Jump to content

Gerçeküstü romantik korku: Genesis….


nevermore

Önerilen Mesajlar

Enfes sinematografisi ve vurucu hikayesiyle izleyicisini etkisi altına almakta zorlanmayan Genesis türler arası ilginç bir kesişim teşkil ederken, hem ülke sinemasını çağdaş çizgilerle özetliyor, hem de bir adım ileriye götürmeyi deniyor.

İspanyol Sineması sadece Avrupa Sineması değil, Dünya Sineması içerisinde dahi kendine ait bir alan teşkil etmekte zorlanmayan bir bölge. Buna ek olarak diğer sinema üreticisi ülkelere göre bir farkı var: bazı istisnalar mevcut olsa da sinema sektörünün merkezi konumundaki Hollywood’la zayıf bağlar içeriyor, İspanyol yönetmenler kendi ülkelerinden Hollywood’a transfer olmakta pek hevesli değiller ve gerek sektörel büyüklük gerekse teknik altyapı olarak planlananların/yazılanların çekilebildiği ve izleyiciye ulaşabildiği bir sinema İspanyol Sineması.

Hemen her alanda küreselleşen ve sinema sanatının/sektörünün de bundan nasibini ziyadesiyle aldığı dünyada, İspanya için sorulacak “nasıl oluyor da kendine yeten bir sinema oluyor?” (ve tabii ki İspanya sineması nasıl oluyor da Hollywood’la bağlarını çok zayıf tutabiliyor?) gibi bir soruya verilecek birçok cevap var gibi görünüyor. Örneğin İspanya sinemacıları kendi mevcudiyetlerini (gelenekler, mimari, müzik, sanat geçmişi, siyasi/politik yapı, kültürel ve sosyal durum) perdeye zorlanmadan aktarabilen becerideler, ülkelerinin ilgiye değer fotoğraflarını resmedebiliyorlar (Aynı şey ülkemiz için kesinlikle geçerli değil örneğin, hatta tam zıt kutupta bulunduğumuz iddia edilebilir. Ve bu konuda şu an dünyanın lideri Uzakdoğu sanırım). Bu mevcudiyet de İspanya sinemaseverini salona çekmek için yeterli bir itki ve tüm dünya sinemaseverleri için ise cazibe yüklü sinemasal bir olgu anlamına geliyor. Buna ek olarak sinema ile ilgili organizasyonlar açısından (yarışmalar, festivaller, toplantı/sempozyum/konferanslar gibi) oldukça zengin bir ülke İspanya. Sinema eğitimi açısından da zengin olduğu gibi. Buradan hareketle İspanya’da sinemayla sıcak ilişkide olan belirli bir genç kesim mevcut ve bu kesim birçok olanağa sahip. Bunlar alt alta yazılıp toplandığında, apayrı bir konu başlığı olarak belirgin bir görsel dokudan, gişe kapasitesinden, adı anılacak isimlerden bahsetmek mümkün hale geliyor.

İspanya Sineması denildiğinde aklımıza gelenleri sıralayacak olursak ilk madde Luis Bunuel’dir ve Bunuel, kendi ülke sinemasının Gerçeküstücülük Akımı ile birlikte anılmasını sağlayacak kadar önemli bir isimdir. Yine sinema geçmişinde büyük sansürler, kısıtlamalar görmüş bir ülkedir İspanya. Bu yüzden politik, sosyal ve kültürel açıdan gayet zengin tablolar sunmuştur. Tabi bu yapı “karakter odaklı sinema” anlayışını birlikte getirmiştir ki toplumsal olayların etkileri en iyi karakter dramlarında incelenmiş olur. Ve bir başka konu, İspanya Sinemasının diğer sanat dallarından beslenişi de göze batacak kadar belirgindir. Klasik gitarın ortaya çıktığı kabul edilen, dünyaya birçok önemli ressam kazandırmış ve mimaride de kendine has tarzlar içeren bir ülkenin sineması elbette bu zengin geçmişten beslenecektir. Tabi finalde; İspanya Sineması ve aşk! Aşk hemen her zaman İspanyol sinemasıyla özdeşleştirilmiş bir olgudur.

Metnimizin konusu olan Genesis’in yönetmeni İspanyol Nacho Cerda’ya gelince…. Genesis, yönetmenin 3. filmi. Bugün itibarı ile tamamı korku-gerilim türünde olan 3 kısa, 1 uzun metraja ve üç de belgesele imza atmış olan Cerda, filmlerini hem yazmış hem de yönetmiş bir sinemacı. Filmleri gücünü daha çok özenle kurulmuş atmosferinden alıyor, kamera ve ışık kullanımı açısından hayli tatminkar resimler ortaya çıkıyor ki korku türü, İspanyol sinemasında sıkça rastlanan bir tür sayılmaz. Bu yüzden İspanyol Sinemasının temalarıyla korku türünü birleştirme çabası Cerda’yı ve Genesis’i oldukça farklı kılıyor.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Ülke Sineması…. Yönetmen sineması…. Görselci…. Hikayeci….

Yukarıda belirttiklerimizden yola çıkarsak filmin sinema sanatı/sektörü içindeki konumunu özetlemek oldukça kolaylaşıyor. İspanya sinemasının ana temalarını alıp Cerda’nın görsel gücünü sunmayı tercih ettiği türle birleştirdiğinizde ortaya enfes bir karışım çıkıyor: gerçeküstücülük+karakter dramı+aşk+diğer sanatların desteği ve Cerda’nın görselliği: Genesis.

Eşini trafik kazasında kaybetmiş heykeltıraş, onun bir heykelini yapar. Ve bu heykele, sevdiği kadına zamanında vermiş olduğu sevgiyi vermeye devam eder. Heykeltıraşın heykele verdiği sevgi öylesine büyüktür ki verilen sevgi, sevgi olmaktan çıkar, başlı başına bir hayat verme sürecine dönüşür. Ve sonunda heykeltıraş sevdiği kadına sevgisini vermekle kalmaz, kanıyla/canıyla birlikte yeni bir hayat vermiş olur. Tabi bu hayat kendi hayatıdır, kendisi de bir heykele dönüşür.

Yukarıda biraz süslemeye çalıştığım cümleleri aslında tek bir cümleye sığdırmak zor değil. “Sevdiği kadının heykelini yapan adam heykele, heykel de kadına dönüşür” Tüm örnekler ve sinemacılar için geçerli olmasa da genel olarak biliriz ki, güçlü, derin ayrıntılara/alt metinlere sahip hikayeli filmler, görselliklerini etkileyici hikayelerini doğru olarak izleyiciye aktarmak amacıyla şekillendirirler. Görsel güçleri ile izleyicisinin karşısına çıkan sinemacılar ise, görece daha özetlenebilir, daha basit hikayeleri temel edinirler ve hikayelerinin bu özelliği, enerjilerinin büyük kısmını görsel güçlerini sergilemeye harcamalarına olanak verir. Buradan hareketle denebilir ki, hikaye anlatma sineması ile görsel güç sineması arasında biraz flu olsa da bir çizgi mevcuttur.

Filmin, yazımın girişinde dikkati çekmeye çalıştığım noktalarla bağlantılarına ve aşağıda açıklamaya çalışacağım güzelliklerine geçmeden önce bu “hikaye anlatımı sineması” ve “görsel güç sineması” stilleri arasındaki konumundan, hikayeleme yöntemi ile görsel tercihlerinin “yardımlaşma biçimi”nden bahsetmek gerekli…. Genesis, etkileyici görselliği ve “kısaca özetlenebilen” hikayesi nedeniyle “gücünü görselliğinden alan bir film” gibi görünüyor ama bu doğru değil. Çünkü bu “görsellik” ve “hikâyecilik” konumları arasında öyle bir noktada bulunuyor ki bir benzerine rastlamak çok güç. Açıklamak gerekirse;Hikaye anlatma sinemasında esas olarak anlatılan öykünün önemli noktaları/dönemeçleri/ sürprizleri aralarında kalan kısımlar, bunların çarpıcı biçimde sunulmasına zemin hazırlayacak şekilde inşa edilir. Vurucu anlar da karşımıza geldiğinde etkileyicilik tavana vurur çünkü bir bu vuruculuğa mümkün olduğunca (bir saat gibi) “kurulmuş”uzdur. Ve önemli anda alarm çalar, hepimiz irkiliriz (Ağlar, güler, korkar, heyecanlanırız). Görsel güçleri ile izleyicisi etkilemeye çalışan sinemacılar ise, sunulmak istenen güzelliğe zemin hazırlayan sekansları kameraya kaydetmekte büyük çaba harcarlar. Hikayedeki gerilim, öyle bir boşaltım anıyla sona ulaştırılır ki, gerilimin büyüklüğünü gördüklerimizin devasalığından anlarız. Hikayenin ne olduğunu hatırlamamıza pek gerek yoktur çünkü gerilimin boşalım noktası çok büyüktür, etkileyicilik içerikte değil, gerilimin büyüklüğünü sembolize eden görsel ölçektedir.İşte Genesis, yönetimiyle ve senaryosundaki ayrıntılarla şaşırtıcı bir denge tutturuyor…. İzlenen kareler çok etkileyici biçimde şekillendirilmiş, kendi içlerinde karakterin hislerini ve durumunu anlatmakta çok başarılı. (Görselcilik) Aynı zamanda senaryonun, kameraya kaydedilen ayrıntıları çok özenle, hesaplanarak yazılmış. Bundan dolayı insan/heykel dönüşümü, karakterin heykelle bağlantısı ve bunların hangi durak ve dönemeçlere uğradığı bağlamında, algılanması biraz güç olsa da (replik yok, dış ses yok) çok güçlü ve anlamlı bir ayrıntılar bütünü sunuyor (Hikayecilik). Bu içerik filmi hem görsel güç, hem de hikaye anlatma sineması örneği yapıyor.

Filmin hikayesinin etkileyiciliğini irdelemeden önce filmin adı üzerine durmak lazım ki Genesis “yaratılış” demek. Buradan hareketle hemen her şeyin bir genesisi olduğu iddia edilebilir ve aslında bilimsel bir terim Genesis. Söylenişindeki telaffuz güzelliği ve akılda kalıcı oluşu sayesinde, adını aldığı şeyi iddialı gösteren bir kelime özelliğinde. Ve konumuz olan filmin içeriğiyle de tam olarak uyuyor ki; heykeltıraş, hem sanatçılığıyla sevdiği kadını eksiksizce sunan bir heykel yaratıyor. Hem de sevgisiyle sevdiği kadının kendisini yaratıyor.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Genesis, çiftin birlikte olduğu zamanları gösterir bir videoyla başlıyor. Oradan videonun bitişinde gülümseyen kadının heykeline, başkarakter olan heykeltıraşın atölyesinden görüntülere geçiyoruz. Ve heykeli hassas darbelerle şekillendiren, sigara içen ve hayli kederli görünen heykeltıraşın yüzüne. Heykelin ve heykeltıraşın ilk göründüğü bu kısımda filmin görsel dokusu hemen kendini belli ediyor. Siyah ve grilerle boyanmış, hayli gölgeli, hafif puslu, ışığın bir şeylere özenle vurgu yaptığı kareler bunlar. Ve tabii ki bu dokunun sunduğu, heykeltıraşın ve heykelin yüzü arasındaki belirgin etkileşim.

Filmin ilk dakikalarında odak, heykeltıraşla heykel arasındaki yoğun duygusal bağ. Sevdiği kadının heykeli bu ve kendisi yapıyor, tabii ki böyle bir bağ olacak ancak heykeltıraşın sevgisinin ve sanatçılığının ötesinde, gerçekten sadece bir sanat eseri değil, gerçek bir beden yaratmaya çalıştığı izlenimine kapılabilirsiniz. Sanatçı heykele, bir taş gibi değil, bir heykel gibi de değil, sevdiği kadının bedeni gibi bakıyor/yaklaşıyor.

İnşa edilmiş eserin kıvrımları, üzerindeki ışığın oyunları uzun uzun çekilmiş. Bu odaklanmalar da heykel sanatının güzelliklerini sunmanın ötesinde bu heykelin, bir insan için hammadde teşkil ediyor olma özelliğini barındırıyor, özellikle de filmin finali göz önüne alınırsa.

Sonrasında heykelin omzundan kan çıkıyor ve heykeltıraşın bunu fark etmesiyle hikaye ciddi bir dönüşüm yaşıyor. Ve yukarıda belirttiğim “hikaye anlatma sineması”na çok iyi bir örnek teşkil edecek sürece giriyoruz. Bu kan, heykelin son haline kavuştuğunu ve kavuştuğu anda da canlanmaya başladığını ifade ediyor. Heykeltıraşın buradaki şoku da bundan kaynaklanıyor.

Ve bu heykelin kanlanması/canlanmasının devamında da heykeltıraş için bir taşlaşma, cansızlaşma süreci başlıyor. Bundan sonra Cerda’nın ustalığı daha da ön plana çıkıyor. Gayet ürkütücü, gerilimli, irkiltici sekanslar bizi bekliyor. Heykelin her tarafında kanayan yaralar çıkarken heykeltıraşın bedeni de kararıyor, taşlaşıyor, cansızlaşıyor. Ve filmin, ilk dakikalarında odağı olan heykel ve heykeltıraş arasında yoğun duygusal bağ ortadan kalkmamış olsa da önemini, filmin temel etkileyiciliğini teşkil eden odağa kayıyor: heykel canlandıkça (heykeltıraşın dokunabileceği, hissedebileceği hale geldikçe) heykeltıraş cansızlaşıyor (Dokunabilme, hissedebilme özelliğini yitiyor). Hissedebilirken yaptığı dokunuşlar (Ki Cerda bu dokunuşları özellikle gösteriyor) bir taş’a yapılıyor. Dokunulabildiği takdirde sevdiği kadının ten’ini verecek doku oluştuğunda ise kendisi çoktan taşlaşmış durumda. Ve sonuçta ortaya çıkan durum filmin en vurucu noktasını teşkil ediyor: üstün sanatçılığına, sevdiği kadını eksiksizce inşa edebilmesine, sevgisinin büyüklüğü sayesinde taş’a hayat verebilmesine rağmen ona asla ulaşamıyor heykeltıraş. Ona sarılamıyor, onu hissedemiyor. Karşısında hücre hücre canlanan sevdiği kadın duruyor ama o sadece izleyebiliyor. Ve sonunda eli ona ulaşmak istercesine uzanmışken gördüğü son imgeyi Cerda bize açıkça, özellikle gösteriyor. Filmin son karesi de bu durumu, durumlarını sergiliyor. Aralarında metreler olan bir kadın ve uzanmış/kolunu uzatmış bir heykeltıraş heykeli. İşte “heykel kadına, heykeltıraş heykele dönüşür” cümlesi bu belirttiğimiz ayrıntılarla dibine ulaşılmaz bir derinlik sunmuş oluyor.

Heykeltıraşın sevdiği kadını trafik kazasında kaybettiğini, kabus dokusundaki rüya sekanslarından, hatta bu sekanslardan da değil buradaki hurdaya dönmüş otomobilden anlıyoruz. Bu kabuslar, heykeltıraşın, zaten başka göstergelerle anlamış olduğumuz mevcut ruh halini destekler içeriğe sahipler ama filme katkıları pek yeterli değil aslında. Yine görsel olarak özenle inşa edilmişler belki ama içerdikleri hem varlıklarının gerisinde kalıyor, hem de filmi zenginleştirme görevini üstlenmiyorlar. Zaten trafik kazası meselesi pek cazip bir fikir değil ama zaten nedenler ile öne çıkmayan bir film olduğu için bu ayrıntılar Genesis’i belirgin biçimde yaralamıyor, aksine izleyiciyi bir “ilişki hikayesi” takip etme hissiyatından çıkarıp atmosfere odaklandırıyor.

Filmin görüntü yönetiminden de ayrıca bahsetmek lazım ama kapsamı genişletelim, genel olarak filmin yönetimiyle ilgili olarak şunu söylemeli: böylesine bir işçilik/zanaatkarlık tüm kısa film projesi sahibi yönetmenlere, (özellikle ülkemiz kısa filmcilerine) bir ders niteliğinde. Kısa metrajın, uzun metrajdan sadece uzunluğu ile ayrıldığını gösterircesine bir özen bu, ortaya çıkan iş eşine az rastlanır (aslında az rastlanmaması gereken) güçte. Işığın kullanımı, kamera hareketleri, oluşturulan kadrajlar, yakalanan açılar öylesine enfes ki yukarıda kısmen belirtmeye çalıştığım “hikaye anlatma sineması” dışındaki bakışa göre de etkileyicilik üst düzeyde. Filmi izliyoruz, her şey, hissedilen/yaşanan her şey bu fotoğraflarda açıkça sergileniyor. Her kare, hem kendi başına belirgin bir duygu/anlam barındırıyor, hem de değişimi anlatan hikayede bir vurguya/noktaya işaret ediyor. Ne replik gerekli, ne dış ses, ne açıklayıcı sekanslar, ne geri dönüşler ne de başka bir şey. Ki müziğin varlığı da sadece mevcutları destekler özellikte, sessiz izlediğinizde bile (olması gerektiği gibi) pek fazla bir şey kaybetmiyorsunuz. Öyle özenli bir yönetim, öyle güçlü bir görselliği var Genesis’in.

Kısa film demişken…. Burada, kısa film mantığına ve dinamiğine de örnek teşkil edecek filmleri konu edinmeye çalışıyoruz mümkün olduğunca ancak Genesis’i bu kapsamda doğru bir örnek olarak görmek doğru değil. Ancak filmin, bu konuyla bağlantılı olarak şu tip bir ayrıcalığı söz konusu; Genesis’in senaryosu üzerine yapılacak olan bir ekleme/genişletme çalışması, çok kapsamlı bir çalışma olmasa dahi ortaya rahatlıkla uzun metraj bir film çıkarabilir. Ki birçok benzerini (Ya da benzediği filmi) izlemişizdir. Heykeltıraşa, pek mutlu mesut olmasa da dışarıda süre giden bir hayat versek, onun çektiği acıyı paylaşmaya gönüllü bir iki karakter eklesek, geçmişte yaşananları biraz anlatsak rahatlıkla uzun metraj bir filmimiz olur. Ortaya çıkacak olan filmi mümkün olduğunca zihnimizde canlandırıp mevcut filmle karşılaştıracak olsak durum büyük olasılıkla şudur ki, çekilebilecek uzun metraj, duygusal olarak kısa metrajdan farklı bir doku/his barındırmayacaktır. Sayısız uzun metraja, “gereksiz uzunlukta” yakıştırması yapmışızdır ya da sayısız uzun metrajı izlerken kaba ifade ile “sıkıntıdan patlamışızdır”. Filmin karakterlerini, görselliğini, hissettirdiklerini, finalini başarılı bulsak da sıkıcılık bir ölçüde bunlarla bir arada hissedilen bir şeydir. Bu anlamda Genesis’in, zaten çekilmiş bir uzun metrajın bir kesme/sadeleştirme işleminden geçerek önümüze gelmiş olduğunu düşünebilir ve bu çalışmanın doğru bir karar olduğu fikrinde olabiliriz. Çünkü odak aldığı karakterin yaşadıklarını/yaşamış olduklarını, hislerini ve bunların ortaya çıkardıklarını eksiksizce sunan bir film Genesis.

Evet…. Yani diyeceğimiz odur ki; tecrübe etmeniz tavsiye olunur.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...