Jump to content

Mu ve Atlantis


deniss85

Önerilen Mesajlar

MU ve ATLANTİS

 

Şüpheciler, Arkeologlar, Jeologlar ve Antropologlar ne kadar karşı çıkmaya çalışsalarda, "Atlantis" efsanesi dimdik ayakta durmaktadır. Çok kiritik ve aynı zamanda talihsiz bir olay yaşanmasaydı, bu tartışmaların hiçbiri olmayacaktı. Büyük İskenderiye Kütüphanesi'nin yakılması, bilgilerin günümüze aktarılmasını engelleyen büyük bir darbe olmuştur.

 

Eflatun, Atlantis'le ilgili ilk yazdığı eseri Timea (Timaios) ve daha sonra MÖ.345 yılında "Kritias"I yazdığı zaman kaynak olarak M.Ö. 7. yy' da yaşamış atası, politikacı Solon'u gösteriyordu. Solon M.Ö 590'da Mısır'a gitmiş ve Mısırlı rahiplerden kadim bilgiler edinmişti. Bu bilgiler Atlantis'de yaşam şeklinin yanı sıra, Mısır Uygarlığı'nın köklerinin MU ve Atlantis'e dayalı olduğuna ilişkindi. Bu büyük ada ülke Solon'un anlatımlarına göre, Solon'un doğumundan 9 bin sene önce çok güçlü bir krallıktı ve buradan gelen işgalci kabileler, Akdeniz kıyısındaki tüm ülkelere yayılmışlardı.

 

Ünlü kahin Edgar Cayce'ye göre; Atlantisliler İ.Ö. 10.500 yılından önce Mısır'a göçettiler ve yanlarında Atlantis Uygarlığı'nın 40.000 yıllık kayıtlarını da götürdüler. Plato'ya göre ise, Mısırlı rahipler İ.Ö. 500 civarında Yunan Filozofu Solon'a Atlantisin hikayesini anlattılar. Eski Mısır'a ait kayıtlar, muhtemelen lahitlerden ve tapınaklardan yağmalanmış oldukları için nadir olsalar da, mutlaka bu Kütüphane'de bulunmuş olmalıydılar. Edgar Cayce, bu kayıtların en sonunda, Sfenks'in yakınlarında, henüz keşfedilmemiş ve tamamen toprağın altındaki bir başka piramidin içinde yer alan, kendi verdiği isimle "Kayıtlar Salonu"nda bulunacağını söylemişti.

 

BİLİMADAMLARI VE PSİŞİKLER: Olay gerçekten büyük çaplı. 50.000 yıl önce, yüksek teknolojiye sahip ileri bir uygarlığın varlığına ilişkin bir kanıtın ortaya çıkarılmasının, bilimsel, dini ve sosyal arenada çok muazzam etkileri olacaktır. Bu keşif, birçok sözde bilimsel dogma dahil olmak üzere, sıkı sıkıya tutunduğumuz ve kutsal bildiğimiz neredeyse bütün inançlarımızı kesin biçimde değiştirecek ve insan ırkının kökenine bütünüyle yeni bir ışık tutacaktır. Darwinci evrim kuramı dinozorlar gibi yokolacaktır. Bilim, Atlantislilerin bütün bilimsel başarılarını incelemek üzere tamamiyle yeni bir istikamete yönelecektir. Büyük dinler bu yeni bilgiyi kendi öğretilerine uyarlamak konusunda ciddi sıkıntılar çekeceklerdir.

Atlantisin mevcudiyeti ve/veya arkeolojik kanıtları hakkında tarihi kayıtların yokluğunda, iki tür bilgi kaynağı bu boşluğu doldurmuştur. İlk olarak, oldukça sezgiye dayalı ve asla o katı ve artık devrini tamamlamış araştırma geleneklerine bağlı olmayan yeni nesil bilimadamları ortaya çıkmıştır. Bunlar Atlantis senaryosunu oluşturacak bilgileri, yüzlerce ihtimal dışı görünen kaynaktan, büyük çabalarla biraraya getirmiş olan cesur ve öncü araştırmacılardır. Bu araştırmacılardan sonra, durugörürler ve medyumlar (kanallar), arkeologlar ve antropologların bıraktıkları yerden işi ele almışlardır.

 

CAYCE'NİN ATLANTİSİ : Ancak, tartışılmaz biçimde, Atlantis hakkındaki en açık bilgi birikimi bakımından, her iki kategorideki en üretken kişi, Virginia Beach'in Dünyaca ünlü Uyuyan Kahin'i Edgar Cayce olmuştur. 1945'te ölen Cayce, ardında, yıllarca sekreterliğini yapan Gladys Turner tarafından büyük bir vazife duygusuyla kelimesi kelimesine kaydedilen psişik okumalarını içeren çok geniş bir literatür bırakmıştır. Kendisine başvuranların yaşamları hakkında okumada bulunurken, sık sık onların Atlantis'teki önceki yaşamlarına atıfta bulunmuştur. Böylelikle, Cayce'nin okumalarını gerçekleştirdiği 1923-1944 yılları arasındaki 20 yıllık aktif dönem süresince, Atlantis hakkında çok geniş bir bilgi birikimi sağlanmış ve sonucunda bu bilgiler, Cayce'nin Virginia Beach'de kurmuş olduğu Araştırma ve Aydınlanma Cemiyeti (A.R.E.) tarafından arşivlenmiştir.

 

Daha sonra, 80'li yılların ortalarında, Edgar Cayce'nin en küçük oğlu Edgar Evans Cayce, Atlantis'e ilişkin araştırmalar hakkında, Vakıf programlarının sonuçlarını da kapsayacak bir kitap yazmanın zamanının geldiğini hissetmişti. Kızı Gail Cayce Schwartzer ve Douglas G.Richards ile birlikte yazdığı "Atlantis'in Gizemleri" (Harper ve Rowe) adlı kitabı 1988'de yayınlandı. Edgar Evans bize, Atlantis'e atıfta bulunan tüm ifadeleri saptamak için, 1 yıl boyunca babasının bütün "okumaları" üzerinde çalıştığını söylemişti. İstatistiksel olarak, bütün "yaşam okumaları"nın hemen hemen üçte birinin Atlantis'ten sözettiği ortaya çıkmıştı.

 

MISIR'DAKİ ARAŞTIRMA: Kitabın başlıca amacı, yeni keşiflerin, bazıları bir hayli fantastik görünen Cayce'ye ait iddiaları doğrulayacak nitelikte olup olmadığını anlamak için, onun Atlantis hikayesiyle son araştırmaları ilişkilendirmekti. Cayce, Büyük Piramit'in İ.Ö. 10.500 yılında inşa edildiğini söylemişti. Eğer gerçekse, İ.Ö. 3500 yılından öncesine ait resmi bir Mısır tarihi olmadığından, bu iddia Büyük Piramit'in Atlantis teknolojisi kullanılarak yapıldığı teorisini desteklemektedir...

 

Robert Bauval, Giza Piramidi kompleksinin planlamasının İ.Ö. 10.500 yıllarında başladığına, fakat, rahiplerin inşaata başlamadan önce gerekli koşulların oluşmasını beklemek zorunda kaldıklarına inanmaktadır. Belki de, yeraltındaki çalışmaların bazıları gerçekte bu tarihte başlamıştı. Cayce'nin, Sfenks'in İ.Ö. 10.500 yılında inşa edildiğine dair inancına bilimsel destek büyüyordu.

Edgar Cayce aynı zamanda "Kayıtlar Salonu"ndan da sözetmişti. Cayce, ayrıca, Atlantisli göçmenlerin, kayıtlarını Mısır ve Yucatan'a taşımayı kararlaştırdıklarını iddia etmişti. Görünen o ki, günümüz teknolojisi gözönüne alındığında, eğer kararlı bir çaba gösterilse, Cayce'nin söylediği gibi, Sfenks ile Nil Nehri arasında ve Sfenks'in sağ pençesinin yakınlarında bir yerde, böyle bir odanın gömülü olup olmadığını anlamak mümkün olabilecektir.

 

1977'de, geliştirilmiş bir projeyle; direnç taraması, manyetometre, hava fotoğrafçılığı ve termal kızılötesi resimleme gibi oldukça gelişmiş teknikler kullanıldı. Araştırmacılar, ikisi Sfenks'in pençelerinin önünde, bir tanesi de 10 metre derinlikte olmak üzere 5 anomali ve Sfenks'in arkasında Kuzeybatı-Güneydoğu yönünde bir tünelin varlığına ilişkin güçlü belirtiler saptadılar. Aynı teknikler daha sonra Büyük Piramit'in temelindeki kayık odasının keşfinde kullanıldı. Cayce'nin ifadelerini destekler gibi görünen bu cesaret verici sonuçlar, ECF'yi araştırmaları sürdürmeye teşvik etti. 1978 yılında, Sfenk Tapınağı ve Mabedinin geniş ve detaylı şekilde, uzaktan algılama yöntemiyle araştırılması için SRI ile ortak bir proje finanse ettiler. "Gölgelendirme Akustiği" adı verilen yeni bir teknik kullanarak, daha önce keşfedilmemiş bazı önemli karanlık bölgeler ve kör noktalar tesbit ettiler. Fakat iç sorunlar ve projenin yüksek maliyeti sebebiyle daha fazla ilerleme kaydedemediler.

 

SUALTI YOLLARI: 1965 yılı Cayce'nin, Atlantis'in yeniden yükseleceğini söylediği yıldı. Zoolog ve arkeolog J.Manson Valentine ile önde gelen sualtı araştırmacısı Dmitri Rebikoff, Bimini'nin 1,5 mil açıklarında üçgen şeklinde devasa taş bloklar buldular. Bunlar yüzlerce feet mesafeye uzanan ve keskin bir dik açı ile biten belirgin bir yol oluşturacak şekilde, zekice yerleştirilmiş görünüyorlardı.

Daha sonra, 1974 yılında, Valentine, Texas'taki Lamar Üniversitesi'nde İngilizce Profesörü olan Dr.David Zink'in ilgisini çekmeyi başardı. Uzman bir denizci, dalgıç ve sualtı fotoğrafçısı olan Zink, her iki sualtı yolundan da, ciddi bir araştırma gezisi başlatacak kadar etkilenmişti. Bu araştırma gezisine "Poseidia 75" adını verdi. Dr.Zink, dalgıçlar, arkeologlar ve jeologlardan oluşan bir ekip topladı ve bütün kalıntı alanının detaylı bir haritasını çıkarttı. Ayrıca, doğal formasyonlar olmadığı belli olan bazı bloklar buldu. Bu keşif onu, kalıntıların yol olmaktan öte, daha çok Stonehenge benzeri bir megalit alanı olduğunu düşünmeye yöneltti. Daha sonra, 1975 yazında, Zink'in ekibi, yol kalıntılarının yakınında 300 pound ağırlığında, insan kafasına benzeyen bir mermer yapı ve birbiri içine geçmiş bir inşaat bloku keşfetti. Bu keşif bütün dünyanın ilgisini çekti ve Zink'e 1976 yılında, Florida Uluslararası Kaşifler Birliği'nce verilen Yılın Kaşifi ödülünü kazandırdı.

 

CHURCHWARD: Batık Mu kıtası ve Mu uygarlığı hakkındaki bilgilerin çok büyük bir bölümü, 19. yüzyılda yaşamış olan İngiliz araştırmacı James Churchward'ın incelemeleri neticesinde gün yüzüne çıkmıştır. İngiliz Silahlı Kuvvetlerinde Albay olan Churchward, 1880'li yıllarda Hindistan ve Tibet'te görevle bulunduğu sıralarda bu kıta hakındaki ilk bilgileri edinmiş, emekliliğinden sonra da Orta Amerika'da araştırmalarını tamamlayarak bu batık uygarlık hakkında beş eser yazmıştır. Churcward'ın kaynakları, Batı Tibet'te bir mabette, bu mabedin başrahibi tarafından kendisine verilen"Naacal Tabletleri" ile, Amerikalı Jeolog William Niven'in 1921-23 yılları arasında Meksika'da ortaya çıkardığı tabletler olmuştur.

 

Bilim dünyası, bu iki kıtanın battığı öne sürülen tarih olan 12 bin yıl önce dünyada büyük bir jeolojik olayın yaşandığını onaylamaktadır. Kaldı ki, dünyanın hemen her yerindeki kavim ve milletlerin tufan efsaneleri de, büyük bir felaketin yaşandığını doğrulamaktadır ve bilim dünyası ister kabul etsin, ister etmesin, Mısır, Maya kalıntıları, Paskalya adası uygarlığı gibi bugün nasıl ortaya çıktıkları izah edilemeyen birçok eser bu batık kıta uygarlıklarının varlığı ile mantıklı izahlara kavuşabilmektedir.

 

Pasifik okyanusundaki hemen bütün adalarda, Sibirya ve Orta Asya'da, Avusturalya'da, Mısır'da incelemeler yapan Churchward'a yeni nur kaynağı Meksika'da parladı. Amerikalı Jeolog William Niven, 1921-23 yılları arasında Meksika'da yaptığı kazılarda, 11.500-12.000 yıl önce yazıldıkları saptanan 2600 dolayında tablet buldu. Tabletlerin varlığını duyan Churchward Meksika'ya gitti ve Tibet'te öğrenmiş olduğu Naacal diliyle yazılı olduklarını ispatladığı Meksika tabletlerini çözmeyi başardı. Tibet tabletlerinde eksik kalan bilgilerini Meksika tabletleri ile tamamlayan Churchward, batık uygarlık Mu hakkında büyük yankılar getiren eserlerini yazdı.

 

Churchward ve Niven'in bulguları, Mu kıtasının bugünkü Pasifik okyanusunun oldukça büyük bir bölümünü kapladığını, Hawaii, Haiti, Fiji, Paskalya adaları ile diğer Polonezya adalarının bu batık kıtadan artakalan parçalar olduklarını ortaya koydu. Churchward'a göre Mu kıtası, doğudan batıya 8 bin kilometre, kuzeyden güneye de 5 bin kilometre uzunluğunda dev bir ada kıtaydı. Naacal tabletleri bu kıtanın, uygarlığın beşiği olduğunu öne sürnıektedir. Yaklaşık 70.000 yıllık bir uygarlık geçmişine sahip olan Mu; zaman içerisinde tüm dünyada birçok koloniler ve büyük imparatorluklar oluşturmuştur.

 

Mu uygalığının kolonileştirdiği ve daha sonra bağımsızlaşarak birer imparatorluğa dönüşen en önemli iki devlet, "Atlantis" ve "Uygur" İmparatorluklarıdır . Ayrıca, bugün Antik Mısır, Çin, Hint ve Maya uygarlıkları diye bilinen uygarlıkların kökeninde de Mu uygarlığı yatmaktadır.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...