Matiach olmuştu. İçinden birer kese altın ve değerli taş çıktı dahası da vardı. Matiach’ın paketinde Cennetten gönderildiğine inanılan Cristal Doombringer kılıcı çıktı. Bu çok büyük bir hediyeydi. Şehrin simgesi sayılan kılıç artık Matiach’ındı. Matiach’ta şehrin koruyucusu olmuştu. Bordeon paketinden çıkan özel hediye ise bir Stormshield Monarch’tı. Bu hediye Bordeon’u çok mutlu etmişti çünkü hediyenin dünyada eşi yoktu. Bu kalkan dünyada tekti ve nerede olduğu kayıptı. Sanırım krallık tarafından gönderilmişti. Kutsal her şey üzerine bu muhteşemdi. Sıra Elion daydı onun hediyesi ise Almighty Oku ve Flamesround hançeri idi. Bunlar muhteşemdi silahları çok fazla eskimişti şimdi mükemmel silahları vardı. Elion sevincinden çığlık atmamak için kendini zor tutuyordu. Sıra Fin’de idi onun hediyesi de bir kese altın değerli taş ve güçlü bir ve özel bir şeyler olmalıydı. Ama ne bir kese altın nede silah vardı sadece bir kâğıt. Dark kâğıdı açtı yüksek sesle okumaya başladı.

 

“Yeryüzünün en eski ve en güçlü büyücüleri adına ben Annahira;

Genç büyücü Fin, Adonis ve dünyanın en güçlü büyücüleri olarak bilinen SoftAria olarak seni ve dostlarını tebrik ediyoruz. Ve sizleri Gökyüzü Sarayı’na ödülünü almak üzere bekliyoruz. Senin ödülün çok daha büyük ve eşsiz olacak. Bunun nedenleri ve hediyen seni bekliyor. Güneş’in Oğulları ışık ve güç sizinle olsun.

 

IŞIK YOLUNUZU AYDINLATSIN

 

SoftAria, Annahira

Fin’in okuduğu kelimeler salonun duvarlarında yankı yapmıştı. Hepsi hayretler içinde birbirlerine baktılar. Fin sonunda muhteşem bir güç sahibi olacaktı. Bu çok önemliydi şimdi bile bu dörtlü çok güçlü sayılırdı. Bu alacağı ödülden sonra Fin daha güçlü olacaktı. Ve buda grubun daha da güçlenmesi demekti. Sonunda güç ve zafer onların olacaktı. Matiach bunları düşünürken Fin ise hala şaşkındı. Muhteşem bir yediye almıştı. Dünya üzerindeki en güçlü büyücü topluluğu ona hediye verecekti ki bu hediye kuşkusuz güçlü bir şeyler olacaktı. Belki de ona Luss asasını vereceklerdi. Bu asanın nerden geldiği ve neden yapıldığı bilinmemekteydi. Ama daha kullanan çıkmamıştı. Ve SoftAria’nın elinde olduğu biliniyordu. Ama bu hediye için özel bir şeyler yapmalıydı. Fin ne olursa olsun yapacak ve o asayı alacaktı. Tıpkı babası gibi olmuştu hırslı ve kararlı. Kendine daha bir güvendi. Ama nasıl gidecekleri hakkına hiç bir şey yazmıyordu. Sadece zarfın üstünde “ Işıklar arasından selamlar olsun.” diye bir başlık atılmıştı. Ve mektubun sonunda da “Işık yolunuzu aydınlatsın.” yazıyordu. Bunlar işaret olmalıydı. Bunları akşam düşünmeliydi. Şimdi annesi ve kardeşleri onu bekliyordu. Bir an önce eve gitmeliydi. Onların hepsini çok özlemişti. Atına atladığı gibi ilk önce şehre gitti. Ve hepsine hediyeler aldı. Sonunda eve gitmişti. Kapıda hizmetçiler onu karşıladı. Fin hepsini öperek selamladı. Hemen ardından annesinin oturduğu odaya gitti. Annesi beyazlar içinde onu bekliyordu. Yüz ifadesine bakılırsa gayet mutlu gözüküyordu. Ama sanırım bir şeylerden huzursuz gibiydi. Ama bunları sorup annesinin canını sıkmak istemiyordu. Annesinin yanına gidip ellerini avuçları içine alıp öptü. Annesinde onu alnından öperek karşılık verdi. Fin’in sesini duyan kardeşleri koşarak içeri girdiler ve Fin’in boynuna atıldılar. Fin onları öperken bir yandan da nasıl olduklarını soruyordu. Hepsi gülücükler dağıtıyorlardı. Hemen aldığı hediyeleri kardeşlerine dağıttı. Hepsi çok mutlu olmuşlardı. Annesine hediyesini uzattığında annesinin gözleri doldu. Sonunda oğlu da babasına benzemişti. Babası da her dönüşünde hediyelerle gelirdi. Annesi bir şeyler söyleyecek gibiydi. Ve sözcükler annesinin ağzından dökülmeye başlamıştı. Annesi uzunca bir süre hiç susmadan konuştu çünkü susarsa bir daha konuşamayacağından korkuyordu. Annesinin anlattıkları Fin için çok yıkıcı olmuştu. Çünkü onun gözünde muhteşem bir savaşçı olan babasının sonunu anlatıyordu.

 

Fin hiçbir kelime etmeden annesini öptü ve evlerinden ayrılıp Işık Tapınağı’na doğru yürümeye başladı. Atını almamıştı önemli değildi. Bir an önce rahatlamak istiyordu. Ama yolda giderken birden bir şeyler çarptı yüzüne serin bir meltem gibi gelmişti ona içine doldu adeta. Fin buna aldırış etmeden yoluna devam etti. Tapınaktan içeri girdiğinde anıları gözleri önüne geldi. Babasının ona öğrettikleri ve babası şimdi yoktu. Fin bunlara inanmak istemiyordu. Hemen rahibin yanına gitti. Ve onun olanları anlatmasını istedi. Rahip bunu istemese de annesinin anlattığını ve onunda anlatmasını istediğini söyleyince onunda dili çözüldü. Ve ağlamaklı bir şekilde anlatmaya başladı. Bildiğine göre rahip ile babası çok yakındılar. Rahip annesinin anlattıklarını doğrular gibi hepsini aynen anlattı.

Fin olduğu yere yıkılmıştı. Rahip onu hemen bir tapınak odasına götürüp yatırdı. Fin günlerce o yatakta kaldı ne yemek yedi nede su içti yalnızca rahibin dudakları arasına damlattığı birkaç damla su onu hayatta tutuyordu. Bu olay onu çok sarmıştı. Olaydan annesinin haberi yoktu. Ama oda sanki bunu biliyormuş gibi hüzün ve matem doluydu. Böyle geçen bir hafta sonunda Fin uyandı. Çok halsiz ve yordun gözüküyordu. Her gün tapınağa Fin’i ziyarete gelen arkadaşları onu uyanmış görünce hepsi çok sevindiler. Bordeon dışında. Kutsal savaşçı Bordeon Fin’de farlı bir şeyler sezmişti. Sanki ruhu aydınlıktan uzak kin ve nefretle dolu bir yaratık vardı Dark’ın yerinde. Az ışık alan ve havası fazlaca nemli olan odadan kaynaklandığını düşündü ama burası ışık tapınağıydı. Yani burada böyle kötü şeyler sezmesi pek doğal değildi. Bordeon buna pek aldırmadı ama aklı Fin’deydi. Bunu kimseye söylemedi. Hastalıktan kaynaklandığını düşündü. Ve Fin’e birkaç sihirli iksir içirdi. Bunlar onun için daha iyi olacaktı.

Bordeon bunları gerçekleştirirken Fin’in odasını da değiştirmişti. Onu tapınağın en çok ışık alan odasına taşıttırmıştı. Fin buna hiç tepki vermemişti neyse ki. Eğer bundan rahatsız olsaydı onun dönüşüm geçirdiğini düşünecekti. Işıktan karanlığa doğru giden ve sonu lanet olan bir değişim yolun sonunda ise mutlak şekilde ölüm vardı. Cehennem kapıları bu gibileri için ardına dek açıktı. Ama Fin bu iblislere katılmıyordu tekrar ışığa geri dönüyordu. Bordeon Fin’in yattığı odayı en güçlü büyüleriyle kutsadı. Ona bir şey olmasını istemiyordu. O aralarında neredeyse en güçlü olanlarıydı. O grubun beyni gibiydi adeta. O olmadan grubun bir şeyler başarabileceğinden şüpheliydi. Karanlık düşünceler geçiyordu aklından kaos ve savaş tüm ülkedeydi. Ama onlar ışık askerleri olarak seçilmişlerdi ve yollarında ilerliyorlardı. Önlerin duracak her şey ve herkes yok edilecekti. Bu savaşı durdurmanın başka yolu yoktu. Bordeon muhteşem bir şekilde savaşmak ve öldürmek güdüsüyle dolmuştu. Olanları anlayamıyordu. Önce Fin’de sezdikleri ve şimdi kendisinin düşünceleri. Bunlar olacak şeyler değildi. Az önce kendisinin asla aklından bile geçirmeyeceği düşünceleri ateşli ve hevesli olarak söylemişti. Ama bir anlam yükleyemedi bu düşüncelerine. Tekrardan Fin için iyileştirici iksirler hazırlamaya verdi kendini arkadaşını düzeltmeliydi. O grubun başında olmalıydı. Bordeon arkadaşına çok güveniyordu. Bordeon arkadaşının odasında iken Matiach’ta kapının önündeki taburede oturuyordu. Arkadaşının bir an önce düzelmesi için ışık tanrısına dua ediyordu. Hatta yalvarıyordu. Oda Fin’in bu haline çok üzülmüştü. Onunla daha çok kişi ile çarpışacaklardı. Daha çok zafer kazanacaklardı. Tanrıya yakarıyordu. Onlar Fin’in çevresindeyken rahipte bir ayin düzenlemişti. Onun için ilahiler okunuyor dualar ediliyordu. Şehrin en güzel sesli erkek ve kadınları onun için toplanmıştı. Rahip Fin’e çok önem veriyordu. Onu babasını sevdiği kadar çok seviyordu.

Böyle geçen birkaç günün ardından Fin uyandı ve tüm sağlığıyla ayağa kalktı. Ama annesi ve rahibin anlattıkları aklından çıkmıyordu. Ama bunlar artık ona dokunmuyordu. Babası kendini boş yere asmamıştı. O zaferle geri gelmeyip askerlerinin çoğunu kaybettiğinden dolayı duyduğu üzüntü ve utançtan asmıştı kendini. Yani asil bir şekilde ölmese de asil duygular içinde ölmüştü. Cephede ölen askerlerden olamadığı için asmıştı kendini. Bunları düşünmek ona acıda verse bilmeli ve onun gibi olmamak için sürekli çalışmalı zafer kazanmalıydı. Artık babasından utanmıyordu. Onu daha bir seviyordu. Sadece intihar etmesi olayı bulandırıyordu. Babası intihar edecek kadar sığ bir insan olamazdı. Fin bu konuyu araştıracaktı. Bu konu hakkında Tapınak yıllıklarında mutlaka bir şeyler yazılmış olmalıydı. Kedini toparladıktan sonra mahzenlere inip yıllılara bakacaktı. Ama bunun için daha birkaç gün vardı. Bordeon’un ilaçları sayesinde kendisini toplamıştı. Kendini bugün eskisinden çok daha iyi hissediyordu. Ama asıl gerçeklerle yüzleşmek için daha güçlü olması gerekiyordu. Birkaç gün daha gerekiyordu sadece. Sonrasında her şey ama her şey açığa çıkacaktı. Bunları düşünerek birkaç gün daha geçirdi.

Sonunda zamanı gelmişti. Yıllıklar Fin’i çağırıyordu. Sabah güneşi doğarken uyandı. Ve üstüne beyaz cüppesini giydi. Işık yapması için yıldız sularından aldı yanına. Bu sular dünyada saflığın ve ışığın ta kendisiydi. Oraya inerken saf ve temiz olmak istiyordu. Sanki tanrıyla yüzleşmek üzere gidiyormuş gibi hazırlandı. Oda onun ışığı ile aydınlanıyordu. Birkaç kelime ve yıldız suyu ışıldadı. Körlerin bile görmesine olanak verecek şekilde parladı. Fin emin adımlarla odasından çıktı. Mahzenlerin önüne geldiğinde yıldız ışığını havalandırdı. Işık artık havada kendi yolunu izliyordu. Ona yol gösterecek ve onun sorularına cevap olacaktı. Birçok koridor ve oda geçtiler en sonunda bir odanın önünde durdular. Kapısı kilitli değildi ama doğal olarak büyülenmişti. Fin’in kelimeleri karşısında kapı ardına kadar açıldı. Artık zamanı gelmişti. Gerçekler önünde öylece uzanıyordu. Sadece elini uzatmasını istiyordu. Derin bir nefes alıp içeri adımı attı. Bu oda sanki cehennem olmuştu ona. Ama güçlüydü. Gerçekler onu ateş gibi kavuracaktı belki.

Her şeye hazırdı. Raflara doğru yürüdü. Fakat ilginç bir şey dikkatini çekti. Titrek bir mum alevi vardı ileride bir yerlerde. Bu kim olabilirdi ki? Bir düşman olması imkânsızdı kimse buraya giremezdi. İlerledi. Ama kimse görünmüyordu. Kendini ışıkların ardına saklayarak ilerledi. Sonunda en büyük rafın yanında bir karaltı gördü. Karaltı bir sandalyeye oturmuş öylece duruyordu. Hızlı adımlarla adamın yanına gitti. Sandalyedeki adam hiç tepki vermiyordu. Yıldız ışığını ona çevirdi. Işık ona doğru süzüldü ve yüzünü aydınlattı. Fin donmuştu. Öylece dikildi orada. Her gece rüyalarında gördüğü babası kandan, etten ve kemikten karşısında duruyordu. Hem de gözlerindeki o parıltıyla. Parıltısından hiçbir şey kaybetmemişti gözleri. Fin hala bu olayın etkisinde orada kalmıştı. Yerinden kıpırdaması imkânsız gibi hissediyordu. Ama sonunda biri ona dokunmuşçasına yerinden hareket etti. Ve doğruca babasının dizleri önüne gitti. Babası hala öylece duruyordu. Fin ellerini öptü babasının. Karşılık yoktu. Babasının gözlerine baktı yıldız ışığından bile daha parlak bir ışık vardı sanki içlerinde. Birden vücudunda bir acı hissetti. Tam kalbinin üstünden bir şeyler geçiyordu ve bu ona çok acı veriyordu. Babasının gözlerine son bir kez daha baktı ve ellerini öptü. O anda babası gözlerini ona çevirdi.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Bölüm 4 : Muhteşem Hazine

 

O anda büyük bir acıyla sarsıldı yüreği ve gerçek dünyaya geri döndü. Gözlerini açtığında karşısında Bordeon duruyordu. Rahibin elinde bir kitap muhteşem bir ışık yayıyordu odaya ışıklar Fin’in tam kalbi üzerinde toplanmıştı. Ve Bordeon’un kılıcı kalbinin üzerine Tanrının işaretini taşıyordu. Sonunda karanlık büyüden kurtarılmıştı. Bordeon ve rahip odadan koşarcasına çıktılar. Fin yerinden fırladı saray odalarından birinde Bordeon o ve rahip duruyorlardı. Sarayın bahçesinde bir tane bile asker yoktu. Her yerden büyü gücü seziyordu Fin sanki atışma gibi sıralı bir şekilde geçiyordular. Bordeon arkasından ona dokunup kendisine bakmasını işaret etti. Ve bir kelime ile Fin’i olduğu yere yıktı. Kilitlenmişti. Hiçbir uzvunu hareket ettiremiyordu. Fin büyü yapmaya çalıştı olmadı sanki bir kalkan onu sıkıca sarmıştı ve büyüsünü engelliyordu. Yenilgiyi kabul edip orada kaldı.

Rahip elindeki kitabı okumaya devam ediyordu. O anda ışıklar Bordeon’un üstünde toplandı. Bordeon kendini kutsadı ve Fin’in içinden çıkardığı kara büyüyü yok etti. Sonunda oda rahatlamıştı. Işıklar onu kutsamak istermiş gibi alnına ve yüzüne vuruyordu. Bordeon kendini toplamıştı. Rahip onu iyileştirmek için yasak olmasına rağmen kitaptan bir büyü yapmıştı. Buna ihtiyaçları olacaktı. Fin’in üzerindeki kalkan kalktı. Rahip bembeyaz giysiler uzattı Fin’e ve asasını verdi. Bordeon : “ Kardeşim şu an şehrimize saldırmaktalar ve bunu yaparken de seni büyülediler çünkü senden korkuyorlar. Seninle dışarıdakilere katılmalıyız. Onların bize ihtiyacı var.” Diyordu sözcükler Fin’in beyninde yankılandı. Şehirleri kuşatma altındaydı ve büyücülerinden birkaçı onu büyülemişti, gördüğü rüyayı hatırladı ve bunun verdiği güçle giysilerini giyip hazırlandı. Bordeon o ve rahip artık savaş için hazırdılar. Rahip onları koruması için bir kalkan oluşturdu. Ve Aşağı doğru inmeye başladılar. Bu kalkan sayesinde dışarıdan hiçbir büyü onları etkileyemezdi fakat büyü kısa sürüyordu sadece birkaç saatleri vardı. Fin’in öfkesi çok fazla büyümüştü. Öcünü almak istiyordu. Ona bu acıyı çektirenlerden öcünü almak istiyordu. Saray kapılarına vardıklarında Fin muhteşem bir güç hissediyordu dışarıda. Bir büyücü topluluğu onları bekliyordu. Şimdiden sözcükleri sıralamaya başlamıştı. İlerleyip kapıyı açtılar ve dışarı çıktılar görünürde kimse yoktu. Fin o topluluğu hissetmişti fakat burada değillerdi. Ama hala hepsini hissediyordu.

Buralarda bir yerlerde olmalıydılar. Şehir kapılarına ilerlediler işte güç tam olarak burada toplanmıştı demek ki savaşçılar onları burada tutmayı başarabilmişlerdi. Fin Bordeon ve kendisini kapının önüne ulaştıracak tek taraflı bir kapı açtı. Bordeon ikisini de kutsayacak birkaç kelime söyledikten sonra kapıdan geçti. Fin de hemen onu izledi. Kapıdan geçtiklerinde açmış olduğu kapı hemen kapandı. Fin Bordeon Matiach ve Elion burada bir aradaydılar. Tıpkı ilk görevde olduğu gibiydi. Fin hepsini koruyacak bir kalkan oluşturdu. Elion suyu kontrol edebilen bir elfti ve sanırım gücünü göstermek istiyordu. Birden yüksek sesle Gorben Runhke Lief sözcüklerini söyledi. Sözcüklerini tamamladığında yer sarsılmaya başladı. Elion elini bir grup düşmanın olduğu bölgeye doğrulttu. Sarsılma şiddetlenmişti. Adeta yer yerinden oynuyordu. Fin gözlerine inanamadı. Az önce bir grup iblisin olduğu yer şimdi bir kraterdi ve içinde ki su gökyüzüne ulaşmak istercesine kaynamaktaydı. İblislerin kanı bile ortada yoktu hepsi buharlaşmıştı. Elion elini aşağıya indirdiğinde bütün o sular itaat edermişçesine yerin içerisine doğru akmaya başladılar. Birkaç saniye sonra ortada sadece büyük ve boş bir krater kalmıştı. Fin şaşkınlıklar içinde kahkahalar atıyordu. Bu olay çok hoşuna gitmişti. Zaferin kokusu burnundan içine dolmuştu. Daha çok öldürmek istiyordu artık. Sonunda oda diğerleri gibi saldırmaya başladı. Büyüleri o kadar güçlenmişti ki iblisler karşılık bile veremiyordu. Fakat onu büyüleyen büyücüler ortalıkta yoktu. Fin iblisleri kimi zaman teker teker yok ediyor kimi zamansa onları direkt grup olarak öldürüyordu. Gücü kalbinde hissediyordu. Bordeon etrafına o kadar fazla lanet yollamıştı ki artık ihtiyaç duymuyordu sadece grubu koruyordu. Ama oda gözleriyle Fin’i büyüleyenleri arıyordu onları fark ettiği anda kendi yok edecekti. Matiach ise kılıcını iblislerin boyunlarından geçiriyordu arada birde kalplerine saplıyordu. Oda öldürmekten zevk alıyor gibiydi.

Elion yaptığı büyüden sonra okunu eline almıştı. Ve oda düşmanlarına dehşet saçıyordu. Grup bir bilisi birkaç dakikada elden geçiriyordu. Fin birden çok büyük bir güç hissetti. Gücün sahibi çok yakınlarında olmalıydı. Buna aldırmadan saldırmaya devam etti. Arkadaşları da öyle. Böyle geçen oniki saat boyunca savaştılar. Geçen tam oniki saatten sonra da zafer onlarındı. Saat tam vurduğunda Fin karşılarında ki son iblisi de cehenneme yollamıştı. Zafer onların olabilirdi fakat Fin’i büyüleyenlerin kim olduğu bilinmiyordu hala. Bordeon tam bunları düşünürken Hepsi birden oldukları yerde öylece kala kaldılar.

Büyük bir güç onların hareketlerini ve büyü yeteneklerini kısıtlıyor hatta yok ediyordu. Hepsi bu güce karşı koymaya çalıştılar fakat karşılarında mükemmeliyet duruyordu. Ve yenilmesi imkânsızdı. Sonra hepsi birden serbest bırakıldılar. Gökyüzü aydınlandı gece saatleri olmasına rağmen ortalık çok aydınlıktı. Bir kadın silueti muhteşem bir şekilde yeryüzüne iniyordu. Bu Fin’in ödülü olmalıydı. Evet, kadının ayakları yere bastığında ayaklarının olduğu yer müthiş bir ışıkla aydınlandı. Yeryüzü ona itaat ediyordu. Fin gücün sahibinin Annahira olabileceğini düşünememişti. Bütün bunlar onun sınavıydı. Ve grupları bu sınavdan başarı ile çıkmıştı. Tek bir sorun vardı rahibin yasak büyüleri kullanması ama bu onların sorunu değil rahibin sorunuydu. Annahira konuşmaya başladığında sesi yeryüzünün en güzel ezgisi gibi çınladı Fin’in kulaklarında. Işık yüreğine ulaştı. Annahira sözlerine şöyle başlamıştı:

“ Cesur ve şerefli savaşçı, Zafer senindir. Kazandığın bu savaş sana dünyevi her şeyin kapısını ardına kadar araladı. Sen verdiğin bu büyük sınav sayesinde dünya üzerinde bulunan tek SoftAria elçisi olarak tayin edildin. Güç senin yanında olacak.

Yeryüzü gökyüzü ve tüm canlılar nasıl bana itaat ediyorsa sana da itaat edecek. Gücümün denginde olan tek büyücü sensin ve SoftAria da ki yerimin tek sahibi sen olacaksın. Fakat ilk önce Işık okulunda Tanrının askeri olmak için yetiştirileceksin. Evrenin en iyileri senin öğretmenin olacak ve sonunda benim yerime geçecek ve tüm güçlerin sahibi olacaksın. Sen benim evrendeki tek varisimsin.

IŞIK ÜZERİNİZDE OLSUN CESUR SAVAŞÇILAR! “

Fin sonunda ödülüne kavuşmuştu. Muhteşem bir gelecek vardı önünde. Ama geleceğin daha neler getireceğini Annahira bile bilemezdi. İlerisi Tanrı dışında herkes için karanlıktı. Ve Tanrının her birimiz için önceden yaptığı bir plan vardı. Bunun dışına çıkmak biraz zor olsa gerek diye düşündü. Fin düşünceler arasında yüzerken diğerleri şaşkın bir şeklide ona bakıyorlardı. Dünyanın en büyük gücü tamamen onun ayakları altına serilmişti. Bu inanılmaz bir şeydi. Bunu düşünmek şu an için önemsiz sayılırdı çünkü Fin’in SoftAria’nın başına geçebilmesi için önce bütün konsey üyelerini yenmesi gerekiyordu. Ki bu şu an için imkânsızdı her bir konsey üyesi Fin’i tek hamlede yenebilirlerdi. Bunun için bir dizi ders görecek alanın uzmanlarından ders alacaktı. Ve en önemlisi Işık okulunu bitirmesi gerekiyordu. Fakat bu okul inanılmaz zordu. Bitirenler muhteşem kişiler olmuşlardı. Biriside karşılarında duran Annahira’ydı. Fin ödülünü aldığına sevinerek gülümsüyordu. Diğerleri ise aldıkları yapay zafere bakarak seviniyorlardı çünkü dünyada bir benzeri daha olmayan bir şey yapmışlardı dört kişiyle bir tabur iblisin üzerinden geçmişlerdi. Dahası Bordeon Fin’i o büyüden kurtararak papazlıktan muhteşem bir sıçrayışla yükselerek Işık rahibi olmuştu. Bu inanılmazdı ve oda Gökyüzü sarayında ders almak üzere çağırılmıştı. Annahira bunu ona bir mektupla saraya dönerken söylemişti. Şimdi hepsinin düşündükleri tek şey vardı dinlenip yemek yemek. Saraya gittiler ve olanları anlattılar ve saraydaki herkes rahat bir nefes aldı sadece kralları sevinmiş görünmüyordu. Sanırım böyle bir sınav için bile şehirlerinin tehlikeye atılması hoşuna gitmemişti.

Hangi kral olsa böyle düşünürdü. Ama oda belli etmemeye çalışıyordu. Yemekler yendi ve herkes odasına çekildi. Fin tekrar düşünme fırsatı bulmuştu. Dünyanın en büyük büyücüsü olma yolunda ilerlemekteydi. Ve buda aşırı hızlı bir şekilde oluyordu. Kimsenin aklına gelmeyecek bir hızla. Düşüncelerinin üstünde süzülürken birden uyku ağır bastırmış ve ona üstün gelmişti. Sonunda geceye uyarak oda uyumaya daldı.

Güneş yüzüne vurduğunda uyandı. Parlak gün ışığı yüzünü ısıtıyor ve ona geleceği vaat ediyordu. Bembeyaz cüppesini giyip bahçeye yürüyüşe indi. Biraz hava almak kahvaltıdan önce iştahını açardı. Bahçeye indi. Ve arkada bulunan meyve bölümüne doğru yürümeye koyuldu. Alacağı eğitimi düşünmeye başladı alanında en iyi kişilerden ve yazılan en iyi kitaplardan öğrenecekti her şeyi. Bu ona özel olduğunu hissettirmişti. Birden annesine bunu haber vermediği aklına geldi. Hemen ahıra koşup bir at aldı sanki büyücü olduğunu unutmuş gibiydi. Bindiği atla hemen annesinin evine koştu. Olanları anlattığında annesi duyduklarına inanamayıp sevinçten ağlamaya başladı.

 

Bölüm 5 : Gelecek Yeni Bir Zamanda Yine Gelecek ...

 

Fin eve varıp olanları anlattığında annesi gözyaşlarını tutamamıştı. Fin’de aldığı ödülün verdiği sevinçle annesine sarılmış oda gözyaşlarını tutamamıştı. Belki büyüdüğünden beri ilk kez annesinin karşısında ağlıyordu. Ama utanmıyordu duygularını göstermekten utanmıyordu çünkü şu an onu en iyi tanıyan kişinin yanındaydı. Beraberce sarılıp bir müddet öylece ağladılar. İkisi de kendine geldikten sonra Fin annesinin ellerini öptü ve eski okuluna doğru yola koyuldu.

Okul evlerinden pek uzak değildi. Ve altındaki atı da baya hızlıydı. Birkaç dakika içerisinde okul kapılarının önüne vardı. İki kanatlı dev kapıya bakarken anıları aklından geçmeye başladı. Okul onları daha 12 yaşlarında alır 18 yaşına dek eğitirdi. Ve en sonunda o sene mezun olan öğrenciler birer asker olarak savaş hatlarına yollanırdı. Fin’in mezun olduğu sene okul en az mezununu vermişti. Sadece 50 öğrenci ve koca bir yıl ama daha okula devam etmemiş ya da ailesi yüzünden hiç gelmemiş öğrenciler vardı. Onlarda katılınca toplam 200 kişi olarak gitmişlerdi hatlara. Fakat eğitimsiz 150 kişi çok kötü savaşıyor ve olmayacak yalar alıyorlardı. Fin düşüncelerinden sıyrılıp kapılara doğru ilerledi. Çift kanatlı kapının önüne geldiğinde anıları tekrardan serbest kalmıştı. Fin burada daha fazla vakit kaybetmemesi gerektiğini biliyordu çünkü çok kısa bir süre içerisinde dersler başlayacaktı.

 

Hemen elini cevizden yapılma kapının tam ortasında duran, sadece bir el büyüklüğünde olan oyuğun içine yerleştirdi. Ardından birkaç saniye bekledi. Ve büyü işledi “Fin Preville, Eski Okul Mezunu” dedi ve ekledi “Evine hoş geldin.” . Fin bu karşılamaya her zaman bayılmıştı. Her tatilin ardından buraya gelip elini buraya koymaya ve bu sözleri duymaya bayılırdı. Sözler azda olsa değişmişti fakat karşılama hep aynı sıcaklığındaydı. Kapılar ardına dek açıldı ve onu davet eder gibi öylece kaldılar. Fin acele adımlarla içeri girdi. Ve kapılar ardından süzülerek kapandılar.

 

Fin bir kez daha okulun içerisin de bulunmaktan dolayı mutluluk duydu. Adımlarını hızlandırmazsa öğretmenleri ile görüşemeyecekti. Koşar adım ilerlemeye başladı. Düşüncelerini bir kenara atıp koşmaya başladı. Bina kapısından girdiğinde herkes ona bakıyordu. En sonunda başöğretmenin odasına vardı. Bu odanın da kapısında giriş kapısında bulunan bir oyuk vardı. Tek fark “Sadece Yüreğini Göster.” Yazısının altında bulunması idi. Bu kapıda daha güçlü bir büyü bulunmaktaydı. Kişiyi tanımaktan çok onun ne amaçladığını öğrenmek içindi. Fin elini oyuğa koydu. Ve onun fikrine göre söylenen sözleri duydu. “Hatırlanmak geç de olsa güzel.” Dedi ses kulağına. Bu ses başöğretmene aitti. Büyüye gerek kalmadan o söylemişti sözleri. Fin öğretmenini görünce bir anlık şaşırdı fakat bu beklenen bir şeydi. Öğretmeni öğrencilerini – eski öğrenci olsalar bile - şaşırtmayı severdi. Öğretmeni onu içten bir kucaklama ile selamladı. Fin de aynı şekilde karşılık verdi.

 

Öğretmeni odalarına geçmek için işaret etti Fin’e. Yavaşça akağaçtan yapılma masasının arkasındaki rahat ve hoş görünen koltuğuna geçti. Fin de hemen masanın ön tarafında bulunan, öğretmenin ki kadar olmasa bile baya rahat görünen koltuk benzeri sandalyelere geçti. İzin almadan oturmamıştı. Öğretmeni bunu görünce hafifçe başını eğdi. Fin nefes alıp oturdu. Koşmak onu baya yormuştu. Nefesini düzene sokup başından geçenleri geçirdiği sınavı ve ödülünü yani hastalığı hariç her şeyi anlattı. Öğretmenin Fin’in anlattıklarına cevabı sadece bir cümleydi. “Beklediğim gibi.” . Ne bir övgü ne bir azarlama neden başka bir şey. Fin buna çok şaşırdı. Ama belli etmek istemedi. Öğretmeni masasından kalktı ve yavaşça odasının karşı tarafında bulunan hiç kimsenin içini daha bir kez görmediği dolabına ilerledi.

 

Fin’in gözleri ardına kadar açılmıştı. Öğpetmeni herkesin bir sır olarak kabul ettiği dolabına doğru yavaşça gidiyordu. O gün üstünde bulunan ay mavisi -ay mavisi ayın denize vurduğunda ortaya çıkan bir renkti.- cübbesi ve sağ omzundan aşağı doğru dökülen bembeyaz cübbesi uzunluklarından dolayı onu çok heybetli gösteriyordu. Öğretmen yavaşça ilerledi ve dişbudak ağacından yapılmış dolabın kolunu sıkıca kavradı. Sanki çok zorlanıyor gibiydi. Çok zor bir kararın kıyısında duran biri gibiydi. Fin onu ilk kez bu halde görüyordu. Sonra öğretmeni kararını vermiş bir yüz ifadesi ile o sözleri söyledi. “Araucar oxylon arizoncum!” öğretmenin sözleri odada yankılandı. Sesi sanki büyü ile yükseltilmiş gibi çıkıyordu.

 

Fin hemen sözleri aklına kazıdı ki zaten unutması pek mümkün olmayacaktı. Dolap kapakları öğretmeninin sözlerine itaat eder bir şekilde yavaşça aralandılar. Dolabın iç kısmında da okulun giriş kapısında ki gibi bir doğruluk ölçer vardı. Ama bunun tek farkı yeşil bir şekilde parlamasıydı. Buda öğretmenin burayı kara büyü ile etkilediğini gösteriyordu. Öğretmen elini doğruluk ölçerin içine yerleştirdi. Ve çok hızlı geçen birkaç saniyenin ardından önlerinde duran siyah duvar tamamen yeşil bir ışık ile aydınlandı. Ardından da iki yana savrularak açıldı. Önlerinde karanlık ve merdivenler ile dolu bir yol uzanıyordu.

 

Öğretmeni önden ilerlemeye başladı. O ilerledikçe karanlık koridorda sağda ve solda parlak beyaz ışık yayan sihirli meşaleler ortaya çıkıyordu. Fin hiçbir söz etmeden sessizce öğretmenini izledi. Başı önünde eğik bir şekilde gidiyordu. Ama bir şey fark etti. Merdivenler bir sürü resim ve yazı içeriyordu. Bunlara bir anlam veremedi ve ilerledi. İndikçe merdivenlerdeki resimler ona sanki bir uyarı yaparcasına daha netleşti. Ama o bunlara aldırmadan ilerledi. Öğretmeni elini kaldırdı ve ona durmasını işaret etti. Ne kadar merdiven indiklerini pek kestiremeyen Fin öğretmenin isteğine boyun eğdi ve durdu. Öğretmeni sanki bir şeylerin olmasını bekliyor gibiydi. Sonra ellerini kaldırdı ve yine bir şeyler mırıldandı ama bu sefer sesi odasında çıktığı gibi görkemli değil sadece bir fısıltı şeklinde çıkmıştı.

 

Fin’in gözünde en kudretli büyücü olan öğretmeni şimdi burada ondan bile aciz duruyordu. Sözleri ile birkaç ışık daha yandı. Bunların Lanetli ateşin ışıkla yıkanmış timsalleri olduklarını biliyordu. Ama bunların burada ne aradığını bilmeden tekrar ilerlemeye başlayan öğretmenini izledi.

 

Biraz daha yürüdükten sonra çok büyük sayılmayan bir boşluğa çıktılar. Bu oda 4 büyük tünele ve büyük bir kapıya sahiplik yapıyordu. Burada bulunan tünellerin girişleri davetkâr bir şekilde açıktı fakat odada en çok dikkat çeken ve bu odanın girişinin karşısında bulunan dev kapı çok tehditkâr görünüyordu. Öğretmende bu duygulara kapılmış gibi görünüyordu. Birbirlerine bakmadan geçen birkaç dakikanın ardından öğretmeni bir el hareketi ile karşılıklı duran ve oldukça rahatsız görünen iki sandalye belirdi. Sandalyeler sanki yıllardır buradaymış gibi yıpranmış ve eskiydiler. Öğretmeni birden konuşmaya başladı.

 

—Fin seni buraya getirmemin sebepleri ve buranın neresi olduğu hakkında aklında birçok soru var biliyorum. Fakat ilk önce beni dinlemelisin.

—Sözler anlamsız kalsa da burası Ariutsar. Anlatılması güç. Sana elimden geldiği kadar ve bildiğim kadarıyla her şeyi anlatacağım.

Fin olanlara ve duyduklarına anlam veremeden anlatılacaklara yoğunlaştı.

—Burası Ariutsar yani Ölüm ve Doğumun kaynağı. Aydınlık ile karanlığın birlikte hüküm sürdüğü diyar. Ve en önemlisi Dişi iblisin yani Neimafis’in yaratıldığı yer.

Fin’in beyni duyduğu son sözlerin ardından tam anlamı ile kaynamaya başladı. Nekriopol’ün yaratıcısı olan iblis onun okulunun altında mı hayat bulmuştu?!!

 

Bu düşünceleri kafasından atmak ve öğretmeninin bir şeyler anlatmasını engellememek için konsantre oldu ve sadece duyduklarına odaklandı. Öğretmeni onun kendini toparladığını ve tekrar dinlemeye başladığını görünce anlatmaya yeniden başladı.

—Burada gördüğün gibi bir kapı ve 4 tünel var oğlum. Bu kapı dişi iblisin yaratıldığı odayı korumak için yapıldı. Ve 4 tünel bunlarda dünyadaki 4 büyük gücün simgeleri. Ve bu tünellerin koruyucuları var 4 büyük koruyucu. Buradaki güçlerin ne olduğunu soracağını hissediyorum oğlum. Tamam, hepsini sırası ile anlatacağım.

 

İlk tünel Hayat Yolu. Girebilen hiç kimse yok. Fakat buraya girenin Ölümü yenebilecek güce sahip olacağı biliniyor. Fakat dediğim gibi buraya girebilen ve Ölümü alt edebilen hiçbir büyücü yok. Burası Radugana tarafından korunuyor. Doğum Ve Ölümün yani tünelin girişi ve çıkışı onun koruması altında. Ve onun büyülerini geçmek benim gibi büyücüler için imkânsız.

 

İkincisi ise Zaman Tünelidir. Buraya girebilen Sadece bir kişi vardı Oda ileride Zaman Tanrısı olarak anılacak olan Chronos’tur. Buraya girebilmiş ve Zaman gücünü yenebilmiştir. Fakat daha sonra Başka güçlü büyücüler tarafından öldürülmüştür. Koruyucusu Hekaron’du fakat Chronos tarafından yenildi ve zaman tünelinden geçerek bir başka yere bir başka dünyaya gitti. Ardından Chronos buranın koruyuculuğunu yaptı. Fakat oda öldürülünce zamanın en iyi büyücüsü Lemduberod koruyucu oldu. Ve hala Tünelin koruyucusu o. Chronos’tan sonra hiçbir büyücü buraya girmeyi denemedi. Ama koruyucu olan Lemduberod tünel sayesinde geçmiş ve gelecek hakkında birçok bilgi edindi. Ve zamanın en bilge büyücüsü oldu. Ve hala da öyle olmaya devam ediyor.

 

Üçüncüsü Element Tüneli. Burası dünya üzerinde bulunan en güçlü 5 elementi kontrol edebilme gücünü barındıran yer. Koruyucusu da Annahira fakat onun varisi olarak buranın gelecekteki koruyucusu Sensin.

 

Fin duyduklarını anlamaya çaba gösterdi fakat hiçbir türlü beyni bunu almıyordu. Bu nasıl olabilirdi? Öğretmenine devam etmesi için yalvaran gözlerle baktı. Ve bunu anlamakta geç kalmayan öğretmeni tekrardan konuşmaya başladı.

 

—Son olarak dördüncü tünel var. Bu tünel Sihir ya da Kudret Tüneli olarak anılır. Bu tünel her büyücünün ne işe yaradığını adı gibi bildiğini söyleyebilirim. Burası sihrin doğduğu yerdir. Hiçbir büyücü buraya girmek için uğraşmaz. Çünkü içeriden gelecek güç zaten kendisinde vardır. Koruyucusuna gelince buranın koruyucusu canlı bir varlık değildir. Burası saf güç tarafından korunuyor. Sihrin ve büyünün doğmasını isteyen gerçek Tanrı tarafından gönderilmiş bir güç burayı koruyor. Kimden dersen sana bunu ancak ve ancak Lemduberod söyleyebilir. Onunla konuştuğunda neden korunduğunu öğreneceksin.

 

—Bunlar burası hakkında bildiklerim evlat bilmediğim daha birçok sır olduğunu bilmekten utanmıyorum. Bu kadar bilgi bile burasının son derece korunması gerektiğini anlatmaya yetiyor da artıyor bile.

 

Fin sadece bir yutkunma sesi ile cevap verebilmişti. Aklından geçen düşünceler inanılmaz derecede çoktu ve başının ağrıdan çatlamasına neden olacak kadar da hızlı bir şekilde akıyorlardı. O bunları düşünürken öğretmeni kalktı ve elini havaya kaldırıp hafifçe soldan sağa doğru kırdı avucu yukarı bakar şekilde durdu ve asasının eline gelmesi için söylenmesi gereken sözleri söyledi. Asası elindeydi. Ama asasını tuttuğu avuç kısmında bulunan kristaller eskisi gibi parlamıyordu. Asa adeta burada büyü yapmak istemiyor gibiydi. Öğretmeni onunda aynı şeyi yapmasını istediğini belirten bir hareket yaptı. Fin de istenilene uyarak asasını çağırdı. Büyük asalarını çağırmamış olmaları Fin’e garip gelmişti böyle bir durumda büyük asalarını çağırmaları gerekir diye düşündü. O bunları düşünürken öğretmeni harekete geçmiş ve odadaki büyük kapının önüne varmıştı bile. Fin de büyük bir hırsla kapıya doğru büyükçe adımlarla ilerledi ve tam öğretmeninin yanında durdu. Artık onun gerisinde değil onun yanında duruyordu.

 

Ama öğretmeni sanki vazgeçmiş gibi arkasını döndü ve merdivenlere doğru ilerlemeye başladı. Şimdi olmaz diye düşündü Fin. Ama boyun eğerek ilerledi.

—Profesör, ben koruyucular ile ne zaman konuşacağım? Dedi

—Cevabı hazır olan başöğretmen kelimeleri ardı ardına sıraladı. “ Güç ne zaman senin olmak isterse!”

 

Fin karışık duygular içerisinde öğretmeni izleyerek tekrardan dolap kapaklarına ulaştı ve yine bilindik müdür odasına adım attı. Öğretmeni dolabı açtığı gibi kapattı ve beyaz şalını tekrar sağ omuzu üstüne geçirdi. Şimdi eski güçlü haline geri dönmüştü. Fin olanların ne anlama geldiği tam sormak üzereyken. Öğretmeni söze ondan önce başladı:

— Bu günlük beni yeterince yordun oğlum. Yarın seni tam gece yarısında odamda istiyorum.

— Görebileceğin ve geçirebileceğin her şey için hazırlıklı ol. Dedi

Fin de bunun hem kibar bir kovma şekli hem de ufak bir uyarı olduğunu biliyordu. Öğretmenine selam verip odadan çıktı. Ve koşarak hala kapı önünde duran atının sırtına atladı. Aşağıda geçen süre baya uzun olmalıydı çünkü kahvaltıdan önce evden çıkmasına rağmen şimdi güneş batmak üzereydi.

 

Aklının içerisinde bir ses duydu.

 

—Duyduklarından ve gördüklerinden kimseye bahsetme. Bu öğretmeninin sesiydi ve uyarır bir tonda olduğu belliydi.

 

Atını hızlandırıp saraya doğru ilerlemeye başladı.

 

Saraya vardığında güneş batmış havaya hafif bir karanlık hâkim olmuştu. Atını ahırlara bıraktı. Ve bahçe yolundan saraya doğru yavaş adımlarla ilerledi. Karanlık güneşe üstün geliyordu yavaş yavaş. İlk merdivene adımını attı ve süzülerek içeri doğru ilerledi. Şu an içinde bulunduğu ruh hali gerçek bir bunalım olarak tanımlanabilirdi. Aklındaki düşünceler olaylar ve kişiler kesinlikle tam bir anlam ifade etmiyordu onun için. İçeri doğru ilerlerken gece yarısında olacakları düşünmeye başladı. Öğretmeninin dediklerini yanlış anlamadıysa bu gece koruyucularla tanışacaktı. Düşünmektense yaşamayı tercih etti ve bütün aklından geçenleri savuşturdu.

 

İçeri vardığında arkadaşları koyu kahverengi olan büyük masanın etrafına toplanmış savaşlarda yaşadıklarını meraklı saray ahalisine anlatıyorlardı. Aralarında en sessiz duranları Bordeon’du. Anlatılanları sadece kafası ile onaylamakla yetiniyordu. Geçerken arkadaşlarına selam verdi. Bordeon yerinden kalktı ve ona doğru ilerledi. Fin’den başka hiç kimse Bordeon’un kalkışındaki hiddeti fark etmemişe benziyordu. Bordeon hızlıca adımlarla ilerledi. Ve yanında durdu.

 

— Dün geceden beri ortalıkta yoktun. Ve bugün öğleden sonra seni ruhsal ve zihinsel olarak kaybettim.

— Önemli bir şey değil sadece geziniyordum ve sanırım düşüncelerin verdiği etki ile zihnimi kapatmış olabilirim. Endişelenecek bir şey yok.

— Yapma Fin, sadece zihinsel olarak yok olsan sözüm yok fakat ruhunu bile hissedemedim. Direk odana koştum tekrar bir saldırıya uğramandan çok korktum. Çünkü böyle bir saldırı daha geçirirsen ruhunu kurtarmak için benim elimden bile bir şey gelmez.

— Böyle bir saldırıya bir daha uğramayacağıma dair sana garanti veririm Bordeon. Beni düşündüğün içinse sana teşekkür ederim.

— Hastalığın sırasında senin ruhunun bir parçasında karanlık bir yan gördüm Fin. Bu Annahira’nın yaptığı bir büyü olamaz. Işık Saray’ında asla ama asla kara büyü öğretilmez.

— Yanılıyorsun! Herkes Kara büyü yapmayı bilir Bordeon. Ama kimse kullanmaya cesaret edemez.

Sesi öyle yüksek ve hiddet dolu çıkmıştı ki salondaki herkesin dikkati bir anda onların içerisinde bulunduğu odaya çevrilmişti. Yaptığı hatayı anlayarak “ Özür dilerim kardeşim” dedi.

 

— Sana -sizlere- bile anlatamayacağım şeyler oldu Bordeon. Sadece bu gece yarısında her şey açıklığa kavuşacak. Biraz zaman her şeyimizin ilacı olacak. Buna en az benim kadar inanmalısın.

— Sen nasıl istersen! Zaman nehrinde akıntıya kapılmak tehlikelidir kardeşim. Tek başına olan bir insanı çok rahatlıkla boğabilir. Bunu unutma. Ve yardıma ihtiyacın olursa bizim burada olduğumuzu unutma.

Sözler Fin için bir anlam ifade etmiyormuşçasına beyninde yankılandı. Fin başını önüne eğip elini arkadaşının omzuna koydu ve direk gözlerine baktı. Gerçeği gözlerinden anlamasını istiyordu yürekten. Karşısındaki gözler merhamet ve affediciliği barındırır bir hal aldığında Fin in gözlerinden birer damla yaş süzüldü. Bunlar minnettarlık gözyaşları idi.

 

Elini arkadaşının omzundan çekti ve odasına çıkan merdivenlere yöneldi. “ Gerçekler sadece birkaç saatlik uzaklıkta.” Diye fısıldayarak yoluna devam etti.

 

Odasına girdiğinde birkaç saatlik uykuya ihtiyacı olduğunu hissetti. Fakat onunda öncesinde bir şeyler yemesi gerektiğinin farkındaydı. Öğlenden beridir cebinde olan asasını çıkardı ve havada küçük yarım bir daire çizdi. Odanın köşesinde ki masada bir tepsi içerisinde birkaç dilim ekmek bir bardak çay ve birde elma belirdi. Fin açlığının gördükleri karşısında saldırıya geçtiğini anlayabiliyordu. Hemen çayından bir yudum aldı. Sıcaklık içini sarmıştı. Biraz rahatlayıp yemeğine devam etti. Çay ve ekmeğinden sonra elmasını da yedi. Ve açlık hissi onu odasında yalnız bırakarak gitti.

 

Yediği yemeğin verdiği ağırlıkla uyku göz kapaklarını ağırlaştırdı. Buna karşı koymadan asasını kaldırdı v uyarıcı bir büyü yaptı bu büyü onun uyuya kalmasını önleyecekti. Sadece birkaç bilek hareketiyle büyüsünü tamamladı. Ardından uyku ile ona gelen huzuru direk kabullendi. Ruhunun huzura beyninin ise dinlenmeye ihtiyacı vardı. Gözlerindeki ağırlık arttı. Ve kendini uykunun kollarına bıraktı.

 

 

Bordeon Fin ile yaptıkları küçük tartışmanın üzerine onu yalnız bırakmanın kötü olacağını düşünüyordu. Yaptıkları konuşmanın ardından oda Fin gibi odasına çekilmiş ve yaptıkları şu ana kadar yaptıkları şeyleri düşünmüştü. Beraberce birçok şeyin üstesinden gelmişlerdi.

 

Fakat bu yaptıkları ona her nedense çok küçük işlermiş gibi geliyordu. Aldıkları zaferler küçümsenmeyecek kadar önemliydi fakat. Ruhunda bir yerde ona bunların bir HİÇ olduğunu söyleyen biri ya da bir şey vardı. Ruhundaki o bölümde bir karanlık veya başka bir şey hissetmiyordu. Tek hissettiği gerçekti. Düşünceleri ile boğuşmaktan vazgeçti. Fin’in yanında olacağına her zaman inanıyordu. Ve bu gece hakkında çok farklı şeyler hissediyordu. Gecenin getirecekleri hakkında bir şeyler hissediyor fakat gelecek olanların hayır mı şer mi olduğunu bilmiyordu. Işık rahibi olmuştu. Daha önemlisi Annahira Işık Saray’ında eğitim görebileceğini söylemişti. Yani Annahira bile Fin ile onu birbirinden ayırmamıştı.

 

Kararı birden verdi bu gece yarısı onunla beraber gitme kararını. Yatağında doğruldu ve hazırlık yapmaya koyuldu gece yarısına sadece iki saat vardı. Eşya dolabını açtı ve oradan en sevdiği en güzel ve en beyaz cüppesini alıp üzerine geçirdi. Ardından dolabında en üst köşesinde duran omuzluk şalını aldı. Bu şal onlara okullarından mezun olduklarında verilmişti. Ve Fin o gün üçünün de şallarını büyülemişti. Bu şallar onların kardeşlik yeminlerinin birer kanıtı ve takipçisi sayılırdı.

 

Cüppesinin sağ omzunda bulunan omuzluk kısmına şalını geçirdi. Şal omuzu üzerinden dökülüyordu. Altın sarısı işlemeleri gözleri kamaştırmaya yetecek kadar parıldıyordu. Ve en son olarak kutsal kemerini bağladı. Altından ve gümüşten yapılma bu kemer onun ışık rahibi olduğunu gösteriyordu. Kemerin tam ortasında uzanan bir şerit üzerinde değerli taşlarla bir cümle yazıyordu. “ Işık yolunun kutsal bekçisi.” Bu kelimeler tam anlamı ile bir Işık rahibini tanımlıyordu. Artık hazırdı. Fin ile beraber giderken kalkanını ya da kılıcını almadı. Sadece rahiplik arması denin küçük ama bir o kadar güçlü bembeyaz taştan yapılma kolyeyi boynuna geçirdi.

 

 

Uyarıcı büyü nün etkisi ile havada bir bardak su oluştu. Ve direk Fin’in yüzüne doğru süzüldü. Aniden kendini havada ters çevirdi ve içerisindeki tüm suyu Fin’in yüzü üzerine boşalttı. Büyü tamda Fin’in istediği gibi ani uyandırıcı bir büyü olmuştu. Bu ani uyanış sayesinde kendini hemen toparladı.

Gece yarısına daha yaklaşık yarım saat vardı. Hemen eşya dolabından temiz bir cübbe aldı. Ama o anda dolabın üst köşesinde bir şeyin parıldadığını gördü. Parlayan şey onlara okuldan hediye edilen omuzluk şal idi. Buna bir anlam veremedi ama alıp onu da cüppesinin omuzluğundan geçirdi.

 

Şimdi arkadaşlarının varlığını yanında hissediyor gibiydi. Bu his onun kendine daha fazla güvenmesini sağlamıştı. Aldığı güçle küçük asasını cüppesinin iç cebine attı. Diğer büyük savaş asasını da eline alarak odasının kapısını araladı.

 

 

Bordeon kapının sesi ile harekete geçti. Zaman gelmişti. Eğer bir şeyler olursa arkadaşının yanında olacaktı. Bir şey yapamasa da onunla beraber ölecekti. Düşünceler diye sızlandı ve sessiz adımlarla Fin’i izlemeye koyuldu.

 

Fin saraydan çıktı etrafına şöyle bir baktı. Saray bahçesinde kimse olamazdı o saatlerde. Herkes odalarına çekilmiş olmalıydı. Fin ahırlara gitti. Kapıyı hafif bir bilek hareketi ile açtı. İçeriden sürekli kullandığı dinç ve sağlıklı olan atını aldı. Bordeon karanlıklara saklanarak ahıra doğru yavaşça süzüldü. Fin’e hiç duyurmadan onu izlemeye koyuldu. Ki zaten atın nal seslerinden onu duyması imkânsızdı. Yineden tedbiri elden bırakmak tehlikeli olabilirdi. Gece yarısına çok az vakit kalmıştı. Fin’i yürüyerek izlemek pek kolay olmuyordu. Bir ata koşmadan yetişmek onun için biraz zor oluyordu. Ama o pes etmeye kararlıydı. Devam etti arkadaşının peşinden.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Fin saraydan çıktı etrafına şöyle bir baktı. Saray bahçesinde kimse olamazdı o saatlerde. Herkes odalarına çekilmiş olmalıydı. Fin ahırlara gitti. Kapıyı hafif bir bilek hareketi ile açtı. İçeriden sürekli kullandığı dinç ve sağlıklı olan atını aldı. Bordeon karanlıklara saklanarak ahıra doğru yavaşça süzüldü. Fin’e hiç duyurmadan onu izlemeye koyuldu. Ki zaten atın nal seslerinden onu duyması imkânsızdı. Yineden tedbiri elden bırakmak tehlikeli olabilirdi. Gece yarısına çok az vakit kalmıştı. Fin’i yürüyerek izlemek pek kolay olmuyordu. Bir ata koşmadan yetişmek onun için biraz zor oluyordu. Ama o pes etmeye kararlıydı. Devam etti arkadaşının peşinden.

 

 

Fin karanlıkta izleniyor hissine kapılmıştı. Bu his onu sinirlendiriyor ve birazda korkutuyordu.

Göreceklerinin baskısı öğretmeninin uyarısı ve diğer bütün olaylar onun üzerinde müthiş bir baskı oluşturmuştu. Baskıya daha fazla dayanamayıp Fin cüppesinin iç cebindeki asasını sıkıca kavradı ve arkasını dönüp “Citrus auranti folia” sözlerini söyledi. Sözleri bağırarak değil fısıltı halinde söylemişti. Asasından parlak bir yeşil ışık çıktı ve sonrasında Lanetliler Ordusu süvarilerine dönüştü. Yüzlerce süvari, atları üstünde sessizce sokakta aktı ve önünde yani Fin’in arkasında her ne varsa onu ağır yaraladı. Böyle bir gece için verilecek birkaç kemiğin öneminin olmayacağını düşündü.

 

 

Bordeon boynundaki kolyeyi iki avucu arasında sıktı ve sadece “Naitera Sfilone” dedi. Avucundaki taş hafifçe parlayarak üstüne gelen süvarileri sadece sise çevirdi. Bu karşı büyü birçok laneti durdura bilecek güçteydi ve asa ile yapılması pek bir kolay değildi. Bu tür büyülerin asa ile yağıla bilmesi için birçok şey hakkında bilgi sahibi olmak ve usta bir büyücü olmak gerekliydi. Gerekli bilgiler Işık Saray’ı kütüphanesinde büyük bölümde saklanırdı. Yani bu büyü şimdilik Yeryüzü büyücüleri için imkânsızdı.

 

İlerlemeye devam etti. Fin yaptığı büyünün vermiş olduğu güven ile birazda hızlanarak yoluna devam etti. En sonunda okullarının kapısı önünde atından indi. Bordeon Fin’in sadece öğretmenlerini görmek için buraya gelmediğini biliyordu. Okula her gelişlerinde tekrarlanan karşılama hiç olmadı. Fin elini oyuğa soktuğu gibi yok oldu. Bordeon işin karışık olduğunu anlamıştı. İşin içinde güçlü bir ya da birkaç büyücünün varlığı söz konusu olabilirdi. Fakat okullarında kara büyü yapılması imkânsızdı. En azından o böyle biliyordu.

 

 

Fin hemen neler olduğunu anlamıştı. Öğretmeni okuldaki öğrencileri uyandırmamak için ufak bir büyü yapmıştı. İyi düşünülmüş bir hareket diyerek onayladı Fin içinden. Odaya ayak bastığında öğretmeni de onun gibi hazırlanmıştı. Öğlen üstünde bulunan ay mavisi cübbesinin yerine bembeyaz bir cüppe giymişti. Omuzluğu da yerli yerinde duruyordu. Elinde seyahat asası vardı. Büyük savaş asasını yine kullanmıyordu.

 

Öğretmeni ona selam verdi ve masasının ardından ona doğru gelmeye başladı. Cüppesi sayesinde bembeyaz ışık ile yıkanmış bir bilge gibi gözüküyordu.

 

—Gecenin insanlara iyilik mi kötülük mü getireceğini bilemeyiz oğlum. Ama sanırım sana iyilik ve güç getirecek.

—Arkadaş getireceğini bana söylememiştin. Ama önemli değil oda gelebilir.

 

Fin bunun ne demek olduğunu pek anlamamış bir yüz ifadesi ile öğretmenine bakıyordu ki birden odanın içinde hafif beyaz bir bulut oluştu. Ve birkaç saniye sonra Bordeon da odada onlarla birlikte ayakta duruyordu. Arkadaşının görüntüsü gözlerinin içinde belirin Fin hafif bir öfke yüksek bir şaşkınlıkla Bordeon’un yanına gitti. Arkadaşına delici bir bakış attı. Ama arkadaşının gözlerindeki kararlılık her şeyin üstünde gibi duruyordu.

 

—Hoş geldin oğlum. Senin Fin’i izleyeceğini biliyordum. Bu gece sende bizimle beraber gelebilirsin. Çünkü zaten Annahira seninde Işık Saray’ın da eğitim göreceğini söylemişti. Fin’in hediyesini verirken değimli?

—Evet, profesör bende Fin ‘in hediyesini paylaşıyorum. Ve onu burada yalnız bırakmayacağım.

 

Fin konuşmalarını kesmeden dinledi ve yine minnettarlık dolu bir ifade ile arkadaşına gülümsedi. Aynı şekilde karşılık alması güvenini pekiştirmişti. Artık olacak her şey için hazırdı. Ve o bunları düşünürken bir çan sesi odayı doldurdu. Bu ses gece yarısını işaret ediyordu.

 

Öğretmeni öğlen yaptığı gibi dolabın önüne gitti fakat bu kez yüzünde korku ve isteksizlik yerine kararlılık vardı. Bu kez omuzluğunu çıkarmadı. Dolabın kulplarını sıkıca kavrayıp “Araucar oxylon arizoncum” dedi. Kapaklar itaatkâr bir şekilde savrularak açıldı. Öğretmen hiç beklemeden elini oyuğa soktu ve taş duvar ikiye bölündü ve onlara yolu gösterdi.

 

Fin savaş asasını almak için yeltendi fakat öğretmeninin bakışları ona gerek kalmayacağını söylüyordu. Oda hareketinden vazgeçip öğretmeninin ardından merdivenleri inmeye başladı. Bordeon onları sessizce izliyordu. Beraberce aşağı doğru minen merdivenleri izlediler. Hepsi için uzun geçen birkaç dakikanın ardından büyük geniş alana varmışlardı.

 

Öğretmeni onlara dönüp asasını çıkarttı ve öğlen yaptığı şekilde bir el hareketi ile 6 tane rahatsız sandalye çağırdı. Öğretmenleri girişe arkası dönük olan üç sandalyeyi işaret etti ve direk ortadaki sandalyeye oturdu. Bordeon buranın neresi olduğunu bilmediğini ve karanlık bir yön taşıdığını hissettiğini anlayan bir yüz ifadesi ile öğretmenin solundaki sandalyeye yerleşti. Fin de sağdaki boş sandalyeye oturdu.

 

Üçü de karşılarındaki üç boş sandalyeye bakıyordu. Sonra bir anda sağda ve solda olmak üzere 4 tane ışık gördüler. Bordeon olanları sessizce izliyordu. Bu olanlara bir anlam yüklemeye çalıştığı belliydi. 4 tünelin içinden 4 ışık onlara doğru süzülerek geliyordu. Çok uzun geçen birkaç dakikanın ardından Işıkların sahipleri mağara girişlerinin önünde belirdiler.

3 büyük büyücü ve hala ışık formunda olan bir varlık mağaraların önünde duruyordu. Öğretmeni onların gelişini anladığı gibi ayağa kalktı ve mağrur bir şekilde hepsine selam verdi. Selamın inceliğinden hoşnut olduklarını belirten yüz ifadeleri ile onlarda başlarını hafifçe öne eğdiler. Bordeon ve Fin de ayakta durarak onlara saygılarını belli ediyorlardı.

 

3 büyücü yavaşça mağara girişlerinden uzaklaşıp onların önünde duran 3 boş sandalyeye ilerlediler. Onlar buraya gelirken saf ışıktan oluşan büyük kümede süzülerek boş sandalyelerin yanında havada asılı bir şekilde durdu. Gelen büyücüler yerlerine geçtiler. Ve ortada oturan büyücü hemen bir asa hareketi ile ortaya büyük yuvarlak bir masa çağırdı. Masanın üstü yiyecek ve güzel kokulu içecekler ile doluydu.

 

Masayı ve yiyecekleri oraya çağıran büyücü herkese davetkâr bakışlar attı. Ve ilk hamle ondan geldi. Elini Fin’in önündeki tabağa doğru uzattı ve içinden ekmeğe benzeyen hoş kokulu bir yiyecek aldı ve iştah ile yemeğe başladı. Diğerleri de saygısızlık olmaması için önlerindeki tabaklardan bir şeyler alıp yemeye koyuldular.

 

Herkes bir şeyler yedi ve birer bardak hoş kokulu içecekten aldı. Sonrasında hepsinin tanıdığı Annahira konuşmaya başladı.

 

—Genç savaşçılar, bu akşam -Fin’e dönerek- senin eğitimin için buradayız. Ve tabi arkadaşının ki için. Ödülünü vermek için buradayız. Bu gece sana dördümüzün de bildiği her şeyi açıklayacak ve her türlü büyüyü öğreteceğiz.

—Ben Radugana, Lemduberod hepimiz sana ve arkadaşına bildiğimiz her şeyi öğretmek için buradayız.

 

 

Fin hiçbir şey anlamamış olmaktan duyduğu sıkıntıyı yüzüne yansıttı. Masayı çağıran büyücü yine aynı hareketle masayı geri gönderdi. Ve ardından Annahira’ya dönüp ona anlatması gereken şeyler olduğunu hatırlatır bir bakış fırlattı. Annahira bakışın içerdiği manayı anlamış olacak ki konuşmaya başladı.

 

—Burası Ariutsar yani ölüm ve doğumun kaynağı aynı zamanda zamanın başlangıcı, elementlerin yuvası ve sihrin merkezi dedi. Burası Lanetli Ateşin yandığı büyük hiçlik.

 

Bordeon duyduklarına inanamıyordu fakat anlatılacakları dinlemek hiddet ve şaşkınlık saçmaktan daha kolaydı. Dinlemeye devam etti.

 

— Burası dişi iblisin hayat bulduğu yer bizlerin elinden kaçtığı ve sihir dünyasına dehşet salmaya başladığı yer. Tanrının terazisi şu an burada iyilik tarafında. Dişi iblisin yaratılması bu dünya gibi başka dünyaları da karıştırmış durumda. Onun kötülüğü her boyutta ve her uygarlıkta hissedilmekte.

— Burası onun başlangıcı olduğu gibi sonu da olmalı. Bunu yapacak tek kişi şu an karşımda duran kişi yani Sensin Fin!

— Dişi iblis burada erkek iblis tarafından yaratıldı. Buraya girmeyi başaran erkek iblis yani İmanefis, bizleri yenilgiye uğratarak Lanetli ateşin bulunduğu yere girdi. Lanetli ateşin gücünü kullanarak kendi gücüne denk bir iblis yaratmak istiyordu Yalnızlıktan bıkmıştı. Ama işler onun istediği gibi gitmedi.

— Lanetli ateşin gücü bilinmedik bir olay ile gücün üstüne güç kattı ve Neimafis’i yarattı. İmanefis’in kalbi ve Lanetli ateşin gücü birleşince ortaya çok büyük bir kötülük çıktı ve vücuda geldi. Neimafis hayat buldu.

--------------------

Okuyan olurmu bilmiyorum fakat hevesle yükledim buraya. Yarım kalan bir hikayem bu uzun soluklu basladı kısa sürdü. Rüzgar gibi geçti anlıcanız. Okursanız eğer şimdiden teşekkürler...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...