Jump to content

Bir Tanrının Aşkı & Mitolojik Hikayeler...


Amoress

Önerilen Mesajlar

Bir Tanrının Aşkı

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

Dokuz yıl boyunca hiç durmaksızın kan dökülen Troya cenginin sona ermesi ile birlikte tanrılar Olympos’un zirvesine çekilip, gönüllerince dinlenme vakti bulabilmişlerdi. Kimisi zamanını cenkten dönmeye çalışan Akha’lıları revan ederek, kimisi de onları koruyarak zaferin sahiplerini ülkelerine ulaştırmaya çalışarak harcamışlardı. Her şeyin sona ermesi yaklaşık otuz yıl sürmüş tanrılar bu süre içerisinde çok insanın kaderini değiştirmişlerdi.

 

Bu savaşın sonunda en çok hayal kırıklığı yaşayan ve en çok yorulan tanrı, şüphesiz okçu Apollon oldu ve uzun bir süre dünyanın çeşitli bölgelerini gezip bu savaşı unutmaya karar verdi. Ama bunu yapmak için ilk olarak tanrıların tanrısı Zeus’a danışması gerekiyordu. Olympos’un zirvesine çıkıp tahtında oturmakta olan Zeus’un büyük konağına geldi ve konuşmaya başladı. “Tanrıların tanrısı aziz Zeus, yıllarca süren savaşlarda en çok benim çabaladığımı bilirsin. Bunca sene boşa savundum şanlı Priamos’un, Akha’lılara karşı savaşan ordusunu. Ne var ki her şey bizim buyurduğumuz gibi gitmedi, truva harap oldu ve o dev surlar parçalandı. Ama ben artık bir köşeye çekilip dinlenmek istiyorum, eğer bana karşı çıkacak olursan güneşimi Hades’e indirir ölüleri aydınlatırım, yaşayanlar ise bir daha ışık yüzü göremezler.”

 

Zeus oturduğu yerden kalktı ve Apollon’a doğru yürümeye başladı. “Sakın ha oğlum” dedi ürperti dolu bir sesle “sakın güneşini ve ışığını canlılardan esirgeyip Hades’in soğuk karanlığına sürükleyeyim deme. Ben hemen kurulu toplar ve senin bu düşünceni tüm tanrılara sunarım, sanırım hepsinden olumlu yanıt alabiliriz.” Zeus bunları söyledi ve hemen diğer tanrıları konağına davet etti.

 

Kısa bir süre sonra tüm tanrılar işini gücünü bıraktı ve Zeus’un altınla döşenmiş dev konağının kapısında belirdi. On iki tanrıda yerlerine oturduğu vakit Zeus gür bir sesle konuşmaya başladı “Ey Olympos’un kudretli efendileri, şüphesiz ki senelerdir süre gelen savaşlarda en çok oğlum apollon yorulmuş ve bunca emeğine karşı troya ordusu savaşı kaybetmiştir. Şimdi tüm işlerinden elini çekip kısa bir süre Dünya’nın karanlık bölgelerinde yaşayan insanların yüreğine ışığı ve sevgiyi serpmek istemektedir.” Tanrılar arasında kısa süreli bir homurdanma oldu ama Zeus tekrar konuşmaya başlayınca hepsi dikkatle tekrar onu dinlemeye başladılar. “Eğer bu isteğini kabul etmezsek güneşini Hades’in karanlık köşelerine indirip ışığını ölülere sunacak, canlıları ise karanlıkla baş başa bırakacakmış.”

 

Bunları duyan tanrıça Artemis dehşet içindeki gözlerini Zeus’a çevirerek konuşmaya başladı. “Bende kardeşim Apollon’un en çok çalışan tanrı olduğunu biliyorum ve isteğinin yerine getirilmesinde bir sakınca göremiyorum. Zira isteği yerine getirilmezse sunduğu tehdit dehşet verici.”

 

Bu sözleri tüm tanrılar onayladı. Apollon’a iyiliği ve güzelliği temsil eden bir asa verildi ve o gece büyük bir şölenden sonra Olympos’un doruğundan aşağı indirilerek uğurlandı.

 

Apollon ilk olarak İthaka ve kıyılarını dolaştı ve oradaki insanların kalbine neşe ile mutluluğu serpti. Artık savaş için hiçbir nedeni kalmayan güneş tanrısının, günahkar insanlara iyiliği öğretme işi çok hoşuna gitmişti. Kalbi kin dolu insanları, sevgi ve barışla doğru yola sokmak onu sevindirmişti. İtahaka’dan sonra Yunanistan’ın diğer bölgelerini dolaştı ve tüm yunanlıların kalbine mutluluğu serpti.

 

Günler böyle sürüp gitti, Apollon’un mutluluğu her geçen gün artmaya devam etti. Kardeşi Artemis onu sık sık ziyaret ediyor, yeni işinin nasıl olduğunu görmek istiyordu. Buda Apollon’a başka bir heyecan veriyordu. Takdir edilen bir iş yaptığının kendiside farkındaydı.

 

KLYTİE

 

 

Apollon kendini bitap düşmüş hissettiği bir akşam üstü Phtya kıyısına indi ve yakıcı kumun üzerinde dolaşmaya başladı. Yıllar boyunca izlediği ve yönettiği kanlı savaşlardan sonra bu yürüyüş ona çok şiirsel gelmişti. Savaşın anlamsız olduğunu düşünerek denizi dinledi ve huzurlu bir hayatın ne kadar iyi olduğunu anladı.

 

O sırada az ilerden gelen bir şarkının büyülü mısralarını işitti. Uzun süre yerinden kımıldanamadan şarkıyı dinledi ve ancak şarkı bitince kendine gelebildi. Şimdi şarkıyı söyleyen kadını görüp onunla tanışmak istiyordu. Kendisini görünmez kıldı ve ilerlemeye başladı. Karşısında daha önce hiç görmediği güzellikte ve saflıkta bir kız görünce şaşırdı ve ona daha da yaklaştı. Kız uzun beyaz bir elbise giymiş boynuna ise Marmara denizinin eşsiz incilerinden yapılmış bir gerdanlık takmıştı.

 

Yeni bir şarkıya başlarken eğildi ve kıyıdaki incilerden toplamaya başladı. Apollon uzun bir süre kızı izledi ve ona aşık oldu. Artık daha fazla dayanamayacağını anladı ve kendi suretine bürünerek kızın karşısına çıktı. Kız ilk olarak Apollon’dan ürküp geri çekilse de, gözleri ondan hoşlandığını gizleyememişti. “Benden korkmana gerek yok” dedi Apollon, ağır adımlarla ona doğru ilerledi ve ellerini tuttu. Kızın ürperdiğini hissedebilmişti. “Tanrılardan bile güzel olan bu prenses bana adını sunmayacak mı?”

 

“Adım Klytie” dedi kız kendini geri çekmeye çalışarak. Ama Apollon onun ellerini sıkı bir şekilde sarmalamıştı. “Ayrıca prenses değilim, küçük bir köylü kızıyım. İhtiyar ve zavallı babama bakmaktan başka bir işe yaramam.”

 

“Senin gibi güzel bir kız ya bir prenses olabilir, yada Aphrodite kadar büyülü bir tanrıça” dedi Apollon. Bu sözlerin kızı etkileyeceğinden adı gibi emindi. “ayrıca bundan sonra benim prensesimsin sarayımda kalacak benle birlikte yaşayacak ve çok saygın bir insan olacaksın. Hizmetkarların, uşakların, yaverlerin ve her istediğini yerine getirebilecek olan ben hizmetinde olacağım.”

 

Kız parlayan gözlerle Apollona baktı ve ona aşık olduğunu kulağına fısıldadı. “ama ben bunların hiç birini istemiyorum” dedi kız içerlemişçesine. “Benim tek dileğim hasta babamın iyileşmesi ve eski günlerdeki gibi dinç bir savaşçı olmasıdır. Lakin bu dileğim hiçbir zaman gerçek olmayacak, herkes onun öleceğini söylüyor.” Kız narin ellerini yüzüne gömdü ve dizlerinin üzerine çökerek ağlamaya başladı.

 

Apollon kızın bu halini görünce yüreğinde bir sızı hissetti ve “kalk bakalım” dedi “babanı birde ben göreyim, belki henüz her şey için geç değildir. Onu ayağa kaldırabilecek gücüm var. Ama birde şartım var babanı iyileştirirsem benim kadınım olacaksın ve konağımda yaşlanacaksın.”

 

“Babamı iyileştiremesen bile, yinede seninle gelirim” dedi Klytie ve Apollon’u elinden tutarak yaşadıkları küçük kulübeye götürdü. Apollon yatağında can çekişen adamı görünce ona acıdı ve Klytie’ye duyduğu aşkı uğruna adamın ömrünü uzattı ve onu iyi etti. Genç kız babasını ayakta ve gençleşmiş görünce kendisini Apollon’un kolları arasına bıraktı ve ona verdiği sözü tutacağını söyleyerek alnından öptü.

 

Apollon genç kızı kucakladı ve havada süzülerek Olympos’un yamacına getirdi. Kız sevdiği adamın güneş tanrısı olduğunu şimdi anlamıştı. Ondan korkuyor fakat bir o kadarda seviyordu. O gün Apollon’u ziyarete Ares geldi ve Klytie’nin tanrılara denk güzelliği ile karşılaşınca büyülendi. Onu elde etme isteğiyle yanıp tutuşmuş olsa dahi bunu Apollon’dan sakladı ve kıza nazik davrandı. Ares gidince Apollon kızı yatak odasına çıkardı ve güzel gözlerine uykuyu serpti.

 

 

AYRILIK

 

 

Apollon ve Klytie her gece bıkmadan usanmadan birlikte oldular. Kızın aşkı her geçen gün ne kadar büyüyorsa, vicdansız apollonun aşkı o kadar soluyordu. Ölümsüz yaşantısını tek bir kıza adayamayacağını biliyordu ama bunu kıza söyleyemiyordu. Çünkü bu sözleri sarf etmek, kızın ölümle anlaşmasını onaylamak gibi bir şeydi. Apollon her şeyden vazgeçebilecek biriydi bu yüzden herkesi de kendisi gibi sanıyordu. Kızın bir aşk uğruna ölümü göze alabileceğini hiç düşünmüyordu.

 

Bir gece yatak odasına çıkacakları vakit Apollon kızın elini tuttu ve ona imalı bir bakış fırlatarak “babanı özlemedin mi?” diye sordu “onun yanından ayrıldıktan sonra onu hiç görmedin. Seni bir süreliğine onun yanına bırakabilirim. Sonra tekrar konağıma alırım. Hatta bu sefer babanı da buraya davet edebiliriz.”

 

Klytie sevinçle gülümsedi ve Apollon’un kucağına atladı. Bu habere çok sevinmiş gibiydi. Ama bir daha Apollon’u göremeyeceğini bilseydi, o gün hiç yaşanmamış olsun isteyecekti. “Bu habere çok sevindim sevgilim” dedi “inan bunu senden isteyecektim. Sadece biraz zaman geçmesini bekliyordum.”

 

Apollon onu kucağına aldı ve tekrar göklere yükseldi, Phtya kıyılarına gelmeden de hiç durmadı. Kızı ilk tanıştıkları günkü sahile bıraktı ve “seni bir gün sonra buradan alacağım” dedi “şimdi babana git ve hasretini gider.” Kız Apollonu öptü ve arkasını dönerek hızla koşmaya başladı. Apollon kız gözden kayboluncaya kadar orda durdu ve onu izledi sonrada Olympos’un yolunu tuttu.

 

Kız bir gün boyunca babası ile birlikte hasret giderdi ve ona yemekler yaptı. Babası o yokken tekrar hastalanmıştı. Kızda onu rahatlatmak için Apollon’la olan aşklarını anlatmıştı. Babası kızının bir tanrıça ile birlikte yaşayarak harikulade bir yaşam sürmesine epey bir sevinmiş hatta arada bir gözleri dolmuştu.

 

 

HAYKIRIŞ

 

 

Genç kız bir günün hızla akıp geçtiğini anlayınca babasıyla vedalaştı ve kumsala geri döndü. Apollonu beklerken zamanın nasıl geçtiğini hiç anlayamamıştı. Saatler geçiyor fakat denizin dalgaları arasından gelmesini beklediği biricik sevgilisi görünmüyordu. Şiddetli bir rüzgar esti ve kızın tüm vücudunu okşadı.

 

Genç kız kumsalda ki üçüncü gün doğumunu da izledi ve ümidinin solmaya başladığını anladı, Apollon geri dönmeyecekti. Gönlü bunu onaylamasa bile gerçeği anlamıştı fakat orayı terk etmeyi düşünmedi. Elbet bir gün gelecek diye düşündü ve gözlerini yumdu.

 

Uyandığında çok susamış ve acıkmış olduğunu hissetti. Su ihtiyacını tuzlu su ile karşılamıştı ama etrafında yiyecek bir şey bulamamıştı. Açlığa dayanabileceğini biliyordu o nedenle de kumsalı terk etme riskini göze almadı. Çünkü Apollon gelirde onu göremezse hemen geri döneceğinden endişeleniyordu. Bir süre sonra deniz suyu karnında farklı ağrılar hissetmesine neden olmuştu fakat sürekli içmeye devam ediyordu.

 

Neyse ki deniz tanrıçası Thetis genç kızın halini görmüş ona acımıştı. Onun bulunduğu kumsala çıktı ve başını okşayarak “üzülmekte haklısın kızım” dedi “tanrıların içinde en vefasız ve duygusuz olanına aşık oldun. Apollon seni ne kadar sevmiş olsa bile bu hiçbir şeyi değiştirmez. O geri dönmeyecek. Burada oturup onun yasını tutma evine dön ve ölmekte olan babanla ilgilen, onu da kendin gibi kaderi ile baş başa bırakma.”

 

Bu sözleri duyan Klytie gene ağlamaya başladı ve göz yaşları 1 hafta boyunca hiç durmadı. Kimi zaman göz yaşları ile kimi zamanda deniz suyu ile ihtiyacını karşılıyordu fakat hiç yemek yemiyordu. Tam bir hafta boyunca tanrılara dua etti ve Apollon’u lanetledi. Onu seviyor fakat bir o kadarda nefret ediyordu.

 

İHANETİN BEDELİ

 

Kız bir haftanın sonunda son suyunu da içti ve gözlerini bir daha açmamak üzere yumarak Hades’e yapacak olduğu yolculuğuna çıktı. Göz yaşları tam bir yıl boyunca kurumadı ve Apollon oradan her geçişinde orada oturarak ağladı. Göz yaşları kuruduğu vakit tanrılar tarafından korunan ve ilk günkü kadar güzel görünen Klytie’nin vücudunu kucakladı ve ilk ellerini tuttuğu yere götürerek onu oraya gömdü.

 

Kıza eşsiz bir hediye vermesi gerektiğini biliyordu. Sonunda onun anısı için yeni bir çiçek yaratmaya karar verdi ve onu gömdüğü yerin üstüne heliotrope (gün çiçeği) adını verdiği bu çiçeği dikti. Sonrada bir süre kızın mezarını gözyaşları ile ıslattıktan sonra Olympos’un zirvesine doğru yola çıktı ve kısa bir süre sonra genç kızın adını bile unuttu.

 

Ama Klytie onu hiç unutmadı. Ölüm bile aşkın acısını onun ruhundan uzaklaştıramamıştı. Apollon’un kızın üstüne diktiği gün çiçeği her gün güneşi izledi ve batınca da boynunu büktü. Klytie’nin Apollon’a duyduğu ölümsüz aşk hiç sona ermedi…

 

 

İnançlara Göre;

 

Apollon: Güneş tanrısı.

 

Artemis: Apollon’un kız kardeşi.

 

Hades: Ölülerin gittiği yer.

 

Olympos: Tanrıların konağı.

 

Zeus: Tanrıların tanrısı, göklerin efendisi.

 

--------------------------------------------------------------------------

 

Yunan Mitolojisi ve Aşk (2)

 

Aşkta güven... Aşk nasıl da kör olmaktır, karanlıkta sevgilinin yüzünü ancak dokunarak görebilmektir, onun istediklerini yapmak, bundan sonsuz mutluluk duymaktır, bu mutluluksa karşılık bekleyerek ya da içerde kuşkular (sinsi sinsi) taşıyarak olacak iş değildir...

 

Yunan mitolojisi ne de güzel sembollerle anlatmıştır “güven”i ve “teslimiyet”i... İşte Psyche’nin hikayesi bunun en içten anlatımıdır.

 

Psyche, bir kralın üç kızından biriydi; fakat o kardeşlerinden farklı olarak o kadar büyüleyici bir güzelliğe sahipti ki herkes Afrodit’i bırakmış, ona tapınmaya başlamıştı. Afrodit tapınağının sunakları artık bomboştu ve herkes hediyelerini Psyche’ye götürüyordu. Bu durumdan aşk tanrıçası Afrodit küplere biniyor, kıskançlığından çatlıyordu. İntikam almak için iş başa düşünce oğlu Eros’a gitti ve onun için Psyche’ye cezasını vermesini istedi.

 

Halk, Psyche’ye taparken babası ve Psyche bu durumdan hoşnut değillerdi, çünkü Psyche artık aşık olmak ve evlenmek istiyordu, fakat kimse bir kralın kızı olan bu büyüleyici kadına yaklaşmaya cesaret edemiyordu.. Halkın gözünde Psyche artık tanrıçalaştırılmıştı. Bu duruma üzülen kral, ailesini alıp geleceği sormak için bir kahine gitti. Kahin, Psyche’nin mutluluğu için onu alıp bir dağın tepesine çıkmaları gerektiğini, ordaki uçurumun kenarında bekleyen Psyche’yi dev bir kara yılanın gelip alacağını ve kocasına götüreceğini söyledi. Önce bu duruma çok üzülseler de başka çözümleri olmadığını anlayan aile, kızlarını uçurumun kenarına götürdüler ve o sırada pamuk gibi beyaz bir bulut geldi, Psyche’yi içine aldı ve kız derin, yumuşak ve ılık bir uykuya daldı. Bulut onu çok uzakta bir sırça saraya götürdü. Psyche gözlerini açtığında etrafında onun hizmetkarları olacak melekler vardı.

 

Hizmetkarları Psyche’nin bir dediğini iki yapmıyorlardı ve Psyche günlerini sadece gece odası kapkaranlıkken gelen kocasını bekleyerek geçiriyordu. Eşinin Psyche’den sevgisi karşılığında tek istediği, onun yüzünü görmeye çalışmaması ve ona sonsuz güvenmesiydi. Psyche de bu durumdan memnundu, çünkü kocası da çevresindeki diğerleri de her istediğini yapıyorlar, onu çok seviyorlardı.

 

Gel zaman git zaman, Psyche mutsuz olmaya başladı, çünkü kocası onu bu altın kafeste mutlu etse de ailesini özlüyordu, onları görmek için çıldırıyordu. Bir gün kocasına bu isteğinden bahsetti, kocasıysa bir şartla gidip onları görebileceğini söyledi; Psyche’den bir şey yapmasını isterlerse onu yapmayacaktı... Psyche’nin isteği karşılığında bu, çok kolay bir şarttı..

 

Ailesinin yanına gittiğinde hepsi onu özlemle karşıladılar. Hepsi birbirini çok özlemişti, onu çok merak etmişlerdi, bir sürü sorular soruyorlardı ve duyduklarıyla dehşete düşüyorlardı. Psyche, kocasını sadece geceleri yanında bulduğunu ve asla yüzünü göremediğini ama çok iyi kalpli bir insan olduğunu ve onu çok sevdiğini anlatınca kızkardeşleri kıskançlıktan çatlarken, gayet fesatça bir fikir ürettiler; belki de Psyche’nin kocası gerçekleri saklamaya çalışan bir canavardı ya da o kadar çirkindi ki bundan çok utanıyordu... Fesatça fikirlerinin ardından, Psyche’nin kafasını bir sürü sorularla doldurdular, ve ona bir gece kocası uyurken bir hançer alıp mum ışığında bakmasını söylediler.

 

Psyche eve döndüğünde aklını bu sorular kemiriyordu ve akşam merakına yenik düştü, kocası uyumuşken eline bir mum, bir de canavarsa ve uyanıp saldırırsa diye hançer alıp kocasının yüzüne doğru eğildi. Güllerle kaplı bir yatakta yatan dünyanın en yakışıklı, en mükemmel erkeğini, kocaman beyaz kanatlarını ve yanında duran bir okla yayları gördü. Kocası aşk tanrısı, Eros’tu. Psyche adeta büyülenmişti ve kocasına bir kez daha aşık olmuştu. Bakarken, elindeki mumu unuttu, ve dalgınlığından mumdan kızgın bir damla Eros’un kanatlarına damladı. Damlanın verdiği sıcaklıkla uyanan Eros, ondan istediği tek şeyi de yapmayan Psyche’yi görünce hayalkırıklığına uğradı ve pencereden uçarak onu terk etti.

 

Psyche ne yapacağını şaşırdı, teker teker tüm tanrılara gidip Eros’u ona geri dönmesi için ikna etmelerine yalvardı, fakat Eros Olimpos Dağı’nın tepesinden Psyche’yi sadece seyrediyordu, onu hala çok seviyordu fakat yaşattığı hayalkırıklığını unutamıyordu. Psyche, son şansı olarak kendisinden nefret ettiğini bildiği Afrodit’e yalvarmaya gitti. Afrodit ise onu soğuk ve düşmanca bir gülümseyişle karşıladı, ve onun iyi bir eş olup olamayacağını test edeceğini söyledi(kaynana). Psyche’ye yapmadığını bırakmadı, önce bir sürü tahılın içinden tane buğdayları ayırttı (neyse ki karıncalar yardımına koştu), sonra da gidip altın koyunların tüylerini kırpmasını istedi (bu vahşi koyunları kırpması ve yünlerini eğirmesi için çoban yardımcı oldu ve öğlen hepsini kavalıyla uyuttu), son olarak da Hades’in karısı Persephone’den büyülü makyaj kutusunu almasını ama ne olursa olsun kutunun içine bakmamasını söyledi. Malesef Psyche bir kez daha merakının gazabına uğradı ve zor da olsa alabildiği kutunun içini açıp baktı, kutunun içindeyse gözle görülebilir bir şey yoktu; sadece ölüm uykusu...

 

Psyche orada uyuyakaldı ve nefes alışı durdu. Bunu gören Zeus daha fazla dayanamadı, Eros’u yanına çağırdı ve buna bir son vermesini, artık onu affetmesini söyledi. Eros, gidip Psyche’yi alıp Olimpos Dağı’na getirdi. Zeus’un önünde Psyche’ye önce ambrosia içirip ölümsüzlüğe kavuşturdular, sonra da Psyche ile Eros evlendi. Tanrı ve tanrıçaların arasında sonsuza dek mutlu yaşadılar. Ah..

 

Güven, aşk... "Aşk"ını bulmuş bir "ruh"..

 

--------------------------------------------------------------------------

 

Aphrodite ( VenÜs )

 

Göz kamaştıran bir güzelliğe sahip olan Aphrodite güzellik tanrıçasıdır. Efsaneye göre dalgaların köpüğünden doğmuştur. Bir ilk bahar sabahı, Kıbrıs adası kıyılarında kıpırtısız olan deniz birden bire köpüklü beyaz bir dalga ile hareketlendi. Bu dalga ile birlikte bir sedef kabuğu kıyıya vurdu. Sedefin kapağı açıldığında içinden güzeller güzeli Aphrodite çıkmıştı. Beraberinde aşk tanrısı olan oğlu Eros da vardı. Kumsalda yürüdükçe bastığı yerlerde renk renk güzel kokulu çiçekler açıyordu.

 

Zaman tanrıçaları olan Horalar onları karşıladılar ve önce Aphrodite'i güzelce yıkayıp vücudundaki tuzlu deniz suyunu temizlediler. Uzun saçlarını örüp başını altın bir taçla süslediler, üzerine tülden süslü elbiseler giydirip, boynuna kıvılcımlar saçan kolyeler taktılar. Daha sonra onu ve oğlunu alıp Olympos'a çıkardılar. Olympos'taki tanrılar bu güzeli görünce hayranlıklarını gizleyemediler.

 

O günden sonra Aphrodite güzellik ve aşk tanrıçası olarak Olympos'ta diğer tanrı ve tanrıçalarla birlikte yaşamaya başladı.

 

Aphrodite güzelliği ile sadece tanrıların değil insanlarında gönlünü fethetmişti. İnsanların kalplerine sevgi ve aşk tohumları serpiyor onlara neşe ve sevinç veriyordu. Diğer yandan kimi zaman bu neşe ve sevinç aşk acısına da dönüşebiliyordu. Güzel tanrıça gücünü sadece insanlar ve tanrılar üzerinde göstermezdi. O tüm tabiata söz geçirebilirdi. Tek bir tatlı bakışıyla kudurmuş dalgaları sakinleştirir, nefesi ile deli gibi esen rüzgarları dindirirdi. Yeryüzünde her şeyi o diriltir, o canlandırırdı.Kurumuş çiçekleri tekrar canlandırır, dünyayı süsler, güzelleştirirdi.

 

-------------------------------------------------------------------------

 

Aphrodite Ve Adonis

 

Bütün bitkilerin anası olan Aphrodite'in Adonis adında bir oğlu daha vardı. Yunanlılar Aphrodite'in oğlunu bizi çarçabuk terk eden çiçekli ve neşeli ilk baharın sembolü olarak kabul ederlerdi. Adonis saklandığı ağacın kabuklarını yararak çıktığı zaman güzel günler başlıyor, çiçekler açıyor, ilkbahar başlıyordu. Onun hayatı tıpkı çiçekler gibi sınırlıydı, bir kaç gün sürüyordu. Çünkü Adonis açılıp güldüğü, gençliğin en güzel ve parlak çağına ulaştığı gün ölüyordu. Bu zaman yaz mevsiminin sonuna denk geliyordu. Yani sonbaharın çiçeklerin solduğu, yaprakların sarardığı dünyaya hüzünlü bir havanın hakim olduğu mevsimin. İşte bu mevsimde Adonis dünyamızı terk ediyor görünmez bir aleme giriyordu.

 

Böyle bir mevsim de Adonis yaban domuzunu kovalarken hiç beklemediği bir anda yaban domuzu birden bire geri dönmüş ve ona saldırmıştı. Aphrodite oğlunun geçirdiği kazayı haber alır almaz Olympos'tan aşağı inmişti, ancak yanına vardığında oğlu çoktan ölmüştü. Aphrodite ağlayarak oğluna sarıldı. Adonis'in ölümüyle Aphrodite'in yanı sıra periler ve bir çok tanrıça göz yaşı döktüler, yas tuttular. O günden sonra Adonis'in öldüğü gün'ün anısına Adonis'i sevenler yas tutmaya başladılar..ta ki doğduğu güne kadar. Bu yüzden, neşeli ve rengarenk geçen ilk bahar ve yaz mevsiminden sonra kasvetli ve hüzünlü sonbahar ve kış gelir. Bu mevsimler Aphrodite ve perilerin Adonis'in yasını tuttukları dönemdir.

 

 

*********************************************

 

 

Ares (mars)

Baş Tanrı Zeus ile Hera'nın oğlu olan Ares, savaş tanrısıdır. Ares insanların birbirlerine girmesini, dereler gibi kan akmasını çok severdi. Bu yüzden insanların kalplerine kin ve nefret sokardı. Kör bir cesarete ve olağanüstü bir kuvvete sahip olduğundan kavgalara korkunç naralar atarak girer, kılıcını sağa sola savurur, durmadan adam öldürürdü. Kana susayan bir tanrı olduğundan geçtiği yerlere ölüm ve felaket saçardı. Bu yüzden insanlar savaş tanrısını hiç sevmezlerdi. Onu tek seven millet savaşçı olan Romalılardı. Ares'e büyük önem verirler savaşa yada yağmaya gittiklerinde Ares'ten yardım isterlerdi.

 

Ares'in en büyük düşmanı Athena idi. Zeka tanrıçası da tıpkı kendisi gibi savaşmaktan hoşlanırdı ancak Athena hak ve hukuk için çarpışır kan dökmektense zekasını kullanmayı yeğlerdi. O sorunları önce kafasını kullanarak çözmeye çalışır eğer başarılı olamazsa savaşa girerdi. Hak uğruna, büyük bir amaç için savaşan savaşçıların koruyucusu olduğundan barbarlarla birlikte çatışmaya giren Ares ile sık sık çarpışırlar, birbirlerine zıt düşerlerdi.

 

-------------------------------------------------------------------------

 

Athena ( Mİnerve )

 

Bir adı da Palas olan Athena, Baş Tanrı Zeus'un çok sevdiği bir kız idi. Zeka tanrıçası Athena'nın doğumu oldukça gariptir. Annesi akıllı Metis (Hikmet) ti. Efsaneye göre Baş Tanrı Zeus Metis'i yutmuş, yani kendi içine atmış ve onu kendisinin bir parçası yapmıştı. Akıllı ve Zeki Zeus Metis'i uzun süre kafasının içinde taşıdı. Ondan kurtulma zamanı gelip çatınca Demir ve ateş tanrısı Hephaistos'u çağırdı

 

"Hephaistos" dedi "Başım çatlayacakmış gibi ağrıyor, artık dayanamıyorum. Alnıma hızla keskin baltanı vur. Korkma sen emrimi yerine getir, ben başıma ne geleceğinin biliyorum.

 

Hephaistos Baş Tanrıya karşı gelmeye cesaret edemedi ve baltasını Zeus'un alnına indirdi. O anda yarılan yerden zafer çığlıkları atan güzel bir kız çıktı ve dans etmeye başladı. Tepeden tırnağa kadar silahlı idi. Başında altın bir miğfer kıvılcımlar saçıyordu. Parlak bir zırh bütün vücudunu kaplamıştı. Elinde ise yepyeni bir mızrağı sallıyordu. Bu hali gören bütün ölmezler hayret ettiler, şaşırdılar. Güneş bile onu görüce ne yapacağını unuttu, atlarının dizginlerini çekti, arabasını göğün boşluğunda bekletti. Büyük Olympos dağı bu yeni Tanrıça'nın doğuşu ile sarsıldı. Toprak'tan müthiş bir gürültü çıktı. Denizler kabarmaya dalgalar coşmaya başladı.

 

Zeka ve aydınlık tanrıçası olan Athena aynı zamanda savaş tanrıçası da sayılırdı. Savaş gürültülerini ve silah seslerini uyandırmasını ve canlandırmasını da isterdi. O Yunanlılar için yenilmez bir kavgacıydı, cesareti başka hiç bir tanrı ile kıyaslanamazdı. Onun cesareti kurnazca, yiğitliği sessizce idi. O gösteriş ve yaygarayı sevmezdi.

 

Athena kabalık ve her türlü zulümden iğrenirdi. Temiz kalpliydi. Adaletten hoşlanırdı. İyi ve akıllı insanların yardımına koşmak adetiydi. Bir gün çok beğendiği, sevdiği cesur Tydeus çok uzun süren bir savaşta ağır yaralanmış ve yere düşmüştü. Athena Babası Zeus'a ona yardımcı olması, acıması için yalvardı. Babasından bu cesur savaşçıya ilaç götürmek onu ölümsüzler arasına katmak için izin istedi. Zeus bu istediğini kabul edince derhal yeryüzüne, savaş meydanına indi. Fakat Tydeus'in yakaladığı düşmanından korkunç bir biçimde intikam almakta olduğunu gördü. O, kendisine getirilen düşmanın kemiklerini kırıyor, kafasını eziyor, sonra bir barbar gibi kafatasının içinden çıkan beynini yiyordu. Athena bunu görünce ondan iğrendi. Yardımına koştuğu savaşçıya sırtını dönerek onu kendi kaderiyle baş başa bıraktı. Barbarca davranışıyla yardımı hak etmediğini göstermişti.

 

Zeka tanrıçası Athena bazen yeryüzüne iner, savaşlara katılırdı. Yunanlılar Medya'lılara karşı savaştığında küçük ordularını Athena idare etmişti. Bu yüzden bir avuç insan, barbarların çok kalabalık ordusuna karşı büyük bir zafer kazanmıştı. Athena aynı zamanda şehirlerin bekçisi ve koruyucusuydu. Sevdiği şehirlerin kalelerinde, surlarında canla başla savaşırdı. Yalnız savaşları sevmezdi, barışları da severdi, barışın nimetlerini, medeni hayatın güzelliklerini, zafer kazanan kralların kalplerine sokardı. Bu yüzden medeniyetle ilgili her şeyin koruyucusu sayılırdı.

 

 

Ares (mars)

 

Baş Tanrı Zeus ile Hera'nın oğlu olan Ares, savaş tanrısıdır. Ares insanların birbirlerine girmesini, dereler gibi kan akmasını çok severdi. Bu yüzden insanların kalplerine kin ve nefret sokardı. Kör bir cesarete ve olağanüstü bir kuvvete sahip olduğundan kavgalara korkunç naralar atarak girer, kılıcını sağa sola savurur, durmadan adam öldürürdü. Kana susayan bir tanrı olduğundan geçtiği yerlere ölüm ve felaket saçardı. Bu yüzden insanlar savaş tanrısını hiç sevmezlerdi. Onu tek seven millet savaşçı olan Romalılardı. Ares'e büyük önem verirler savaşa yada yağmaya gittiklerinde Ares'ten yardım isterlerdi.

 

Ares'in en büyük düşmanı Athena idi. Zeka tanrıçası da tıpkı kendisi gibi savaşmaktan hoşlanırdı ancak Athena hak ve hukuk için çarpışır kan dökmektense zekasını kullanmayı yeğlerdi. O sorunları önce kafasını kullanarak çözmeye çalışır eğer başarılı olamazsa savaşa girerdi. Hak uğruna, büyük bir amaç için savaşan savaşçıların koruyucusu olduğundan barbarlarla birlikte çatışmaya giren Ares ile sık sık çarpışırlar, birbirlerine zıt düşerlerdi.

 

--------------------------------------------------------------------------

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...