Jump to content

Ruhsallık ve Din


nevermore

Önerilen Mesajlar

http://www.spiritualizm.com/kitap/kitapkapak/gelecekpsiko/gelecegin-psikolojisi-saman-ritueller-resimler-samanlarin-uygulamalari-stanislav-grof%20(20).jpg

Holotropik hallerle ilgili araştırmaların belki de en radikal yeni perspektifler getirdiği alan ruhsallık ve dinle ilişkisidir. Batı materyalist bilimince geliştirilen insan doğası ve evren anlayışı antik ve endüstri öncesi toplumlarda görülenden tamamen farklıdır. Yüzyıllar içinde, bilim adamları sistematik bir şekilde materyal dünyanın çeşitli yönlerini incelemiş ve geçmişte olmayan etkileyici bir bilgi yığını biriktirmişlerdir

. Bunlar, doğa ve evren hakkındaki önceki kavramları yenilemişler, düzeltmişler ve tamamlamışlardır.

Ancak, iki dünya görüşü arasındaki en dikkat çekici fark materyal gerçeklik hakkında toplanan verilerin miktarı ya da kesinliği konusunda değildir; bu, bilimsel gelişmenin doğal ve beklenen bir sonucudur. En temel anlaşmazlık varoluşun kutsal ya da spiritüel bir boyutu olup olmadığı sorusu çevresindedir. Bu açıkça insan varoluşu için çok şeyi etkileyen imaları olan çok önemli bir konudur. Bu sorunu yanıtlama biçimimiz değer hiyerarşimizi, varoluş stratejimizi ve diğer insanlarla doğaya karşı her günkü davranışımızı derinden etkileyecektir. İki insan grubunun bu açıdan verdikleri yanıtlar tamamen karşıttır.

Endüstri öncesi çağdan insan gruplarının tümü algıladığımız ve günlük yaşamımızı sürdürdüğümüz materyal dünyanın tek gerçeklik olmadığı konusunda hemfikirdiler. Dünya görüşleri çeşitli tanrısal varlıklar, iblisler, bedensiz varlıklar, atasal ruhlar ve erk hayvanlarının içinde bulunduğu gizli gerçeklik boyutlarının varoluşunu içerir. Endüstri öncesi kültürlerin bu gizli alanlar ve varlıklar ile doğrudan deneyimsel temas kurmayı başarma ve bunlardan önemli bilgiler ya da yardım alma olasılığı çevresinde dönen zengin bir ritüel ve spiritüel yaşamları vardı. Bunun, materyal olayların gidişini etkileyecek önemli ve yararlı bir yol olduğuna inanırlardı.

Bu toplumlarda, günlük yaşam etkinlikleri yalnızca duyular yoluyla alman bilgiye değil, aynı zamanda bu görünmeyen boyutlardan gelen girdilere de dayanmaktaydı. Yerli kültürler hakkında alan çalışması yapmış antropologlar inceledikleri insan gruplarının "çiftli mantık" (double logic) adını verdikleri şeye şaşırmışlardır. Yerliler açıkça olağanüstü beceriler sergilemişlerdi ve ayakta tutma ve yaşamı sürdürme araçları olarak kusursuz biçimde yeterli usta işi araçlara sahiptiler. Yine de avlanma, balık tutma ve çiftçilik gibi pratik etkinliklerini antropologlar için hayali ve varolmayan çeşitli alemler ve varlıklara değinen ritüellerle birleştirmişlerdi.

Holotropik şuur halleriyle ilgili deneyimi olmayan materyalist yönelimli antropologlar için bu tür davranışlar akıldışıydı ve tümüyle anlaşılmazdı. Yöntembilimleri inceledikleri kültürlerin dıştan gözlemleriyle sınırlı olan tutucu meslektaşlarının tersine, açık fikirli ve serüvenci antropologlar ("vizyoner antropologlar") bu kültürleri anlamak için holotropik halleri içeren ritüellerine katılmanın esas olduğunu fark etmişlerdi.

Michael Harner, Richard Katz, Barbara Meyerhoff ya da Carlos Castenada gibi araştırmacıların yerlilerin çiftli mantığını anlamada hiçbir sorunları yoktu. Deneyimleri onlara alet yapma ve pratik becerilerin olağan şuur hallerimizde algıladığımız materyal gerçeklikle ilişkili olduğunu göstermiştir. Ritüel etkinlik ise holotropik hallerde açığa çıkan saklı gerçekliklere değinmektedir. Akademik antropolojinin dünya görüşü materyal gerçekliğin dıştan gözlemleriyle sınırlıdır, yerlilerin perspektifi ise iç gerçekliklerin holotropik deneyiminden gelen bilgileri içerir. Bu iki perspektif birbirini dışarıda bırakmaz, tersine tamamlayıcıdır.

Gerçekliğin kutsal boyutlarının tasvirleri ve spiritüel yaşam üzerindeki vurgusu endüstriyel dünyaya egemen olan inanç sistemiyle keskin bir karşıtlık içindedir. Batılı yaygın akademik bilime göre, gerçekten varolan yalnızca maddedir. Evrenin tarihi gelişen maddenin tarihidir. Yaşam, şuur ve zeka az çok bu gelişimin rastlantı eseri ve önemsiz epifenomenleridir. Bunlar, uçsuz bucaksız evrenin önemsiz bir küçük parçasında, pasif ve atıl maddenin milyarlarca yıllık evriminin ardından sahneye çıkmışlardır. Bu tür bir evrende, ruhsallığa yer olmadığı açıktır.

http://www.spiritualizm.com/kitap/kitapkapak/gelecekpsiko/gelecegin-psikolojisi-saman-ritueller-resimler-samanlarin-uygulamalari-stanislav-grof%20(21).jpg

Batı sinir bilimine göre, şuur beyindeki fizyolojik süreçlerin bir ürünüdür, bu yüzden de kritik biçimde bedene bağlıdır. Pekçok bilim adamı da dahil olmak üzere oldukça az sayıda kişi şuurun gerçekten de beyin tarafından üretildiği hakkında hiçbir kesin kanıtımız bulunmadığını ve böyle bir şeyin nasıl olabileceği konusunda küçücük bir fikrimiz bile olmadığını fark eder. Buna karşın, bu temel metafizik varsayım Batı materyalist biliminin önde gelen mitlerinden biri olarak durmaktadır ve tüm toplumumuzda derin bir etkiye sahiptir.

Holotropik hallerle ilgili çalışmaların araştırılmasından çıkan gözlemler ışığında, monistik materyalizmin karakteristiği olan, ruhsallığın hor görülerek ret edilmesi ve patolojikleştirilmesi savunulamazdır. Holotropik hallerde, gerçekliğin spiritüel boyutları günlük materyal dünya deneyimimizi ikna edecek kadar doğrudan biçimde yaşanabilir. Ayrıca bu deneyimlere erişmeyi kolaylaştıran prosedürleri adım adım açıklamak da mümkündür. Transpersonel deneyimlerin dikkatli bir incelemesi bunların ontolojik açıdan gerçek olduklarını ve varoluşun genelde saklı olan önemli yönleri» hakkında bizi bilgilendirdiklerini gösterir.

Genel olarak, holotropik hallerin incelemesi C. G. Jung'un psişenin daha derin düzeylerinde kökeni olan deneyimlerin (benim terminolojime göre "perinatal" ve "transpersonel" deneyimler) kendisinin (Rudolph Otto'dan) "huşu" adını verdiği belirli bir niteliğe sahip olduğu içgörüsünü doğrulamaktadır. Huşu, nispeten yansız, bu yüzden de çoğu kez sorunsal bağlamlarda kullanılan ve kolayca yanlış anlaşılabilen dinsel, mistik, majik, mukaddeks ya da kutsal gibi diğer benzer adlara tercih edilebilir durumdadır. Huşu duygusu, materyal dünyadan kökten biçimde farklı ve gizli olan üstün bir gerçeklik düzenine ait bir alanla karşılaştığımız gerçeğinin doğrudan anlaşılmasına dayanır.

Geçmişte birçok benzer tartışmayı tehlikeye atmış olan yanlış anlama ve karışıklığı engellemek için, ruhsallık ve din arasında açık bir ayrım yapmak çok önemlidir.

Ruhsallık gerçekliğin olağandışı yönleri ve boyutlarının doğrudan deneyimine dayanır. Tanrısal olanla temasa aracılık eden özel bir yer ya da resmi olarak tanınmış bir kişi gerektirmez. Mistikler kiliselere ya da tapınaklara ihtiyaç duymazlar. Gerçekliğin kutsal boyutlarının yaşandığı bağlam, kendi tanrısallıkları da dahil olmak üzere kendi bedenleri ve doğalarıdır. Üstelik, resmi bir görevi yerine getiren rahipler yerine, destekleyici bir araştırıcı grubu ya da içsel yolculukta kendilerinden çok daha ilerlemiş olan bir öğretmenin rehberliğine ihtiyaç duyarlar.

Doğrudan spiritüel deneyim iki farklı biçimde görünmektedir. Bunların ilki, içkin tanrısallık deneyimi, süptil, ama derinden dönüşmüş günlük gerçeklik algısını içerir. Bu spiritüel deneyim biçimini yaşayan bir kişi çevredeki insan, hayvan ve cansız nesneleri birleşmiş bir kozmik yaratıcı enerji alanının parlak görünümleri olarak görür ve aralarındaki sınırların aldatıcı ve gerçekdışı olduklarının farkına varır. Bu, doğayı tanrı olarak doğrudan deneyimleme, Spinoza'nın deus sive natura''sidir. Televizyonla benzeşim kurarsak, bu deneyim siyah beyaz bir resmin birdenbire parlak, "canlı renkler"e dönüştüğü bir duruma benzetilebilir. Her iki durumda da eski dünya algısının büyük bölümü yerinde kalır, ama yeni bir boyutun eklenmesiyle kökten biçimde yeniden betimlenmiştir.

Spiritüel deneyimin ikinci biçimi, aşkın tanrısallık deneyimi, günlük şuur halinde algılanamayan, genelde transfenomenal olan gerçeklik alemleri ve arşetipik varlıkların görünümünü içerir. Bu spiritüel deneyim tipinde, tümüyle yeni öğeler bir başka gerçeklik düzeyinden ya da düzeninden, david Bohm'un terimleriyle, "açığa vurur" ya da "belirginleşir" gibi görünür. Televizyonla benzeşime dönersek, bu önceden izlemiş olduğumuzun dışında kanallar olduğunu bulmaya benzeyecektir.

Birçok kişi için, varoluşun kutsal boyutlarıyla ilk karşılaşma, doğumun farklı evreleriyle ilgili deneyimlere kolektif şuur dışının arşetipik alanından vizyonlar ve sahnelerin eşliğinde ölüm-yeniden doğum süreci bağlamında meydana gelir. Bununla birlikte, ruhsal alemle tam bağlantı, bu süreç psişenin transpersonel düzeyine geçtiğinde gerçekleşir. Bu meydana geldiğinde, çeşitli spiritüel deneyimler kendi saf biçimlerinde, ceninle il­gili öğelerden bağımsız olarak görülür. Bazı durumlarda, holotropik süreç biyografik ve perinatal düzeyleri tamamen atlar ve transpersonel aleme doğrudan geçiş sağlar.

Ruhsallık birey ve kozmos arasında özel bir tür ilişki içerir ve bu kendi başına kişisel ve özel bir meseledir. Karşılaştıracak olursak, organize din, düzenlenmiş bir yerde, bir tapmak ya da kilisede gerçekleşen ve kişisel spiritüel gerçeklik deneyimleri yaşamış ya da yaşamamış atanmış resmi görevlilerden oluşan bir sistem içeren kurumsallaşmış bir grup etkinliğidir. Bir din bir kez organize olduktan sonra, çoğunlukla spiritüel kaynağıyla bağlantısını tümüyle kaybeder ve insanın spiritüel ihtiyaçlarını bunları doyurmaksızın sömüren dünyevi bir kurum haline gelir.

Organize dinler genellikle güç uğraşı, kontrol, politika, para, mülkiyet ve başka dünyevi konulara odaklanan hiyerarşik sistemler oluştururlar. Bu koşullar altında, dinsel hiyerarşi çoğu kez üyeleri arasında doğrudan spiritüel deneyimler yaşanmasını istemez ve bundan vazgeçirme çabası sergiler, çünkü bu deneyimler bağımsızlığı besler ve etkili biçimde kontrol edilemez. Durum böyle olduğunda, gerçek spiritüel yaşam yalnızca mistik dallarda, manastıra özgü tarikatlar ve ilgili dinlerin mezhepleri şeklinde devam eder.

Bir Benedictine keşişi ve Hristiyan düşünürü Brother David Steindll Rast bu durumu betimlemek için güzel bir mecaz kullanır. Özgün mistik deneyimi heyecan verici, dinamik ve canlı olan patlamaktaki bir volkanın kor gibi parlayan magmasına benzetir. Bu deneyimi yaşadıktan sonra, bunu bir kavramsal çalışma çerçevesine oturtmamız ve bir doktrin formülleştirmemiz gerektiğini hissederiz, mistik durum değerli bir anıyı temsil eder, biz de bu önemli olayı bize hatırlatacak bir ritüel yaratırız. Yaşanan deneyim bizi kozmik düzene bağlar ve bunun etiklerimiz - değer sistemleri, ahlak standartları ve davranışlar - üzerinde doğrudan büyük bir etkisi vardır.

Çeşitli nedenlerden ötürü varoluşu sırasında organize dinler kendi özgün spiritüel kaynaklarıyla olan bağlarını genellikle kaybederler. Deneyimsel matrisiyle bağlantısı koptuğunda, doktrinleri dogmalara, ritüelleri boş ritüelizme, kozmik etikleri de moralizme dönüşür. Brother David'in benzetmesinde, bir zamanlar çok önemli bir spiritüel sistem olan şeyden geriye kalanlar artık onu oluşturan mistik deneyimin heyecan verici magmasından daha çok kabuk tutmuş lavlara benzer.

İçkin ya da aşkın tanrısal deneyimlerini yaşamış kişiler, bunların hakim organizasyonlarından değil, dünyanın büyük dinlerinin mistik dallarında ya da monastik tarikatlarında bulunan ruhsallıktan söz açarlar. Bu deneyimler bir Hristiyan biçimi alırlarsa, kişi Avila'lı St.Teresa, Cröss'lu St. John, Meister Eckhart ya da Bingen'li Hildegarde ile rezonans hissedeceklerdir. Bu tür deneyimler Vatikan hiyerarşisi ve papaların emirlerine duyulan takdirle sonuçlanmayacak ya da Katolik Kilisesinin gebelik ve rahiplere kadın yasağı gibi anlayışlarla uyuşmayacaktır.

İslam'la ilgili bir spiritüel deneyim kişiyi çeşitli Su fi tarikat­larının öğretilerine yaklaştıracak ve onların uygulamalarına ilgi duyulmasını teşvik edecektir. Bazı Müslüman grupların dinsel olarak motive edilmiş politikaları ve cihat - kafirlere karşı Kutsal Savaş - tutkusuna sempati üretmeyecektir. Aynı şekilde, bu deneyimin Musevice bir biçimi kişiyi, fundamentalist Judaism ya da Sionism'e değil, Kabala'da ya da Hassidic harekette ifade edildiği gibi Yahudi mistik geleneğine bağlayacaktır. Derin bir mistik deneyim, dinler arasındaki sınırları genellikle ortadan kaldırır, oysa organize dinlerin dogmatizmi genellikle farklılıkları vurgular ve kinle düşmanlık meydana getirir.

Gerçek ruhsallık evrenseldir, her şeyi kapsar ve dogma ya da dinsel yazılar yerine kişisel mistik deneyime dayanır. Hakim dinler insanları kendi yarıçaplarında birleştirebilir, ama daha büyük bir ölçekte bölücü olma eğilimi gösterirler, çünkü tüm diğerlerine karşı kendi gruplarını kurar veya onları döndürmeye ya da kökünden söküp atmaya çalışırlar. "Paganlar", "goyimler" ve "kafirler" sözleri ile Hristiyanlarla Yahudiler, Müslümanlarla Yahudiler, Hıristiyanlarla Müslümanlar veya Hindularla Sihler arasındaki çatışmalar sadece birkaç göze çarpan örnektir. Bugünün sıkıntılı dünyasında, günümüzdeki biçimleriyle dinler çözümün bir parçası olmak yerine sorunun bir parçasıdırlar. İronik bir biçimde, Hristiyan kilisesinin tarihinin ve İrlanda'da sürmekte olan şiddetin örneklediği gibi, aynı dinin çeşitli fraksiyonları arasındaki farklılıklar ciddi çatışmalar ve kan dökme için yeterli bir neden haline gelebilir.

 

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Organize dinlerin dogmalarının genellikle bilimle -bu bilim ister mekanistik-materyalisf model kullansın ister yeni ortaya çıkan paradigmaya bağlı olsun- çatışma içinde olduklarına hiç kuşku yoktur. Ancak, spiritüel deneyimlere dayanan otantik mistisizm açısından durum oldukça farklıdır. Büyük mistik gelenekler, bilim adamlarının materyal dünya hakkında bilgi edinme yöntemlerine benzer bir şekilde insan şuuru ve spiritüel alemler hakkında kapsamlı bilgiler biriktirmişlerdir. Bu transpersonel deneyimleri başlatma, sistematik bilgi toplama ve inter- sübjektif geçerlilik kazandırma yöntembilimini içerir.

Spiritüel deneyimler, gerçekliğin diğer herhangi bir yönü gibi, açık fikirli araştırma ve bilimsel incelemeye tabi tutulabilir. Transpersonel olguların ve dünyanın materyalist anlayışı için oluşturdukları zorlu mücadelelerin önyargısız ve özenli incelemesi hakkında bilimsel olmayan bir şey yoktur. Ancak böyle bir yaklaşım mistik deneyimlerin ontolojik statüsü hakkındaki kritik soruya yanıt bulabilir: Bunlar daimi felsefe tarafından sürdürüldüğü gibi, varoluşun bazı temel yönleri hakkında derin gerçekleri açığa çıkarıyor mu, yoksa Batı materyalist biliminin gördüğü gibi boş inanç, fantezi ya da akıl hastalığının ürünleri mi?

Spiritüel deneyimleri incelemenin önündeki en büyük engel, geleneksel psikoloji ve psikiyatrinin materyalist felsefenin egemenliği altında olması ve gerçek bir din ve ruhsallık anlayışından yoksun olması gerçeğidir. Batı psikiyatrisi mistik deneyimle psikotik deneyim arasında bir ayrım yapmaz ve ikisini de akıl hastalığının görünümleri olarak görür. Dini reddinde, primitif halk inançları ya da dinsel yazıların fundamentalist literal yorumlarıyla, psişenin yüzlerce yıl süren sistematik içebakışsal keşfi temeline dayanan Doğu spiritüel felsefeleri veya sofistike mistik gelenekler arasında farklılık göstermez.

Bu birbirinden ayırt edebilme yetisinin olmayışıyla ilgili uç noktada bir örnek Batı'nın derin bir insan psişesi anlayışı ile kapsamlı ve sofistike bir bilimsel dünya görüşü bağlamında olağanüstü bir spiritüel varoluş görüşü öneren bir sistem olan Tantra'yı reddidir. Tantrik bilginler çağdaş bilim tarafından birçok biçimde geçerli kılınmış derin bir evren anlayışı geliştirmişlerdir. Bu, sofistike uzay ve zaman anlayışı, Big Bang kavramı, ve heliyosentrik sistem, gezegenler arası çekim, yerküre ve gezegenlerin küresel şekli ve entropi gibi öğeler içermektedir. Bu bilgi Batı'daki aynı keşiflerden yüzyıllarca önce gelmektedir.

Tantra'nın diğer başarıları, ileri matematik, ondalık sayılar ve sıfırın icadıdır. Tantra ayrıca, psişik enerji merkezleri (sokralar) ve kanalları (nadiler) içeren süptil ya da enerji bedenin haritalarına dayanan derin bir psikolojik kuram ve deneyimsel yönteme de sahipti. Oldukça arındırılmış, soyut ve figüratif ruhsal sanat ve kompleks bir ritüel de geliştirmiştir (Mookerjee ve Khanna 1977).

Bilim ve ruhsallığın görünürdeki uyuşmazlığı oldukça dikkat çekicidir. Tarih boyunca, ruhsallık ve din, etkileri bilimsel ve endüstriyel devrim tarafından zarar görene kadar insan yaşamında çok önemli bir rol oynamıştır. Bilim ve din her ikisi de kendi biçiminde insan yaşamının son derece önemli parçalarıdır. Bilim içinde yaşadığımız dünya hakkında bilgi edinmenin en güçlü aracıdır, ruhsallık ise yaşamımızdaki bir anlam kaynağı olarak vazgeçilemez bir şeydir. Dinsel itki kesinlikle insanlık tarihi ve kültürü yürüten en zorlayıcı güçlerden biri olmuştur.

Ritüel ve spiritüel yaşam psikotik halüsinasyonlar, delüzyonlar ve tümüyle asılsız boş inançlarla fantezilere dayanıyor olsaydı bunun mümkün olabileceğini hayal etmek çok zor olurdu. Din, insani konularda böylesine güçlü bir etki yaratmak için, insan doğasının otantik ve oldukça derin bir yönünü yansıtmak zorundadır. Gelin şimdi şuur araştırmalarından elde edilen gözlemler ışığında bu çelişkiyi inceleyelim. Dünyanın bütün büyük dinleri, bu ilkeleri başlatan ve ayakta tutan bu vizyonerlerin güçlü holotropik deneyimleri ile kahinler, mistikler ve azizlerin tanrısal epifanileriyle uyanmıştır. Gerçekliğin kutsal boyutlarını açığa çıkaran bu deneyimler tüm dinsel hareketlerin çok önemli bir kaynağı olarak hizmet etmişlerdir.

Bo ağacının altında Bodh Gaya'da meditasyon yapan Gautama Buda dünya illüzyonunun efendisi olan ve spiritüel araştırmasını zedelemeye çalışan Kama Mara ile ilgili dramatik bir vizyon yaşamıştır. İlk olarak, Buda'nın ilgisini ruhsallıktan cinselliğe yöneltme çabası içinde üç ayartıcı kardeşini kullanmıştır, bu girişim başarısızlıkla sonuçlanınca, Buda'da ölüm korkusunu uyandırmak, onun gözünü korkutmak ve aydınlanmaya ulaşmasını engellemek için tehdit edici ordusunu göndermiştir. Buda bu engelleri başarıyla aşmış, bir aydınlanma ve ruhsal uyanış yaşamıştır. Başka zamanlarda da geçmiş enkarnasyonlarından oluşan uzun bir zinciri görmüş ve karmik bağlarından derin biçimde kurtuluşu deneyimlemiştir.

İslam metni Miraç Name Hz. Muhammet'in, dört büyük melekten Cebrail'in eşliğinde yedi Cennet ve Cehennemden geçtiği güçlü bir vizyoner durum olan mucizevi yolculuğunu anlatır. Bu vizyoner yolculuk süresince, Hz. Muhammet yedinci cennette Allah ile bir "iletişim" yaşamıştır. "Yok etmeye yaklaşan vecd" olarak anlatılan bir durumda, Allah'la doğrudan iletişim kurmuştur. Hz. Muhammet'in yirmi beş yılı aşkın bir sürede yaşadığı bu deneyim ve diğer mistik durumlar Kur'an'ın sureleri ve İslam dini için temel olmuştur.

Yahudi-Hıristiyan geleneğinde, Eski Ahit Hz. Musa'nın yanan çalılıkta Yehova deneyimi, İbrahim'in melekle etkileşimi ve diğer görsel deneyimlerle ilgili renkli bir anlatı sunmaktadır. Yeni Ahit ise çölde kaldığı sırada Hz. İsa'nın şeytan tarafından ayartılması deneyimini betimler. Aynı şekilde, Saul'ün Şam yolunda Hz. İsa ile ilgili göz kamaştıran vizyonu, St. John'un Patmos adasındaki mağarasındaki apokaliptik keşfi, Hezekiel'in yanan iki tekerlekli savaş arabasını gözlemesi ve başka birçok sahne açıkça holotropik şuur hallerindeki transpersonel deneyimlerdir. Eski ve Yeni Ahit Tanrı ve meleklerle doğrudan iletişimin yaşandığı başka birçok örnek daha sunmaktadır. Ayrıca, St. Anthony'nin ayartılmasının ve diğer azizlerin görsel deneyimlerinin tanımlamaları Hıristiyan tarihinin iyi belgelenmiş parçalarıdır.

Yaygın görüşü bennimseyen çağdaş psikiyatristler bu tür görsel deneyimleri ciddi akıl hastalıklarının görünümleri biçiminde yorumlamaktadırlar, ancak yeterli tıbbi açıklamaya ve bu konumu destekleyen laboratuar verilerine sahip değildirler. Psikiyatrik literatür spiritüel tarihin büyük figürlerinin birçoğu için en uygun klinik tanıların ne olabileceğini tartışan sayısız makale ve kitapla doludur. Cross'lu St.'John'a "kalıtsal dejenere" denmiş, Avila'lı St. Teresa ciddi bir histerik psikotik olarak reddedilmiş, Hz. Muhammet'in mistik deneyimleri epilepsiye atfedilmiştir.

Buda, İsa, Ramakrishna ve Shri Ramana Maharshi gibi diğer birçok dinsel ve spiritüel önemli kişi görsel deneyimleri ve "delüzyonları" yüzünden psikozlu olarak görülmüştür. Benzer şekilde, bazı geleneksel eğitimli antropologlar samanların şizofrenik, ambülant psikotik, epileptik ya da histerik olup olmadıklarını tartışmışlardır. Psikosomatik tıbbın kurucularından biri olarak bilinen ünlü psikoanalist Franz Alexander, Budist meditasyonun bile psikopatolojik terimlerle açıklandığı ve "yapay katatoni" olarak söz edildiği bir makale yazmıştır (Alexander 1931).

Endüstriyel toplumda, doğrudan spiritüel gerçeklik deneyimleri yaşayan kişiler bu yüzden zihinsel olarak hasta biçiminde görülürler. Yaygın görüşteki psikiyatristler mistik deneyimlerle psikotik deneyimler arasında hiçbir ayrım yapmaz ve iki kategoriyi de psikozun görünümleri olarak görürler. Şimdiye kadar resmi akademik çevrelerden gelen mistisizm hakkındaki en merhametli yargı Committee on Psychiatry and Religion of the Group for the Advancement of Psychiatry'nin Mysticism: Spiritual Quest or Psychic Disorder? başlıklı bildirişidir. 1976'da yayımlanan bu belge mistisizmin normallikle psikoz arasında bir yerde duran bir olgu olabileceğini kabul etmektedir.

http://www.spiritualizm.com/kitap/kitapkapak/gelecekpsiko/psikoloji-beyin-ates.jpg

Din ve ruhsallık insanlık ve uygarlık tarihindeki son derece önemli güçler olmuştur. Dinlerin kurucularının vizyon deneyimleri yaşamış olmaları, beyin patolojisinin ürünlerinden daha fazla bir şey olmadığına göre, bunların yüzyıllardır milyonlarca kişi üzerindeki büyük etkilerini ve bunlardan esinlenen muhteşem mimari, resimler, heykeller, müzik ve literatürü açıklamak güç olacaktır. Ritüel ya da spiritüel yaşamın çok önemli bir rol oynamadığı tek bir antik ya da endüstri öncesi kültür yoktur. Batı psikiyatri ve psikolojisinin günümüzdeki yaklaşımı bu yüzden sadece spiritüel değil aynı zamanda materyalist ve ateist bir dünya görüşünü paylaşan Batı endüstriyel uygarlığının eğitimli seçkinleri dışında yüzyıllarca tüm insan gruplarının kültürel yaşamını da patolojikleştirmektedir.

Spiritüel deneyimler konusunda psikiyatrinin resmi pozisyonu ayrıca toplumumuzda dikkate değer bir bölünme de yaratmaktadır. ABD'de, din resmi anlamda hoşgörülür, yasal olarak korunur, hatta belirli çevrelerce adil biçimde desteklenir. Her otel odasında bir Kutsal Kitap vardır, politikacılar konuşmalarında Tanrı'ya sahte bağlılıklarını gösterirler ve toplu dualar başkanlığa başlama töreninin standart bir parçasıdır. Ancak, materyalist bilimin ışığında, herhangi bir türde ciddi spiritüel inancı olan kişiler eğitimsiz, ortak delüzyonlardan yakınır ya da duygusal açıdan gelişmemiş gibi görünmektedir.

Ayrıca, kültürümüzdeki herhangi bir kişi kilisedeki kutsal tören süresince dünyanın tüm belli başlı dinlerinin esinlendiği türde bir spiritüel deneyim yaşayacak olsa, ortalama bir papaz bu kişiyi çok büyük olasılıkla bir psikiyatriste gönderecektir. Kiliseye gider ve iki bin yılı aşkın bir süre önce insanların yaşadığı mistik deneyimler hakkında öyküler dinleriz. Aynı zamanda, günümüz insanının başına gelen benzer deneyimler bir akıl hastalığının belirtisi olarak görülür. Şiddetli spiritüel deneyimler yaşamalarının bir sonucu olarak psikiyatrik servislere götürülmüş olan kişilerin hastaneye yatırıldıkları, yatıştırıcı ilaçla tedaviye tabi tutuldukları ve kendilerini yaşamlarının geri kalanı boyunca damgalayacak psikopatolojik tanı etiketleri aldıkları birçok durum da ortaya çıkmıştır.

Şimdiki ortamda, spiritüel deneyimlerin sistematik bir incelemeyi hak ettiklerini ve kritik bir şekilde incelenmeleri gerektiğini önermek bile geleneksel eğitimli bilim adamlarına absürd gelecektir. Bu alana ciddi ilgi göstermek, kendi başına, zavallı bir yargının işareti olarak düşünülebilir ve araştırmacının profesyonel ününü lekeleyebilir. Gerçekten de spiritüel boyutun olmadığına dair hiçbir bilimsel "kanıt" yoktur. Varlığının yalanlanması aslında Batı biliminin, günün şartlarına uymayan bir paradigmanın yanlış bir uygulaması temeline dayanan metafizik bir varsayımdır. Aslında, genelde holotropik hallerin, özelde ise transpersonel deneyimlerin incelenmesi böyle bir boyutun mantıklı olduğunu ileri süren yeterince veriden daha fazlasını sağlayacaktır (Grof 1985, 1988).

Holotropik şuur hallerini patolojikleştirerek Batı bilimi insanlığın tüm spiritüel tarihini patolojikleştirmektedir. Hem yüzyıllar boyunca endüstri öncesi toplumların spiritüel, ritüel ve kültürel yaşamına hem de kendi toplumumuzdaki insanların spiritüel uygulamalarına saygısız ve kibirli bir tutum üstlenmiş olur. Bu açıdan, tarihteki tüm insan grupları içinde, yalnızca Batı biliminin monistik materyalizminin taraftarı olan Batı uygarlığının entelektüel seçkinleri varoluş konusunda kesin ve güvenilir bir anlayışa sahiptir. Bu görüşü paylaşmayan her kişi de primitif, bilgisiz ve yanılmış olarak görülür.

Son otuz kırk yıl içinde psikodelik terapi ve güçlü deneyimsel psikoterapiler kullanan klinikçiler, tanatologlar, antropologlar, Jung'cu analistler, meditasyon ve biyofidbek araştırmacıları ve diğer kişiler tarafından yapılan çeşitli holotropik durum biçimlerinin sistematik incelemeleri, Batı psikolojisi ve psikiyatrisinin mistik deneyimleri bilinmeyen bir beyin rahatsızlığının görünümleri olarak reddederken çok büyük bir hata yaptığını göstermiştir. Yeni bulgular ruhsallığı materyalist paradigmanın prizmasından görmek yerine kendi açısından gören ve önyargı taşımayan bilimsel ruhsallık araştırmalarını üstlenmiş bir bilim dalı olan transpersonel psikolojinin gelişimine esin kaynağı olmuştur.

Transpersonel psikoloji holotropik haller dahil olmak üzere tüm insan deneyimi tayfını ve psişenin her alanını -biyografik, perinatal ve transpersonel- ciddi biçimde inceler ve bunlara saygı gösterir. Sonuç olarak, kültürel anlamda daha duyarlıdır ve evrensel olan ve her insan grubuyla her tarihsel döneme uygulanabilecek bir psişe anlayışı biçimi sunar. Ayrıca, varoluşun spiritüel boyutlarını onurlandırır ve insanın aşkın deneyimlere duyduğu ihtiyacı kabul eder. Bu bağlamda, spiritüel araştırma anlaşılabilir ve yasal bir insan etkinliği olarak görünmektedir.

Batı bilimince geliştirilen evren, doğa, insanoğlu ve şuur anlayışıyla antik ve endüstri öncesi toplumlarda görülen anlayış arasındaki farklılıklar genellikle materyalist bilimin yerli kültürlerin boş inanç ve primitif majik düşünüş üzerindeki üstünlüğü çerçevesinde açıklanmaktadır. Bu bağlamda, ateizm yerli kültürlerin Batı eğitimi alırken henüz ulaştıkları sofistike ve aydınlanmış bir gerçeklik görüşü olarak görülür. Bu durumun dikkatli bir analizi bu farklılıkların nedeninin Batı biliminin üstünlüğünü değil, endüstriyel toplumların holotropik şuur halleri konusundaki bilgisizlik ve saflığını ortaya çıkarmaktadır.

Tüm endüstri öncesi kültürler bu durumlara büyük saygı göstermişler ve bunları başlatmanın etkili ve güvenli yollarını geliştirmeye çalışarak çokça zaman ve enerji harcamışlardır. Bu durumlarla ilgili derin bir bilgiye sahip olmuşlar, bunları sistematik olarak işlemişler ve kendi ritüel ve spiritüel yaşamlarının çok önemli bir aracı olarak bunları kullanmışlardır. Bu kültürlerin dünya görüşleri yalnızca günlük şuur hallerindeki deneyim ve gözlemleri değil, aynı zamanda derin vizyonları da yansıtmıştır. Çağdaş şuur araştırmaları ve transpersonel psikoloji bu deneyimlerin birçoğunun genellikle saklı gerçeklik boyutlarının otantik açığa çıkışı olduklarını ve patolojik çarpıtmalar olarak reddedilemeyeceklerini göstermiştir.

Vizyon hallerinde, başka gerçeklikler ya da günlük gerçekliğimizde yeni perspektiflerle ilgili deneyimler öyle inandırıcı ve zorlayıcıdır ki bunları yaşamış olan kişilerin yaşadıklarını dünya görüşlerine katmaktan başka bir seçenekleri yoktur. İşte yerli kültürler ve teknolojik toplumların ideolojik bakımdan birbirinden bu derece uzak düşmesinin sebebi, bir yanda holotropik şuur hallerinin sistematik olarak deneyimlenmesi diğer yanda ise bunların bulunmayışıdır. Aşkın alemlerle ilgili derin bir deneyim yaşamış ve Batı materyalist biliminin dünya görüşüne bağlı kalmış tek bir Avrupalı, Amerikalı ya da diğer teknolojik toplumlardan gelme bir bireyle henüz karşılaşmadım. Bu gelişme zeka düzeyi, eğitim türü ve derecesi ya da kişilerin profesyonel kimliklerinden tamamen bağımsızdır.

( Geleceğin Psikolojisi - Stanislav Grof )

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

  • Similar Topics

    • Dionysos ve Orphik Din

      Ruh göçü Yunanistan'da "Orphik" denilen dini bir akıma paralel olarak ortaya çıkmıştır. Orphik kelimesi efsanevî bir şarkıcı olan Orpheus'un adından gelir. Ancak bu akımın adından çok, asıl kendisi dikkat çekicidir. Orphik dininin Tanrısı Yunanistan'a kuzeyden, Trakya'dan gelmiş olan Dionysos'tur. Tanrı huzurunda, bağ kütüğü (asma) kutsaldır.   Bir başka deyişle: Dionysos kendinden geçme ve sarhoşluk durumlarını kutsar. Bu dinin inananları kendinden geçme ve sarhoşluk durumunda Tanrıya tapınırl

      , Yer: Yunan & Roma Mitolojisi

    • yeni bir din

      şöyle bi soru sorayım dedim   günümüzde 2binli yıllarda bir insanın kurduğu kendi hayat görüşü içerisindeki oluşturduğu inanışa din mi denir yoksa akım mı mesela hristiyanlık bir dinse konfüçyus un oluşturduğu bir akım mı din midir

      , Yer: Dinler ve İnanışlar

    • din yüzünden psikolojik rahatsızlığım

      Merhaba ben fatih sorunlarım lise yıllarında bir kızla tanışmamdan dolayı başladı daha önce dindar biriydim ama namaz falan kılmazdım dinime bağlıydım ara sıra Allah’tan bir şey isteyecek olduğumda Allah’ım bana bu isteğimi verirsen bende akşam namazlarımı ömrüm boyunca kılacağım derdim Allah verdiğinde de iki üç gün veya bir hafta kılıp bırakırdım Allah’da verdiği nimeti alırdı .Derken derken okula bir kız geldi herkes peşinden koşuyordu bende dedim ki Allah’ım bu kızı ayarlarsam günde beş sayf

      , Yer: Dinler ve İnanışlar

    • din yüzünden psikolojik rahatsızlığım

      Merhaba ben fatih sorunlarım lise yıllarında bir kızla tanışmamdan dolayı başladı daha önce dindar biriydim ama namaz falan kılmazdım dinime bağlıydım ara sıra Allah’tan bir şey isteyecek olduğumda Allah’ım bana bu isteğimi verirsen bende akşam namazlarımı ömrüm boyunca kılacağım derdim Allah verdiğinde de iki üç gün veya bir hafta kılıp bırakırdım Allah’da verdiği nimeti alırdı .Derken derken okula bir kız geldi herkes peşinden koşuyordu bende dedim ki Allah’ım bu kızı ayarlarsam günde beş sayf

      , Yer: İnsan Psikolojisi

    • Yaratılış ve din olgusu...

      Sevgili gnoxis üyeleri,       Bu konuyu acmam daha cok aklımın tamamen karışık bir halde olmasından kaynaklanıyor dostlar .Sizlerden ricam bildiklerinizle , hayat felfesenizle bir beyin fırtınası yaparaktan bir yola girmeyi veya bir yola varmayı amaçlamaktayım.. şimdi bi yerden başlamak istersek , nacizane fikirlermi ve sorularımı aktarmak istiyorum..Evrene baktığımız zaman galaksilere,dünyamıza ,kendimize bunların bir sanat oldugunu görüyorm ve sanatın bir sanatcısınında oldugunu ka

      , Yer: Felsefe

×
×
  • Yeni Oluştur...