Jump to content

Korku Sinemasında Türler


nevermore

Önerilen Mesajlar

Korku, insanoğlunun kaçmaya çalış- tığı, hoşlanmamasına rağmen, varoluştan günümüze yaşamaya mecbur olduğu ve olacağı temel duygulardan bir tanesidir. Nedeni iç etkenlere bağlı olduğu kadar da dış etkenlere de bağlıdır. İnsanı korkutan bazen böcekler, bazen depremler, bazen sapık katiller, bazen yükseklik, bazen yılanlar bazen uzaylılar bazen nükleer enerjiler bazen radyasyon olmaktadır. Korku aynı zamanda güçlü bir ekonomik pazar öğesidir. 

“Her yaş öğrenciler ya da meraklılar ve koleksiyoncular için Frankenstein, Dracula, Kurt Adam (en son modaya göre Dinozor) kapaklı ciltli dosyalar, boyama kitapları, heykelcikler, iğneler, tişörtler, posterler, plastik yarasalar, şık şişeler, şişecikler içinde vampir kanı (boyalı su), oyuncak tabutlar ve içinde zıplayarak fırlayan iskeletler, kuru kafalar, hayaletler ve hayalet avcıları, vıcık vıcık protoplazmalar vb. piyasa tıka basa doludur.” (Scogna- millo, 1996: 59) Çünkü korku ve korkunun yarattığı mitosları alacak potansiyel bir kitle vardır ve “bu potansiyeli sürekli olarak uyanık tutmak, dürtmek ve ürünlerle; kitaplar, filmler, TV dizileri, çizgi romanlar, oyuncaklar, bilgisayar oyunları ve kırtasiye malzemesi ile beslemek gerekmektedir.” (Ross, 1984: 53)


Hem ruhbilim hem de tıp bilimi tarafından ele alınan korku insanoğlunun hayatındaki sarsılmaz varlığını onun eserlerinde yer alarak da göstermiştir. Sinema da bu temel eserlerin verildiği ve korkunun görsel dile döküldüğü önemli sanat dallarından bir tanesidir. Hemen hemen her türlü korkunun işlendiği sinema kendi türünü zaman içinde oluştururken belli kalıplara döktüğü, anlatım biçimleri oluşturduğu alt türleri ile de kendi çerçevesini çizmiştir. Sonuçta sinema oldukça geniş, zengin bir alt türe kavuşmuştur. 

1. Korkunun Tanımı

Tam olarak bir tanımı yapılamasa da en genel ifadeyle kendini tehlikede hissetme olarak açıklanabilen korku, ruhbilim terimi olarak Orhan Hançerlioğlu’nun felsefe sözlüğünde şöyle tanımlanmaktadır: “Olabilir sanılan bir kötülüğün uyandırdığı sindirici duygu.” Muhtemel kazaya daha doğrusu kötü sonuç doğurabilecek her şeye karşı tedirgin olma hali. Tanımlamanın devamında tıp terimi olarak ise korku; ”yılgı” yani “hastalık halindeki korku” şeklinde ifade edilmektedir. (Hançerlioğlu, 1993: 316—317) “Korku, değişken şiddetteki duygusal bir tepkinin ve az veya çok önemli nörovejetatif tezahürlerin bileşiminden doğan bir durum olarak ele alınabilir.” (Mannoni, t.y.: Prof. Dr. Özcan Köknel ise “Korkular, Takıntılar ve Saplantılar” adlı kitabında korkuyu şu şekilde açıklamaktadır: “Korku canlının, insanın algıladığı, gördüğü ya da düşündüğü, imgelediği, tasarladığı, tehlikeli, tehdit dolu durum, kişi, nesne, olay ve olgu, karşısında gösterdiği doğal, evrensel duygulanım durumu, ruhsal tepkidir.” (Köknel, 1998:16)

Osmanlıca “havfı marazi” denilen korku Türkçe de fobi ya da fobya terimleriyle eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Ancak aslında fobi insanın bulunduğu çevrenin, ortamın ve koşulların dışında oluşan ve ruhsal bozukluk ve hastalıklarla ortaya çıkan korkunun özel bir durumudur. Yüzlerce çeşidi bulunan fobi modern dünyada en yaygın haslıklardan biridir.

Sonuçta; “Korkular yaratan bir çağda yaşıyoruz; savaşların, çatışmaların, toplumsal çalkantıların, elden kaçırmakta olduğumuz bir gezegenin gelecekteki durumunun doğurduğu doğal ve kaçınılmaz korkulardır bunlar. Artı, içimizdeki ve dışımızdaki bilinmeyenlerin deştiği korkular da vardır. Bunları geçmişte, çağımızda ve varsaydığımız geleceğimizde görebiliriz. Bunları dünyamızda ve başka dünyalarda hayal edebiliriz.” (Scognamillo, 1996: 120)


Giovanni Scognamillo’nun ifade ettiği gibi korkular yaratan bu çağda bu olgudan öyküleştirilerek, görselleştirilerek, resmedilerek, notalanarak yararlanabilir, yeni ürünler ortaya konulabilir. Korku insanoğlunu üretime sevk ettiği gibi aynı zamanda belli ölçüler içinde insanın bedensel, ruhsal, toplumsal durumunu, rolünü, yerini kollamasına, korumasına, denge ve düzen içinde sürdürmesine, uyumunu sağlamasına yardımcı olmaktadır. (Köknel, 1998: 16) Dolayısıyla korku salt kötücül, kaçılması gereken bir duygu, olgu değil; dizginlendiğinde yararlı bir duygu, olgudur da..


Korku, az ya da çok, doğum ile ölüm arasında hayatın her anında yaşanan bir duygudur. Her an patlamaya hazır ve patladıkça tekrar şişebilen bir balondur. Tek bir şeyden korkulabileceği gibi birçok şeyden de korkulabilir. Çünkü dünyada insanı korkutacak birçok neden vardır. Doğal felaketler, ölüm, hayvanlar, hayaller, karabasanlar, babalar, devletler, savaşlar, baskılar, kavgalar, karanlıklar, vb. gibi.


Bunun en önemli nedeni insanın sahip olduğu tasarım ve imgelem yetenekleri ürkülerin (effroi) temel yaratıcısı ve aynı zamanda diğerlerinin ürkülerinin propagandacısı olmasıdır. (Mannoni, t.y.: 6)

2. Korkunun Sineması

Türün oluşumunda farklı kültür, biçim ve gelişmelerden kaynaklanan çok karmaşık bir miras rol oynadığı için korku sineması hakkında kesin ve tutarlı bir tanımlama yapmak mümkün değildir. (Abisel,1999: 116) Bunun için temelde korkuyu hedef alan, korku öğelerini barındıran ve korkunun belirleyici unsurlarını (şiddet, gerilim, tehlike v.b.) taşıyan filmlerin oluşturduğu tür korku sineması olarak nitelenebilir.

Giovanni Scognamillo’nun deyimiyle; “Korku sineması; başkaca türler gibi sessiz dönemden kalma klasik yapıtlara ve upuzun bir edebiyat geleneğine, bir mirasa sahiptir. Korku sineması; ölümsüz mitoslarla beslenen, var olanlara başkaca ve yeni mitoslar ekleyen kocaman bir gelenektir.” (Scognamillo, 1996: 59)

Atilla Dorsay içinse korku sineması bir kaçış sinemasıdır. Korku filmleri, insanın gerçeklerden cüzamdan kaçar gibi kaçmasını sağlayan ve yeryüzünden alıp hayaller âlemlerine götüren filmlerdir. (Dorsay, 1986: 67) Korku filmleri bilinmeyenle başlayıp bilinmeyenle biter. Bu bilinmezlik farklı şekillerde temsil edilir, simgeselleşir. Korkular, endişeler, yaşanmış olaylar, eleştirilmek istenen olgular (düzen, sistem, aile, iktidar...) çeşitli şekillerde anlatılır. “Korku filmlerinin dönemsel olarak ayrı temaları, karakterleri vardır. Fakat işlev aynıdır. Her film, kendi döneminin gerçekliğinin güdümlenmiş, mistifiye edilmiş izdüşümünü korkutarak veya tiksindirirerek yansıtır.” (Yavuz, 2005: 94)

Bu bağlamda korku sineması görünen tarafta sadece kan, şiddet ve ölüm olarak algılansa da alt metinde çok farklı göndermelerde bulunabilmektedir. Bu yüzden birçok sinemacı söylemek istediği şeyleri korku filmlerinin kamufle edici özelliğinden yararlanarak dile getirmiştir. Gerek sosyal gerek si- yasi gerek ailevi gerek cinsellikle ilgili birçok görüş korku sinemasında dile getirilmiş, işlenmiştir.

Örneğin II. Dünya Savaşı sonrası sarsılan eril kimliğin onarım sürecinde kadına yönelik en açık öfke korku filmlerinde yer almış; kadınlar canavar ve yaratık olarak sunulmaya başlanmıştır. (Küçükkurt ve Gürata, 2004: 160) Bununla birlikte korku filmlerinde kadın hep suçu işleyen ya da sebep olan bir konumda tutularak erkek egemen gücün kutsanması sağlanmıştır. 19. yüzyılın özellikle ikinci döneminde sanayi döneminin fırtınalı bir anında doğan Frankenstein ve Dracula kapitalist uygarlığın somutlaşmış simgeleri olarak kabul edilmektedir. (Yavuz, 2005: 94) “Godzilla” nükleer gücün dünyaya getirdiği dehşetin bir ifadesi, “Invasion of Body Snatchers ve The Thing” soğuk savaş ile Amerika’da baş gösteren paranoyasının ‘içimizdeki uzaylılar’ olarak metaforlaştırılmasının örnekleridir. (Kutlu, 2005: 78)


Noel Carroll’ın da vurguladığı gibi korku filmleri bunalım, ekonomik durgunluk, soğuk savaş çekişmesi, hızla artan enflasyon ve ulusal karışıklık zamanlarını toplumda oluşturdukları güçsüzlük ve endişe duyguları içinde etkileyici bir biçimde ifade etmişlerdir. (Carroll, 2005: 78) Bu düşünceler, kimi zaman ülke sineması içinde kendi sorunlarının aktarıldığı alt metinler olarak ortaya çıkarken kimi zamansa evrensel mesajlar taşı- yan alt metinler olarak kendilerini göstermişlerdir. Sinemanın ilk dönemlerinde pek ciddiye alınmayan korku sinemasının bu yönü, eleştirel ve kuramsal yaklaşımlar bağlamında değerlendirildiği ellilerden sonra keşfedilmiştir.


Korku filmleri, iyi ile kötünün mücadelesidir. Bunları ifade edebilmek için bazen fantastik bazen masalsı bazen gerçekçi bazen de hayalci bir dünya oluşturulur. Bu mücadelede de korku filmleri değişik metaforları kullanmaktadır. Vampir, şeytan, zombi, hayalet, cin, kurt adam, canavar sadece bunlardan birkaçıdır. Bu korku filmleri sayesinde de bastırılan arzu ve istekler ortaya çıkmakta, düşmana karşı olan öfke dinmekte, ego tatmin olmaktadır. Çünkü korkuları dışardan seyretme imkânı vardır. O kötü duygularla, korkularla yeniden yüzleşilir ama sadece denetleyici, röntgenci konumda.

Gerçekten de korku sinemasındaki bu hoşnut bırakıcı dikizcilik yadsınamaz. (Ross, 1984: 59) Zaten gözetlemecilik korku filmlerinde sık kullanılan motiflerdendir. “Gözetleyen bakışın sahibi etkin durumdadır, gözetlenen ise edilgin ve bakışın nesnesidir. Katil önce gözetler sonra öldürür.” (Küçükkurt ve Gürata, 2004: 185) Seyirci hem katilin gözüyle hem de üçüncü göz ile dışarıdan tüm olayı izler.

Korku sinemasının kült filmlerinden Sapık’taki daha sonra birçok filmde yer alacak olan ve klişe hale gelen, duş sahnesi bunu bize anlatan en güzel örneklerden biridir. Seyirci ölümü izlerken tehlikeden uzakta derin bir haz yaşamaktadır. Seyirciyi rahatlatan işte kaçış noktasındaki bu boşalım durumudur. O kötü duygular, olaylar, yaralanmalar, ölümler başka- sının başına gelmektedir. Kötü adamlar ve kurbanlar gölge gibi, geliştirilmemiş karakterlerdir.


Antipatik ve itici unsurlar seyircinin narsistik özdeşleşmesini zorlaştırır. “Gerçekten de filmlerden bazılarının bir tür anti narsistik özdeşleşme sağladığı söylenebilir; seyirci nasıl son beklentisinin hüsrana uğratılmasından hoşlanırsa, bu tür özdeşleşmeden de hoşlanır.” (Modleski, 1998: 205) Diğer yönden öldürenle özdeşleşilmez ancak düşman yerine, kolaylıkla sevilmeyen bir insan ya da nefret edilen herhangi bir olgu oraya ikame edilir.


Mevcut “öteki” öldürülenle, acı çekenle, korkutulanla özdeşleştirilir, cezalandırılır. Korku sineması, Nilgün Abisel’in Popüler Sinema ve Türler kitabında da ifade ettiği gibi, sinemanın en uzun ömürlü ve en çok ilgi gören türünü oluşturur. (Abisel,1999: 116) Hem yapısı hem de içinde barındırdığı zengin konular, öğeler onu sinema için vazgeçilmez bir tür haline getirmiştir.


Korku sineması, buna rağmen çoğu zaman görmezden gelinerek küçümsenmiş, sert eleştirilere maruz kalmış kotalar konmuştur ve sansüre uğramıştır. Bastırılmış cinsellik, oral sadizm, nekrofili, vs. gibi psikanalitik olarak anlam taşıyan temaları ifade eden bir araç olarak kabul edilen (Carroll, 2005: 78) korku sineması en çok şiddet ve cinsellik yüzünden eleştirilmiştir. 

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

3. Korku Sinemasında Türler

Korku sinemasında, insanların bireysel ve toplumsal yaşadığı kaygılar, tehlikeler, korkular, duygu ve düşünceler bazen metaforlar kullanılarak belli simge ve karakterler dâhilinde bazense açık olarak hissedildiği ve hayalde canlandığı şekilde filme çekilmiştir. Bu filmler içinde ortak duygu, düşünce ve kaygı bağlamında ortak zevklere hitap eden filmler olduğu gibi insanların kendi ülke özellikleri ve kültürel yapıları ile şekillendirdikleri belli coğrafya ve kültürlere ait filmlerde vardır.  “Korku filmleri her zaman tek bir ülkenin coğrafyasına ve kültürel özelliklerine bağlı olarak yapılmamıştır. Her ülke sineması kendi korku filmlerini yapmış ve bunlar bir- birinden etkilenmek suretiyle alttürleri de zenginleştirmiştir.” (Bak, 2002: 10)

Korku sinemasının ilk ürünlerinin belirli konuları ilerleyen yıllarda tekrar edilmiş, benzer karakterler birçok filmde başat kahraman ya da kötü adam olarak yer almıştır. Bu tekrarlar içinde işlenen konulara eklenen yeni öğeler ve unsurlarla devamlılığı olan ve ilgi gören belli başlı konularda bir toplanma, birikme meydana gelmiştir. “İlk korku filmleri, geniş bir izleyici kitlesini hedefleyen uzun metrajlı filmlerdi. Bunları izleyen devam filmleriyse kendine özgü bir tür düşünce- sini, yani korku sinemasını, yaratırken zaman içinde tıpkı aksiyon, gerilim, western gibi daha küçük, daha ‘uzmanlaşmış’ bir izleyici kitlesi oluşturdular.” (Tohill ve Tombs, 2005: 32) İşte bu uzmanlaşmış izleyici kitlesinin beğenileri doğrultusunda korku sinemasında alt türler oluşmuştur.


Zaman içinde bu alt türler iyice belirginleşmiş ortak bir uzlaşma içinde belli normları, klişeleri, öyküleri ve atmosferi olan filmlere dönüşmüştür. Hatta bu işleyiş sistematikleşerek alt türler içinde alt türlerin oluşmasını sağlamıştır. Sinema araştırmacıları ve kuramcıları korku sinemasının öneminin ve derinliğinin farkına varıp tür üzerine ciddi ve akademik çalışmalar yaparmışlardır. Ellilerin sonlarına doğru başlayan ve yetmişlerde daha da önem kazanan bu çalışmalar sırasında korku filmlerini daha detaylı incelemek için bazı sınıflamalara, gruplamalara ihtiyaç duyulmuştur.


Bunun üzerine sinema kuramcıları, akademisyenler korku sinemasını belli ana başlıklar altında toplayıp alt türlere ayırmışlardır. Bu da korku sinemasındaki kendiliğinden şekillenen alt türlerin ve sınıflamaların meşruluk kazanmasını sağlamıştır.


Korku sineması üzerine çalışma yapan birçok sinemacı da kendi izle- nimleri, bilgi birikimi ve araştırmaları neticesinde belli sınıflamalara gitmiş, korku sinemasını belli alt türlere ayırmıştır. Maurice Yacowar bu alttürleri beş başlıkta, (Doğal Saldırı, Aptallar Gemisi, Düşen Kent, Canavar, Ha- yatta Kalma), yine Robin Wood beş başlıkta (Psikopat ya da şizofren bir insan olarak yaratık, doğanın intikamı, şeytana tapma ve şeytanlık ruhu, korkunç çocuk, yamyamlık) toplarken Bruce F. Kawin ise üç başlıkta (Cana- var Öyküleri, Doğaüstü Hikâyeler, Psikoz ya da psikopat öyküleri)  top- lamıştır. (Abisel,1999: 150-151) Korku filmlerinin konularına ve içinde bulunan ana karakterlere göre yapılmış bu sınıflandırmalar doğrultusunda korku filmlerinin alt türlerini dokuz ana başlıkta toplamak mümkündür. 

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

3.1. Şeytan Filmleri

İlk günahın işlenmesine neden olan şeytan, isyankâr, asi, sınır tanımazdır.Ateşten yaratılmış bir melek olan şey- tan Tanrının emrine karşı gelerek lanetlenmiş, kıyamete kadar insanoğlunu doğru yoldan çevirmek için yemin etmiştir. Kutsal dinlere göre şeytanın durumu bu şekilde izah edilmektedir.


Şeytan insanı aldatmak için çalışacak, insan onu yenip cennete gitmek için mücadele edecektir. Bu yüzden de insanın baş düşmanıdır. Korkulması gereken, tehlikeli, oyunbaz, yalancı, kılıktan kığa girebilen, tuzaklar kuran bir yaratıktır. Korku sineması da bu ölümsüz yaratığı, korkuyu içinde saklayan varlığı yapıtlarında kullanmış, başkarakterlerinden biri yapmıştır.


Genel olarak dini bir atmosfer içinde geçen şeytanlı filmler, bazen dini anlayışı ve dini kurumları eleştirirken bazen de onların propagandasını yapmışlardır. Özellikle Hıristiyan dünya-sının simgelerinin, öğelerinin bol bol bulunduğu şeytanlı filmler bir an- lamda misyoner bir tutumla Hıristiyanlığı yayıcı, anlatıcı vazife görmüştür.


Şeytan kötünün temsilcisi, kıyamet habercisi, yeniden doğmak isteyen ve sonsuzluğa ulaşmak için batıl yollara başvurup, kara büyüye, cadılığa zemin hazırlayan, insanın ruhunu teslim alan, içine giren bir yaratık olarak birçok şekilde korku filmlerinde yer almıştır. Bazen görsel olarak bir kalıba dökülürken bazen ise sadece hissettirilmekte, ima yoluyla göndermeler yapılmaktadır. “Batı için şeytan genellikle insan vücutlu, boynuzlu ve keçi ayaklı antik tanrı Pan’ın karikatür bir çeşitlemesidir.” (Messadie, 1999: 11)

Filmlerde de bazen bu şekilde görselleştirilmektedir. En genel özelliği ise mutlak kötü olmasıdır. Bunun yanında bazen dini yapının dışında eleştirilmek istenen kavram, olgu, güçler ya da iktidar, kötülüğü temsille yükümlü eski melek şeytanın bünyesinde somutlaşmaktadır. Siyasi mekanizmanın içinde ifade edilmek istenen söylem onun ağzından dile getirilmektedir. “Şeytan’ın sisteminin —çünkü bu öncelikle bir sistemdir, mantıksal bir çılgınlığın kurucusu olan bir sistem- kayda değer bir politik etkisi vardır.


Onun varlığı temelde politiktir.” (Messadie, 1999: 14) Seyirciler de gerek inanç gerek korku gerek atmosfer yapısı gerekse eleştirel ve politik yapısından dolayı şeytan filmlerine büyük ilgi göstermiştir. Bu ilgiyi iyi değerlendiren si- nemacılar, ilk şeytan filmleri olarak ifade edilebilecek olan Melies’in Şeytan’ın Şatosu (1896), Manastırdaki Şeytan (1899) filmlerinden günümüze birçok şeytan konulu film çekmişlerdir. Türün en kült filmi,  gösterime girdiği tarihten bu yana pek çok izleyici ve eleştirmen tarafından tüm zamanların en korkunç filmi ve korku türü- nün en iyisi olarak gösterilen Şeytan (1973/The Exorcist)’dır. (Ertan, 2001: 59) Yönetmenliğini William Friedkin’nin yaptığı film, William P. Blatty’nin gerçek bir olaydan ilham alarak yazdığı aynı isimli romanından uyarlanmıştır. Irak’ta başlayıp ve Amerika’da devam eden film on iki yaşında küçük bir kızın bedenine şeytanın girmesi ve onun çıkarılma sürecinde geçen olayları anlatmaktadır.
Gişede çok iyi hâsılat toplayan ve dünya sinemasında ses getiren, farklı yorumlar yapabilecek düşünceleri işleyen Şeytan, görsel yönü güçlü, zengin bir anlatım içinde, etkileyici efektleri ile de takdir toplamıştır. Yetmişli yıllarda birçok şeytan filmi çe- kilmiş ve bu yıllar korku sineması tarihine şeytanlı yıllar olarak geçmiş- tir. Şeytan filminin başarılı olamayan devam filmleri de seyirci ile buluşmuş- tur: Şeytan II: Aykırı (1977/The Exor- cist II: The Heretic),  Şeytan III (1993/The Exorcist III:  The Legion).


Günümüz şeytan filmlerinde, şeytan ve melek karşı karşıya kaldığı gibi (Ölümsüz), yine rahiplerle savaş- makta (Stigmata), eski çirkin ve kötü imajı yerine karizmatik ve yakışıklı bir kılığa bürünmekte (Şeytanın Avukatı), yeniden doğmak için zamanını beklemekte (Omen) kısacası çok farklı konularla ve kılıklarla ama aynı kötülükle sinemaya aktarılmaktadır. 

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

3.2. Vampir Filmleri

Korku sinemasının unutulmaz klasik karakterlerinden biri olan vampirleri kısaca yaşayan ölüler olarak tanımlamak mümkündür. Onlar dış görünüş itibariyle insana benzeseler de aslen kanla beslenen, yaşamak için kana ihtiyaç duyan, kendilerine özgü yaşam biçimleri ile gündüzleri uyuyup geceleri yaşayan ölü yaratıklardır.


Ölümsüzlük, ölüm, kan, gece, emmek, pelerin, uzayan dişler, yarasa, soğuk beden, donuk bir yüz, kasvetli şatolar vampirin imgelem dünyasını oluşturur.
İnsanlık tarihi içinde çok eski bir geçmişe sahip olan vampirlerin ilk ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak bilinmemektedir. Fakat hemen hemen her toplumun ve ülkenin tarihsel süre- cinde vampir ve onun benzeri mitlere, öykülere ve destanlara rastlanmaktadır. Vampirler, ortak kültür birikimlerinin neticesinde bugünkü şekillerini ve ritüellerini almışlardır. Ancak yine de onların var oluşu, doğuşu hakkında çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. Örneğin Okülistler vampiri çoğunlukla hayalet gibi görülebilen, ölen kişinin astral bedeni ya da etherik dublesi olarak kabul ederken (Kurt Adamlar…, 2002) Creed bunu kadının adet kanamasıyla ilgili sembolik bir öyküye bağlamaktadır. (Topçu, 2001: 130)

Orta Çağ’da, kilisenin otoritesini sağlamlaştırmak için karşısındaki güçleri ve halkı bezdirmek maksadıyla şeytan ve vampirlikle suçladığı insanları cezalandırmasının da bu mitin yaygınlaşmasında ve gittikçe inanılır hale gelip gerçeklik kazanmasında önemli bir payı vardır. Bu yüzden vampir mitinde birçok Hıristiyan öğesi bulunmaktadır.

Vampir mitindeki, haçtan, kutsal sudan, dini yerlerden, İncil’den korkmak ve bunlardan yaralanmak, zarara uğramak bunun en büyük belirtisidir. Dini bir söylem olarak vampirlik bir anlamda şeytanlık, dinsizlik, Tanrıya karşı gelmek, dini kabul etmemektir. Ancak tüm bunların dışında vampiri dünyaya tanıtan, onun efsane bir yaratık haline gelmesini sağlayan Kont Drakula’dır.

İngiliz yazar Bram Stoker’ın 1897’de yayınladığı “Drakula” romanı, bir vampir klavuz metni niteliğindedir. Vampirlerin özellikleri, yaşayışı, düşünceleri, şekli, ritüelleri Drakula’da açık şekilde ifade edilmiştir. Stoker romanındaki Kont Drakula’yı tarihi bir kişilikten, bazı görüşlere göre vampir olduğu söylenen Kazıklı Voyvoda’dan esinlenerek oluşturmuştur. Mektup- roman biçiminde yazılan Drakula dönemin gotik edebiyatında oldukça ilgi görmüştür.

Sinemanın ilk yıllarına denk gelen bu dönemde genel olarak başarılı edebi eserlerden yararlanan si- nema, Drakula’yı da beyazperdeye taşımış, bu fenomenin vampirle eş değer tutulacak, aynı anlamda kullanılacak bir düzeye gelmesinde ilk adımı atmıştır. (Stoker, 1998: 13) Daha sonra bu görsel ve zengin mit, başta Drakula karakteri olmak üzere birçok farklı isimde ve şekilde sine- maya uyarlanmış, devam filmleri çe- kilmiş, yeni öykülerle zenginleştirilerek korku sinemasında uzun soluklu bir vampir türüne dönüştürülmüştür.


Korku sinemasının, Melies’in Şeytan’ın Şatosunu saymazsak, ilk vampir filmi dışavurumcu Alman sinemasının önemli yapıtlarından biri olan ve klasik korku sinemasına da damgasını vuran Nosferatu (1922/ Nosferatu) dur. (Scognamillo, 2002) Murnau’nun yönettiği Nosferatu Bram Stoker’ın Dracula’sının özgün bir uyarlamasıdır.
Nosferatu’dan günümüze bir çok Vampir filmi yapılmıştır: Drakula (1931/Dracula), Vampir’in İşareti (1935), Ölüler Adası (1945), Drakula İstanbul’da (1953), Drakula’nın Kızı (1972), Bram Stoker’ın Draculası (1992/Bram Stoker’s Dracula), Dracula 2000, Blade (2003)... Vampirin doğasındaki ölümsüzlük sinemada görselleşmiştir. Bu yüzden de onu hemen hemen korku sinemasının her döneminde görmek mümkündür. Kendini güncelleyen ve geliştiren yapısı ile modern dünyaya ve seyircisine çabuk adapte olmuştur. 

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

3.3. Seri Katil ve Sapık Filmleri

Kriminolojik bir sözcük olan seri katil kriminoloji sözlüğüne 1890’da Hazlewood ve Douglas ikilisinin çalışmaları ile yerleşmiştir. (Bentham, 2002: 9)  Latince karşılığı olan  “Ero- tophonophiliac” olan seri katili, kısaca kendi hazzı için cinayet işleyen kişi olarak tanımlanabilir. Giovanni Scognamillo ise daha kapsamlı bir tanımlama yaparak geniş bir seri katil profili çizer: “Seri katil, bağlantısız  şekilde cinayet işleyen katil, cinsel bir hazza, bir boşalmaya varmak, varabilmek için tecavüz öncesi ya da sonrası kurbanını öldüren, sık sık mekân değiştiren, coğrafi bir mekâna bağlı olmayan, yaptıklarını bir ‘güçlü olma’ psikozuna bağlayan, kendi motivasyonunu haklı çıkartan katil birey olarak toplumun değişik imgesinden başka bir şey değildir.” (Bentham, 2002: 11)

Seri katiller sapık ruhludur; sapıklarda seri cinayetler işlemektedir. Dolayısıyla aynı anlamları ya da türü taşıyabilmektedirler ancak bazı filmlerde ayrıldıkları noktalar vardır. Sapıklar genelde bir inanç ya da kendi felsefeleri için cinayet işlerken seri katiller bastırılmış duygu ve karanlık çocukluk yıllarından dolayı cinayet işlemektedirler. Bunun yanında sapığın seri cinayet işleme gibi bir tutkusu, devamlı onu dürtüleyen bir öldürme arzusu yoktur. Ortak noktaları öldür- mektir. Seri cinayetler işleyen, ölümlere neden olan, gerilim yüklü, kesme, biçme sahnelerine, kana sık sık yer veren, aksiyon ve heyecanın yüksek olduğu, ürperten bu filmler, korku dozunun hat safhaya çıktığı filmlerdir.

Karanlık atmosferler, farklı öldürme biçimleri, katil kim sorusu sorduran yaklaşımlar, bulmacalı yapılar bu tür filmlerin ortak özellikleridir. Atılan düğümler sonuçta çözülür ve genelde katil tahmin edilen şahsın dışında birisi çıkar. Polisiye-gerilim türü ile zaman zaman karışan, iç içe giren korku sinemasının bu alt türü insanoğlunun hastalıklı yapısını gün yüzüne çıkarıp öteki korkularının imgelerinden ziyade kendi varlığı ve cinsi ile yüzleşmesini sağlar.


İnsanların nasıl vahşileşebileceğini, neler yapabileceğini ortaya koyarak tehlikenin sadece diğer yaratıklardan değil insanın kendisinden de gelebileceğinin altını çizer. Bunun dışında ister gerçek bir hikâye (Karındeşen Jack) isterse kurgusal bir olay (Balayı Katili) anlatılsın seri katil ve sapık, çağdaş dünyadaki kaosun imgesi, bir yansıması ve lanetli anti kahramanıdır. Onun yok edilmesi gerekmektedir.


Salt kötü olarak görsel dünyaya taşındığı için bir anlamda şeytandır ve bu şeytan ruhsal ve beyinsel dengesizliği yüzünden kanlı cinayetler işlemektedir. Zaten bu filmleri ilgi çekici kılan özelliklerden biri öldürme anları, biçimleridir. Elinde testere, kanlı bıçak ya da özel alet çantasıyla sanatsal ölümler gerçekleştiren seri katiller, sapıklar sanki ayin gerçekleştiriyor gibidirler. Seyirci bu noktada öldürme güdüsünü ve düşmanlarının öldürülüşünü hayal ederek katille birlikte do- yuma ulaşır. Ötekisinin yok oluşunu görmek seyirciyi katharsise taşımaktadır. Seyircinin ilgisini çeken bir diğer özellik ise, genelde slasherlar için geçerlidir, seri katilin kimi öldüreceğini tahmin etme aşamasıdır. Bunu doğru tahmin eden seyirci, bilgeliği yakalamışçasına derin bir haz duyar. Takipçiliğini, gözlemciliğini, bilgisini konuşturmuş, katili bulmuştur.

Seri katil ve sapıklar genelde erkek olarak temsil edilirler ancak kadınsı hatta eşcinsel özellikler taşırlar. Bu, kimi filmlerde anneye duyulan özlem, bağlılık kimi zaman anneye duyulan öfke kimi zamansa kadına duyulan gereklilik, Oedipus kompleksine bağlı olarak biçiminde ortaya çıkmaktadır.
Beşikteki El (1992/The Hand That Rocks the Cradle) filminde sapık dadı Rebecca De Mornay gibi zaman zaman da kadınların masumiyetten uzak canileşebileceğini işleyen istis- nalar da bulunmaktadır. Bu türün en başat yapıtları olarak korku filmlerinin gidişatını değiştiren Hitchcock’un Sapık’ını (1963/Psycho), Teksas Elektrikli Testere Katliamı’nı (1974/The Texas Chainsaw Massacre), dört akademi ödüllü ‘modern şaheser’ olarak nitelendirilen Kuzuların Sessizliği’ni (1991/ Silent of The Lambs), David Fincher imzalı Yedi’yi (1995/Seven), batı toplumunun bir analizi Katil Doğanlar’ı (1994/Natural Killers Born) saymak mümkündür. (Seri Katiller… , 2002)
 

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Doğaüstü Yaratık ve Canavar Filmleri

Doğaüstü yaratıklar ve canavarlar korku filmlerinin en eski, en güvenilir ve kalabalık kalelerinden biridir. Prehistorik canlılardan bilinmeyen kadim mahlûklara hatta bilinen canlıların fazlaca yırtıcı, güçlü, büyük temsilcilerine kadar envai çeşit yaratık, bu türün ana malzemesini oluşturur. (Kutlu, 2005: 82) Bu filmler, korku sinemasında geniş bir yelpazeye sahip, renkli ve bol aksiyonlu yapımların yer aldığı filmlerdir. Kurt adamlar, Frankensteinlar, Leopar kadınlar, robotlar, radyasyonla veya bilimsel çalışmalarla bilerek ya da bilmeyerek değişime uğrayan canlılar, uzaydan gelen yaratıklar bu alt türün içinde yer alan birçok varlıktan en önde gelenleridir.


Tür içinde birçok karakter ve bunların devam filmleri olsa da genel olarak bunları ayrı ayrı bir tür olarak almak pek doğru değildir. Çünkü bu tür filmlerin ortak özellikleri, klişeleri, öykü dizilişleri ve yapıları vardır. Bunun için bu tür filmler doğaüstü yaratık ve canavar filmleri olarak nitelendirilmektedir. Doğaüstü yaratıklar, kötülüğü temsil edip; iktidar, istenmeyen, düzeni bozan, insanlığın düşmanı ola- bilirken, önyargısız ve şekilci olmayan, yeniliğe açık, insancıl özellikler taşıyan yaratıklar da olabilmektediler.


Doğaüstü yaratık ve canavarların dış görünüşlerinde de bu iki kullanım göze çarpmaktadır; bazen iğrenç, fiziksel olarak anormal olan bu yaratıklar bazen de sevecen, çocuksu, masum olabilmektedirler. Ortak noktada ise kötülüğün ve istenmeyenin, ötekinin, bilinçaltında saklananların, yüzleşilemeyenlerin imgeleridir.


Korku bu tür filmlerde iki şekilde ortaya çıkmaktadır; ya bu yaratıkları insanoğlu bir hata veyahut bilerek uyandırmakta, çağırmakta, bizzat kendi meydana getirmekte ya da var olan bu yaratıklar kendiliklerinden uyanıp ortaya çıkmaktadırlar. Ortaya çıkan bu süreç sonunda genel anlamda çirkin, pis, vahşi, biçimsiz, kaba ve görmezden gelinen ancak bir özellikleri ile insandan kat ve kat daha fazla güçlü olan (çok iyi duyabilme, uçabilme, zıplayabilme…) bu yaratıklar insanoğluna savaş açmaktadır.


Bu tür filmlerde ilk önceleri bölgesel tehdit (Frankenstein bulunduğu köy için, kurt adam yaşadığı kasaba için, insanoğlunun bir hatası sonucu yaşamı ve biçimi bozulan, insan tarafından meydana getirilen yaratık geliştiği, türediği bölge için) var iken daha sonraları dünyaya yönelen bir tehdit (deli bilim adamların genetik buluşu, uzaylıların dünyayı istilası, robotların iktidarı ele geçirmesi) söz konusu olmuştur. Canavarlar zamanla alan genişletmiş bireysellikten kolektif anlayışa geçmiştir. Bu sistem içinde ortaya çıkan bireysel kahramanlar da dünyayı bu tehliklerden kurtarmaya çalışmışlardır. Canavarla savaşmayı göze alan, cesur kişi ve kişiler insan soyunun, toplumun tamamının temsilcisidirler. (Moretti, 2005: 106) Seyircinin özdeşleşebileceği bir kimlikte film içinde var olmaktadırlar.


Doğaüstü yaratıklarla ve canavarlarla iletişim kurmak oldukça zordur, genelde konuşmayan kendine has dilleri olan bu yaratıklarla zaman içinde farklı yollarla iletişim kurulmaktadır.


Canavarların her zaman bir bilinmezleri vardır. Bu bilinmezler film boyunca merakı körükler, ilgiyi ayakta tutar. Maceracı ruh, korku eşliğinde bu bilinmezin peşinde canavardan kurtulmanın yollarını arar. Doğaüstü yaratıkların ve canavarların bulunduğu bu filmlerin, ilgiyle izlenmesini ve popülerliklerini korumasının sebebini Walter Evans farklı bir yaklaşımla şu şekilde açıklar: “...bunlara düşkünlüğünün anahtarı korkunç ve gizemli, psikolojik ve fiziksel değişimdir. Bunların en önemlisi, direkt olarak ikincil cinsel özellikler ve saldırgan cinsel davranışlarla ilişkili olan canavarca değişimdir. Örneğin kurt adamın elbisesinde zorluk gizlediği kılları uzar, tam kurt olduğunda da çıplaktır.” (Evans, t.y.: 73)


Yani bir anlamda onlar gençlik döneminde değişim yaşayan insanın kendine başkalaşmasını ve yabancılaşmasını da ele almaktadır. Şöyle ki kız çocukları vücutlarındaki değişimden ötürü utanç duyup insanlardan kaçarken erkek çocuk uzayan kıllara ve garip duygular içine girdiği ergenlik dönemine alışmaya çalışmaktadır. Bu yaratıklar da her zaman olmasa da Kurt adam, King Kong, Frankenstein gibi filmlerde tıpkı insanın bir zamanlar kendi yaşadığı değişime ve uyum aşamasına özdeşleşim kurarcasına kendine alışmaya çalışmakta, toplum tarafından dışlanmayı aşmak için uğraşmaktadırlar.

Evans devamında canavar filmlerinin iki önemli özelliği olduğunu söyler: “Yaşamın sırrı ve insanoğlunun bilmemesi gerekeni araması”. Son dönemde bilimin ve teknolojinin inanılmayacak boyutta ilerlemesi insanın bilmesi gerekenlerin üstüne gitmesine daha çok neden olmaktadır. Yaşamın sırrı ve ölümün nedeni üzerine deneyler yapan insanoğlu gizemin örttüğü gerçeklik parçacıklarını ortaya çıkarmak için var gücüyle çalışmaktadır. Bu da doğaüstü yaratık ve canavarlar filmlerinin zenginleşmesi ve kendini yenilemesi için bulunmaz bir fırsattır.


Türün kuşkusuz en ünlüsü ve bilineni Marry Goodwin Shelly’in 1818’de yazdığı Frankenstein’dır.
Frankenstein, korku sinemasının en önemli korku kaynaklarından biri ve klasik bir karakteri olmuştur. (Scog- namillo, 1997: 33) Frankenstein, değişik insan parçalarından oluşmuş, bilimsel bir deneyin ürünü, yapay bir yaratıktır. İlk Frankenstein 1931 yılında James Whale tarafından çekilir.
Daha sonra Frankestein’ın birçok farklı versiyonu (Frankenstein’in Nişanlısı (1935, Frankenstein’ın Oğlu (1939/ The Son of Frankenstein), Frankenstein’ın Evi—944/The House of Frankenstein) sinemaya aktarılır.


Diğer doğaüstü yaratıklar da korku sinemasında zamanla ortaya çıkar. Kurt Adam ilk defa 1935’te sinemada yer alır. Bununla da kalmaz bazen Frankenstein ile (Frankenstein Kurt Adama Karşı—1943) bazen Dracula ile (Santo ve Blue Demon Dracula ve Kurt Adama Karşı—1973) karşılaşır.
Bunların dışında doğaüstü yaratık filmlerine farklı örnekler olarak, Golem (1914/Der Golem), Canavar (1925), Londralı Kurt Adam (1935/ Werewolf of London), Kedi İnsanlar (1943/Cat People), Avcı (1987/Preda- tor), Leopar Kadın (1943/The Leopar Woman), Canavarlar Şatosu (1958), Godzilla (1973), Beden Kemiricileri- nin İstilası, Sinek (1986/Fly), Rabid (1976) King Kong (1933/King Kong) gibi filmler de gösterilebilir. 

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Doğanın İntikamı

Doğanın İntikamını konu alan filmler, diğer korku türlerinden ayrı olarak insanları cezalandırıcı özellik taşırlar.
Doğayı tahrip eden insanın bu gerçekliği beyazperdeye taşımasıyla mey- dana gelmişlerdir. Bozulan doğa ve yaşam sisteminde meydana gelebile-ek tehlikeler gözler önüne serilir.


Türe doğanın da bir gün yaptıkların- dan dolayı insanoğlundan hesap sora- cağı anlayışı hâkimdir. Atilla Dorsay’ın da ifade ettiği gibi insanın doğaya karşı işlediği suçların, bilinçaltından yansıyan tepkisi olan bu tür filmler (Dorsay, 1986: 123), suçluluk psikolojisindeki insanoğlunu uyarıcı bir işlev üstlenmektedir. İnsanoğlunun yaptığı hatalar gün yüzüne çıkmaktadır. Bunun yanında tehlikenin nereden geleceği ve düşmanın kim olacağı belli değildir. Birçok farklı konu ve kahraman yardımıyla, doğanın geniş yelpazesi, tehlike oluşturabilecek olaylar ve varlıklar, sinemada temsil edilmiştir. Bu filmleri iki ana başlık altında toplamak mümkündür.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Doğanın Salt Kendisi/Doğal Felaketler:

Doğa her an insanın hizmetinde, denetiminde değildir. Onun da gelişen, değişen ve insan tarafından bozulan yönleri vardır. Doğal felaketler (çığ, deprem, yanardağ patlaması, sel, tsunami...) olarak nitelendirebilecek olan doğanın salt kendi eylemlerinin yer aldığı filmler, gerçek olaylardan etkilenerek çekildiği gibi kurgusal hikâyelerin uyarlanması, olabilecek felaketlerin öngörülmesi ile de çekilmektedir. Binlerce kişinin öldüğü, büyük hasarlara yol açan doğal felaketler, in- sanları farklı bir korkunun kıyısına taşımaktadır: “Zamansız ve hazırlıksız ölüm”. Bu ölümü ya insanoğlunun bir hatası, doğal sistemi bozması sonucu kendisi ya da normal yaşam düzeni içinde doğanın kendisi hazırlar.


Bu tür filmlerde insanlar, doğanın faaliyetlerine karşı mücadele ederler. Mücadele edilen somut bir varlık, yaratık veya canavar değildir; kitleleri ölüme sürükleyen, hızlı, güçlü, zorlu bir rakiptir. Onun için bilimden yardım almak gerekmektedir.


Doğal felaket filmleri, kan, kesme, biçme, parçalama gibi diğer korku türlerinin içerdiği vahşet ve şiddeti içermemektedir. Daha çok heyecanı ve korkuyu gerilimle yükselten, şimdi ne olacak, nasıl kurtulacaklar bu beladan sorusu sorduran, daha naif, estetik, görsel yönü güçlü filmlerdir. Korku sinemasının diğer türlerine göre masum kalan bu tür, barındırdığı gizem, bilinmezlik ve insanoğlunun aklına gelemeyecek tehlikeleri göstermesi ile ilgi toplar. 

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Doğanın Bir Unsuru Olarak Hayvanlar ve Bitkiler:

Hayvanların ve bitkilerin canavarlaştığı filmler ise doğal felaketlere göre daha çok ilgi gören filmlerdir.
Genelde hayvanların (Kurbağalar ,kuşlar, yılanlar, örümcekler, balıklar, karıncalar…) ele alındığı bu türlerde bitkiler çok az kullanılmaktadır. Jaws: Denizin Dişleri (Jaws), Kuşlar (Birds), Anaconda, Piton, Sis (Frogs), Katil Karıncalar, Mavi Korku, Prinalar, Hayvanlar Mezarlığı, bu türün en beğenilen örnekleri arasındadır.

Türün ilk filmi ise Melies’in 1899 yılında çektiği Un Bon Lit filmidir. Filmde ay ışınları böceklerin büyüyüp kahra- mana saldırmasına neden olmaktadır. (Arpaç, 1998: 81) Tehlikeli ve öldürmeye yatkın olan hayvanların ele alındığı bu tür filmler, hayvan-insan ilişkisinde masum insanın hayvanın eylemlerinden dolayı yaşadığı ölüm korkusunu dile getirir. Bu eylemlere, hayvan ve bitkinin canavarlaşmasına insanoğlu doğal felaket filmlerinde olduğu gibi ya kendisi sebep olur ya da hayvan ve bitki kendi vahşiliği ve içgüdüsel yapısı ile bunu yapar.

Radyasyonun, nükleer denemelerin, bilimsel çalışmaların, kimyevi ilaçların etkilerinin sık sık vurgulandığı bu tür filmler insanoğlunun doğayı ve içinde yaşayan diğer canlıları nasıl yok ettiğini, değiştirdiğini gözler önüne serer. Bu bakımdan sosyal mesaj içeren filmler çevre kirliliğine, doğal dengeye, canlıların yaşam hak- kına dikkat çeker. Bu tür filmlerde yine göz önüne getirilmeyen bir tehlike ele alınır: İnsanların en büyük yardımcısı zararsız, evcil hayvanlar.
Yeri geldiğinde bu hayvanların da en masum olanları dâhil (kuşlar, balıklar, maymunlar…), nasıl canavarlaşabileceği gösterilir.


Hiç düşünmedikleri hayvanları beyazperde de insana saldırırken görmek seyirciye ilginç ve farklı gelmekte, hayal dünyasında değişik şekillenmelerin olmasına neden olmaktadır. Çarpıcı saldırı sahnelerine büyük yer veren, kovalamacalar ile aksiyonu sağlayan bu filmler, insanın doğaya karşı olan güçsüzlüğünü de ortaya koyar. Doğayı mutlak hâkimiyet altına almak mümkün değildir çünkü insan doğayı yaratan oluşturan değil o sis- tem içinde sadece bir varlıktır.


Doğanın intikamının konu alındığı filmlerin iki önemli dezavantajı vardır.
Birincisi, gerçek bir hayvan kullanılacaksa bu hayvanla çalışmanın ve onu eğitmenin zorluğu; ikincisi bu filmlerin dikkat edilmezse inandırıcılığını kolaylıkla kaybettirecek bir çizgide bulunması. Bu dezavantajlar uzun ve profesyonel çalışmanın, doğal mekânlarda çekim yapmanın yanında günümüz bilgisayar ve animasyon teknolojisiyle çok aza indirgenmiştir. Artık gelişmiş bilgisayar teknolojisi ve programlar sayesinde doğal ortam ve hayvanlar daha iyi, gerçeğe yakın, üç boyutlu olarak tasarlanabilmekte, istenilen duruş hareket ve görünüm yapılabilmekte, görsel efektlerle daha canlı ve dikkate çekici sahneler çekilebilmektedir.

Son dönemde küresel ısınma olgusu ile popülerlik kazanan bu tür filmler, kendilerini yenileme dönemine girmiştir. Artık olayları bir zamanlar II. Dünya Savaşı sonrası atom bombasını atılmasıyla, radyasyonun ve nükleer korkunun yaptığı gibi mantıki bir zemine oturtabilecek yeni bir kavram vardır: Küresel ısınma. İhtimaller ve gerçekler birbiri ardına dizilir: Buzulların erimesi, aşırı yağmurlar, mevsim değişimleri, depremler, suların yükselmesi, havaların aşırı ısınması… 

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Hayalet Filmleri

Hayaletler genelde ölülerin ruhları olarak ifade edilirler. Öteki dünyadan bu dünyaya bir sebepten gelmiş ya da iki dünya arasında kalmış varlıklardır.
Uçabilirler, duvardan geçebilirler, güçlüdürler, eşyaları hareket ettirebilirler, garip sesler çıkartırlar. Bazen görülür bazense sadece hissedilirler; yaptıkları eylemlerle kendilerini ifade ederler. Yaşanan korkuların bir yansıması olarak garip şekillerde olabilecekleri gibi sevimli, estetik, insansı görünümde de, (Diğerleri (2001/The Others) ve Altıncı His (1999/Sixth Sense)), olabilmektedirler. Genel olarak ölümü çağrıştıran hayaletler, ölmüş kişilerin ruhları olarak insanların karşısına çıkınca korkutucu olmaktadırlar. Bu korkutuculuklarına zaman zaman cinayetlerde eklenmektedir.


Hayaletler farklı şeyler için insanların karşısına çıkarlar. Kimisi hayatta iken oturduğu evden yeni taşınan insanları kovmaya çalışır, kimisi yarım bıraktığı işleri tamamlama niyetindedir, kimisi sadece insanları korkutmak ister, kimisi o yerin, mekânın ve hazinenin koruyucusudur. Eski, köhne, ıssız evler, şatolar, köşkler, mağaralar mekânlarıdır. Ya kendileri giderler insanoğlu ile yüzleşmeye ya da insanoğlu onları rahatsız eder mekânlarında. En çok ta sessiz, ıssız, kıyıda köşede kalmış, eski evlerde ortaya çıkarlar. Bu yüzden tekinsiz/lanetli ev filmleri olarak da adlandırılırlar.


Bu tür filmlerde ani hareketler, korkuyu çağrıştıran eylemler yavaş yavaş gösterilir. Gerilim kademe kademe arttırılır. “Daha çok ‘gösterme ima et’ prensibiyle ayakta duran filmler büyük ölçüde gölgelere, ses kullanımına, belirsiz tehlikelere ve efektlerle dolu şaşırtmacaları dayalı gerilimli tarzlarıyla kanlı korku filmlerinden ayrılırlar.” (Kutlu, 2005: 78) Dekor ve mekân loş ve karanlık olmasının yanında gizemlidir, bilinmezi saklar ve büyük merak uyandırır.
Hayalet filmlerine örnek olarak, Perili Ev (1999), Hayalet Araba (1920), Hayaletler Şatosu (1921), The Haunting (1963), The House on Haunted Hill (1959)… gibi filmleri gösterebilir.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...