Jump to content

İstanbul'un Tılsımları


nameste

Önerilen Mesajlar

Jüstinyen Sütunu

http://imggaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages/Foto%20Haber/386/Bizans%20d%C3%B6neminde%20%C4%B0stanbul/2014-02-18_09-50-09_J%C3%BCstinyen%20S%C3%BCtunu.jpg

 

İstanbul’un günümüzde bilinmeyen ama zamanında görenlerini kendine hayran bırakan en önemli eserlerinden bir tanesi de İmparator Jüstinyen’i atının üzerinde tasvir eden tunç heykelinin bulunduğu sütundur. Sütun Ayasofya ve Büyük Saray (Bizans dönemi sarayı) arasında bir çok heykel ve büstün bulunduğu bir alan olan Augusteon’da dikilmişti. İmparator Jüstinyen atına binmiş üzerinde zırhlı bir biçimde tasvir edilmişti. Sol elinde bir küre tutan Jüstinyen’in sağ eli ise doğuya doğru durun bakalım dercesine havada duruyormuş. Başında ise Romalı zırhına tezat olarak tavus kuşu tüyünden yapılmış bir Pers başlığı dikkati çeken öğelerden biriymiş. Yedi mermer basamakla ulaşılan kaide ve sütunun üzerinde imparatorun başarıları ve dinsel motifler işlenmiş. Tabi ki bu sütun ile ilgili çeşitli rivayetlerde mevcuttur. Örneğin bazı tarihçiler bu sütunun Jüstinye’ne değil başka bir Roma imparatoru olan I.Theodisius’a veya II.Theodisius’a ait olduğunu söylerler. Şehri 1204’te yağmalayan Latin Haçlı şövalyelerinden Robert de Clari ise bu muazzam eserin İmparator Heraklius’a ait olduğundan dem vurur. Arkeoloji biliminin babalarından kabul edilen ve sütunu bizzat kendi gözleriyle gören Ciriaco d’Ancona’da Clari’nin görüşünün destekler. Bazı kaynaklarda ise şehrin kurucusu olan İmparator Konstantin’e ait olduğu yönünde bilgiler vardır. En ilginç iddia ise heykelin elinde tuttuğu küre ve sütunun yapısı gereği aslında bir imparatoru değil şehrin bizzat koruyucu ruhunu temsil ettiğidir. (Genius Loci)Grek dünyasına yolculuk yapan bir keşiş ve gezgin olan Cristoforo Buondelmonti ise sütunun 70 metre uzunluğunda olduğunu ve denizden bile rahatlıkla görülebildiğini yazmıştır.

 

Bana göre en ilginç olan şey ise 1204 yılındaki Latin yağması sırasında şehrin çoğu antik sanat eserini yağmalayan Venediklilerin bu sütunu ve üzerindeki heykeli es geçmeleridir. Bu durum bana heykelin gerçektende Jüstinyen’e ait olabileceğini düşündürüyor. Çünkü uzun bir zamandan sonra İtalya yarımadasının çoğunu zapteden Jüstinyen’in heykelini kendi ülkelerine götürmeyi imparatorun ardından bıraktığı namından ötürü pek de istememiş olabilirler. Geç Bizans dönemine kadar ayakta kalan sütun 1453 yılında Osmanlı devleti tarafından şehir fethedildiğinde hala dimdik ayakta durmaktadır. Fakat bu zamandan sonrası için çeşitli rivayetler devreye girer. Bir süre sonra Osmanlılar tarafından yıkıldığı yönünde iddialar olsa da Osmanlı dönemindeki minyatürlerden anlıyoruz ki heykel ve sütun uzun yıllar boyunca yerinde kalmıştır.

 

Özellikle yaklaşık bir elli sene daha ayakta kalan heykel 1509 yılındaki küçük kıyamet olarak bilinen İstanbul depreminde yıkılmış olabilir. Heykel ve sütunun yıkılmasından sonra heykelle ilgili bir kayda rastlanmamaktadır. Sadece 1540 yılında İstanbul’da bulunan Pierre Gilles adındaki Fransız bilimadamı Topkapı sarayı olarak bilinen Yenisarayın bahçesinde heykelden geriye kalanları görmüştür. Gilles’in ifadesine göre Jüstinyen’in heykelinin bacak uzunluğu bir adam boyunda ve burnu ise 22cm civarındadır. Fakat hikaye aslında bu noktada sona erer. Çünkü Gilles heykelin top yapımında kullanılmak üzere tophaneye gönderildiğinden bahseder. Bazılarına göre şehrin koruyucu ruhunun simgesi bazılarına göre ise İmparator Jüstinyen heykeli, sütun ve kaidesinin içinde bulunduğu Augustaeum’la birlikte her geçen gün bu şehrin kaybolan ruhunun birer parçası gibi tarihe karışıp giderler.

 

Arcadius Sütunu

 

 

http://www.forumacil.com/attachments/antika-ve-tarihi-eser-3005d1343369678/arcadius-sutunu.jpg

 

Evliya Çelebi, hiç kuşkusuz tarihte en renkli anlatıma sahip seyyahlardan bir tanesidir. Kendine has, renkli anlatımı, olayları kurgulayış şekli onu diğerlerinden farklı kılar. Evliya Çelebi İstanbul’un önemli Doğu Roma (Bizans) döneminden kalan anıtlarını da kendine özgü anlatımıyla okuyucuya aktarmayı başarmıştır. İstanbul’un binlerce yıllık anıtlarını Kal’a-i Konstantin’in mutalsamât-ı gârîbe ve acibler beyânındadır başlığı altında okuyucusuna sunar. Bu yazımda en azından Evliya Çelebi’nin kendi döneminde hangi anıtların ayakta kaldığını, günümüze hangilerinin ulaştığını biraz olsun anlatmak istiyorum.Evliya Çelebi Avratpazarında Yağfur adındaki bir ustanın yaptığı bir sütundan bahsederek başlar. Avratpazarı Osmanlı döneminde kadın kölelerin satıldığı bir köle pazarının bulunduğu bugün ki Cerrahpaşa semtindedir.

 

Yapıcısının ismi tabi ki Evliya Çelebi’nin kendi kurgusu içerisinden doğmuştur. Sütun, Roma imparatoru Arcadius’un 402 yılında Got’lara karşı kazandığı zaferlerinin anısına bir forum alanı (meydan) inşa ettirmeye başlar. Fakat bunu tamamlamaya ömrü yetmez. Oğlu II.Theodisius meydan inşaatını tamamlatır. Ortasına içinde 223 basamakla çıkılan elli metre uzunluğunda kubbeli bir sütun diktirir. Bu sütunun üzerinde Arcadius’un Got’lara karşı kazandığı zaferleri ve başarılarının anlatıldığı kabartmalar vardır. En tepesine de babasının muzaffer bir imparator olarak heykelini diktirir. Bu forum alanın etrafı sütunlarla çevrili, başka kaidelerin üzerine yerleştirilmiş irili ufaklı heykellerden oluşan bir forum alanıdır. Doğal olarak 1204 yılındaki Latin istilasında forum ve çevresi hasar görür. Biz şehri alıncaya kadar forum bir harabeye andırsa da forum alanı, kaideler ve bazı heykeller yerlerinde durmaktadır. Aynı zamanda Arkadius sütunu da sağlam bir şekilde ayaktadır. Osmanlı döneminde şehre göçle birlikte forum alanı ve çevresinde yapılaşma başlar. Forum alanı esir pazarına dönüşür. Zamanla kaideler ve bazı yapılar tarihe karışır. 1480 yılında İstanbul’a Fatih’in daveti ile gelen ve Fatih Sultan Mehmet’in portresini çizen Bellini boş zamanlarından şehrin çeşitli yanlarını gezip halen bir pek çok Bizans eserinin ayakta kaldığı yıllarda Arcadius sütununda üzerindeki kabartmaların resmini çizer. 1509 küçük kıyamet depremi ve 1719 İstanbul depreminde hasar gören sütun yıkılır. Bir rivayete göre derin çatlaklar gözlenen sütunun semt sakinleri tarafından yıkılır korkusuyla yıkıldığıdır. Neyse ki Bellini’nin çizimleri sayesinde sütunun üzerindeki kabartmalardan haberdarız. Bununla birlikte sütunun ana kaidesi bugün binaların arasına sıkışmış bir vaziyette halen ayaktadır.

 

Evliya Çelebi kendi seyahatnamesinde kendi zamanında halen ayakta olan sütundan şu şekilde bahseder.

 

Sütunun dört tarafı Yanko’nun zaferleri ile süslenmiştir. Sütunun tepesinde ise peri yüzlü bir güzelin mermerden bir heykeli vardır. Heykel ne zaman feryat etse yeryüzündeki bütün kuşlar heykelin etrafında toplanır ve yüz binlerce kuş yere düşer; Rum halkı da bu kuşları yer.

 

- Evliya Çelebi – Seyahatname

 

 

 

Yukarıda Evliya Çelebi sütunu şehri koruyan tılsımlardan birisi olarak kabul eder. Ama Evliya Çelebi’nin anlatımında Arcadius’tan bahsedilmez. Aksine Evliya Çelebi kendi kurgusunu ortaya koyar. Şehrin efsanevi inanışlarının içerisinden kendi üslubuyla yeni efsanevi karakterler ortaya çıkarır. Çünkü Yanko’dan ve sütunun yapıcısı olarak gösterdiği Yağfur’dan ilk bahseden Evliya Çelebi’dir. Evliya Çelebi’ninde anlatımında olduğu gibi Bizans döneminde de şehrin halkı bu sütunun tılsım olduğuna dair inanışları varmış. Sütunun üzerindeki rölyeflerin geçmiş, şimdiki ve gelecek zamana dair kehanetler olduğu inancına sahipmişler. Hatta şehirdeki önemli olaylarda falcılar bu sütunların önüne gider ve üzerinde ne olacağına dair kehanet ararlarmış.

 

Bu kehanet özelliğine sahip olduğuna inanılan anıtlara özellikle Theodisius sütununu da gösterebiliriz. Tabi ki bu inanış şehrin Türkler tarafından fethinden sonra da aynı şekilde eskisi kadar olmasa da devam etmiştir.Bu sütunun bir benzeri de bugün Roma’da sağlam bir şekilde ayakta kalan Traianus sütunudur. 106 – 113 yılları arasında inşa edilen sütun otuz metre uzunluğundadır. Yaklaşık sekiz metre uzunluğunda bir kaidenin üzerinde durmaktadır. Biçim olarak Arcadius sütununda olduğu gibi sütunun içi oyuktur ve en tepeye bu oyuktaki merdivenler vasıtasıyla çıkılır. Sütunun üzerinde İmparator Traianus’un daçya’ya düzenlediği iki seferi anlatan rölyeflerle süslüdür. Sütun Traianus’un kendi adına yaptırdığı forum alanının ortasına dikilmiş ve imparatorun mezarı kaidenin içindeki mezar odasına defnedilmiştir. Diğer benzer sütunlar ise İtalya’daki Marcus Aerelius Sütunudur.İstanbul’daki Arcadius sütunu şehirdeki Theodisius sütunu gibi Bizans döneminde münzevi keşişlerin mekanı olmuştur. Bu merdivenli sütunlara tırmanan çileci keşişler bu sütunların tepesinden hiç inmeyerek sütunun yukarısında çileci bir yaşam sürüyorlardı. Bu keşişlerin takipçileri ise forum alanlarını ziyaret ediyor ve keşişlere temel ihtiyaçlarını sağlıyorlarmış.18 yy.’da yıkılan sütunun parçalarına ne olduğu bilinmemektedir.

 

Büyük ihtimalle o dönemde çevre inşaatların yapı malzemesi olarak kullanılmış olabilir ya da bir kenara atılmış ve zamanla çevresine yapılan binaların altında kalmış olabilir. Günümüzde sütunun sadece kaidesi kalmıştır. Çevredeki binaların arasına sıkışmış olan kaidenin iç odası sütun içine giden merdivenlerin başlangıcı kıyıda kenarda kalmış birkaç kabartma görülebilmektedir. Merak edenler vay be bir gidip göreli diyenler için Cerrahpaşa caddesi üzerinde Haseki kadın sokağında sütunun kalıntısını görebilirler.

Yılanlı Sütun

 

 

 

http://www.bilgifeneri.com/ansiklopedi/01/yilanli-sutun.jpg

 

Sultanahmet meydanında tarihin derinliklerinden çıkarak bizi üç antik anıt karşılar. Bunlar Mısır Obeliksi, Örme (Konstantin) dikilitaş ve Yılanlı Sütundur. Gerçi günümüzde adını aldığı yılanlar artık görünmese de kırık haliyle bile kendisine olan ilgi hiç bitmez. Bu üç anıt aslında günümüzde meydan olarak kullanılan ama bir zamanlar Doğu Roma devrinde gladyatör dövüşlerinin, hayvan gösterilerinin ve en önemlisi belki de pek çoğumuzun Ben Hur filminden aşina olduğu at arabası yarışlarının yapıldığı Hipodromun tüm görkemiyle bir zamanlar yükseldiği bir yerdi. Tarihin nankörlüğü içerisinde zamanla harap olan yapı Osmanlı döneminde taşları, sütunları ve diğer yapı malzemeleri inşaatlarda kullanılmak üzere sökülüp götürüldüğünden günümüze pek bir bir şey kalmamıştır. (Aslında Sultanahmet meydanının zemini günümüzde orijinal halinden yaklaşık 4 metre yüksekliktedir. Yani halen hipodromun 4 metrelik bir kısmı ve alt galerileri zeminin altındadır.)Hipodromun ortasında atlı arabaların etrafında yarıştığı ve hipodromu ortadan dikey bir şekilde ikiye bölen bir yükselti taş bulunmaktaydı. Bu taşa spina adı verilirdi. Bugün aslında Sultanahmet meydanında gördüğümüz bu üç anıtta halen bugün artık toprağın altında duran spinanın üzerinde yükselmektedirler. Fakat Doğu roma döneminde bu üç anıttan başka antik kentlerden getirilmiş nadide bronz heykeller, sütunlar ve imparatorlara ya da mitolojik kahramanları tasvir eden nadide parçalar bulunmaktaydı. Şehrin biri Haçlılar biri de Osmanlılar tarafından iki kez ele geçirilmiş olduğu düşünülecek olursa bu parçaların akıbeti konusunda da bir fikir sahibi olabiliriz.Bu parçaların büyük bir kısmı Roma İmparatoru ve şehrin kurucusu olan Büyük Konstantin zamanında getirilmişti.

 

Yılanlı Sütunda Yunanistan’da bulunan ve dünyaca bir hayli meşhur olan Delphi Tapınağından getirilen parçalar arasındaydı. Buna göre spinanın altına inşa edilen mekanik bir su sistemi sayesindebazı heykeller yerinden oynatılıp hareket kazandırılırken buradan akan su ise ortası boş olan Yılanlı sütunda geçer ve üç yılan başının ağzından akarak hemen önündeki küçük bir havuza akarak devir daim olurdu. Şehrin 1204’te alan ve yağmalayan haçlılar bu sistem karşısında adeta şaşkına dönmüşler ve heykellerin sihirle hareket ettiğinde bahsetmişlerdi.Gelelim Yılanlı Sütunun hikayesine… Hikâye bizi çok önceye yani İ.Ö. 479 yılına antik Yunanistan’da yapılan son Yunan-Pers savaşına kadar götürür. Hani filminide izlediğimiz 300 Spartalı’nın Perslere meydan okuduğu Termopylae savaşından hemen sonra gerçekleşen bu savaş Perslerin Helen toprakları üzerindeki işgaline son verilmiştir. Atina, Sparta, Korint, Megara gibi önde gelen Yunan şehir devletlerinin Perslere karşı birleşmesiyle kazanılan savaşın anısına Pers kampında ele geçirilen silahlar tekrar eritilerek Yunan halklarının ortak zaferinin anısına Delphi tapınağına dikilmişlerdir. Bu anıtın bir parçası da yılanlı sütundur. Bu yüzden bu sütuna Plataean Tripodu da denmiştir. Sütunun üzerinde bugün artık pek de belirgin olmasa da savaşa katılan şehir devletlerinin krallarının adları yazmaktadır. Daha sonra ki yüzyıllarda şehirlerin kraliçesi olan Konstantinopolis’te yerini aldığında ise Delphi tapınağından getirilen pek çok parçanın arasında günümüze ulaşabilmiş nadide bir parçadır. Osmanlılar şehri aldıktan sonra da uzun yıllar tek parça halinde ayakta kalmayı başarabilmiştir.

 

Evliye Çelebi meşhur seyahatnamesinde Konstantiniye’nin Tılsımlarından bahsederken Yılanlı sütunu da es geçmemiştir.Evliya Çelebiye göre karaya ait son tılsım üç başlı bir ejderhaya aittir. Evliya Çelebi’ye göre II.Selim elmaslı topuzu ile yılan başlarından birisini kırar ve o zamana dek şehri her türlü yılan, akrep, çıyan ve bilumum haşereden koruyan bu tılsımın gücü azalır ve hemen ardından şehri yılanlar basar. İstanbul’un tılsımlarından bahsettiğimiz diğer yazılarımıza aşina olanlar Evliya Çelebi’nin kendine has anlatımıyla şehri efsanelerini nasıl aktardığını anımsayacaklardır. Anlaşılan o dur ki Evliya’nın döneminde sütunun üzerinde iki yılan kafası kalmıştır. Bugün ki halini ise anlatımlara göre 18. yüzyılda bir yeniçeri isyanı sırasında alır. Büyük ihtimalle 1730 yılındaki Patrona Halil isyanı sırasında zarar görmüş ve üst tarafı tamamen kırılmıştır. 1926 yılında İngiliz arkeologların eski hipodrom alanında spinayı ortaya çıkartmak için yaptıkları kazı esnasında pek önemli bulgu ile birlikte yılan başlarından bir tanesi de bulunmuştur. Bugün İstanbul Arkeoloji müzesinde bulunan bu parça görülebilir.Yılanlı sütunun binlerce yıl önce dikildiği görkemli hipodromdan bugün geriye pek bir şey kalmasa da o, halen ilk dikildiği yerinde hipodromun görkemli geçmişinin bir tanığı ve değişmez simgesi olarak varlığını sürdürmektedir.

 

 

Çemberlitaş Sütunu (Konstantinus Kolonu)

 

http://i0.wp.com/3.bp.blogspot.com/-MidSg8SgI3I/TbFK0NcCToI/AAAAAAAADTE/WMWxcGdA3PE/s1600/cemberlitas_sutunu.jpg

 

 

Konstantinopolis’ten günümüze ulaşan eserlerden bir tanesi hiç kuşkusuz Çemberlitaş olarak bilinen ve bugün aynı isimdeki semtteki özgün yerinde bulunan Konstantin Sütunudur. İ.S 330 yılında Konstantinopolis’i başkent ilan eden Roma imparatoru I.Konstantin (Büyük) şehrin her yanını Roma’dakilere benzer anıtlarla ve görkemli binalarla süslemişti. Bunlardan bir tanesi de kendi adını taşıyan Konstantin Forumuydu. Forum alanları o dönem ki İstanbul’da sıklıkla Roma mimarisinin tipik eserleriydi. Konstantin forumu haricinde, Tauri (Boğa) Forumu (Bugün ki Beyazıt civarı), Arcadius sütununun bulunduğu forum alanı ile bugün Aksaray semtinde bulunan Ox (öküz) forumunu bunlara örnek verebiliriz. Konstantin forumunun çevresi kemerlerle süslenmiş duvarlarla çevrili ve yuvarlak biçimde bir meydandı. Forumun bir ucunda Roma’dakinin bir benzeri olan Konstantinopolis’teki ilk senato binası bulunuyordu. Fakat asıl çekici olan şey ise meydanın hemen ortasındaki sütun ile üzerinde güneş tanrısı olarak tasvir edilmiş bronzdan Konstantin’in heykeliydi. Aynı zamanda meydanda sütunu çevreleyen heykellerde birbirinden çekici güzellikteydiler. Bu sanat şaheserlerinden ileride bahsedeceğiz ama ondan önce İstanbul’un tılsımları hakkında seyahatnamesinde kendi has tarzı ile bahseden Evliya Çelebi’nin kendi anlatımına bir göz atalım.

 

Evliya Çelebi İstanbul’un tılsımlarından bahsederken Konstantin sütunundan da bahseder. Bu tılsım ona göre İstanbul’u koruyan ilk iki tılsımdan bir tanesidir. Evliya Çelebi’ye göre sütunun tepesine sığırcık şeklinde bir tılsım yerleştirilmiştir. Bu kuş yılda bir kez kanat çırpıp haykırdığında tüm kuşlar toplanıp gagalarıyla zeytin getirirlermiş. Evliya Çelebi bu tılsımın amacı ile ilgili detaylı bir bilgi vermese de Solakzade tarihinde buna benzer bir hikayeyle tılsımın amacı açıklanır: “Bu şekilde hesaba sığmayacak miktarda zeytin toplanıyormuş. Bu zeytinler rahiplere gıda olduğu gibi artanı da satılıyor ve onların ihtiyaçları karşılanıyormuş.” Kısacası tılsımın amacı bolluk ve bereketi simgelemesi olarak algılanabilir. Aslında Bizans dönemine geri dönecek olursak bu meydanın ilk yapıldığı dönemlerde Hristiyanlık açısından önemli olan bazı kutsal emanetlerin bu meydana getirilip konduğunu şehri ziyaret eden seyyahların ve Hristiyan hacıların anlatımlarında biliyoruz. Büyük ihtimalle bir Rus hacı olan Anton’un bahsettiği bir rölik yani kutsal emanetin Osmanlıya kadar uzanan bolluk bereket hikayelerinin çıkış kaynağı ile bir ilgisi olabilir. Anton bu forumda Nuh’un gemisini inşa ederken kullandığı baltanın ve en önemlisi Hz.İsa’nın İncil’de bahsi geçen beş bin kişiyi Havarilerinin Ona verdikleri beş ekmek ve iki balık’ı çoğalatarak doyurduğu ve on iki sepet dolusu yiyeceğin arttığı mucizevi olaydaki sepetlerinde bu forumda olduğundan bahseder. Büyük ihtimalle bolluk ve bereket hikayelerinin de kaynağını bu olay oluşturmaktadır.

 

Gelelim forumun antik eserlerine, sütun mor renkte ve Roma’dan getirtilmiş ve çağlar boyunca geçirdiği yangın, deprem ve istilalar neticesinde uğradığı hasarlardan ötürü demir çemberlerle yıkılmasına karşılık koruma altına alınmıştır. Buna karşılık forumun çevresini saraya sütunlardan ve kemerlerden oluşan duvar zamanla yıkılmış, Latin istilası döneminde ve Osmanlı dönemlerinde başka binaların yapımında kullanılmak üzere devşirme malzeme olarak alınmıştır. Konstantin’in, Apollon suretindeki heykeli 1150 yılında meydana gelen şiddetli bir fırtına esnasında yıkıldıktan sonra imparator I.Manuel Komnenos bu heykelin yerine bir haç diktirmiştir. Meydandaki diğer heykeller ise Latinlerin şehri ele geçirdikleri 1204 yılında para yapımında kullanılmak üzere yerlerinden sökülüp eritilmişlerdir. Bu noktada meydanı süsleyen heykeller içerisinde belki de en güzeli olan Athena heykeli hakkında biraz bilgi vermek gerekir. 1204 yılındaki Latin istilasının görgü tanığı olan Bizanslı tarihçi ve bürokrat olan Niketas Khoniates şehrin Haçlılar tarafından kuşatıldığı ve nerdeyse düşmek üzere olduğu günlerde şehirde çıkan bir kargaşadan bahseder. Korku ve panik içerisinde olan halk garip sayılabilecek nedenlerden dolayı kargaşa çıkarmaktadırlar ve bu kargaşalardan birisinin hedefinde bu herkesi kendisine hayran bırakan Athena heykeli vardır. Khoniates heykeli tarifi ile başladığı bu kargaşa hadisesini şöyle anlatır:

 

Halkın içkili bölümü Konstantinos forumunda duran Athena heykelini kırdılar. Çünkü bu beyinsiz güruh onun Batılı ordulara işaret verdiği korkusuna kapıldı. Bu Athena heykeli 30 ayak yüksekliğindeydi ve bütün elbisesi de dahil olmak üzere bronzdan yapılmıştı. Elbise ayaklarına kadar kat kat dökülerek iniyordu ve doğanın kapalı olmasını gerekli bulduğu hiçbir yeri açıkta bırakmıyordu.…Göğüslerinin çizgisi nefisti, omuzlarında keçi derisinden Gorgon kafası olan bir manto vardı. Uzun çıplak boynunun seyrine doyum olmazdı. Tanrıçanın bütünü bronzdan harikulade işlenmişti, dudakları öylesine canlı görünüyordu ki, insan sanki durup dinlerse tatlı bir ses duyacak gibi olurdu.… Bedenin cansız olduğu halde, sanki canlıymış hissi veriyordu. Gözleri pırıl pırıl nemli ve bakışları özlem doluydu. Başında bir miğfer vardı. Miğferin örtemediği bukleli saçları arkada örülüp bir kurdele ile bağlanmıştı ve bu görünüş sanki gözlere bir ziyafetti. Sol eliyle elbisesinin kıvrımlarını toplamıştı. Sağ eliyle ise güneyi işaret ediyordu. Başı da hafifçe bu yöne dönüktü ve gözleri de bu yöne doğru gökyüzüne bakıyordu.

 

 

Niketas heykelin tarifini canlı bir anlatımla yaptıktan sonra ise heykelin batılı (haçlı) istilacılara yön gösterdiği söylentisiyle bu kehanetin gerçekleşmemesi için heykeli kıran halk tabakası hakkında sözlerine şu şekilde devam eder:

 

Ömürleri boyunca pusulayı hiç tanımamış olanlar, işte bu heykelin batıya doğru göz kırptığını ve batılı orduları çağırdığını iddia ediyorlardı. Böylece heykelin konumunda yanılıyor ve gördüklerini yanlış yorumluyorlardı. Sonuçta bu yanılanlar Athena heykelini yıktılar.

 

 

Konstantinopolis halkının yüzyıllar boyunca birbirinden eşsiz sanat eserleriyle süslenmiş bu şehirlerinde bazı kehanet atfettikleri sütun ya da heykellere gidip gelecekleri ile ilgili bilgi (kehanet) okumaya çalışmaları adetten sayılıyordu. Bu yüzdendir ki, Osmanlı zamanında Evliya Çelebi İstanbul’un Bizans zamanından kalan anıtlarına tılsım anlamı yüklemiştir. Fakat Athena heykelinin Haçlı ordularının şehri alacağına dair kehanet taşıdığına dair bilgiyi sadece Khoniates vermez. İlginçtir ki şehri alan haçlı ordusunda görev yapan bir Fransız şövalye olan Robert De Clari’de şehri almalarından bir yıl önce gezdiği bu şehirdeki ilginç bir detayı kendi yazdığı günlüğünde kendine özgü tarzıyla kaleme alır:

Şehirdeki bir başka harika da, tunçtan yapılmış, tabii ve fevkalâde güzel iki kadın heykeliydi. Heykellerden biri elini batıya doğru uzatıyordu ve üzerinde şunlar yazılıydı: Konstantinopolis’i zapt edecek olanlar Batıdan gelecekler. Öteki heykel elini çirkin bir yere uzatıyor ve şöyle diyordu: Onlar buraya sokulacaklar.

 

 

Robert De Clari bu heykelleri şehri keşfi sırasında daha önce görmüşmüydü bilinmez ama büyük ihtimalle Clari’nin de içinde bulunduğu haçlı ordusu şehri kuşattığı sırada şehrin içinde yaşanan bu tuhaf kargaşayı daha sonra dinleyip olayı kendine göre yorumlamış olması muhtemeldir. Şehri 1261’de Bizanslılar geri alınca forum eski görkeminden çoktan uzaklaşmıştı. Ama Senato binası, ve çevresini saran duvarların bir kısmı ile sütun ve üzerindeki haçın Osmanlıların şehri almasından çok sonra ki dönemlere kadar ayakta kaldığını şehri ziyaret eden batılıların yaptıkları gravürlerden anlıyoruz. (Gerçi sütun üzerindeki haç 1453 yılında şehir alındıktan hemen sonra indirilmiştir.) Bu batılı gravürcülerden en meşhuru Flaman ressam Melchior Lorichs’tir. 1559 yılında şehrin 12 m.’lik panoramasını çizen Lorichs sanki elleriyle şehrin fotoğrafını çekmiştir. Çiziminden hiçbir detay kaçmamıştır. Onun çizdiği panoramada Konstantin sütunu ve hemen kuzeyindeki senato binası görülebilmektedir. Bir de önemli detay vardır ki yüzyıllardır macera arayanların düşlerini süslemiştir. Bu rivayete göre imparator Konstantin Hz. İsa’nın son akşam yemeğinde kullandığı Kutsal Kaseyi bu sütunun hemen altında yapılan gizli bir odaya konduğu ile ilgilidir ki özellikle 19.yy.’da bazı maceraperestler bu odayı bulmaya çalışmış ama Osmanlı hükümeti tarafından tutuklanmışlardır.

 

Günümüzde Çemberlitaş’taki sütun dışında geriye bir şey kalmamıştır. Sadece çevre düzenlemeleri esnasında ortaya çıkarılan bir kaç parça dışında çevrede yeterli arkeolojik kazı yapılmadığı ve forumun büyük bir bölümü çevredeki binaların altında kaldığı için forum alanı tam ortaya çıkarılmamıştır.

 

Marcian Sütunu (Kıztaşı)

 

kc4b1ztac59fc4b1.jpg

 

İstanbul’un ne hikâyeleri ne de tılsımları anlatmakla bitmez. Her hikâyede tarihin devinimini ve anlatılanların nasıl tarih içerisinde evrildiğine ve dilden dile dolaştığına tanık oluruz. İstanbul’un Tılsımlarını yazmaya başladığımda sadece Doğu Roma (Bizans) döneminin tarihsel bilgilerini vermeyi değil aynı zamanda yazılarıma bu şehri kendi kurgusuyla tadından yenmez bir şekilde anlatan Evliya Çelebiye’de yer vermiştim. Zira bu anıtların tılsım ile izahı onun anlatımında yer alan en önemli unsurlardan bir tanesidir. Bu anıtlardan en önemlilerinden bir tanesi de günümüze kadar ulaşmayı başarmış bir anıt olan Marcianus Sütunudur.

 

İstanbul’un Fatih ilçesi sınırları içerisinde yer alan sütun kendi adını taşıyan Kız Taşı mahallesindedir. Evliya Çelebi sütunu 1634 yılında eksiksiz bir şekilde gördüğünü ifade eder. Ona göre bu sütun, hemen altında Kral Pozantin adındaki hayali bir karakterin kızının mezarı olduğu bir tılsımdır. Bu sütunun tılsımlanmasının en önemli nedeni de hemen altındaki Kral Pozantin’in kızının mezarını yılan, çiyan ve haşerelerden korumasıdır. Bir anda okuyucusunu gerçeklikten soyutlayıp kendine bir mıknatıs gibi çeken Evliya Çelebi, Kral Pozantin’in öldüğü sene büyük bir deprem olduğunu ve şehri yılan, çiyan, baykuş ve yarasaların bastığından bahseder.Öncelikle sütunun bulunduğu bölge Romalılar dönemindeki şehir planına göre şehrin 10. mıntıkası içerisinde bulunuyordu. Şehrin 1453’te alınmasından sonra bu bölge Türklerin yoğun olarak yerleştiği yerlerden bir tanesi oldu. Öncelikle Sütun bu dönemde bu bölgede yapılan Yeniçeri odaları ile Saraçhane arasındaki evlerin bahçesinde kalmıştır. Bununla birlikte bir iki seyyah dışında şehri ziyaret edenler bu sütundan pek bahsetmezler. 1908 yılında çıkan meşhur Çırçır yangınında etrafını saran evler ve ağaçlar küle dönünce sütun bir anda ortada kalır. Sütunun alt kaidesinin her yönünde de I ve X harflerini görebilmek mümkündür.

 

Bu Hz. İsa’yı temsil eden bir monogramdır. Kuzey cephesinde ellerinde bir madalyon tutan İki Nike heykeli karşımıza çıkar gerçi madalyonun üzerinde artık ne olduğu tahribattan ötürü görülememektedir.Bu Nike kabartmalarının hemen üzerinde Latince bir ibare hemen insanların dikkatini çeker.İbarenin Türkçeye tercümesi şu şekildedir: ” Bu sütun İmparator Marcianus için Tatianus Decius tarafından dikilmiştir.” Tatianus Decius büyük ihtimalle şehrin Prasfectus Urbi yani valisidir. Bu da sütunun tarihini 450 – 452 yılları arasına götürmektedir. Belirtmekte fayda var, bir zamanlar bu yazılar bronz harflerle yazılmıştı. Bugün kalanlar ise bronz harflerin oturtulduğu yuvalardır.Her ne kadar Marcianus sütununa Osmanlı devrinde halk arasında kız taşı dense de İstanbul’da Bizans döneminden kalan ve Rumca olarak ta Kız Taşı olarak tabir edilen bir kaç yer bulunmaktadır. Bunların en ilgi çekeni ise Romalılar döneminde şehrin 3. tepesinde bulunan mor bir sütundür.

 

Üzerinde bir Afrodit heykeli bulunan bu sütun inanışa göre bekaretin kaybeden kızlar bu sütunun önünden geçtikleri vakit sütun onları işaret edermiş. Rivayet bu ya imparator II. Justinianus’un bekar olan baldızı da es kaza bu sütunun önünden geçtiği bir gün sütun onu işaret edince bu sefer imparatorun hışmına uğrayıp yıktırılmıştır. Sütunun üzerindeki heykellerden bahsedip de günümüzdeki Marcianus sütununda üzerinde bir zamanlar bir heykel bulunmaktaymış. Tabi ki sütunun adandığı Doğu Roma İmparatoru Marcianus’ a ait bir heykelden söz ediyoruz. Günümüzde bu heykel yerinde yok olsa da halen ayakta olduğuna dair emareler vardır. Nasıl mı? Bizans denilince konusunda otorite olan Prof. Dr. Semavi Eyice’nin bu konudaki tezi hem tutarlı ve ilginçtir.Barletta heykeli Konstantinopolis’i 1204’te yağmalayan Venediklilerin şehirden söktükleri antik şahaserleri İtalya’ya götürürlerken batan bir gemidedir. Heykel Barletta kenti açıklarında karaya vurur. Semavi Eyice bu heykelin Marcianus Sütununun üzerinden sökülüp götürülen imparatorun heykeli olduğunu söylemektedir. Heykel halen Barletta kentinde durmaktadır. 5 m. uzunluğundaki devasa heykeli bir an için Marcianus sütunu üzerinde tasvir edebilirsiniz.

 

Kaynak

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...