Jump to content

Gönül Yonar’dan Yaratılış Mitolojileri


nevermore

Önerilen Mesajlar

‘Başlangıçta…’
Yaratılışla ilgili birçok hikâye böyle başlar.
Farklı coğrafyalarda ve tarihin her köşesinde bu sözcüğün yaydığı hikâyelere şahit oluruz. Hikâyeler çeşitlidir.
Mitolojilere yaptığımız yolculukta
bizi bekleyen ‘ilk’ler aslında insanlığımızın kökenlerine uzanma,
onunla temas etme hayalinden ve merakından başka bir şey değildir.
Böyle bir merak ve istek bizi birçok medeniyetin dini,
kültürel ve sosyal dinamikleriyle yüz yüze getirir.
Bir tünelin ucunda görmeyi arzuladığımız ışığın,
bizi milyonlarca ışığın bir tek prizmanın
kristallerine vuran ışık huzmesi ile karşıladığını görürüz.
Her neden bir başka nedeni tetiklemiş
ve prizma sonsuz yansımalarla insanlık tablosunu aydınlatmıştır.
Hepi topu hepsi budur.
Bu hengâme, bu telaş bu merak tek bir soruyu çıkarmıştır ortaya:
‘Ben kimim? ‘Ben’ denen şey nedir?’

‘Hayatımız boyunca kaç kitap bizi Ana Kitab’a ulaştırır farkında olmayız,’ der bir Doğulu bilge. Haklıdır, zira hayatını bilinmeyen, görülmeyen ve bir türlü ispatlanamayan bir başka gerçeklik için nizama sokan insanların coğrafyasında elbette kitaplar yalnızca okunmak ve raflarda yerini almak için değildir.
Ama bazı kitaplar vardır ki, sayfalarını araladığınızda, sizi bekleyen şey ile ürperirsiniz. Karşılaştığınız şey ilk yaratılışın o harikulade izleridir. Bu izler size; varlık sebebinizin, mekan algınızın, aidiyetlerinizin, kutsallarınızın, inkarlarınızın, kabullerinizin ve redlerinizin nereden geldiğini anlatır. Bununla kalmaz, yeryüzündeki cinslerinizin de benzer köklere sahip olduğunu hikâye eder. İşte o zaman anlarsınız ki Tek bir Kaynak insanlığın ortak mirası dediğimiz o karmaşık yapıyı inşa etmiştir. Bu inşada özne her zaman insandır, cinsinizdir sizsinizdir.
Bu çalışma, böyle karmaşık bir düzende insanlığın ortak mirasına Doğu medeniyetlerinin yaptığı katkıyı altı1 medeniyet özelinde bir yekün olarak ortaya koymayı hedefliyor. Satır satır
1 Altı sayısı, Osmanlı alfabesinin 29. harfi olan ‘vav’ın ebced sayı değeridir. Elementlerin mevsimlerin ve yönlerin dörtlü özelliğinden dolayı ‘dört’ sayısı dünya alemini sembolize ederken, ‘beş’ sayısı, insanın, bu alemin merkezinde olduğunu ifade eder. ‘Altı’ ise (5+1) olarak, insanın gökle yer arasında bağlaç olması sebebiyle, ona bir de aşkın boyutunu ilave ederek bütün varlığını tamamlar.

dokunan şey, varoluşumuzun, adını sanını yerini yurdunu bilmediğimiz insanlarla nasıl ortak bir kaderden gelip ve yine nasıl ortak bir kadere doğru yol almaklığımızın hikâyesinin ruhunu yakalamaktır.
Bu yönü ile salt bir tarihsel mitolojik birikimi kayıt altına alma amacını gütmüyoruz. İnsanlığın yeryüzündeki ilk adımlarından bu yana hissettiği aidiyet duygusunu didikleyip anlamaya çalışırken, Türklerin gökyüzünden inen kutsal ışık ile varoluşunu kutlayıp cesaretle bozkırlarda at kişnetmesine, Sümerlerin Ea’nın insanlığa verdiği ikinci fırsatı unutup Asurlarla yeniden başladıkları hiç bitmeyen kavga gürültülerine, Babil’in sayısız sürgünlerinde bileği kelepçeli peygamberlerine, İbrani hahamlarının kadim sırların izlerini sürüşlerine, kutsal sandığın emanetlerini koruyuşlarına ve İslam coğrafyasını kendi boyası ile renklendirmiş tasavvuf birikimiyle müşahede sınırlarında dolaşan âlim-mutasavvıfların olağanüstülüklerle perdelenişine şahitlik etmek istiyoruz.


İnsanın ilk’lere olan merakından hareketle medeniyetlerin yaratılış öykülerini kaleme aldık. Mitoloji kitaplarını, ana dini kaynakları, tali dini yorumları, gayriresmi okuma çalışmalarını merakla bir araya getirdik.
Peki amaç ne idi? Bu çalışmanın amacı, kitabın sonunda vardığımız sonuçtur. İnsanlık tek bir kaynaktan dini, kültürel kodlarını oluştururken tarihsel kesintilerle birbirine zıt düşmüş ve hatta bu uğurda kan akıtmıştır. ‘Birini öldüren bütün bir insanlığı öldürmüş gibidir,’ düsturunun bize hatırlattığı şey, insanlığın ortak noktalarının kökenlerine inmek olmuştur. Hepimiz bir Habil, bir Kabil bir Adem ve bir Havva’yız. Ötesi bize büyük gibi görünen ama aslında ana eksenin etrafında dönüp duran küçük halkalardan teşekkül etmiş ortak yaratılış ve hayat tecrübesi hikâyelerdir. Bu ortak tablo en iyi köken mitlerinde kendini göstermektedir.


Kitapta medeniyetlerin yaratılış hikâyeleri, mevcut bilimsel sınıflamalar kapsamında ele alınmamış, anlatılar o medeniyetin mitolojik-teolojik, arkeolojik ve kozmogonik birikiminin bir toplamı olarak sunulmuştur. Mevzu ayrıca; ‘mitolojik açıdan yartılış’, ‘arkeolojik veriler ışığında yaratılış’, ‘teoloji ve yaratılış öyküleri’, gibi başlıklarla ayrı ve sınıflandırılmış çalışmalar halinde tasnif edilebilir. Biz bu tasnifi bu çalışma için gerekli görmeyerek bütün bir insanlık birikimini tek bir noktaya ‘yaratılış’a vurgu yaparak ele almak istedik. Kitabın adındaki ‘medeniyet’ vurgusu bu bütünlüklü bakış açısının bir tezahürüdür.


Mitolojik verileri, tarihsel kaynaklara nazaran daha zengin, yaygın ve ulaşılabilir olan medeniyetler ile (Mezopotamya, Türk) bir kitabı olan, semavi kaynağına ulaşılabilirliği mümkün medeniyetlerin (Yahudi, Müslüman) kozmogonik ve antropogonik yaratılış anlatılarının bir arada bulunması bazı yanılgı ya da yargılara sebep olabilir. Şöyle ki; artık mitsel verilerle varlığı devam eden yaratılış hikâyeleri ile, semavi dinin kaynağından alıntılanan yaratılış hikâyeleri aynı kategoride değerlendiriliyormuş gibi algılanabilir. Bu düşüncenin varabileceği yanlış değerlendirmelere meydan vermemek adına, şu hususun altını çizmek gerekir: Medeniyetler, günümüze yakınlıkları oranında kaynak çeşitliliğine sahiptirler. Mezopotamya’nın çok kültürlü, çok dinli ve çok katmanlı tarihsel birikimi ile, Tevrat ve rabbinik kaynaklardan müteşekkil bir İbrani tarihi ya da bol malzemeli hadis külliyatı ve apaçık elimizde olan Kur’an-ı Kerim ile İslam medeniyeti, uzandıkları kaynaklarla kendi bütünlükleri çerçevesinde mevzuya kaynak sunmuşlardır. Fakat özel olarak kaynak tasnifli çalışmalar da mümkündür. Nitekim bu konuda hususi çalışmalar yapılmış, özellikle Kur’an-ı Kerim’deki kıssaların toplandığı çalışmalar ilim dünyasına kazandırılmıştır. Biz burada, medeniyetlerin dini, dindışı, sahih, gayrisahih, kitabî, mitsel, yazılı, sözlü bütün birikimini kozmogonik ve antropogonik yaratılışla ilgili olarak ortaya koymak istedik.


İlahi dinlerin, çıkışları itibariyle tek tanrılı oluşlarının zamanla değişime uğradığı bir gerçektir. Bu değişim esnasında, ona kaynaklık eden kitap/mushaf/sahife gibi verilerin zaman zaman mitolojik lisan kullandığına ve bunun günümüze kadar geldiğine şahit olmaktayız. Bunun ana sebeplerinden birisi dejenerasyondur. Bunun en canlı örneklerini Eski Ahit ve Yeni Ahit’de görmekteyiz. Çünkü Eski Ahit ve Yeni Ahit, bol miktarda mitolojik malzeme içermektedir.

Bunu İbrani mitlerini işlerken göreceğiz. Bir diğer sebep ise, insanların somutlaştırma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Bu ikinci grupta dindeki yahut kutsal kitaptaki dejenerasyon söz konusu değildir. Kur’an-ı Kerim, insan elinin değmediğinin açık delilini bizzat kendi ayetlerinde tasdik eder. Ancak Kur’an’ın bütünlüklü sahihliğine rağmen, İslam’ın kültürel boyutunda yani halk dini formunda mitolojik unsurlar, özellikle hadis külliyatının içine bol miktarda girmiştir. Bunun yanında İslam’ın tasavvufi yorumlarındaki öğretilerde de yaratılışla ilgili Kur’an-ı Kerim’in bildirmediği, işaret etmediği, mevzu olarak konumlandırmadığı yüzlerce bilgi ve detay mevcuttur. Sebebi ne olursa olsun, kutsal kitapların tali kaynaklarla söylence edebiyatıyla ya da sözlü kaynaklarla mitolojiye yakınlaştırıldığını görüyoruz. Bu ise doğrudan ya da dolaylı olarak kutsal kitapların mitolojik malzeme ile dolmasına yol açmıştır. Konuyu incelerken iç içe geçmiş girift din-mitoloji malzeme yığını ile karşılaştığımızda bir teolog gibi sahih-gayri sahih ayrımına gitmeksizin çalışmayı ilerletmek istedik.


Mitoloji ile ilgili Türkiye kaynakçasının oldukça kısır olduğunu söylemek gerekir. Bu konuda son zamanlarda mitolojinin bir malzeme olarak kullanıldığı fantastik kurgusal ürünler dışında kayda değer bir yekün maalesef yoktur. Türkçede antik dünyanın mitosları ile ilgili eserin çoğu Grek mitolojisine aittir. Bunlar içinde Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü, E. Hamilton’un Mitologya’sı ve Nurullah Ataç’ın Klasik Mitoloji’si dışında geri kalan bütün çalışmalar ya spesifik (Bahaeddin Ögel’in Türk Mitolojisi gibi) çalışmalardır ya da yabancı düşünürlerin kaynaklarıdır. Bu birikimin önemli bir açığını kapatan Mircea Elaide, Mitlerin Özellikleri, Kutsal Ve Dindışı, İmgeler Simgeler, Şamanizm ve Dinler Tarihi eserleriyle büyük bir boşluğu doldurmaktadır.


Onun doldurduğu boşluk tarihsel mitolojinin kutsal ile temasındaki geniş bakış açısında gizlidir. J. Campbell’in ise taraflı bakış açısına rağmen, Batı Mitolojisi, Doğu Mitolojisi, Yaratıcı Mitoloji, İlkel Mitoloji eserleriyle bu konuda eksiksiz bir seri tamamladığı söylenebilir. F. G. Bratton ve S. Hook’un da Ortadoğu mitolojisi ile ilgili alanda kayda değer bir yer edindiğini görmekteyiz. Bunun dışındaki yerli-yabancı eserler, konunun bir parçası ile hususi eserlerde yer almış ve spesifik çalışmalar olarak ortaya çıkmamışlardır.


Medeniyetler elbette bu çalışmada ele alınanlarla sınırlı değildir. Hitit, Yunan, İnka, Hint medeniyetleri ve onlara ait yaratılış mitleri ikinci bir çalışma olarak sırasını beklemektedir. Özellikle Hint birikimi büyük bir yekûn tutmaktadır. Bütün medeniyetlerin birbirine eklemlenen insanlık tecrübeleri, yaratılış mitlerinde de şaşılacak derecede bütünlük arzetmekte ve bu medeniyetler de bu bütünlüğü tamamlamaktadır.
Yaratılış mitlerinin çerçevesinin çizildiği girişte, kapsam genişletilmeden kozmogonik ve antropogonik mitlerin kutsal ile olan ilişkisi üzerinde durulmuştur. Birinci bölümde, insanlığın ilk tarih izlerinin keşfedildiği büyülü Mezopotamya topraklarındaki yaratılış ele alınmıştır. Mezopotamya’nın dokusundaki Asur ve Babil zenginliği Sümer’e eklenirken ilk evren-ilk insan yaratılışı üzerinden bu zenginlik aktarılmaya çalışılmıştır. İkinci bölüm, rabbinik metinlerin çokluğu ile dikkat çeken Yahudi birikimini ele almaktadır. İbrani metinlerinin yaratılış konusunda Tevrat merkezli metinleri ile rabbinik metinler arasında görülen fark, dini ve kültürel zenginliği en güzel anlatan metinlerdir. Üçüncü bölümde Orta Asya’nın cesur halkı Türk boylarının yaratılış konusundaki söylence birikimi ele alınmıştır. Kahramanlık destanlarında büyük bir birikime sahip olan Orta Asya Türklerinin yaratılış ve türeyiş efsanelerinde de geri kalmadığını görmek mümkün. Dördüncü bölümde, insanlığın muhatabı son din İslam’ın yayıldığı coğrafyalar olarak nitelendirdiğimiz İslam medeniyeti’nin yaratılış konusundaki söylence birikimi ortaya konmuştur. Beşinci bölüm, yoğun Hint etkisinin görüldüğü İran yaratılış mitlerine ayrılmıştır. Altıncı bölümde kayıp efsanevi kita Atlantis ve Mu medeniyetlerinin yoğun tesirini taşıyan Mısır yaratılış efsaneleri ele alınmıştır. Son bölümde ise ele aldığımız medeniyetlerin mitolojilerinde yaratılış kapsamında görülen benzerlikler belirtilmiştir.


Her bölümün sonuna tufan hadisesini alışımızın sebebi ‘tufanın yaratılmışlara verilmiş ikinci yaşam şansı’ olarak görülmesidir. İnsanlığın yok oluşundan sonra verilen bu ikinici varoluş fırsatı sebebiyle ele aldığımız medeniyetlerdeki ilk evren ve ilk insan yaratılışlarının sonuna tufanı da ekledik.
Tufan hadisesinin ortaya çıkışı konusunda iki görüş vardır. Birincisi, Tufan’ın 4. jeolojik zamanın sonlarındaki dünyanın hemen hemen tamamını su bastığı, buzulların eriyip, devamlı yağışların olduğu, ırmakların coştuğu dönemde yaşandığını iddia etmektedir. İkinci görüş, bu destanın Sümerler zama- nında ortaya çıktığını savunmaktadır. Sümerlerin çivi yazılı metinlerde keşfedilmesinden sonra bilim adamlarının Kitab-ı Mukaddes’te geçen bu anlatıya daha fazla dikkat kesildikleri bilinmektedir. Bütün bunlar Tufan hadisesinin yaratılışın bir ardılı olarak görülmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu fikirlerin ikisinin de doğru olması muhtemeldir. Yani bu destanların çok eski dönemlerde ortaya çıkıp daha gelişmiş halde yazıya geçmiş olması mümkündür. Çünkü vakanın genel teması, insanların yaratıcıya karşı sınırı aşmalarından dolayı tanrının/tanrıların gazabına maruz kalmasından ibarettir.


Uzun teşekkür listesinde yine elbette kitap ve fikirleriyle hocalarım var. Onlara hep ihtiyacım oldu. Gerek yüzlerini görmeden çoklu sosyal ortamlarda tanış olduğum, gerekse yıllardır bana emek veren ve şu anda hayatta olan ya da olmayan alanının duayenlerine, başucu kitaplarım dışında bana verdikleri manevi destek için saygıdeğer üniversite hocalarıma minnet borçluyum. Bu çalışma sayesinde İbrani kültürü üzerine çalışan çok değerli araştırmacılar ile tanışma fırsatım oldu. Sibirya’nın içlerinde ‘bir şaman töreni’nde bıraktığım Eliade, bu kitapta da ellerini

bana uzattı. Onun ruhunun kuşatıcı sihrini yakinen yaşadığımı söylesem abartmış olmayacağım. Graves ise, Yahudi Rabbinik metinlerin zenginliğinde başdöndürücü bir serüvene çıkardı. Bu çalışmada yerli ilim adamlarımızın bilgilerini yabancı düşünürlerin bakış açılarıyla harmanlamak tam bir insanlık harmonisi oluşturdu. Bu harmoniye uyacak en isabetli konu şüphesiz ki ilk evren ve ilk insan yaratılışı idi.
Birinci kitapta yaptığımız, muhayyilenin harikulade şölenini, bu çalışmada ilk yaratılış serüvenleri ile bütün bir kainata yaydık. İnsanlığın ortak hallerindeki o ilk ‘ilkel’ hali gözler önüne sererken suyun, toprağın, gök ve yerin titreyişlerini o ilk andaki heyecanı ile sizlere sunuyoruz…
Serüven şimdi başlasın…
Medeniyetler ve yaratılış öyküleri…
İnsanlığın muazzam birikiminin ilk sahneleri…
Yer, su ve gök…
Ve insan…

Gönül Yonar
Çengelköy 2015

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...