Jump to content

Jean Genet; Fransanın Lanetli Yazarı..


birunsatan

Önerilen Mesajlar

JEAN GENET...

 

Fransız edebiyatının lanetli yazarı, kendisini reddeden toplumu reddeden, tüm "beyaz" dünyayı, onun kurulu düzenini, değerlerini yerden yere vurup ikiyüzlülüğünü suratına çarpan, ve bunu "işkencecisinin dilini kullanarak" yapan, Sartre'ın "azizlik" payesiyle taçlandırdığı adam...

 

Bir *** olarak geldiği ve sürekli dışlandığı bu dünyada, "bir aziz olmayı, yani insanın inkarı olmayı istemekten başka çaresi kalmadığını" söylemiş ve ancak bir azizin bir suçlunun olabileceği kadar yalnız yaşıyıp yalnız ölmüştür: Hırsız, isyankâr, vatansız ve evsiz bir serseri olarak.

 

Roman ve oyun yazarı Genet, 1964-1986 yılları arasında, edebi eserler vermekten vazgeçme kararı aldığı yirmi küsur yıllık dönemde, 68 Mayısı'ndan Vietnam Savaşı'na, Kara Panterler'den Baader-Meinhof'a, Mağripli göçmen işçilerden Filistinli mücahitlere varana kadar, kurumlaşmadıkları sürece her başkaldırı hareketinin yanında, hatta ta içinde yer alıp çok sayıda siyasi yazı yayınlamıştır.

 

OKUMA PARÇASI GİACOMETTİ'NİN ATÖLYESİNDEN,

 

Dünya ile tarihinin sürekli büyüyen, önüne geçilmez bir devinim içinde nasıl dönendiği; bu devinimin hep daha kaba amaçlar için, dünyanın yalnızca görünürdeki tezahürlerini değiştirebildiği gerçeğini – diyemezsek de – hüznünü, her insan ola ki hissetmiştir. Şu görünürdeki dünya neyse odur ve bizim dünyayı değiştirme edimimiz onu bütünüyle başka bir dünyaya dönüştürmeye yetmeyecektir.

 

 

Görünürdeki görünüşü şiddetle değiştireceği yerde, insanın, bu görünüşten kurtulmaya uğraşacağı, yalnızca bu görünüşü değiştirme ediminin her çeşidini reddetmek için değil, mümkün olduğunca arınarak içindeki o gizli yerin sırrını çözmek için de, çaba göstereceği bir alemi ve ancak böyle bir alemden başlayarak mümkün olabilecek insanî bir serüveni, demek ki özlemle düşünüyoruz.

 

Bu daha çok ahlaki bir serüven olurdu kuşkusuz. Ama her şey bir yana, belki de şu insanlıkdışı duruma, şu önüne geçilmez düzene borçluyuz, ölçülebilir olanın dışına çıkma cesaretini gösterebilecek bir uygarlığa duyduğumuz özlemi. Benim için dünyayı daha da dayanılmaz kılan, Giacometti'nin yapıtı: çünkü aldatıcı görünüşünden arındırılmış insandan geriye kalanın sırrını çözmek için, gözünü rahatsız eden şeyi uzaklaştırmayı, o kadar iyi biliyor ki bu sanatçı.

 

Ama bizim katlanmak zorunda kaldığımız bu insanlıkdışı durumu gereksemiştir belki Giacometti de, duyduğu özlem iyice çoğalsın da, arayışını gerçekleştirme gücünü kendinde bulabilsin diye. Öyle ya da böyle, bütün yapıtı, sadece insanı değil, en sıradan nesneyi bile kapsayabilen bu arayış gibi geliyor bana. Ve, seçtiği nesne ya da insanı, aldatıcı yararsal görünüşünden sıyırmayı başardığında, Giacometti'nin bu nesne ya da insandan bize sunduğu görüntü, muhteşem. Hak edilmiş, ancak gelişi önceden kestirilebilen bir karşılık bu.

 

 

Güzelliğe, tikel, herkeste farklı olan, görünür ya da gizli yaradan, her insanın içinde taşıdığı, koruduğu ya da geçici fakat derin bir yalnızlık için dünyayı terk etmek istediğinde kapandığı, çekildiği yarasından başka kaynak aranmaz. Demek ki bu sanatla, sefalet düşkünlüğü arasında büyük fark var. Giacometti'nin sanatı, her insanın, hatta her şeyin o gizli yarasını bulmak istiyor gibi geliyor bana: yarası, insanı ya da şeyi ışıtsın diye.

Yeşil ışığın altında Osiris birden görünüverdiğinde, –çünkü niş, duvara olduğu gibi, köşe yapmayacak şekilde yerleştirilmiş– korktum. Acaba doğal olarak bunu ilk gözlerim mi fark etti? Hayır. Önce omuzlarım ve bir elin abandığı enseköküm; ya da beni, Mısır'ın binlerce yıllık geçmişine dalmaya, zihinsel olarak eğilmeye, hatta giderek, sert bakışlı, sert gülümseyişli o küçük heykel karşısında yerle bir olmaya zorlayan kütlevi bir şey. Gerçekten de bir tanrıydı gördüğüm. Amansızlığın tanrısı. (Belki çıkaramıyorsunuzdur, Louvre'un bodrum katındaki, ayaktaki Osiris heykelinden söz ediyorum.) Korktum, çünkü, yanılmak imkânsızdı, bir tanrıydı gördüğüm. Giacometti'nin bazı heykelleri karşısında bu dehşet duygusuna yakın bir heyecana kapılır, neredeyse bir o kadar da büyülenirim.

Bu heykellerin bende yarattığı tuhaf başka bir duygu daha: tanıdıktırlar, sokakta yürürler. Oysa, zamanın derinliklerinde, her şeyin başlangıcındadır bu heykeller; heybetli bir hareketsizlik içinde, hiç durmadan yakınlaşıp uzaklaşırlar. Bakışım, bu heykelleri ehlileştirmeye, bu heykellere yakınlaşmaya kalkışmayagörsün –fakat öyle şiddetle, gürültü patırtıyla değil, yalnızca onlarla benim aramdaki, daha önceden farkına varamadığım, yakıncacık dedirten bir uzaklık yüzünden – hemen, göz alabildiğine uzaklaşırlar: çünkü onlarla aramdaki uzaklığın katları açılıvermiştir. Nereye gidiyorlar? İmgeleri hâlâ görünür olduğu halde, neredeler? (Özellikle bu yaz Venedik' te sergilenen sekiz büyük heykelden söz ediyorum.)

Sanatta neye yenilikçi denir, pek anlamam. Bir yapıt gelecek kuşaklarca anlaşılmalı, öyle mi? Ne diye? Ne anlama gelir ki bu? Bu kuşakların o yapıtı kullanabilecekleri anlamına mı? Ne için kullanacaklar? Bilmem. Ama, her sanat yapıtının, eğer daha büyük ölçeklere ulaşmak istiyorsa, oluşma anlarından başlayarak, sonsuz sabır, özenle, binlerce yıl önceye dönmesi, bu yapıtta kendilerini tanıyacak ölülerin doluştuğu bellekötesi geceyi yakalaması gerektiğini –her ne kadar karışık bir biçimde olsa da– çok daha iyi anlıyorum.

 

Hayır, hayır, sanat yapıtı, çocuk kuşakların geleceğine adanmaz. Sanat yapıtı, sayısız ölüler alemine sunulur. Onu ister benimseyen, ister reddeden ölülere. Ama bahsettiğim bu ölüler, hiçbir zaman sağ olmamışlardır. Ya da unutuyorum. Bir zamanlar sağ olduklarının unutulması için yeterince sağ kalmışlardır; hayatları –bu diyardan– tanıdık bir işaret bekledikleri o sâkin kıyıyı aşmayı gerektirdiği için.

 

Burada oldukları halde, Giacometti'nin sözünü ettiğim şu figürleri ölümden başka nerede olabilir? Gözümüz çağırdıkça yanımıza gelmek için bırakıp kaçtıkları ölümden başka.

 

 

 

DÜNYANIN KIÇINA PARMAK ATAN ADAM...

 

Fransız edebiyatının lanetli yazarı olarak bilinen JEAN GENET,romanları ve avangart tiyatronun öncü isimlerinden olmasını sağlayan oyunları kadar yaşamıyla da sınırları zorladı

”Alçak,hain,hırsız,ibne!”Bitirdiğimiz son yüzyılın en çetrefilli yazarlarından biri olan JEAN GENET,aynadaki suretine baktığı zamanlarda aklına bu acımasız ve sert kelimeler gelirdi,kendisi hakkında bunları yazmaktan çekinmezdi.

 

Sosyal yardım yetkilileri tarafından işletilen bir klinikte,baba hanesine ‘meçhul’ yazan bir bebek olarak doğmuştu o.Annesi tarafından yetimhaneye verildiğinde sadece yedi aylıktı.

 

işlemleri kısa sürede tamamlanan bebek,Paris’in dıdşındaki köylerden birinde yaşayan Renier Ailesi’ne verildi.

Annesi hakkında,adının Camille olduğundan başka hiçbir şey öğrenemeyen JEAN,uzun boş günlerinde annesinin terk etmesinin nedenini saplantılı bir aşık gibi düşünüp durdu.”Birgün onla karşılaşırsam yüzünün üzerine sevgi gözyaşları dökeceğim”dedi.çoğu zaman ama hemen gözyaşları ya da çiçekler kadar anlamlı bulduğu bir başka’kutsama’geldi aklına,onun yüzüne tükürecekti,’sevgiyle’…

 

Onyaşındayken sadece ‘canı sıkılıyor!diye bir şeyler çalmaya başladı.Bu utanç verici durumu ilk farkeden üvey ablası oldu.hırsızlığı,üvey ablasının sandığı kadar basit bie sorun değildi.

JEAN ahlak kavramından yoksun doğmuştu ve hırsızlığı da diğer suçlarının üzerinde bir kralın ihtişamlı tacı gibi gururla taşıyordu çünkü.

 

Okuldan mezun olmasını sağlayan sertifika sınavında müthiş bir başarı kazanması,koruyucu ailesi kadar,durumunu takip eden sosyal hizmetler yetkililerini de şaşırtmıştı.Ve JEAN yaşını bile doldurmadan uzaklaştığı Paris’e,tipografi öğrenmesi için yazdırıldığı l’Ecole d!Alambert adlı zanaat okulunun öğrencisi olarak dönmüştü.

 

Sürekli okuldan kaçma girişimlerinde bulunmuştu.Ve sonunda kendini Paris’in karanlık sokaklarında başıboş,parasız ve evsiz olarak dolaşan on dört yaşında bir çocuk olarak bulmuştu.Tek amacı vardı:Amerika yada Mısırda film çekmek…

 

Artı gerçekten de ihtiyacı olduğu içinhırsızlık yapan JEAN,garip bir içgüdüye uyar gibi tüm zenginliğiyle kendisini beklediğini düşündüğü güneye doğru yola çıktı ama çok geçmeden kaçak yolculuk yaptığı trende,Nice civarlarında yakalanarak tekrar ’sevigili’ sosyal hizmetler görevlilerine teslim edildi.Sosyal hizmet görevlileri psikiyatrik bir muayeneden geçirilmesini istedi ve klinikten çıktığında akli melekelerinin yetersiz olduğunu öğrendi.

Sürekli durmak bilmeyen hırsızlıkları kaçak yolculukları onu sonunda çocuk suçlular için özel bir cezaevine düşürdü.3 ay sonra salındığında yine devam etti hırsızlığa…

 

Birkaç ay süren bu dönem,mahkumların tarım işlerinde çalıştırıldığı Mettray Islahevi’ne kapatılmasıyla sona erdi.Burası bir tür ’seks cenneti’ydi’.Büyük ağabeylerin reisliğindeki küçük ailelere bölünen mahkumlar,gece olup da her günahı saklayan o yoğun kara perde indiğinde,ışıklar söndürülüp sesler kısıldığında,bu büyük ağabeylere yeni yetme çocuklar arasında olup bitenler,JEAN’İN haytına yeni bir yön verdi.İlk cinsel deneyimlerini bu ıslahevinin duvarları arasında yaşayan JEAN ,sert tavırlı ağabeylerinin ‘kaslı ve dayanıklı’bedenleri’ne aşık bir eşcinsel olarak defalarca hücre cezası aldı.oaradan da kurtulma çabalarına girişti.bunun için orduya yazıldı.’kaslı ve dayanıklı erkek bedenleriin arasında geçirdiği yedi yıl boyunca kışlalarda ya da sömürge ülkelerinde,askeri disiplinden bunladığında gece partileriyle avunmaya çalıştı.

 

Yapıtları

 

 

Roman

  • Notre-Dame des fleurs, 1944 / Çiçeklerin Meryem Anası (Ayrıntı Yayınları 2000
  • Miracle de la rose, 1946 / Gülün Mucizesi (Ayrıntı Yayınları 1999
  • Pompes Funèbres, 1947 / Cenaze Töreni
  • Querelle de Brest, 1947 / Denizci (Ayrıntı Yayınları, 2004
  • Journal du voleur, 1948 / Hırsızın Günlüğü (Ayrıntı Yayınları1997

 

Oyun

  • Haute surveillance, 1947 / Büyük Gözaltı
  • Les bonnes, 1947 / Hizmetçiler (Nisan Yayınları
  • Le balcon, 1956 / Balkon (Ayrıntı Yayınları
  • Les nègres, 1958 / Zenciler (Ayrıntı Yayınları
  • Les paravents, 1961 / Paravanlar Remzi Kitabevi1991

 

Sanat

  • L'Atelier d'Alberto Giacometti, 1986 / Giacometti'nin Atölyesi (Metis Yayınları1990

 

Düzyazı

  • Un captif amoureux, 1986 / Sevdalı Tutsak (Ayrıntı Yayınları 2005
  • Açık Düşman - Jean Genet'den Seçme Yazılar ve Söyleşiler, Metis Yayınları 1994

--------------------

JEAN GENET Hayat Öyküsü

***

1910 yılında bir '***' olarak doğdu. Yedi aylıkken, annesi onu kimsesizler yurduna bırakıp terketti. 1911'de bir ailenin yanına yerleştirildi ve katolik olarak yetiştirildi. Gönderildiği zanaat okulundan kaçınca, bakımını tekrar kimsesizler yurdu üstlendi. Oradan da bir çok defalar kaçtı ve ufak tefek suçlar işledi.

Hırsız ve Mahkum

On yaşında 'hırsız' damgası yedi. On beş yaşındayken hapishaneyle tanıştı. Mahkeme kararıyla reşit olana kadar kapatıldığı Mettray Çocuk Cezaevi'nden ayrılabilmek için kurasından once askere yazıldı. Şam'da ve Fas'da bulundu, daha sonra firar etti. Sahte kimliklerle Avrupa'da dolaştı. Serserilik, kimlik sahtekarlığı, özellikle de hırsızlık (en çok da kitap hırsızlığı) suçlamalarıyla defalarca hapse atıldı ve sınırdışı edildi.

 

Yazar

Kitap çalmaktan tutukluyken ilk şiiri "İdam Mahkumu"nu yazdı. Yine hapisteyken yazdığı ilk romanı "Çiceklerin Meryem Anası", Andre Gide, Jean Cocteau ve Jean-Paul Sartre'ın başını çektiği yazarlarca ilgiyle karşılandı ve bu yazarların verdiği bir dilekçe üzerine cumhurbaşkanı tarafından affedildi. Sartre'ın ona adadığı altı yüz sayfalık denemesi "Aziz Genet: Oyuncu ve Kurban"ın yayımlanmasından sonra bir süre yazmayı bıraktı ve sessizliğe gömüldü. Genet, bu kitabın kendisinde bir boşluk yarattığını; çünkü bir başkası tarafından hiç gözetilmeksizin çıplak bırakıldığını söyler. Ama bu bozulma, onu tiyatrosuna götüren zihin yoğunlaşmasına imkan sağladı. "Bu sefil durumda" altı yıl kaldıktan sonra onu çağdaş oyun yazarları arasında en önde gelenlerden biri yapan üç oyununu, "Balkon"u, "Zenciler"i ve "Paravanlar"ı yazdı. 1964'te edebiyatı bıraktığını bildirdi.

 

Direnişçi

1967' de onun için yeni bir dönem başladı. Mayıs 68 olayları ve öğrenci ayaklanmasının çoşkusuyla ilk siyasi makalesini yazdı. ABD'ye gitti ve Amerikan solunun Vietnam Savaşı'na karşı yaptığı büyük gösterilere katıldı. Paris'te, Cezayirli ve Faslı göçmenlerin lehine çok sayıda gösteride yer aldı. 1970'de siyah halkın kendi kaderini belirlemesi için mücadele eden paramiliter Amerikan örgütü Kara Panterler'e destek vermek üzere Amerika'nın pek çok yerinde, üniversitelerde ve basın karşısında sayısız konferans verdi. Filistin Kurtuluş Örgütü'nün kamplarını ziyaret etmek için Ürdün'e gitti ve orada altı ay kaldı. ABD'ye giriş vizesi verilmeyen ve Ürdünlü yetkililerce sınırdışı edilen Genet, Fransa'ya döndü. Çok sayıda makale yayımladı. Filistin kamplarında ve Kara Panterler'in yanında kaldığı dönemleri anlatan bir kitap yazmaya başladı, ancak defalarca bırakıp tekrar yazmayı denediği bu kitabın yayımlandığını göremeden 1986 yılında öldü. Yaşamı boyunca rahatlamaktan obsesif derecede korkan ve en zengin olduğu dönemde bile birkaç kitabı, gömleği, bir çalarsaati ve valizinden başka hiçbir şeye sahip olmayan Genet, isteği üzerine Fas'ta, bir yanında hapishane, diğer yanında bir genelev bulunan bir mezarlığa gömüldü

--------------------

Düşünceleri

Ben, maruz kalmak yerine kendine verilmiş olanı isteyen, bunu üstlenen ve en uç noktasına vardırmaya kararlı bir adamım. O, mülkiyeti kutsayan düzenin 'hırsız'ıdır. Kendi yarattığı milliyet kavramını özsel bir gerçeklik sanan vatan'sev'erin 'hain' diyerek suçladığı, ataerkil toplumu üreten ve sürekli yeniden üreten erkek aklın 'ibne' ya da '***' diyerek dışladığı biridir. Toplumsal düzende yer almaya hakkı yoktur. Özgürlüğünü kullanmak istediğinde önünde tek bir seçeneği olduğunu görür: bir 'aziz' olmayı istemek, "yani insanın inkarı olmayı istemek". İnsanların yanına gitme umudunu kaybettiğinde kendine "onlardan tümüyle uzak olayım" demek zorunda kalır. Onu reddetmiş olan bir dünyayı o da "elbette" reddeder. Aç olduğu için başladığı hırsızlık, bu reddin ilk büyük aracı olur. 'Hırsız' damgasını yedikten sonra, "hırsızlık yok edilemez bir şey olduğu için, onu bir ahlaksal yetkinlik durumunun kökeni yapmaya" karar verir.

 

Tekil bir eylem olan hırsızlığa, daha evrensel bir işlem olan şiir yararına ihanet etmem gerekiyordu. Bu, onun anti-ahlakının, reddettiği dünyanın ahlakıyla ilk kesişmesidir; çünkü "her estetikte bir ahlak vardır" ve "ahenkli bir cümle kurma kaygısı bile bir ahlakı gerektirir."Yazmak onun için bir ihtiyaç halini alır. Bunun nedeni, kendini ona verilmiş zamandan sorumlu hissetmesi ve yazmayı, "faaliyetlerimizin" büyük bir bölümüne sinen durgunluğu aşmanın bir yolu olarak görmesidir.

 

Eylemin, sömürgeciliğe karşı doğrudan mücadelenin (Siyahlar ya da hizmetçiler için) bir tiyatro oyunundan daha çok şey yaptığına inanıyorum.. Genet'nin yazmaya bakışı daha sonra değişir. Yazının yerini eylem almıştır. Örneğin, önceleri "onun söylediği her şey düz yazıyla söylenebilir ve zaten söylenmiştir de" diyerek estetik açıdan eleştirdiği Brecht'i, artık politik açıdan eleştirmektedir: "Brecht'in komünizm için hiçbir şey yapmadığını, devrime Beaumarchais'nin Figaro'nun Düğünü'nün yol açmadığını sanıyorum. Bir eser mükemmelliğe ne kadar yakınsa, o kadar çok kendi üzerine kapanır. Daha da kötüsü özlem uyandırır!" Genet dönüşümünü söyle anlatır: "Kitaplarımda ve hapishanedeyken, hayal gücümün hakimiydim. Üzerinde çalıştığım unsurun hakimiydim. Çünkü bu yalnızca benim hayalimdi. Ama şimdi, gördüğüm şeylerin hakimi değilim artık. (...) Serbest kalır kalmaz yitip gitmiştim. Ve kendimi gerçekten, ve gerçek dünyada, ancak bu iki devrimci hareketle, Kara Panterler ve Filistinliler'le yeniden buldum. (...) Bunu söylemek zorundayım: elleri ayakları sımsıkı bağlanmış adamlar gördüm, parmakları kesilmiş bir kadın gördüm! Gerçek bir dünyaya tabi olmak zorundayım. Ama hep eski kelimelerle, benim olan kelimelerle. (...) Yani, bugün bunu yapmak gerek, dün yaptığın şeyi yapmamak. Kısacası, gerçek dünyaya göre hareket ediyordum ve artı, dilbilgisi dünyasına göre."

Sartre'ın yorumunda Genet, kendisine düşman bir dünyaya karşı kimliğini gururla öne çıkartan, iyi ile kötü arasında bir ayrım yapmanın kendi kişisel seçimine ve kararına bağlı olduğu varoluşçu insanın bir ön örneğidir. Sartre Genet'yi, "eşcinsel özne"yi icat ettiği ve "kendini seçen ve onaylayan o mutlak bilince" ulaştığı için över; çünkü Genet, onu aşağılayanların ve dışlayanların karşısına, aşağılanma ve dışlanma nedenlerinin tümünü benimseyerek ve bunları gururunun öznesi yaparak dikilir. Ona dayatılan yazgıyı reddeder ve bu redde dayanarak var eder kendini. "Tüm alışılmış yaşama nedenlerini yok etmek ve başka yaşama nedenleri keşfetmek" ve karşı (anti) olma durumunu sonuna dek sürdürmek için yapılması gereken her şeye "cesaret" eder. Genet'de asıl hayranlık verici olan da budur (çünkü eğer karşı oluşu değil de karşı oluşunun sonuçları göz önüne alınırsa, beyazlara olan kininden dolayı Marksist Kara Panterler'e destek verebildiği gibi, Fransa'ya kini yüzünden Faşist Hitler'e de, eylem olarak olmasa da, destek verebilen 'çelişik' bir kimlik çıkar karşımıza.) Genet'nin politik tavrını anlamak için de yine bu 'anti'liği görmek gerekir. "Filistinliler'in kurumlaşacakları gün artık onların yanında olmayacağım" diyerek Genet bu tavrı en güzel biçimde özetlemiştir.

Ğörünüşleri ortadan kaldıracağım, örtüler yanıp düşecekler ve ben, bir akşam, orada, avucunuzun içinde camdan küçük bir heykel gibi dingin ve arı durumda ansızın ortaya çıkacağım. Beni göreceksiniz. Çevremde artık hiç bir şey olmayacak. Genet çıplaklığa övgüler düzer, bizi "arınma"ya çağırır. Sınırlarını o kadar çok zorlar ki bizi, kendi sınırlarımızın ne kadar uzağında olduğumuzu görmek zorunda bırakır; ama Genet'nin ardından gitmek kolay değil. Kendisinin de dediği gibi bu, suç ortaklığını gerektiriyor. Buna cesaret edebilmenin yoluysa belki de, tıpkı Paravanlarda Kadı'nın yaptığı gibi, suç kavramını sorgulamaktan geçiyor.

Tiyatrosu

Benim tiyatrom pis kokuyorsa bu, diğerleri güzel koktuğu içindir. Genet'nin anti tavrı, tiyatrosunda da kendini gösterir. Tiyatroyu sevmediğini söyler, kuklaların tiyatroculardan daha iyi oynadığını düşünür. Ancak bunları, orayı ve o zamanı düşünerek söylediği kesindir. Bunun kanıtı da, başka bir tiyatronun olabilirliğini anlatma çabasındadır. O, "dramatik eylemi öğretim aracına dönüştüren, siyasete, dine, ahlaka veya herhangi bir şeye bağlı kaygılarla dolu" bir tiyatro yerine "fazlalıklarından kurtulmuş" olan ve böylece "belki de henüz keşfedilmemiş olan yegane erdemi veya erdemleriyle ışıldayabilecek" bir tiyatro tasarlar.

Giyatro Genet için uçarı bir oyun değildir. O'nun tiyatrosu işlediği suçlardan biri olarak görülebilir, çünkü küstah, agresif ve mistik bir eylemdir. Herhangi bir Genet oyunu boyunca görülen şey, seyircinin algıladığı ya da gördüğü kadarıyla görünen gerçekten ibaret değildir. Bir semboller tiyatrosu olan Genet Tiyatrosu'nda seyircinin hayalgücü ve algısı en etkin hale geçer. Seyirciyle öyle bir dilde konuşulur ki hiçbir şey söylenmez ama herşey kehanet edilir. Bir kez seyircideki hayalgücü harekete geçti mi, karakterler arasındaki ilişkiler , benzeşmeler , yakınlıklar ortaya çıkar.

''Teatral büyü bir kez gerçekleştirilip, yazar, oyuncu ve seyirci arasındaki bir bağ kurulunca bu bağ parçalanmalıdır. Böyle bir kopma tiyatrodaki gerilim arttırır. Seyircinin oyun yazarına duyması gereken güven, seyirciye yöneltilen hakaretlerle, ışık oyunlarıyla, pornografiyle, rahatsız edici ritm, ses, jest, mimik ve yürüyüşlerle kırılır ki teatral büyü daha da kuvvetlensin birliktelik daha da yoğunlaşsın. Ayin havasındaki bir teatral yükselmeden daha etkili bir şey bilmiyorum.''

Oyunlarını topluma karşı olduğu kadar, kendine karşı da yazdığını söyler. "Oyunlarında izleyiciyi tiksindirerek, rahatsız ederek, şaşırtarak ve irkilterek onların ikiyüzlülüklerini açığa çıkarmaya çalışmış ve toplumun her kesimindeki, siyasal ve toplumsal her tür sahteciliğe acımasızca saldırmıştır."

Tiyatro O'nun için bir savaş alanıdır. Her zaman seyirciyi şok etmek onda bir reaksiyon yaratabilmek için uğraşır. Aşırı gerçekçiliği, küstahlığı ve şiddeti kullanarak, seyircide O'na yanıt verebilecek bir şiddet yaratmaya çalışır. Yoğun karmaşasını anlaşılabilir kılmak için rakibi benimsediği seyircisiyle yaşayan bir temasa ihtiyacı vardır. "Seyirci sahne projektörleri tarafından ışığa boğulmadan önce tüm iskeletiyle sahnede bulunmalı ve toplumun yani kendisinin sahip olduğu boğucu garipliklerle savaşmalıdır."

"Genet'nin tiyatrosu baştan aşağı bir başkaldırı tiyatrosudur." Sürekli kendini yenileyen ve yeni teatral ayaklanmalar öneren bir kendini ifade etme biçimidir. "Toplumun dışlanmışlarının düş dünyasıyla uğraşırken insanın durumunu, yabancılaşmasını ve anlam ve gerçeği boşuna arayışını deşer." Bu başkaldırı, tiyatro dilinde de kendini gösterir: "Kaba saba denilen sözcükler ve çağrıştırdıkları durumlar temsillerin çoğunda unutuldukları için benim oyunlarıma da sığınma hakkı elde ederler.Benim tiyatrom pis kokuyorsa bu diğerleri temiz koktuğu içindir.''

Politik, sosyal, ahlaki veya edebi; karşıt güçler arasındaki mücadele Genet'ye enerji katar. "İllüzyon ve gerçek, ölüm ve yaşam, iyi ve kötü, güçlü ve zayıf, genç ve yaşlı, geçici ve ebedi, kollektiflik ve bireysellik, bilinç ve bilinçsizlik" O'nun genç ve çoşkun anlatılarının temelini oluşturur.

Paravanlar'da işlenen ana temalardan biri olan ölüm genelde insan, özelde edebiyatçı kimliğiyle Genet' nin zihnini bir hayli meşgul etmiştir.O'na göre ölüm bir başka varoluş fazına geçiştir, dünyadaki görüntüsünün aynada yansıyan aksidir.Ölüm Genet için aynı zamanda tiyatrodur da: ''Eğer sahne ve yaşam birbirlerinin karşıtlarıysa bu; sahne ölüme çok benzediği içindir; bütün özgürlüklerin mümkün olduğu bir yer."

''Günümüz kentlerinde tiyatro inşa edilebilecek tek yer kenar mahallelere doğru yer alan mezarlıklardır. (Yeni mezarların kazıldığı ve ölülerin gömülmeye devam edildiği canlı mezarlıklardan bahsediyorum) İnsanların tiyatroya gelip gitmek için mezarlar boyunca uzanan yollardan yürümeleri gerekecek. Seyircilerin toprakta yatan ölülerin arasından geçerek tiyatrodan çıkışının nasıl bir şey olacağını düşünün bir kere. Ne konuşmalar ne de sessizlik bir Paris tiyatrosundan çıkıştakine benzeyecektir. Ölüm hem daha yakın hem daha hafif, tiyatro ise daha ciddi olur o zaman."

KAYNAKLAR

Knapp, Bettina Liebowitz: Jean Genet, Twayne, Boston, 1989

Savona, Jeannette Laillou: Jean Genet, Macmillan Pr., London, 1983

Genet, Jean, Açık Düşman: Jean Genet'den Seçme Yazılar ve Söyleşiler, Metis, İstanbul,1994

Genet, Jean: Nasıl Oynanmalı: Hizmetçiler, Balkon, Paravanlar, MitosBoyut Yayınları, İstanbul, 2000

Genet, Jean: Hırsızın Günlüğü, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1997

Esslin, Martin: Absürd Tiyatro, Dost Kitabevi Yayınları

Megill, Allan: Aşırılığın Peygamberleri, Bilim ve Sanat Kitabevi

--------------------

derlemedir...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

  • Similar Topics

    • Jean Luc Godard

      Jean-Luc Godard (d. 3 Aralık 1930) Fransız ve İsviçreli film yönetmeni ve sinema eleştirmeni. Fransız Yeni Dalga Akımının en etkili üyelerinden birisi.   burjuva bir ailenin sosyalist çocuğu olan godard'ın babası doktor annesi ise isveç'in en zengin bankacılarından birinin kızıydı. sorborne'da etnoloji okurken aralarına katıldığı françois truffaut, jacques rivette ve eric rohmer sinemaya yönelmesini sağlamış, godard rivette ve rohmer ile beraber "gazette du cinéma"yı kurmuştur. "hans lucas" tak

      , Yer: Yönetmenler

    • Lanetli miyim ?

      Ben buraya üye olalı çok olmadı. Üye olma sebebim de bana neler olduğunu öğrenmek ve anlattığımda deli muamelesi görmemek.Benim yaşadadığım ilk garip olay daha birinci sınıftayken başladı. O zamandan beri gördüğüm kabuslar. Hem çok gerçekçi hem de çok korkunç kabuslar. Rüyalarım her zaman garip ruhani varlıklarla ilgili oluyordu. O zamandan beri istediğim her şey gerçekleşir. Zor drumda kaldığım zaman sürekli bir mucize olur. Çoğu zaman aklımdan geçen herhangi bir şey de olur ama abartılacak kad

      , Yer: Yaşadığınız Paranormal Deneyimler

    • Lanetli Olduğuna İnanılan 11 Ürkütücü Tablo

      1. Bruno Amadio, Ağlayan Çocuk Tablosu   http://i.hizliresim.com/g62vYO.jpg   Seksenli yıllarda İtalyan ressam Bruni Amadio tarafından çizilen, “Ağlayan Çocuk” resmi, bir anda dünya çapında üne ulaştı. Özellikle Avrupa’da ardı ardına gelen olaylardan sonra, resim “lanetli” olarak anılmaya başladı. Öyle ki, bu resmin bulunduğu evlerde, yangın çıkıyor, her şey kül olsa da, bu resim sağlam kalıyordu. Hatta, 1985’te İngiliz The Sun gazetesi, okuyucularıyla birlikte bu resimden kurtulma kampanyas

      , Yer: Şehir Efsaneleri

    • Dünyanın Lanetli 7 Kalesi

      1. Frankenstein Kalesi - Almanya   http://i.hizliresim.com/BzDk4M.jpg   Kalede yaşamış bir şövalyenin hala varlığına dair kanıtların sunulduğu kalelerden biri,2008 yılında --Uluslararası hayalet avcıları ekipleri kale içinde paranormal olayların olduğunu gözlemleyip,belgelemişlerdir.   Yapıldığı tarih: 1252 ( 13. yüzyıl )   2. Zvikov Kalesi - Çek Cumhuriyeti   http://i.hizliresim.com/lZvV9r.jpg   En önemli Gotik kalelerden biri sayılır; bu kalede inanılmaz şeyler oluyor. Bunların baş

      , Yer: Şehir Efsaneleri

    • Lanetli Mumya Ve Titanic

      İsa’dan 1500 yıl önce yaşayan Mısırlı Prenses Amen-Ra öldükten sonra dönemin geleneklerine uygun olarak mumyalanmış ve tahta bi tabuta konmuş. 1890 yılında 4 zengin İngiliz genci, prensesin mumyasını bi "tarihi eser" kaçakçısından (böyle söylediğimi prenses duymaz inşallah) satın almış. Ve felaketler zinciri de böylelikle başlamış. Mumyayı alan gençlerden birini en son alış-verişten bi’kaç saat sonra çöle doğru yürürken görmüşler. Bi daha da İngilizi gören olmamış. Dörtlü grubun bi başka üyesi e

      , Yer: Şehir Efsaneleri

×
×
  • Yeni Oluştur...