Jump to content

Ejderhalar


nevermore

Önerilen Mesajlar

Evrende varolanların kendi görebildiklerinden ve bilinmesi gerekenlerin kendi algılayabildiklerinden ibaret olduğunu zannedenler derler ki, ejderha diye birşey yokmuş! Hayal gücü geniş ve zamanı bol şairlerin uydurduğu, cahil halkı korkutup sindirmek isteyen hükümdarların ve genç kızları abartılı cesaret öyküleri ile etkilemek isteyen delikanlıların pohpohlayıp, püfpüfledikleri masal yaratıklarıymış onlar... Varsın Çin'in, Maçin'in, Mezopotamya'nın ve Mısır'nın, Orta ve Batı Avrupa'daki Germen topluluklarının, Vikinglerin, İrlandalılar'ın, hatta Kızılderiler'in ve Azteklerin kadim efsaneleri, yerin, göğün ve suyun korku salan büyüklükteki, gizemli hakimlerini anlatadursun. Üstelik bunlara ilişkin verilen ayrıntılar ve çizilen resimler çarpıcı bir benzerlikte olsun. Gel gör ki, şu yaşlı, şu sırlarla dolu dünya varolduğundan beri, üzerinde yaşamış her canlı türünün bir fosili bulunsun da, insanlarla aynı dönemde yaşadıkları rivayet edilen şu ejderhalardan, bir tanecik çene kemiği, bir parçacık kuyruk kıkırdağı bile kalmasın geriye. İşte bunu ne akıl ne mantık almaz ve hal bu iken de, ejderhalara var demek olmazmış...

 

Varsın olmasın! Varsın bir sır perdesinin ardında saklı kalsın koca dünyanın o bilge ve cefakar bekçileri. Hala bilinmek, görülmek ve duyulmak isteselerdi, öyle de olurdu zaten...

Şimdi size anlatacağım öyküyü ne bir anlatan oldu bana, ne de bir yerde okudum. Ejderhalar fısıldadı onu benim yüreğime. Tıpkı çoook eskilerde olduğu gibi...

 

Nice zamanın gerisinde, insanlara dair anlatılmış nice varoluş ve yokoluş öyküsünün öncesinde, dünyanın merkezindeki ateşi besleyen binbir elementin özünden yoğrulmuş ve yanardağlardan fışkıran lavlarla birlikte toprağın üstüne doğmuş ejderhalar. Altın renkli gözlerinin derinlerinde evrenin tüm bilgeliğini ve kalplerinin yerinde ‘’herşeyin esası olan’’ın kristalleşmiş halini taşırlarmış. Konuştukları bir dil yokmuş onların. Yerin üstündeki ve altındaki, canlı ve cansız tüm varlıkların yaydığı titreşimleri algılar ve genlerinde taşıdıkları bilgelikle ne anlama geldiğini bilirlermiş. Onlar bir mesaj iletmek istediklerinde ise, canlı ve cansız her varlığın ta özünde hissettiği bir titreşim yayarlar, ve hepsi yerleri ve gökleri titreten bir ses zihinlerine dolmuşcasına, ejderhanın ne dediğini bilirlermiş.

 

Geniş mavi göklerde haşmetle süzüldükleri, uçsuz bucaksız ormanların kuytularındaki pınarlardan su içtikleri, yüce dağların tepelerindeki kovuklarda yaşayıp, çoğaldıkları uzun zamanlar boyunca, nice haline şahit olmuşlar bu yorgun dünyanın. Herşeyden oldukları için, herşeyi bilmişler. Ne olanlar, ne de olacaklar şaşırtmış onları.

 

İnsanların yeryüzünde varoluşuna da şahit olmuşlar zamanı geldiğinde. İnsan oğullarının ve kızlarının önce ürkek sonra küstah adımları ile dünyanın varılmadık bir sahilini, çıkılmadık bir tepesini, girilmedik bir kovuğunu bırakmamacasına ilerleyişlerine, sonra da her birini şu senin bu benim diye sahiplenişlerine, canlı ve cansız tüm varlıklar ve birbirleri ile kavga edişlerine, bazen yenilişlerine bazen de zafer kazanıp kutlayışlarına, kendilerini herşeyden çok önemseyişlerine ve yine de evren karşısındaki kırılganlıklarını, çaresizliklerini bilip içten içe acı çekişlerine şahit olmuşlar. Altın renkli gözlerinin derinlerinde bilgece bir şefkat ve kimilerinin dehşet verici buldukları kadim yüzlerinde muzip bir gülümsemeyle, öylece izlemişler olan biteni...

 

Ve hep bilmişler! Taa başından beri, sonunda olacağı bilmişler... Yine de sadece yüreklerine dolan sesin söylediklerini yapmışlar her zaman olduğu gibi.

''Bu işte'' demiş iyi tanıdıkları bu ses onlara... Benim kendime seçtiğim varis, bu ürkek, bu küstah, bu hırslı, bu inançsız, ama bir de karar verdi mi bir de inandı mı tüm dünyayı karşısına alacak kadar kararlı, azimli ve cüretkar, bu bencil, bu iki yüzlü, bu kaygısız, bu vefasız ama bir de koydu mu yüreğini ortaya ancak bir ejderhanın yüreğine denk olacak kadar saf ve katıksız... İşte budur senin el verip, yol yordam bildireceğin, budur bildiklerini devredeceğin. Benim dünyadaki yansımam diye seçtiğim insanoğludur.

 

Sadece evrenin bilgeliğine boyun eğen kristal kalplerinin tüm saflığıyla kabul etmiş ejderhalar bu görevi. Ürkütücü görünümlerinin arkasındaki tüm sevecenlikleriyle sahip çıkmışlar özünden yaratıldıkları dünyanın, bu zayıf, bu şaşkın, bu sağı solu belli olmaz çocuğuna...

 

İşlerinin çok zor olduğunu bilmişler. Ve uğrayacakları hayal kırıklıklarını... Ve ihaneti... Ve unutulmayı ya da alabildiğine yanlış anlatılmayı ve hatırlanmayı. Evet hepsini göze almışlar. Ve herşeyi bildikleri gibi, bunu neden yapmaları gerektiğini de bilmişler... İnsanlar da tıpkı ejderhalar gibi evrendeki herşeyin bilgisine sahip olarak yaratılmışlar çünki. Ancak onlar ejderhalar gibi bunu her an hatırlamanın verdiği güven duygusuyla gelmemişler buraya. Onlar analarının rahminden uzatıp da kafalarını gözleri günün ışığıyla ilk kamaştığında, bütün bildiklerini unutmak ve bir ömür unuttuklarını hatırlamak üzere çaba ve emek sarfetmek üzere gelmişler. İnsanların, unutmanın karanlığı ile kör ve sağır olmuş hallerine, korkularını daha derin, dirençlerini daha zayıf hale getiren savunmasız bedenlerine bakıp, yine de taşımak zorunda oldukları o koca yüke saygı duymuşlar ejderhalar. Ve bazı zamanlar kendilerinin mi, yoksa insanların mı daha yürekli olduğuna karar vermekte güçlük çekmişler. Sonra da ne olması gerekiyorsa, öyle olmuş...

O günden sonra gece yattıkları yerden kalkıp ormana yürür olmuş insanların bazıları. Kimileri günün orta yerinde bırakıp elindeki işi, yolunu tutmuş taa uzaktaki karlı bir tepenin. Kimilerinin karşısına bir ırmaktan su içerken çıkmış ejderhalar. Kimilerinin avlanırken... Sesi duyup da gitmeyenler zaten o yolun yolcusu olmadığı belli olanlarmış. Gidenlerin içinden de korkup geri dönenler olmuş olmasına, hem de ne çok… Ama zaten bu yola girecekler, aynı zamanda baş koyacaklar olmalıymış.

 

Ejderhanın cezbesine kapılıp gidenlerin hikayeleri anlatılır olmuş köylerde. Kadın, erkek, çocuk demeden, ta yüreğinde duyduğu bir sesin çağrısına doğru yürüyüp, yıllar yılı ailesinin yanına dönmeyenler olmuş. Nice zamanların ardından bir gün eskiden evlerinin olduğu yerlere gelip kimliklerini bildirenler de zaten artık giden kişi gibi değillermiş. Bambaşka biri olarak dönmüşler ejderhanın yolundan. Ya da dönmemişler de, geçerken bir uğramışlar. Çünki bu yol onları çok uzak diyarlara, çok farklı yaşamlara götürmüş.

 

O kadar çok şey yaşamışlar ki, eskiden bildiklerini unutup, bilmediklerini sandıkları birçok şeyi hatırlamışlar. Onlar da ejderhalar gibi, ekinlerin toprağın altında filizlenip sürgün verişinin sesini, çok uzaklardan gelen yağmur bulutlarının kokusunu duyar, gelen ayak sesinin bir dosta mı yoksa bir düşmana mı ait olduğunu, karanlık gecenin örttüğü izlerin nereye gittiğini bilir, az konuşur, çok dinler ve söylenmeyeni de anlar olmuşlar.

 

‘’Ejderha İnsanlar’’ diye bilinir olmuşlar dünya yüzünde. Nerede görünüp ne zaman kaybolacaklarını diğerleri hiç bilememiş. Bazen bir ejderha sırtında gezdikleri görülmüş gökyüzünde, bazen tabana kuvvet benim diyen babayiğidin yürüyemeyeceği yolu tepip geldikleri. Hepsinin farklı marifetleri varmış. Kimisi şifacıymış, kimisi savaşçı… Kimisi bitkilerin nasıl ekilip yetiştirileceğini öğretirmiş diğerlerine, kimisi hayvanlara nasıl daha iyi bakılacağını. Kimileri kimsenin yapamadığı kadar keskin kılıçlar yapar ve yeterince sabırlı ve çalışkan olanlara bunun nasıl yapılacağını gösterirlermiş. Kimileri çocuklara toprağın, göğün, ışığın, suyun ve onlarda saklı olan simgelerin sırlarını anlatırmış uzun uzun.

 

Ejderhalar ve onların yetiştirdikleri ejderha insanlar, uzun zamanlar boyunca evrenin bilgeliğini yaymak için çalışmışlar yeryüzünde. Bilgiyi ve gücü herkesin ve herşeyin iyiliğine kullanmayı öğretmeye çalışmışlar. Bazen yerini bulmuş yaptıkları, bazen de tam tersi olmuş. Dönüp onları vurmuş insanlara verdikleri güçler. Hırslı ve bencilmiş insanların çoğu. Onlara verileni alırken açgözlü, başkaları ile paylaşırken cimriymişler.

 

Ejderha insanların yol göstericiliğiyle yıkılan medeniyetlerin üstüne yeni medeniyetler, ve yokolan bilgileri yeniden yeşertip yaymak için yeni öğrencilerin yetiştirildiği okullar inşa edilmiş. Bilginin ve gücün ağırlığını taşıyabilecek olanları seçip, diğerlerini bu yükten muaf tutmak için, gizemlerle örtülmüş öğretilerin üzeri. Korunan ve koruyanların sorumluluğu kendilerinden sonra geleceklere aktardıkları bir eğitim sistemi kurulmuş ve okulların adı tapınak olmuş. Mısır rahipleri, Roma’nın bilge filozofları, Ahiler, Masonlar, Sufiler, yüzyıllar boyu bu kaynaktan sızan ışıkla beslenmişler. Kimileri temiz tutmuş ve iyi aktarmış kendisine öğretileni, kimileri biraz bozmuş, biraz kendine yontmuş, biraz çığrından çıkartmış.

 

Ejderha adamlar kurmaya başladıkça kendi sistemlerini, ejderhalar hep biraz daha gerilere, biraz daha derinlere doğru çekilmişler usul usul. İstemişler ki, öğrencileri başkalarına da öğretecekleri yolu, kendileri bulsun. Bulan ve bulduran da olmuş aralarında, bulduktan sonra kaybedip başkalarının yolunu saptıran da… İnsan bu! Ejderhanın öğretisinden de geçse, yürüyeceği yol hep kalbinin döndüğü yöne doğru olmuş. Boşuna dua etmezmiş Hazreti Muhammed evrenlerin tek sahibine ‘’Ey kalpleri dilediği tarafa döndüren, kalbimi hak yol üzerinde sabit kıl’’ diye…

Doğu medeniyetlerinin hep derin bir saygısı olmuş ejderhalara. Doğunun erkekleri ejderhanın emanetine layık olmak için birbirleriyle yarışmışlar. Ama kolay değilmiş emaneti taşımak. Onur boş gurura, bilgelik ukalalığa, güç zalimliğe dönüşüverirmiş kolayca. O zaman ejderhanın emaneti, bir kor gibi içten içe onun hakkını veremeyeni yakarmış. Yine de olmuş bunu başaranlar. Evrenin geniş zamanları içinde bir gün kadar olan ömrünü bir ejderhanın asaleti, azameti ve alçakgönüllüğü ile yaşayanlar olmuş…

 

Ejderhalar bu dünyayı terkedip gittikten sonra ise, onun adının arkasına saklanıp, ona duyulan saygıyı kendi erklerinin aracı haline getirenler de olmuş elbet... Belki biraz da bu yüzden ejderhalara ve ejderhanın varisi olabilenlere duyulan hayranlık ve hürmet, bu kültürlerde hiç kaybolmamış. Turistik bir değer gibi yaşayıp gitmekte hala türlü şekillerde…

 

Batıda ise, gücü ve bilgeliği elde edenler daha çabuk dönmüşler çıktıkları yoldan. Ayaklarının dibine serilen dünya nimetlerine duydukları şehvet, ayrıcalıklı olmaya duydukları tutku, onları bencilleştirmiş. Bilgeliğin kaynağının üstünü örtmeyi, onu kendi sahip oldukları ve ancak kendilerine kölelik edenlerle paylaştıkları bir alışveriş aracına dönüştürmeyi tercih etmişler. Evrenin bilgeliği, gizem okullarına, gizem ise dine dönüşmüş. Ve dinin bekçiliğini yapıp, insanları bilgiden uzak tutan koca koca kurumlar oluşmuş… Sonuçta herşey ekonomi ve politikadan ibaret olmuş!

 

Kiliseler ve onların gücüyle güçlenip, onlara kol kanat gererek meşruiyet kazanan krallıklar, kimse gerçeği bilmesin diye ejderhaları bir düşman gibi göstermişler herkese. Ejderhalarla yapılan savaşlara kurban etmişler en cengaver gençlerini. Etmişler ki, nefret ve korku büyüdükçe büyüsün insanların arasında. Gerçekten ve bilgelikten uzaklaşıp, tüm cahillikleriyle, zalime sığınsınlar.

 

Ejderhalarla savaşa gitmek, nice destanın konusu olmuş. Bir ejderha ile boy ölçüşmek adına yola çıkanlar içinden, pek azı dönmüş geriye. Oysa pek azı ejderhalarla savaşacak kadar ileri gidebilmişler. Ejderha inlerinde saklı olduğu rivayet edilen hazinelerin hayaliyle gözü dönmüş olanların nicesi, soğuk, karanlık ve sisli doruklarda ejderha ini ararken yolunu yitirmiş. Açlıktan, yorgunluktan, korkudan mecnun olmuş. Ve sinsi bir rüzgarla kaybedip dengesini, zavallı hayallerinin uçurumlarına doğru kayıp gitmiş. Kayalıkların dibinde akbabalar tarafından parçalanmış olarak bulunmuş cesetleri. Mağrur ve hırs dolu bir kalple gelip, hile ve desiseyle ejderhaları tuzağa düşürmeye çalışanların bazıları, ejderhayı karşılarında görür görmez paniğe kapılıp yalvarmaya başlamışlar. Ejderhalar ateş püskürtüp üzerlerine yakmamışlar onları. Aman dileyip azad edilmelerine rağmen, boş gururlarını ayaklar altına alamadıkları için, evlerine geri dönmek yerine, başka şehirlere başka ülkelere doğru yola koyulmuşlar. Ejderhaya kurban gitti diye ağıtlar yakılmış arkalarından. Onun gibi bir yiğide gelin olaydım diye nice kız peşlerinden ağlamış.

Bazı yiğitler ise, gerçekten hizmet aşkıyla düşmüşler yollara. Altının, zümrütün, şanın, şöhretin değil, canlarını inandıkları değerler ve sevdikleri uğruna kurban edip, şehit düşmenin hevesiymiş onları ejderhaların yaşadığı yücelere yönelten. İşte bunlar olmuş bir tek ‘’ Ejderha öldüren kahraman’’ diye anılanlar. Karşısında görüpte o azametli, o dehşet verici ejderhayı, yine de çekip kılıcını kınından, yine de onun üzerine yürüyüp, adalet ve iman adına meydan okuyanlar olmuş o şerefe nail olanlar. Korkularını cesarete dönüştürüp, kalplerini ejderhanın önüne atanlar, ejderhayla değil kendileriyle olan savaşlarını kazanmışlar. Tıpkı şu şiirdeki gibi;

 

‘’Dün sabaha karşı kendimle konuştum

Ben hep kendime çıkan bir yokuştum

Yokuşun başında bir düşman vardı

Onu vurmaya gittim

Kendimle vuruştum’’

Ozdemir Asaf

 

 

Bu yiğitlere, yiğitliklerini bilsinler diye bir fırsat vermiş hep ejderhalar. Savaşır gibi yapıp yenilmiş ve ölümsüzlüğe doğmuş bedenlerinden vazgeçmişler onların zaferi için. Acımadan ortaya koydukları insan kalplerinin yerine, bir ejderhanın kalbiyle ödüllendirildiklerini bilmeden gitmiş o yiğitler evlerine. Ejderhalar ise, kalplerini hakeden bir insana teslim ettiklerini bilmenin huzuru ile, göklerdeki evlerine doğru süzülerek yükselmişler o vakit. Cesur ve temiz bir kalple yola çıkan kişi, karşı durduğu şey bir ejderha bile olsa onu yenebileceğini bilsin, korkaklığına ve zalimlere asla teslim olmasın, insanlık onurunu kimsenin önünde yere sermesin diye, o ihtişam dolu varlıklar, insanoğluna boyun eğmişler.

 

Bir de ejderhalara kurban edilen bakireler konusu vardır malum… Tarlalardaki ekinlerin üzerine lavlar püskürtüp, ineklerini koyunları çalınca ejderhalar, köyün en akıllı ve güzel genç kızlarını onlara verip, mallarını korumaya çalışmış bazı insanlar. Oysa aslında ejderhalar, akıllı ve güzel kızları bu korkak bu aptal erkekler sürüsüne kurban olmaktan korumaya çalışmış. Ejderhalara kurban verilen sunaklarda, bir alacakaranlık vakti elleri kolları bağlanıp, tir tir titreyerek bekledikleri ölüme terkedilen tazeler, önce tüm haşmetiyle göklerden süzülürek gelen ejderhanın büyülü nefesiyle bayılmış ve sonra da yine sunaklara bırakılan ipekler, atlaslar, altınlar, zümrütlerle süslenmiş olan yataklarında, tatlı tatlı esneyerek ayılmışlar.

 

Ejderhaların öğrencileri olmuş bu genç kızlar. Ay her dolun halini aldığında yenilenen kanlarının taşıdığı dişi bilgeliği farketsinler, doğa ananın dilini çözmeyi, otların çiçeklerin taşıdığı şifayı sezmeyi ve evrenin onlara bahşettiği kadınlığı en güzel en değerli şekilde kullanmayı öğrensinler diye, ejderhalar onlara rehberlik etmişler. Altın rengi gözleriyle seyrederken bu güzelleri ve tıpkı bir fidanı büyütür gibi korur kollar ve geliştirirken, içlerinden bazılarına gönül düşürenleri de olmuşmudur bilinmez. Kuzey yıldızlarının sağanak olup yağdığı büyülü bir gecede, genç bir erkek suretinde görünüp bu tazelere, tenin hazlarını da onlarla paylaşmışmıdır bu gizemli yaratıklar, işte orası tam bir muamma. Ama bu genç kızların, hiç biri tutsak olmamış ejderhaların yanında. Onlar alacaklarını aldıklarında, verebileceklerini versinler diye salıverilmişler dünya yüzüne. Ejderhalar artık hepsi birer bilge olan bu güzel kadınları, dertlere deva, insanlara şifa ve ejderha yürekli evlatlara ana olsunlar diye, yaşamın yüreğine bırakmışlar. Ne acıdır ki, birçoğu bağnazlar tarafından cadılıkla suçlanıp, tıpkı ateşten gelen hamilerine bir methiye gibi ateşe atılarak sonlandırmışlar yaşamlarını. Yine de herbiri yaşadıkları ana değer katıp, anların değerini yüreklerinde duyan, çok az sayıdaki şanslı insanlardan olmuşlar. Ve kendilerinden geriye çok güzel izler bırakmışlar…

 

Ne ilginçtir ki, kadınlardır yine en güzel ejderha öykülerini yazanlar. Ursula LeGuin, Anne McAffrey ve Margaret Weiss’ın kitaplarında hakettikleri onurlu yeri bulmuştur ejderhalar. Yazdıkları romanlarda ejderhaları sinsi, saldırgan ve açgözlü zalimler olarak betimleyip, baş kahramanlarını onlarla savaştıran erkek yazarların tam tersine, bu dişi kalem üstatları, belki de genetik hafızalarında taşıdıkları bir bilgelikle, büyük büyük annelerinin sevgili öğretmenlerini, olduklarına en yakın haliyle betimleyebilmişlerdir.

 

Bir fosil, bir kuru kemik, bir aşınmış kıkırdak parçası bırakmadan çekip gitmişler yeryüzünden. Çünki onlar, yeryüzünün o cefakar bekçileri, ne bir katliama kurban gitmişler, ne de ecelleriyle ölmüşler. Ateşin derinliklerinden çıkıp geldikleri dünyayı, ışığın sonsuzluğuna doğru yükselerek öylece terketmişler.

 

Onlardan geriye nesli tükenmiş hayvanların bıraktığı türde izler kalmamış. Ama dikkatle bakarsanız hala bizlerle birlikte yaşayan hayvanların en nev-i şahsına münhasır olanlarında, onlardan birşeyler bulursunuz…

 

Bilgeliklerini yılanlara

Tartışılmaz erklerini aslanlara

Sadece ahde vefa nedeniyle, insandan kat kat üstün olan beden güçlerini, zerafet ve asaletlerinden hiçbirşey yitirmeden insanların hizmetine sunma görevini atlara

Göklerin sonsuzluğunda özgürce uçmanın ve kayalıkların tepelerinde yuva tutmanın onurunu kartallara

Herşeyi gören gözlerini kedilere

Yüzyıllar boyu dünyaya korku salan suretlerini ise o minicik, masum, alabildiğine zararsız ve kırılgan deniz atlarına bırakarak, çekip gitmişler bu yaşlı yeryüzünden.

Eşsiz kalplerini taşımak görevi de, varoluş amaçlarını hatırlamak için çabalamaktan vazgeçmeyen, dürüst, inançlı, kararlı insanlara kalmış…

 

Kendilerini bilmeye ve bencilliklerinden sıyrılıp, onları ve ejderhaları aynı bilgelikten yaratana hizmet etmeye çalışan tüm insanlar – ki onlar dışarıdan baktığımızda çoğu kez bu dünyanın cefasını en çok çekenlerdir - hiç bilmeden, hiç farketmeden bir samurai kılıcı gibi ateşle şekillendirilen ve bir kristal gibi ışığı damıtabilen, o eşsiz ejderha kalbine sahiptirler. Onlardır artık bu yaşlı dünyanın cefakar bekçileri…

 

Ejderhalarsa, ışığın krallığını bizim insan gözlerimizden uzak tutan o incecik perdenin arkasında çekildikleri derinliklerden, hala gözler dururlar insanoğlunu. Ve emaneti taşımaktan vazgeçmeyenlerin kalplerine, tam en ihtiyaç duydukları anlarda bir küçük fısıltı gönderirler… HATIRLA!

Alıntıdır... (Alef Berfin)

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Eline saglik nevermore, yine guel ve uzun bir yazi :) Ejderha yilan, deniz ati benetimlerini farkli orneklerde de gormustum, Bir ejderha ile bir deniz atı arasında hiçbir fark yoktur...

''MASUMİYET'' hem çok kırılgan hem de çok ürkütücü olabilir!

Çünki;

Masum bir insan kendini sana verir.

Ama sen masumiyetini ondan alamazsın...

 

Chris Rea bu gerçeğin farkındadır ... AND YOU MY LOVE

 

''Nasıl da kolay geliyor sana teslim olmak

Biliyorum hiç incitmezsin sen beni

İşte o masumiyettir beni ele geçiren

Ve ölümcül bir büyüyle kuşatan seni''

 

Masumane yanini benetmis chris rea :)

 

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=zrhzhwQBzTA#!

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...