Jump to content

Haydar Ergülen


schizophrana

Önerilen Mesajlar

1956 Eskişehir doğumlu ODTÜ Sosyoloji mezunu köşe yazarı ve şair. Sevenleri olduğu kadar sevmeyeni de fazladır. Bir kaç şiirini paylaşacağım.

 

o şehre davrandığın gibi davran bana da

o şehre gittiğin gibi bana da git uçarak

bana da in, bana da kon ve el salla geride

bıraktığına: elveda benim küçük adamım!

ufacıktan bir şehri nasıl adam ettinse,

sevdinse adam gibi, beni de o şehir gibi

sev! korkma sakın, adam etmez aşk beni,

geç benden, benim de köprülerim var,

aşkı seyret oradan, dalgın günüm geçiyor,

benim de gecelerim var, danset, eteklerin

fırdönsün, sen bana dön, bana eşlik et,

benim de sabahlarım var, uyanmaya ne saat,

ne telefon, ne kapı: bisikletin zilini

dizlerini kanatan bir deli kız çalsın yeter ki!

benim de parklarım var, uzanıver salkımsaçak

üstüme, dalımdan tut, benim de yapraklarım var

güneşli gövdene müjde eli kulağında bahar,

benim de şiirlerim var, aşk konulu, senin

o şehri sevmene benziyor, seni sevmeye

benziyor adamakıllı serserin olana kadar

 

bir şehri kıskanıyorum, benim böyle neyim var?

 

 

--------------------------------------------------------------

 

"haylaz bir serçenin sesinden ısındım bu ilkyaz göğüne

eskimeyen bir güneşin ışıklarıyla tutuştu gövdem

kadınım o çocuk yüreğin nasıl yoksul komadıysa hayatımı

ela gözlerin de birer yıldızdır bu lacivert geceye düşen"

 

--------------------------------------------------------------

 

'sallandığıma bakılırsa bir gemi olmalı hayat

amaan şimdi bayram seyran, sonrası faşizm

dedim bana müsaade en iyisi mi ben ineyim.'

--------------------------------------------------------------

sözlerime gülecek kadar yakınıma hoş geldin

ne yakınmış meğer, aşk yüzünü güldürsün

kocadığında dedikleri gün!

aynalara yeniden hevesim geldi,

güldürdüğün yüzümü göresim geldi!

pek sevindirdin de beni,

bıraktım dünyanın işini bu dünyaya:

kutsal bir işim var dedim,

tanrının sevdiği bir iş: seni sevmektir görevim.

 

--------------------------------------------------------------

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

bu sabah şu denizi kirala,

mavi mavi hatırlayalım birbirimizi.

bu öğlen güneşi kirala da,

bir daha hiç soğukluk girmesin aramıza.

bu ikindi bana tembelliği kirala,

gölgesinde kedin olurum senin.

sakın bu şiiri kiralama,

şairin olurum yoksa...

 

**********************

 

senin bir tek resmin var bende

durmuşuz eski bir yazın önünde

sıcak yaz terli duygular eriyen bir aşk

düşündüm de eskitmişiz birbirimizi

o resmin benzersiz mutluluğu inceldikçe.

 

**********************

 

mirildandiğim şeylersin

 

senin harflerin için

1.

mırıldandığın her şeysin, sesinden öpüyorum

sessizliğine de eğiliyorum fakat neredesin

kapanınca harflerinin kapısı: adın

şiirim!

heceler gibi öpüyorum işte iki hecesin

adından başlıyorum öpmeye kırlara çıkmış

harflerinin arasından öpüyorum: ağzın

cennetim!

dilin hâlâ çocukluğun suyuyla terli

ve haylaz suyundan öpsem küskün

bir çeşmenin harflerin susuz. dilin

cehennemim

 

2.

mırıldan dur bana, senin üstüne harf

getirmem daha, ağız ağıza duruyor

harflerin: sevmenin birinci hâli gibi

telaşlı duruyor da ben utanıyorum

üçü bakarken birini öpmeye senin!

 

3.

harflerin aralanmış

sesliler sevişiyor

sessizlere bu cümlede

sıra gelmeyecek gibi

 

harflerin yatışınca

belki duyarsın içinde

sessizlerin uykusuz

kaldığı o cümleyi

 

aşkı seslendirirken

unuttuğun mırıltı

bizi sessizliğimizden

doğru bağışlar belki

 

4.

bir ses sesini öpse

harflerin uykusuz kalır

 

5.

dün sabah önünden geçtim

kağıt gibiydi harflerinin yüzü

araları açılmış olmalı

bütün gece sevişmekten

 

6.

mırıldandığımız şeyler

kalmayınca aramızda

ağızda söz, gövdede ter,

bir aşk bunlarla biter

 

7.

harflerin gülüştüğünü senin adında gördüm!

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

KARŞILIĞINI BULAMAMIŞ SORULAR İÇİN

 

Serin rüzgârlar taşırbir dostumun yüzünü yakan mevsim

incelmiş bir hayatın kederiylesessizce durur

anıların yamacındarenginden su alan resimodalara sığmazdık

odalar dariçinde gizli bir ses ölürkendönenip durdu

hevesdağlar dağlarsaatleri biz sustururduk

korkusuyla kendi sesimizinyokederdik

kardeşliğini gündüzle gecenin

karardı baktıkça gözlerbalkon derinliğindeki dağlara

heves yollara düştü

tedirginlik korkularayüzün gecikmiş bir mektupta

anlaşılır dürüst ve ıslakyitirilmiş bir anıyla çıkageldigüneyin ılık sokaklarından

-her ses bir renge yakışır

su kendi bildiğince akarhiçbir şeye benzemez

içimizdeki uçurumne kadar acemi harcı olsa daölümle karşılanmalı bazı sorular. ...............................................................

PERİLER AŞKA UÇAR

 

ne güzel çarşaflar sererdin aşkaüstünde

serin kanatların yelken açardıbir gün kim bağırdıysa

uyandık birbirimizden-deniz bitti, boğuluyorum, camı açsana!

denizin üstünde uyku yasaklandığından berikaradayım,

boğulsam da kırpmıyorum gözlerimi

her zaman benim gözlerim değil uykusuz

görüyorum beni okşayan gözlerindeki geceyiy

akılacak öyle çok sır var ki bu ormanda

yine sen tutuştur, yine bir avuç suyu

nuslandırsın deli çiçekleri ezen kötü sözleriderim ki: - aşk varmış o perinin çırptığı her kanatta!

 

UNUTULMUŞ BİR YAZ İÇİN

 

anımsa bizim unutulmuş bir yazımız vardı

kıyısından çocukların dokunarak geçtiğiyaz

kirli denizlerin körfezine çekildi

biten o yaz mıydı düşün istersen

bir taşra melankolisine kaptır kendini-şimdi anımsanması gereken birşeyler vardır

bir çığlık kadar sessizlik de anımsanır

hoyrat sevinçlerle sularında yüzülen

olağan duygularla yüreği örtenbir aşktan geriye suskunluk kalır

-yazdan ne kaldı sana yazdan ne kaldı

birkaç dize ölü ozanların gezindiği

kimsesiz romanlara sığınan yürek ağrısı

denizle aranızda ortak dil gibi

usulca çoğalan yaz kederleri-her zaman paylaşılan duygular vardır

yeri gelince ölümler de paylaşılır bölüşmek bir ölümü dostluğu ve şiiri

benzemez beyaz evlerden mavi sularaaynı pencereden iki yabancı gibi bakmaya

-yaz bitti mi diye sorma yaz çoktan bitti

yedeğinde karartılmış sevgiler taşıyarak

nasıl özlendiğine tutkunlar gibi şaşarak

korkarak geldiği yollardan geri dönmeye

sıradan geçen bir yazın yanına gitti

-bir aşkta sıradan yazlara da yer vardır

sıradan bir aşkın sözlüğü gittikçe daralırartık

ne fısıltı gibi ilk ürpertiler

ne geceyarısının büyülü güzelliği

ayrılıklar gelir kapımıza dayanır

-incelik gibi bu şiiri bıraktı yaz giderayak

bir ozan olsam bana sorulmaz derdim

sorulsa da o yazdan inceliğin hesabıyazık ödenmemiş bir borç gibi karşımda

uçucu bir yazdan kalanların toplamı

-de ki o umutsuz duruşunun ardındakendinden bile sakladığı yaralarıgün gelir onulmaz özlemler gibi

ıslıkla söylenen bir aşk türküsü olur

unutulmuş yazın kırgın yolcususevdalı yüreğini kıyıya vurur.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

EYLÜL

 

 

 

 

 

Kadın gider ve bunun Şiir olduğu söylenir

 

kadın gider ve bir Şair doğar bundan

 

(Ben hangi kadından Şair olduğumu bilirim)

 

"Yazın bittiği her yerde söylenir"se (*)

 

kadının gittiği de her yerde söylenir

 

kadın gittiği her yerde Şiir diye söylenir:

 

Kadının gittiği yazın bittiğidir, her yerde

 

yaz biter kadın giderse, bunun sonu Şiirdir,

 

yazın sonu Şiirdir, Şiirdir aşkın sonu...

 

Şehir her semtiyle yazın peşine düşse

 

yaz uzar bundan ve aşklar da nasiplenir,

 

yazın peşinde Şehir, kadının peşinde Şiir

 

eylülün semtine kadar böyle gidilir

 

bir gecede gittimdi hazirandan eylüle

 

eylül yazdan terkedilmişti, Şiirse haziranda

 

kadın tarafından terkedildi o söylenceye:

 

Bütün oğullar anneyi bir Şiire terkeder!

 

O kadın beni terkederse Şair olurum

 

oğul olduğum kadın sakın beni terketme,

 

şiirdir söylenir, yazdır biter, kadındır gider

 

 

 

Bütün kadınlar Şiiri bir kadına terkeder!

 

 

 

 

 

Haydar Ergülen.

--------------------

Beni Aska Terkettigin Icin Seviyorum Seni

 

bir sir-cocuksun, yalnizca ask acik sende,

ne sen kaliyorsun ne o, asktan baska

biri yok, gel, ask istedigi icin varsin,

Ne onu kurtariyorsun ne kendini, asktan baska

biri yok, git, ask istedigi icin yoksun

 

ayriliktan degil, tasidigi safliktan konusursun;

Ayrilik sana donmektir, yeniden bana

Ruhumuz opusur ya, baskasindayken agzimiz,

Govde gozaltindadir, oysa ruhumuz sereserpe

Seni senden beni benden bagislar birbirimize

 

Bir sir cocuksun, askla aciyorsun kullandigin her seyi

Burda degilsin, coktan cekilmissin ve seninle

gitmis senin olan, her zamankinden coksun bu evde,

cunku ask hepimizden caliskandir, ben duruyorum

Vefa ask lisesindeki ceza nobetine

 

Bu karanlikta daha iyi goruyorum seni

Ayni tunelden geciyorsun geliste ve gidiste

Kavusmaya, ayriliga ayni yolu kullaniyorsun,

beni buyuten asktan soz ediyorum, yolculuga ovgu,

 

bir sir cocuksun, bastan cikarir gibi aciga cikardin beni,

ayrilik mi; beni aska terkettigin icin seviyorum seni!

 

...Beni Aska Terkettigin Icin Seviyorum Seni

 

Haydar Ergülen

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Bütün kadınlar Şiiri bir kadına terkeder!

 

bir anda hoşuma gitti bu söz...

 

tşk.semuel..

--------------------

İkinci Bir Emre Kadar..

özellikle yaz günleri

güneşi bir çiçek gibi

yakalara iliştirmek yasaklanmıştır

 

 

YALNIZIZ CEMAL ABİ

 

Bu rakıyı diyorum Cemal abi

bu rakıyı içmek seninle

Kars'a gitmek gibiydi

Senin şiirinde diyorum Cemal abi

rakı uzun içilirdi

Kars'a uzun gidilirdi

Senden sonra diyorum Cemal abi

Kars'a şiir gitmiyor

Kars kısa, rakı tatsız

senden sonra şiirde

her şey dibe çöküyor anla,

öyle yalnızız

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

önemli değil belki moderatörler birleştirir :) bak bir kaç ekleme daha yapıyorum :)

 

Karanlıkta Dans

 

Hangimizin tarihi yağmuru açık değil bu şehirde?

bakarım, arkasından bile konuşamam sevdiklerimin...

 

işte, başkalarının ayıbından kesilmiş dilim,

ve yalnızlığımın sunduğu tek incelik olan şiddetin

törenini kabul ettim kimse bilmedi,

sırların sonu yokmuş: mühür kırık, av peşimde,

uçurumlardan çevrilip yağmurlarda yenildim...

 

bir yabancı gibi hiç kavuşmadığım ayrılıkları geçtim,

yalnızlığın içindeki yıldızlar gibi ayrı geçtim,

ipek olup ele gelen inceliklerden yenilgi,

birbirinin sağırlığına bağıran her ağızdan tevekkül,

kötülüğü uzatan gölgelerden hatıra...

dağılmış cüzleriydi çocukluğundan göndere çekilenin.

 

bir gülün rüzgardan uzaklığını anlarım, kırılır,

alınganlığımsa, rüzgara hazır olmayanın korkusu...

bir köylü gibi oyuna gelmemektense, soytarı olsaydım,

yenilgide boynu ilk vurulan şehit,

ya da bir köylü gibi, kendimin ve şehirlerin

unutmasına bıraksaydım oyunbozan ruhumu,

omuzlarım dar, maskem yerde ve sesim

karartmıyor gümüşe tutulan aşkların korosunu

 

- GÖMLEĞİNİ GENİŞ TUT, HER ZAMAN RÜZGAR BULUNMAZ!

çabuk aşk hafif tarih avam ruh karnavalda

kandırılmış gövdenin yüzü yok, AYNAYA BAKMAZ,

KARANLIKTA DANS EDENE ADI SORULMAZ!

 

 

Haydar ERGÜLEN

 

*****************************************************************

 

 

İnsan İki Kişidir

ben sana eski bir şey söylemiştim

evler içe doğru açılıyordu daha

kelimeler içe doğru açılıyordu daha

içe doğru açlıyordu daha

iki kişi bir insanda

 

insan iki kişiydi

 

insan iki kişidir

daha kalabalık değildir

biri olmaktan

 

yokluğun bıraktığı iki kişiden

biri derinliğine insan

biri boğulur ondan

 

iki kişidir insana

tuzaktan düşen orman

hanidir kuşlardan konuşmadık

 

en az iki kişidir

bir insanda aşk olmak

onları da birbirine bağışla

 

iki kişinin düellosunda

karşısında ondan kutsal

kimi bulacak insan

 

iki kişiysen yalnızsın

deli çocuk deli kadın

topladığın deli çiçek

 

iki kişilik biletin

insanı çoktan geçti

birazdan dolar yalnızlık

 

iki kişi daha var

biri yola çıktı yine

içimde biri açacak

 

ben sana eski bir şey söylemiştim

biri fazla

insan iki kişidir

 

insan şimdi kaç kişidir

kaç kişiden kalır bir insan

kaç kişi bıraktıysan

bir insandan kendine

 

beni iki kişi bırak

biri ateş olsun sarsın

biri bunu yangın sansın

 

beni iki kişi bırak

biri ele versin beni

biri suçumu üstlensin

 

beni iki kişi bırak

beni iki kişi bırak

 

Haydar ERGÜLEN

 

***************************************************************

 

Tünel

Ateşçi gelir, kömür atar ve tren

deler sizin karanlığınızı

ateşçi gelir, kömürü karıştırır ve tren

çıkar sizin karanlığınızdan

 

Sizn tünelinizi hatırlıyorum sanki

tren değil yolcular geçiyordu

ve hatırlamıyorum bundan

daha karanlık bir yolculuğu

 

Nasılsa kendi karanlığınızdan

bir gün siz de geçersiniz

çıkar karşınıza bir avuç kül

ve söndü sönecek ateşiniz

Haydar ERGÜLEN

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

İÇ NEFES

 

o bir çay istemişti, trenin içinde

biz tren yolcusuyduk, çölün içinde

ben yalnız kalmıştım, senin içinde

oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni

 

aşkı geçtik, gözlerini açabilirsin

 

o bir dile sığınmıştı sözü içinde

yolu yoluma çıkmıştı ,çölü içinde

ben eski kalmıştım senin içinde

oysa kaç çocuğun yerine övmüştüm seni

 

düşü geçtik kendine bakabilirsin

 

o bir bende kırılmıştı hayli içimde

ıssız otağ kurulmuştu, canım içinde

ben kime kalmıştım senin içinde

oysa kaç bahçe yerine açmıştım seni

 

kimi geçtik kimseye sorabilirsin

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

KÜS NEFES

 

sana küstüğümde sen yoktun daha

yokluğuna küsmüştüm sonra sen geldin

kendime isteyemezdim seni öyle güzeldin

şimdi varmışsın gibi küsüyorum yokluğuna

 

alınganlık, ah , bilmezsin, küsmem de küsülecek

zamanda, n'eyleyim varlığın yokluğundan tenha

senden başka küsecek kimse mi bıraktın bana

bir ben kaldım bir de bırktığın küskünlük tenha

 

sen kimseye küsmezsin bilirim gözlerinde

yaprak hırsızı güz: anılar düştükçe göz

dolar, yaz gelmeden temizlemek gerekir

gözleri, yoksa küskünlük de gözyaşıyla kirlenir

 

küsecek kadar sevmeli insan birini

o gelince küsmeli nerdeydin bunca zaman

niye sevmedin beni küsecek kimsem yoktu

demeli, o varken de kimseye küsmemeli

 

Haydar Ergülen

--------------------

kalpler acı biriktirmek için birer kumbara sanki

ve bulamayız anahtarını boşaltmak için içini

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

bu gece bir konuk gelecek sana

ıtır kokulu gün odana indiğinde

pencerende solgun yüzüyle belirecek

sana bu gece bir konuk gelecek

 

yorgun gülüşünü tanımasan da

sürgünde söylenmiş şarkılar gibi

yüreğine sessiz bir yağmur düşürecek

sana bu gece bir konuk gelecek

günün bir ucundan ölüm giriyor

bedenin üşüsün de yüreğin üşümesin

özlemler uçururken coşkulu sesin

sana bu gece bir konuk gelecek

 

erinçli yazlar da gelir kavuşursun

ev içlerinin tutkulu sessizliğine

beyaz kuşlar gibi uykular süzülecek

sana bu gece bir konuk gelecek

 

kadınım benim acımayı bilenim

kuşkulum tedirginim sevecenim

üşümüş su dalgın kar acılı yel

bu gece benimle sana gelecek.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Bunlar da Ergülen den şiirsel metinler

 

BUDALA KİTABI’NDAN

 

 

 

 

Budala: Hem Oldum, Hem De Yazdım.

 

 

 

BUDALA TAŞI: (Latince sözlüğe bakılırsa, 'Aziz'lerle karşılanır, karşılaşılır. Ben bakmadım, ağaç, taş, ot ve bunların doldurduğu bir sessizliği uygun gördüm. Sözlükler bazen üzer insanı, bu kez üzülmek istemedim.)

 

Atalar bir taşın dibinde doğmuş olmalı, çünkü öylesine kâğıttan bir kalp ve tefrika halinde gözyaşı taşırlar ki, dayanmak, anlamak için taş olmak gerekir. 'Budala' ise taştan başkası görmesin diye, gider taş kıyısında doğar. Taşı kör sanmak 'Budala'ya mahsustur. Taşın elinden tutar, karşıya geçirir. Nereye gitse, yanında o 'ağlama taşını taşır kör niyetine: Taş atmaktır 'Budala'nın derdi. Sanır ki kül düşse tutuşan kalbi, ay geç kalsa üzgünlüğe yetişen gözyaşları taşı da yumuşatacaktır: 'Budala Taşı' böylece değersiz, hünersiz, gereksiz bir taş olarak ne tarihte, ne coğrafyada, ne resmi ne özel hatıratta yerini almamak için, kentin, denizin, alkışların, haberlerin, ansiklopedilerin kıyısından usulca yuvarlanacaktır. Düştüğü yerde (ah!) sesi bile çıkmayan, toz bile kaldırmayan bir taş elbette, 'Budala Taşı'dır: Taşı yürü.

 

 

 

Daima 'Bakınız aşağıda' diye altını biz çizdik cümleleri, vurguları, siyahları vardır, parantez ya da dipnot diye gösterildiğine bakmayın, asıl illeti budur. 'Budala'nınsa orada bile yeri yoktur, yanlışlıkla bir kitaba, bir dipnota, bir kente sızsa bile yanlış durduğunu sakinlerden, harflerden, kâğıtlardan, sokaklardan önce o anlar ve gereğini yapar. Yanlışlığın gereği bir başka yanlışlıktır. "Budala" yeni şarkılarda aşkla söylenen 'yanlış zaman, yanlış insan'dır: Yanlışı taşı.

 

 

 

'Budala' için yalnızca başlangıç vardır, ne yapsa orada kalır. Hem gitme isteği yoktur, hem gidecek yer çoktur (çokluk, yokluk değil midir?), hem de ne kadar gidilse başlangıca ulaşma ümidi sonsuzdur. Sonsuzluk duygusunun ne olduğunu bilmeden, sonsuzluğu bir âlem gibi yaşayan 'Budala' için, dünyaya bırakıldığı yer ve zamandan başka bir nokta da yoktur. Başlangıcı da orasıdır sonu da. 'Budala'nın bir 'içbükeylik' içinde 'olma'sı boşuna mı sanıyorsunuz? Hem aslında 'Budala'nın sonu da yoktur: Sonu taşı.

 

 

 

Bu yazı 'Budala'ya bir gül yerinedir, taşına yazılıdır.

 

Sarıkavak köyünde doğan, uyuyan, geri dönen 'Budala Taşı'na:

 

'Bir gülü taşıyamadım, dostuma şımarır diye.' Ω

 

 

 

Haydar Ergülen

 

(Budala,13)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BUDALAYA DE Kİ: (Budalaya hiçbir şey deme. Budala alıngandır, fakat bundan değil, çok söylenmiştir yüzüne, budala hepsini görmüştür, fazlasını duymuştur, gözleri büyük, kulakları geniştir, daha göreceğim, duyacağım çok şey var dercesine.)

 

Budalaya de ki: Sen eski bir kitapsın, gövdesini gözlerden saklamayan, sırrını sakınmaya değer bulmayan. Hemen açılırsın, derin bir açıklığın vardır, dibine tez varılır. Göz ucuyla okunursun, merak etmeye değer bir cümlen bile olmadığı ilk bakışta anlaşılır, yarısı okunsa tamamına gerek kalmaz, tamamı yarısıdır çünkü. Gün geçmeden unutulursun, unutulmak fiili bile sana bir ödüldür, varlığının farkına bile varılmayan niye unutulsun, niye hatırlansın? Hem bir düşün, seni kendine hatırlatacak bir hatıran var mı? Sen eski bir kitap olduğunu herkesten önce unuttun.

 

(Eski kitap göze gelir fazla açıldığında

 

****** harfler, boyalı kelimeler ve yüzünden

 

düşen bin parça cümleler... Boşlukla dolu

 

bir kitap bu: Budala. Aç ve boşluğu oku!)

 

 

 

Budalaya de ki: Sen kayıp bir yolsun, hiçbir yere varmayan, varacak hiçbir yeri olmayan, yolcusundan korkan garip bir yol. Senden başka hiç kimsenin geçmediği bir yol bile değilsin, sen de kendinden geçmedin. Ne atlaslarda ne haritalarda seni gören yok. Belki tuhaf kelimelerle döşenmiş, belki bir daha hiç kurulmayacak kadar yakıcı cümlelerle söylenmiş bir yolsun. 'Vedalaşmaların ilmi'ni bilenler bile sendeki uzun vedadan yorulmuş olmalı. Budalanın yolu, yolcu abdal. Belki de hiç olmamış, hiç gidilmemiş bir yolsun, bile değilsin, kayıpsın.

 

(Boşluğu gam yükü ile doldurmuşlar

 

bak şu başkasını yol diye özleyene

 

topraktan gelen toprağa gider diye

 

abdala gam kâsesinde şarap sunmuşlar)

 

 

 

Budalaya de ki: Sen kendin değilsin, kardeşininsin. "İnsan Arkadaşınındır" (Hüseyin Peker) dendiği gibi 'Budala kardeşinindir. Öyleyse sen benimsin. Ben senin budalanım. Bana de ki: Budala, kardeşim!

 

(İki abdal bir elma

 

iki kardeş bir ağaç

 

iki nar bir aşk

 

iki akşam bir şiir

 

'insan iki kişidir')

 

 

 

 

 

Haydar Ergülen

 

(Budala,14)

 

 

 

 

 

 

 

BUDALANIN GEÇTİĞİDİR: (Budala, gelmeden geçmiştir. Varlıktan yokluk kazanmış, yokluktan vücud bulmuştur. Dünyanın yerlisi bile sayılmamıştır ki, 'yabancı' diye ödüllendirsinler onu! Yurtsuzluğu mekân tuttuğu da görülmemiştir. Kimin suretinde gezmiş, âlemin gözüne kimin sıfatında görünmüş, bunların hiçbiri bilinmez, çünkü budala önce kendinden geçmiştir, gözlerinin önünde geçmiştir. Hal böyle olunca da kendinden geçene dünya kim, hazine ne, kelime neci? Harften ibarettir budalanın geçtiği hayat, fakat kitaba geçen hangisi?)

 

 

 

Bu kitaba budala geçti, budalanın Ali geçti. Suriye'den kahveci güzelleri getirdi bir içim, su içen ceylânlar getirdi duvarlara incelik. Biri benim evimde, mor sandık örtüleri getirdi. Cumhuriyet gazetesinde İsmet Paşa'nın başvekil olarak tam sayfa demeçlerini bana okuttu, 10 kuruş verdi. Aklı seçiyordu ama gözleri pek iyi seçmiyordu artık. Yakasız mintanı, siyah kruvaze ceketi ve dizlerinin üstündeki kocaman elleriyle fotoğrafa durdu. Siyah-beyaz bir bahçede birazdan düğüne gidecek küçük bir tahta sandalyede oturdu. Başka bahçesi, sandalyesi ve fotoğrafı yok.

 

Bu dünyadan bir Garip geçti, kardeşlik hakkı için budala kitabına geçti. Koltuğunun altında küçük evrak çantasıyla adliye ve çocuk ıslahevi arasında usul usul gitti geldi. Çocuk tutukluların 'Garip Amca'sı, çocuk budalaların 'Garip Dede'si. Akşamları rakı içti, torunlarını sevdi, kavga ettiğini ise görmedim. Bırakacak bir şeyi de yoktu götürecek bir şeyi de. 'Kendinden başka' değil, 'kendi' bile neredeyse 'yok'tu.

 

Ya Hüseyin? Uzun budala. Kâğıda, şiire ve saza düşkün. Mahalle konsolosu. Kalem efendisi Hüseyin Efendi. Budalanın şapkalı yazılanı, fötr şapkalısı. Pelür parmaklı. Fuzuli'nin "Saadete Ermişlerin Bahçesi"nde olduğunu düşünüyorum senin. Nesimi, Fuzuli ve Hüseyni. Sizden sonra her tarafın Kerbelâ olduğunu konuşup, dünya yolculuğunda çilesi dolmamış biz budalalara üzülüyor olmalısınız mutlaka. Onlar sizden sevinmeyi öğrendiler yıllar sonra. 'Budala' olduklarını anladılar ve sevindiler buna. Budalayı budala anlar ve sever ya yalnızca. Budalanın üçüncü kardeşi kitaba Hüseyni bir Gazel olarak geçti: Yüksek Budala Hüseyin Efendi.

 

Budalalık bulaşıcıdır. Kardeşten kardeşe yayılır. Yayılmalıdır. Çünkü vücuttan, dünyadan, zamandan, sıfattan, sûretten, gözden, bugünden, gelecekten, kendinden geçen budalanın geçmediği yalnızca kardeşliktir. Budala kardeşinden geçmez, kardeşten kardeşe geçer. Geçmelidir.

 

 

 

 

 

Haydar Ergülen

 

(Budala,15)

--------------------

BUDALANIN GİTTİĞİDİR: (Budalanın gittiği, yürüdüğüdür. Gökyüzünde garip bir yıldız gibi saklandığıdır. Gerçek âleme göçtüğüdür. Budalanın göçmesi Hakk'a yürümesidir. Yedi kardeş idik... diye başlayan bir şiirin 'nefes' nefese söylenmesidir. Bu kitabın, giden gitti, ben kaldım üzgünlüğüne teselli niyetine yazıldığıdır. Başkası gibi yazamayacağım tek kitap budur. 'Budala'nın kitabıdır. Benim kitabımdır.)

 

 

 

Budala yürüyor, sürüyor, geçiyor, gidiyor. Ali geçti, Garip geçti, Hüseyin geçti. Hacı hepsinden önce geçti. Hiç büyümemiş, çocuk Hacı. Sait Faik'i ilk okuduğum günlerdi, resmini de görmüştüm: Akraba. O zamanlar renkli fotoğraf yoktu. Siyah–beyaz, kahverengi, soluk benizli fotoğraflarda yaşıyordu sevdiklerimiz. Bence hâlâ onlarda yaşıyorlar. Bir anı olmak istiyorsak, siyah–beyaz fotoğraflara durmalıyız. Çünkü onlar hakiki, sahicilik onlarda var. Renkli fotoğraflarsa geçici, uçup gidici duygular veriyor insana. Şimdi burdaydı ve hemen yok olacakmış gibi, kaybolacakmış gibi. Hacı'nın fotoğrafını görünce, amcamın Sait Faik olduğunu sandım. Hâlâ benziyor, zayıf, uzun, yalnız ve akraba. İkisini de hiç görmedim. Sait Faik'in hikâyelerini okudum. Hacı'nın bir tek resmini gördüm. İlk giden. İlk çocuk. Erken budala.

 

Cafer'se Cumhuriyetin resmi gibiydi. Yelekli takım elbise, kravat ve fötr şapka (Hüseyni bir duyguyla.) Cumhuriyet Meyhanesinde yalnız adam. Kırgın ve öfkeli. Evi kaç odalıydı, bilmiyorum, fakat çok kalabalıktı. Cafer'se tek başına hepsinden yalnız, hepsinden kalabalık. Fotoğrafsız. Yağlıboya bir tablo. Kırmızı, yeşil, mor, eflatun odalarda gri budala. Odaları kadar renkli, yalnızlığı gibi trajik bir hatıra.

 

Acelesi varmış gibi, dünyaya iyilikler yapıp, o hızla kaybolan Kamber. Mahcup Budala. Ola ki biri teşekkür etmek ister de, o da bundan utanır diye göz açıp kapayıncaya kadar kendi âlemine göçtü. İyiliklerinin çoğu açılmadı bile daha, unutuluşların sandığında. Budala'nın ipeği. Kozasını ördü ve içinden çıkmadan bir ipekböceği gibi öldü. Meriç kıyısında, yıkık değirmenin yanında, durgun sularla bakışarak içilen bir pazar öğle sonu rakısı. Kadehin yarısı duruyor hâlâ. 'Dost elinden dolu içmiş' gibiydim onunla. Dem bu dem, hâlâ doluyum onunla. Delisi yoktu, dolusu iyilikti. Dolu dolu Budala. Dolu dolu iyiliğin kardeşi. Kalp iyiliktir ya, Kamber de kalbinin iyiliğine yenildi sonunda. Gibi mağlûp her budala.

 

Sıhhiye memuru Yusuf. Yves Montand'ın budalası. Jön. Saati sağ kolunda. Gülümsemesi gözlerinin kuyusunda. Beyaz adam. Yedi kardeşin benzemezi. Çantası, oğlan çocuklarının korkulu rüyalarıyla tıka basa dolu. İğne ve sünnet. Çapkınlığı ağızlarda. Kuyuda mı zindanda mı bir Yusuf? Kıyıda bir budala. Sahil gördü, karaya döndü, küsmeden öldü. Yazılmayı bekleyen bir hikâye şimdi. Ama en sona bırakılmış. Ne çıkar yaşadığından? Bir roman değil, bir kasaba filmi. Gülümsetir, keder verir, rüyada şöyle bir görünüp geçer. Eksik budala. Yedi budalanın yedincisi.

 

Bir yaz sineması kapanır. 'SON'unda eylül yağar perdeye, sandalyelere, afişlere. Siyah–beyaz Budala filmleri bitmiştir.

 

 

 

 

 

Haydar Ergülen

 

(Budala,16)

 

 

 

 

 

 

 

BUDALALIK ET! (Budalalık etmek aslında budalalık etmemeyi bilmektir. Bile bile budala olmaktır. Budalalık etmemeyi bildiği halde, bu 'fırsat'ı değerlendirmeyen budaladır. Budalanın bir cemaati, derneği, partisi de yoktur, budala örgütsüzdür, bir Budala Birliği etrafında toplanmak da budalanın şanına uymaz. Bu yüzdendir ki budalayı yalnızca düz ovada değil, düzde, yazıda, kuytusuz şehirlerde, gölgesiz kasa balarda, ıslı-ıssız yollarda kolayca avlarlar, boynunu bükerler, kanadını kırarlar: Bir kuşu bile böylece budalaya çevirirler, isterse kutsal turna kuşu olsun budalanın yoldaşı, onun da yolunu keserler havada, mavisini karartırlar, yere indirirler: Yolundan, göğünden, toprağından kesilen bir gurbetçi kuş olur budala, gezer durur yersizliğin, yurtsuzluğun kıyısında. Yolundan çekilelim de, bir de biz gölge etmeyelim budalaya! İki budalanın birbirine faydası gölge etmek miydi yoksa?)

 

 

 

—Budalalık et! Budalalık et ki herkes seni yalnız sansın, sana senden başka kimse inanmasın, sen de kendine inanma, başkalarına inanmak dururken insan kendine inanır mı, üstelik bir budala iken!

 

—Budalalık et! Budalalık et ki dünya sevinsin, herkes seni başkası sansın, sen başkası olursan herkes sevinir, herkes 'öteki'ni budala sanır, herkesin çoğunluk, budalanın azınlık olduğuna inanır, kendine inanır, bırak inansın!

 

—Budalalık et! Budalalık et ki kimse sessizliğinden yorulmasın, boş sözlerinden yanılmasın, havaya giden heveslerinden kırılmasın, böylece bir budalaya gönül düşürüp ateşinden yanmasın, yağmurundan, külünden kararmasın, senden başka kimseye akşam olmasın, güz inmesin, kalp kapanmasın!

 

—Budalalık et! Budalalık et ki yalnızlığın halleri, ıssızlığın yolları boş kalmasın, senin gibilere ihtiyaç duyulmasın, seni gören herkes kendini iyi sansın ve böylece bir zaman daha dünya yerinde kalsın!

 

—Budalalık et! Budalalık et ki bahtiyarlık olmasa da hoşnutluk içinde biraz daha, dağ gibi kendilerinden korku gibi sahillere inmekle meşhur adamlar, yaz gibi bahçelere uğrasınlar, yaz gibi şarkılar için harcasınlar kendilerini, tıpkı kıyamadıkları kelimeleri harcar gibi!

 

—Budalalık et! Budalalık et ki bu yazıyı oku, bu yazıyı yazanın da sencileyin bir budala olduğunu anla, gülümse, ona acı, sakın kendine acıma, kendini harca, kelimelerini harca, harcayacak başka şeyin de olursa onları da biriktir ki, bir budalalık olarak faydasız nesneleri saklamakta üstüne yoktur densin ve budala olduğun yine söylensin!

 

 

 

Haydar Ergülen

 

(Budala,18)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞİİR BUDALASI (Budala bu dünyaya şair olarak geldiğine inanmakla kalmayıp, dünyayı da bir şiir olarak görmeye gelendir. Böyle gelir böyle de gider. Arada şiirler yazılır, şairler yetişir, budala hâlâ şiiri arar, şiir peşinde bu dünyayı bir yol, kendini bir yolcu olarak görmenin yakıcı hazzıyla kendinden geçer. Böyle böyle yola, çöle, kuma, suya gönül düşürür. Kum dizeleri çöl fırtınasında toz olur gider, budala ise son nefesini vermek için bilmediği, okumadığı, duymadığı, yazmadığı, belki de hiç yazamayacağı bir şiirin aklına, kalbine düşmesini bekler, bekler, bekler...)

 

 

 

Ey Budala adlı garip kişi, sen bu dünyanın şiirin yerine kurulduğunu, şairlerin dünyadan ve kitaptan çok zaman önce kovulduğunu ve yerlerine gölgelerin geldiğini bilmez misin?

 

—Bilmezsin. Bilmezliğini bilirim. Belki de bilmediğinden ötürüdür şiire bu düşkünlüğün. Şiire mi düşkünsün yoksa sen de başka şeylerin yerine mi şiirin peşindesin, onu da ben bilemem. Bildiğim bir sözdür: 'Bilen şiir yazar mı?'

 

Ey Budala adlı eski kişi, şiirin bir çocuk sıfatında kalması, masumluğunu koruması için nice çabalarsın, neleri göze alırsın, ne kargışlarla anılırsın, hiç düşündün mü?

 

—Düşünmezsin. Düşünmediğini düşünürüm. Düşünmediğinden bellidir şiiri hâlâ eski bir çocuk sanırsın. Saflığı yitirmemek midir derdin ya da şiirden başka bir yoldaşın mı yoktur şu dünya denen 'âlem'de? Bildiğim bir şey daha var ki: 'Şiir masum değildir!'

 

Ey Budala adlı kayıp kişi, neleri kaybettin ki onların yerine şiiri bulmak, geçmiş ve gelecek zamanlara dair avunmalık birkaç söz, söylenmedik birkaç dize, görülmedik birkaç şiir kazanmak istersin, bu mudur isteğin, daha ne istersin?

 

—İstemezsin. İstememektir isteğin. Kayıp zamanlar, kayıp hayatlar, kayıp kızlar oğullar, kayıp ölümlerle gün günden şiir de kaybolur, kayıp şiir olur. Bazen de bu devirde şiir yazma budalalığını iyi ki gösteren iyi gösterenlerden (hâlâ) (olan) enderemiroğlu gibi 'yürümek' şiir olur. 'Bulunuyor, fakat kayıp' olur. Bildiğim çok az şeyden biri de o ki 'kaybolmak için' yıllardır yürüyordur.

 

Ey Budala adlı suskun kişi, sen niye hâlâ, bu dünyaya ait olmayan bir inatla şiirin peşinde gidersin?

 

—'Ben yürürüm yana yana / Aşk boyadı beni' şiire ve sana. Ω

 

 

 

Haydar Ergülen

 

(Budala,19)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BUDALA NESNELER MÜZESİ (1) (11 Şubat 1997 Salı sabahı 8:30'dan itibaren geri dönmeye başladım. Oysa, çok değil daha 45 dakika önce trenden inmiştim. O sabah tuhaf bir şekilde, beni bu güne, bu eve getiren nesnelerin oluşturduğu bir çeşit resmi geçit başladı. O gün, elimdeki tren biletine bakarak geçmişe doğru bir yolculuğa çıktım ve hayatımla ilgili bir Budala Kitabı'na girebilecek, şiir nesnelerini hatırlamaya çalıştım. O şiirleri henüz yazmadım, ama kitap açık! Her budalaya, her zaman açık. Nesnelerin zamanı o günde dondu ve nesneler bir tarih değil, bugünden geçmişe doğru yazılacak birer şiir oldu. Nesneler, artık bir daha hiç unutulmamak üzere şiir olacakları günü bekliyorlar şimdi, bense onları yazarak, onlardan şiir yaparak 'Budala nesneler müzesi'ne kaldıracağım günü bekliyorum. O gün henüz gelmedi, bugün budala nesnelerin günü.)

 

 

 

Kara Kaplı Nüfus Cüzdanı: Hükümsüz, çünkü yenisi verildi, eski kafa kâğıdımın sayfalarında 'hükümsüz' damgası var. Neden saklamışım? Belki de hayattaki ilk defterim diye. Gerçek doğum tarihimden 6 ay sonrasının tarihini taşıyor.

 

Duvardaki Resim: Çalışma masamın hemen arkasındaki duvara asılı. Siyah-beyaz, rötuşlanmış, sonradan büyütülmüş bir fotoğraf. Garip Dedem, kasketli, 46 yaşında filan, ben onun kucağındayım. 4-5 aylık olmalıyım. Kafam kocaman ama gözlerim de büyükmüş o zaman, fakat merakla değil şaşkınlıkla bakmaya o günlerde başlamışım. O resmin masumluğu masamı aydınlatıyor sanki.

 

Annem ve Kardeşlerim: Siyah-beyaz küçük bir fotoğraf. Annem yavrularına kanat germiş gibi duruyor: Nazlıgül'üm, Gül annem. Ablamız gibi duruyor daha çok, biz 4 oğlan 1 kız, çocuğuz, ve çocuk gibi duruyoruz. Küçük kızkardeşim o fotoğraftan birkaç yıl sonra doğacak.

 

Gençlik Parkı: Hâlâ siyah-beyaz bir dönem. Yıl 1971. Ankara Aydınlıkevler Lisesi'nde öğrenciyim. Gençlik Parkı'nın önü. Erkut çekmiş olmalı bu resmi. Büyük kemik gözlüklü, kepçe kulaklı, tuhaf traşlı, ve yüzümde yarı gülümsemenin yol açtığı hayli salak bir ifade. Bu fotoğrafı o gün getirmiştim, 11 Şubat 1997, Eskişehir'den dönerken. Çok denk düştü. O resim benim gerçek yüzümdür, gerçek hâlimdir: Budala! Budala!

 

Bozuk Para: Masamın üzerinde, çantamda, tüm giysilerimin ceplerinde, her yerdeler. Her şeyi ağırlaştırdığını bile bile vazgeçemiyorum bozuk para taşımaktan, bulundurmaktan. Kâğıt paraya acımıyorum da onları harcamaya kıyamıyorum.

 

Kalem: Şimdi yazdığım da onlardan biri, işyerinde yüzlerce kalem. Özel ya da pahalı cinsinden değil. Kalemsiz kalırım korkusuyla alınmış, fazla alınmış, çoğunun içi uçup gitmiş. Öyle de olsa kolayca atamıyorum.

 

Kâğıt: Kalemin mütemmim cüzü. Mutlaka bir yüzü yazılı olmalı; o zaman "boş" olduğunu düşünüyorum. İki yüzü de yazısız kâğıtları kullanamıyorum, ürküyorum onların kalabalığından. Evde, çalıştığım reklam ajansında bir yüzü benim boşluğumu bekleyen binlerce kâğıt. Ω

 

 

 

(Devamı olmalı...)

 

 

 

Haydar Ergülen

 

(Budala,20)

--------------------

BUDALA NESNELER MÜZESİ (2)

 

 

 

Karton Valiz: İdil, Amsterdam'dan getirmişti, bitpazarından 5 florine almıştı 3-4 yıl önce, o zaman 80 bin lira filandı bizim paramızla. İçine hiç kullanılmamış, iki yüzü de boş kâğıtlar koydum. İyi de onları kim yazacak?

 

 

 

Sigara: 'Nesneler Müzesi'nde Bitlis sigarasından Birinci'ye, Yenice'den Yeni Harman'a, Hisar'dan Bafra'ya, Samsun'dan Tokat'a ve oradan Marlboro Light'a kadar yer vermem gereken bir kül ve duman arşivi. (2 yıldır sigaralı fotoğraflarım da arşivde.)

 

 

 

Rize Turist Çayı: Ne fincanda ne de başka bir marka. Bir inadın tadı olarak Rize Turist Çayı, bir ısrarın demi olarak küçük cam bardak. Artık benim içkim oldu çay, ama susuz içemiyorum, yanında hep bir bardak su var.

 

 

 

Bir Bardak Su: Babaannemin kazandırdığı bir alışkanlık. Evden çıkarken, güne başlarken, işten çıkarken, eve geldiğimde ve aralarda bir bardak su. Belki de sigaradan, çaydan ve ağızdan biraz önce çıkmış kötü sözlerden arınma duygusu. Bir de her seferinde, belki bu son suyumdur korkusu. Asla kafiye olarak değil, kendisi olarak.

 

 

 

Mürekkep Şişesi: Kullanmadığım halde, hangi duygulardan mürekkep olduğumu unutmayayım diye bana arkadaşlık ediyor.

 

 

 

Oktay Rifat: "Bir Usta, Bir Dünya" sergisinin afişi. Elini, sigarayı tutuşunu ve bakışını çok seviyorum. Geri planda da, sanırım gençliğini yansıtan bir resim duruyor. Elim değdiğinde yanına Behçet Necatigil'in afişini de yerleştireceğim. İki kül arkadaşı alarak, herhalde odamdaki tütün kokusundan ve sigara dumanından mutlu olurlar.

 

 

 

Nar: Evlenirken konuklara dağıttığımız nar. Üstüne sardığımız kâğıdın boynunda "Biz yandık aşkın nârına" yazıyor. Yazıyor: 25 Ekim 1996 Cuma saat 14:00. (Haziran 2000'de de okurlara dağıttım 'Nar'ı.)

 

 

 

Ayşegül Parkta: Fotoğrafta dururum, filme bakarım. Görsellikle ilgim bundan ibaret. İdil, makinesiyle benim çok resmimi çekti. Bu benim çektiğim nadir fotoğraflardan biri. Antalya'da, Kaleiçi'nde denize bakan parkta. İdil'in yüzünde ağustos güneşi ve bir Ayşegül hâli. Masamın üstünde ama, bana bakmıyor. Ben ona bakıyorum.

 

 

 

Babam: Başında kasketi, üstünde tulumu, taze usta! Kalfaları ve çıraklarıyla birlikte kaportacı dükkânının içinde. Saçları erken dökülmüş ama gülüşü duruyor, yerli yerinde. Babam benim, güzel ustam.

 

 

 

"Yaşadığım Gibi": Her okuyuşumda başka bir musiki bulduğum, hayâl kurduğum ve bir denemeler kitabı olmanın ötesinde lezzetini duyduğum bir kitap. Masamın üstündeki karışıklığı gidermek, yığılmayı önlemek için ne zaman temizliğe girişsem, o kitap yerini hiç terketmiyor. Beni de terketmiyor. Tanpınar'ın kitabını acep daha kaç yıl, kaç kez okurum?

 

 

 

11 Şubat 1997, saat 8:30: Geldim ve tersyüz oldum. Geçtim mi? Henüz değil. Yavaş yavaş geçiyorum. Geriye baktığım bu yolda karşıma çıkan ne çok nesne var. Onlar bir saat gibi kurulu değildi elbet, bir zamana ayarlı da değildi hiçbiri. Yolun üstünde, kıyısında dağılmış, unutulmuş, tozlanmış olarak duruyorlardı belki de. Onları buraya ve bir araya ben getirmedim. Nesneler buluşacakları zaman için benden habersiz sözleşmişler meğer. Bana, o zamanı yaşamak ve nesneleri ansızın hatırlamak kaldı, onlara da bundan böyle birer şiir nesnesi halinde yaşamak. Hiçbirinin kendilerinden başka ve fazla şöhretleri yok, rivayetleriyse olmayacak. Belki de hepsi önsözlerde kalacak! Ω

 

 

 

(Devamı... Belki!)

 

 

 

Haydar Ergülen

 

(Budala, 24)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BUDALA'NIN 'DÜN'LERİ

 

 

 

(Bugün Budala'nın dünü. Tam. Yılın ilk dünü, Budala'nın da tek günü. Kimse'den yana derdi yok Budala'nın, Kimse'ye çağrıldığı, Kimse'yi çağırdığı da yok hem. Yılın ilk dünü, Kimse'nin dünüdür diye Budala'nın şaşkın sevinci. Onu çok mu görmeli yoksa hiç mi? "Gün" görmemiş Budala'yı aslında dün görmeli. Hem Budala'ya gün göstermesinler ne olur ki, Budala'nın 'gün'ü değil, 'dün'ü var çünkü. Görecek 'gün'ü değil gidecek 'dün'ü var. Budala 'dün'den gelip 'dün'e gider, yılın ilk dünü, Budala'nın hep 'dün'üdür. Budala: 'Dün'görmüş.)

 

 

 

Budala düne gitmek için pazartesi yola koyulur. Hepimiz gibi sıkıntıya kayıtlıdır o da: "Sıkıntı Vesikası" ya da "Pazartesi Sıkıntısı" almak için erkenden "Sıkıntı Alma Enstitüsü"ne gider, sıkıntının kuyruğuna takılır. Bekler, bekler, bekler... Geçer! 'Geçer yahu!' Bu da geçer. Yeter ki sıkıntının soğuk damgası vurulsun Budala'nın karnesine. Bugünden geçer, düne gider. Dünkü pazar ertesine. Günü düne ertelemeye.

 

 

 

Salı olur, Budala durur. Bazen de dünü uydurur. Budala'yı salıda görmüşler, uzunboylu, uzun tebessümlü, iyi bir arkadaşının meyhane teklifine "Musevilerin Şabat'ı gibi bizim de cumartesimiz var, bizim cumartesimiz salıdır, salı günü Ali günüdür, o gün iş de yapılmaz, işret de!" diyesiymiş. Arkadaşı, bunu Budala'nın şairliğine vermiş olabilir, bağlılığını 'hoş' görmüş olabilir, ama, Salı, Budala'nın dünü de dünden geçtiği gündür.

 

 

 

Çarşamba 'dün'müş, iyimser Budala da ilkin Çarşamba Postanesi damgalı mektupların kendisinden gittiğini sanarak ve pulun (burada 'kader' oluyor) yüzüne güldüğü vehmine kapılarak birkaç zaman, içi içine sığmadan, bazen mektup heyecandan zarfa sığmaz ya, odur içi içine sığmamak biraz da, gülmüş... Ki heyhat gülüşü 'ironik' bir 'tebessüm'le karşılanmış ve Budala'nın yüzüne yapışmış. Gülüşü donmuş bir Budala görürseniz, bilin ki o kendini Çarşamba Postanesi'nin sahibi sanan Budala'nın tekidir. Bizdedir. Bizdendir.

 

 

 

Keşke Perşembe Postanesi açık olsaymış çarşambanın yerine. Hiç olmazsa çarşamba gibi iyimser kalırmış dünkü Budala. Şimdi çarşambaları mektuplar açılıyor ya, bazı cümleler kalıyor havada, ve pulundan yırtılıyor çarşamba. Pulundan yırtılan bir dün: yaralı çarşamba, kanamalı Perşembe: "Dünle beraber gitti çarşamba / şimdi başka bir pul göndermek lazım hatıralara." Mevlânâ Celâleddin-i Rumi, bağışla bu Budala'yı perşembenin kutsal aşkına.

 

 

 

Cuma herkesin 'dün'üdür. Herkesin doğumgünü, doğumyeridir cuma şehri, cuma adlı bir gece, cuma adlı bir telâş. Hepimizi cuma büyütür düne. Keşke Budala'nın da dün'ü olan cuma ilk başlasaymış 'gün'ü. Pul (burada da 'kader'den başka ne olabilir ki?) gibi birşeydir Budalalık, taşısa da taşıyamasa da pulsuz olmaz Budala, onunla gider, onsuz kalır. Cuma bir tek pul olmayı unutmuş ve Budala da bundan doğmuş. Pul olsaydı, bunca, mektup gibi parçalanır mıydı Budala?

 

 

 

'Gün'ün 'dün'ü cumartesidir. 'Dün'e cuma günü doğduk hepimiz ve 'dün'ü yaşamaya cumartesi ile başladık, yani hayata 'atıldığımız' gün cumartesidir: İyi polis. Cumartesi adlı topraklarda, düz yollarda, kırlarda serbest abdal olur. Cümlesi abdal olur mahlûkatın: ırmaklar, vadiler, dağlar hariç! Oralarda 'dün' başlar çünkü ve 'dün' tehlikelidir her canlıya: 'Gün'ün neyi var? 'Dün'ü aramakla geçen yıllar, yollar kardeşliği de yorar. Bir Budala yorulmaz. Kuzularını arayan bir çoban gibi. İyiliğin dününü arar, çoktan 'gün' olur, bugün olur. Cumartesi, 'dün'ü arayan bir kardeş gibi, gözünü yollarda unutur, açık unutur. (Bakınız, bir nevi, Budala'ya komşu kabile olan 'Esrarîler'i gibi, cümle Budala'nın da şairi olan Ahmet Güntan'ın yazısına, puluna.)

 

 

 

Sizi yarına yazalım, günü unutturalım, belki yarın yeniden 'dün' olur hayat, tıpkı yılın ilk dünü gibi, Budala'nın tek 'gün'ü olur. Bazıları pazarı günlere saymamaktan, unutturmaktan yanaysa da, Budala 'aksi'lenir, Budala'nın 'aksi'lendiğini görmek için pazar rivayetlerinin bol olduğu, tenha-kalabalık, uzak-yakın, komik-ciddi, vesair yerlere, oluşlara, içimize dışımıza bir bakın. Göreceksiniz: Uykunun Budala'nın gözlerine konduğu 'dün'dür, Budala'nın yanına 'yol konuğu' olarak dünlerin kardeşliğini aldığı gündür, sonrası ise hep virgül, virgül, virgül, virgül,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,virgül

 

(BUDALA'NIN BOŞ DÜNÜ:

 

Sakın doldurmayın!)

 

 

 

 

 

Haydar Ergülen

 

(Budala, 26)

 

 

 

 

 

 

 

BUDALA DİYOR Kİ: (Budalanın tarihi toplumla başlar. İmtiyazlı, sınıflı, birleşmiş

 

bir kitle olan toplum, ‘Budala'ıy bir öteki olarak

 

‘Tutunamayanlar’ altgrubuna dahil ettiği gün., Budalanın da

 

tarihe yazıldığı gündür.Budala da o günden beri ezilenlerin tarihini tarihi, mülksüzlerin yersiz yurtsuzluğunu coğrafıası, ve kekemelerle heceleyenlerin söyleyemediğini dili olarak almış, sevmiş, yaşayıp yaşatmaya çabalamıştır. İşte onlardan bir Budalanın 20 yıl önce hecelediği sayıklamalardan bir bölüm. Hem bir Budala bunlardan başka ne diyebilir ki?)

 

 

 

o ‘Ayrılıklar’ diyordu biri, ‘kavuşmak gibi bir alışkanlık olabilir.’

 

o Ynsanlar, genellikle soruyu değil, sözcükleri mi yanıtlarlar?

 

o ‘Bir tek gül ağacını sulamak için, evin yarısını suya boğardı.’

 

o Yüzünü tanımayan biri için aynanın ne önemi var?

 

o ‘Dün ne kadar güzeldi!’ demeyin, yarına da söyleyecek bir şeyiniz olsun!

 

o Tren kaçmış sayılmaz. Sadece sizi beklemez!

 

o Halk turfanda değil, konservedir. Birbirine bu kadar uzun süre dayanabilmek kimin harcı?

 

o Gerçekte yalnızca üç gün vardır: Dün, bugün, yarın.

 

o Antropolojik bir bulgu: Poligam olarak yaşayan kabilelerde sayılar, 1, 2 ve çok’tan ibaretmiş!

 

o Hepimizde bir ‘küfür potansiyeli’ var, fakat bazılarımız kullanmıyor!

 

o ‘Hayatta başarılar!’ dileyene kızmayın, ‘iyi akşamlar! demek istemiştir.

 

o Düşlerini anlatan dinleyeni suçlar, yani, düşlerimizi, suçlamak istediğimiz kişilere anlatırız.

 

o Mazeret biziz, pişman olan başkası!

 

o Yazıyorsun ama, sözcüklerin var mı?

 

o Yalnız olmak istemiyorsanız, en yakındakinden başlayarak tüm yakınlarınızı yanınızdan uzaklaştırın!

 

o Gençlik, tarihsel bir nitelemedir. Hep dünde kalır.

 

o Bu şehirde sorduğu soruların yanıtını bilmeyen tek kişi var mı?

 

o Gün, çoğu kez bizim içimizi doldurmuyor. Biz günün içini doldurmaya çalışıyoruz.

 

o Söyleyeceğiniz her söz, aleyhinize bir kabalık olarak değerlendirilebilir!

 

o Yolculuk bir kez yapılır. Ölünce.

 

 

 

Haydar Ergülen

 

(Budala, 27)

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

40 Şiir ve Bir'den

 

Kimse

 

"aradıkları yabancıyı, kimse, içimde buldular

yüzleştirmek için şimdi beni de arıyorlar

kimi kimden çekip alacaklar, bilmiyorum

beni kimde bulacaklar bilmiyorum: kimdeyim

ve bende kim var ki ikimiz sanıyorlar?

bir kez görür gibi olduğum bir rüyanın

kapısında duruyordum, sırtımda pirinç torbası

içini açık unutmuş gecede, yabancıyı o

rüyaya aldılar, pirincim hafifledi, taşı

bana bıraktılar, pirinç de gitti yabancı da!

taşı söze çevirmeye çalıştım ve katı

şöhretini hayatın birkaç sözle hafifletmeye:

- n'olur bana taş atma, öyle ağır ki

benim taşıdıklarım, atamam bile sana!

pirinci taşla yüzleştirdiler rüyayı gözle

benden yabancıyı çaldılar ve ondan beni,

birbirimize benzettiler bizi: iki kimsesizliğe,

ve az geleceğini bile bile aramızdaki

uzaklığa, ikiye saydılar birimizi pirinç

gibi şımarık birimizi taş yerine fazlalık

 

atın beni içimden kimse yok artık!"

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Üzgün Kediler Gazeli

 

gözlerin yağmurdan yeni ayrılmış

gibi çocuk, gibi büyük, gibi sımsıcak

 

sen bir şehir olmalısın ya da nar

belki granada, belki eylül, belki kırmızı

 

gövden ruhunun yaz gecesi mi ne

çok idil, çok deniz, çok rüzgar

 

çocukluğun tutmuş da yine aşık olmuşsun

sanki bana, sanki ah, sanki olur a

 

aşk bile dolduramaz bazı aşıkların yerini

diye övgü, diye sana, diye haziran

 

heves uykuduysa ruh çıplak gezer

gazel bundan, keder bundan, sır bundan

 

gözlerin şehirden yeni ayrılmış

gibi dolu, gibi ürkek, gibi konuşkan

 

hadi git yeni şehirler yık kalbimize bu aşktan

--------------------

SİS

 

İki şehri var gecenin, biri gözümde

tütüyor, birinin dumanı üstünde yağmur

gibi çöken siste, bana bu uykusuz

şehri niye bıraktın, göze alamadığım

bir şehrin yerine bütün şehirlerdesin,

gece değil istediğin hayli karanlık

bakışlı bir şehrin gözleriyle çarpışmak

hevesindesin! Gözlerini anlıyorum henüz

bağışlayabileceği gözleriyle çarpışmadı kimsenin;

gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız

göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır,

ve gözleri ancak gözler bağışlayabilir,

öyle acıyor ki gözlerim kim bağışlayacak,

sis değil, uykusuzluk değil, iki uzak

şehir gibi ayrılıktan kavuşmuyor gözlerim :

Biri hepimizle gözgöze gibi hala uykusuz,

biri sis içinde kirpiklerine kadar açık,

bu sessizliği kim bıraktıysa, göremiyorum

konuşkan gözlerinde tek sözcük bile,

gözlerimiz birbirine değmiyor gecenin iki şehrinde

Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa, şiir niye ?

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

PELERİN

 

"yüzünü ben saklıyorum, sakın düşme,

bir daha düşme, küçük tebessüm valsi,

oyunda kalmış bir kıza geçiktikçe

her anneyle yeniden vedayı yaşıyorum

 

aşkı sen kazandın küçük kız

ama aşk dolduramaz bu güzelliği

 

uçuruma vaktin yoktu, yürüyüp gittin

aramaya vaktin yoktu, bulmaya gittin

çocukluk uykularından düşen pelerinini

 

yolcusu küçük bir kız olan balkonlar

düşleri yaşayanın değil düşleyenin adresi,

ondandır açılan bir yaraya alışmak

kimselere açılmayan bir gülü besler gibi

 

aşktan yeni çıkmış bir intihar annesizdir

herkes birbirinden kaçar, konuk gidilir

ve balkon kimseyi almaz olur güzelliğine

 

çünkü anılarla ölmeyecek kadar eskidir

güz balkonlarında bir düşün içgeçirmesi

 

aşkı sen kazandın küçük kız ve güzelliğin

bir vedayı kazanacak kadar tehlikeliydi

..."

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

OTELLER GAZELİ

Bana bir odanı ayır, sen masumsun

Oteller ruh hırsızı, sen pansiyonsun

Bana bir sahil bağışla sen ırmaksın

Kara gövdem derin suda aklansın

Bana bir mes’el söyle, sen uslanmazsın

Gam bahçesi gözyaşımda saklansın

Bana bir boşluk gönder sen zarfsın

Her mektubun içime bir çöl bıraksın

Bana bir şehir kur sen salgınsın

Ruhu aşktan başka veba sarmasın

Bana bir sır bırak sen aşksın

Kimsenin hevesinde gözüm kalmasın

Bana bir anne doğur sen güzelsin

Bir heves, çocuğum ol, ev üzülmesin

Bana bir şiir söyle, sen gazelsin

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

  • Similar Topics

    • Haydar Baba'ya Selam

      Şair Şehriyar'ın Tebriz'de yazdığı biraz çocukluk özlemi, biraz buruk bir gönül içeren güzel şiir. Haydar Baba, dağın ismidir. Oldukça uzun bir şiirdir devamını bulabilirsiniz.     Heyder Baba, yıldırımlar şakanda, Seller, sular şakkıldayıb akanda, Kızlar ona saf bağlayıb bakanda, Selâm olsun şevkatize, elize, Menim de bir adım gelsin dilize.   Heyder Baba, kehliklerin uçanda, Göl dibinden dovşan kalkıb, kaçanda, Bahçaların çiçeklenib açanda, Bizden de bir mümkün olsa, yâd el

      , Yer: Şiir

    • Haydar Dumen Amcamiza Gonderilen mektuplar

      Haydar Dümen'e gelen mektuplarda olmadık sorular olmadık cevaplar olabiliyor. İşte onlardan bazıları..   10.02.2008 10:27   1. YÜZÜK VAJİNAMDA KALDI   Haydar Hocam yardım edin. 29 yaşında evli kadınım, önceki gün evde tek başıma mastürbasyon yaptım. Sonra fark ettim yüzüğüm parmağımda değil. Akşam sancı başladı. Eşim ilişki istiyor, ben kaçıyorum. Şimdi ne yapacağım?   CEVAP: Sevgili okurum. kesinlikle vajinada kaldı. Ilık su ile çıkar. Gerekirse sıcak su dolu leğenin içine otur. İçine vazel

      , Yer: Gnoxis Cafe

    • Ne Kediler Sevdim ; Haydar Ergülen

      Belki her konuda yansız yönsüz olabilirim. Kediler (çoğul doğru mu?) hariç, kedi hariç. Bağışlayın.   (1) Taa elli yedime kadar, yaşamım boyunca hep kedilerim, 1993’ten sonraki o unutulmaz on yılımda da bir kedim olduğunu sanmıştım. Sisip. 19 Kasım 2003’te Sisip öldü. O gün, geçmişte kedilerin Hulki’leri, şimdiyse Sisip’in bir Hulki’si olduğunu anladım. Gecikmiş bir bilgiydi bu. Yaşam ile ölüm konularında ne zaman gecikmedim ki? Sisip, saat 17.20’de, yatağımızı

      , Yer: Not Defteri

    • Haydar Haydar

      Karıştırılmasın, iki ayrı Haydar Haydar vardır....   İlkinin bu yorumu Orhan Hakalmaz'dan. Bu türkünün sözlerine dikkat:   On dört bin yıl gezdik pervanelikte Sıdkı ismin duydum divanelikte İçtim şerbetini mestanelikte Kırkların ceminde dara düş oldum   Kırkların ceminde Haydar Haydar Haydar Haydar Haydar Haydar Haydar Haydar Haydar dost dara düş oldum   Güruh-i Naci'ye özümü kattım Adem sıfatında çok geldim gittim Bülbül oldum firdevs bağında öttüm Bir zaman gül için zara düş oldum

      , Yer: Videolar

    • Acıya Bakmak ; Haydar Ergülen

      İnsan yalnızca kendi ölümü karşısında tarafsız kalabilir. Bazen başkalarının ölümü de bizi kendi ölümümüz kadar korkutabilir. Ölüme bakışımız 'Batılıların ölüm karşısındaki tavırları'ndan farklı olsa da, bu kültürel farklılık ölümden daha az korkmamıza yol açsa da, ölüm denen gerçeği değiştirmez.   Belki de ürpertici olduğu kadar gerçek de olduğu için gülemediğimiz klişeler yalnızca ölüme ilişkin olanlardır. 'Yaşamak biraz da ölmektir' deriz sözgelimi, ölmek için doğuyorsak hayatın anlamı ne tü

      , Yer: Not Defteri

×
×
  • Yeni Oluştur...