Jump to content

Sinemada “yaşlılık”


nevermore

Önerilen Mesajlar

Not: Normal yazılar Serkan Mutlu’ya, koyu renkliler Melik Saraçoğlu’na aittir.

Kimilerine garip ya da gereksiz bir konu gibi gözükebilir; fakat bana soracak olursan, sinema ve yaşlılık arasındaki ilişkiyle ilgili birçok şey söylemek mümkün. Zaten bunu mümkün kılan da, o az önce sözüne ettiğim “kimileri”nin sayısal üstünlüğü. Çünkü yaşlı adamı başrole koymak, ihtiyarlık üzerine bir film yapmak, o “kimileri”nin sinema anlayışı/zevkine ters düşmek demek.

 

Ters düşmekse cesaret gerektiriyor. Çoğunluğun görmeyi istediği, parasını ve zamanını ayırıp karanlık bir sinema salonunda izlemeyi kabul ettiği filmin kalıplarına uymadan, daha farklı bir şey çekmeyi denemek çok da kolay değil. Parayla sinema kadar yakın ilişkide olan başka bir sanat bulunmadığını unutmamak gerek. Yaşlılık üzerine bir film yapmayı seçtiğinizde, bu ikili arasındaki ilişkinin çok da sağlıklı olamayabileceğini göze almanız gerek.

Salt yaşlılık üzerine bir film çekmek, hatta onu geçtim, bir filminde “yaşlılık” temasının üzerinde ısrarla durmak bile cesaret işi gerçekten. Çünkü yaşlılık, “dinginlik” demektir. Günümüz sineması ise bu dinginliği kaldıramayacak kadar “fırtınalı”dır. Oysa gözüpek bir sinemacı, bazen hayatın o sertliğinden biraz da olsa sıyrılıp, perdedeki yaşlı birinin suratındaki kırışıklıklara bakmak isteyecektir, dakikalarca. Ufak bir hatırlama seansına tabi tutuyorum kendimi ve bu yaşlılık imgesi iyice belirginleşiyor kafamda. İlk etapta kabul etmemiz gereken bir şey var: Zor iş, çok zor iş yaşlılığı anlatmak. Hatta biraz haddimi bilmeyerek konuşacak olsam da, yaşlılığı anlatmak için belli bir yaşın üzerinde olmak şart, belki de.

Bu imgeyle oyalandıkça, kafamda daha da belirginleşiyor ne ile karşı karşıya olduğumuz: Belki çok bilinen bir örnek değil ama, ilk aklıma gelen film, Wim Wenders ve Nicholas Ray’in Lightning Over Water’ı (Nick’s Movie) oluyor. Bir sinemacının başka bir sinemacıyı anlattığı, ama her şeyden önemlisi bir sanatçının sadece yaşlı bir adam üzerine kurduğu, en basit ifadesiyle dingin bir film Nick’s Movie (açıkçası bu ismiyle anmak hoşuma gidiyor). Wenders, Nicholas Ray’in sinema geçmişiyle neredeyse ilgilenmezken, diğer odadan gelen hırıltılı ve rahatsız edici öksürük seslerine, Nicholas Ray’in hastalıklı suratına çeviriyor kamerasını. Aynı evin içinde, seni çevreleyen duvarların arasında, ölüm döşeğindeki bir adamla başbaşasın ve şunu soracaksın kendine: Her ne kadar onun yaşlılığı ve isminin büyüklüğüyle alâkalıysan da, odadan gelen o sesler yüzünden uyuyamaman seni rahatsız etmeyecek mi? Diğer odadaki “yaşlı” adam kim olursa olsun, ona tahammülün nereye kadar olacak?

Madem bir belgeselden yola çıktık, o halde ben de başka bir belgeselin adını vereyim: Hugo ve Rosa. Türkiye’de tanınmayan bir film bu – sinefillerimiz belgesel sinemayla bir türlü yakınlaşamamıştır nedense. Bengt Jäkerskog’un bu ödüllü eseri, Stockholm yakınlarındaki bir evde, insanlardan ve elektrik gibi modern hayata ait birçok şeyden uzak yaşayan iki kardeşin öyküsü. Doğdukları günden beri ayrılmamış, o evde yaşamış Hugo ve Rosa’nın yalnızlığı, birlikteliği. Neden mi anlatıyorum bu filmi? Çünkü hayatımda yaşlılığa dair bu kadar saf ve gerçek, bu kadar can yakan bir film izlemedim de ondan.

Biri 96, diğeri 101 yaşındaki iki kardeşin evde oturup konuştuklarını dinleyebilmek insanoğlu için büyük bir şans. Akıl karıştırmaktan başka işe yaramayan elektronik eşyalardan böylesine uzak yaşayıp da, ufacık evlerine, aralarına giren kameradan rahatsız olmadan konuşmayı, anlatmayı başaran bu iki ihtiyar çok şey söylüyor bizlere. Kimi zaman susuyorlar, kimi zaman şarkı söylüyorlar ya da eski, ufak bir anıyı hatırlatıyorlar; fakat seslerinde, yüzlerinde, onca yıldan arta kalmış, zamanla çökelip dibe yerleşmiş bir şeyler var. Sözleri, her yaptıkları “hayat”ın özeti gibi.

 

http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/typography/img/yaslilik5.jpg

Son sekans yetiyor zaten: Kendisi gibi yüz yaşına ulaşmayı başaramadan ondan ayrılan, onu evlerinde yalnız bırakan kardeşi Rosa sedyeyle morga götürülürken, Hugo onu izliyor. Mutluluk, sinir, hüzün gibi tüm sıradan duyguların üzerinde, belki de sahip olabilmek için yüz yıl yaşamak gereken bir ifade yerleşmiş yüzüne. Birçok insanın görmeyi başaramayacağı, ifadesiz bir ifadeyle öylece dikiliyor. O herkesin farkına varamayacağı yüz ifadesini görmek, onu seyirciye gösterebilmek bile filmi farklı kılmaya yetiyor.

Yaşlılığın filmini çekebilmek, o dipteki çökeltiyi, demi anlatmak demek. Dipte kalan daha koyu, daha keskin ve acı oluyor. Bu yüzden yaşlı adam hafifçe gülümsediğinde ya da ağırca gözlerini kapadığında çok şey anlatıyor. Başarılı bir oyuncu olmasına dahi gerek yok. Suratı, gözleri yetiyor zaten. Fazlası lüzumsuz. Senin de söylediğin gibi; sinemacının surattaki kırışıklıklara bakma arzusu bu noktada devreye giriyor. Yaşlı insanın suratı bir harita. Yılların, acıların, sevinçlerin aynası. Kırışıklar geçmişine doğru açılmış birer yol. Onları izleyebilmek gerek. Her birinin ayrı bir anısı, ayrı bir hikâyesi var. Yaşlılığı anlatmak isteyen yönetmen, bu kırışıklıklarla, çizgilerle ayrı ayrı ilgilenmek, onların ne kadar değerli olduğunu kavramak zorunda.

 

Bu yüzden yaşlı adamı anlatan filmlerde sıklıkla surata yapılan yakın plan çekimlerle karşılaşıyoruz. Yüze yapılan bu yakın plan çekimler, filmin kurgusunun, genel hikâye anlatımının dışına çıkış anları. İlerleyen olay döngüsü birden donuyor. Sinemanın en önemli silahı olan zamanın dışına çıkılıyor. Fotoğraf sanatına yaklaşılıyor o anda. Yaşlı adamın suratı, surat olmaktan uzaklaşıyor, herhangi bir yüzeye dönüşüyor. Kırışıklıkları, eskimiş, sonuna yaklaşmış hâliyle herhangi bir yüzey bu; ama aynı zamanda, tamamıyla kendine has, içinde çok şey barındıran gizli bir yüz.

Madem örnekler üzerinden gidiyoruz, seninle de üzerinde en çok düşündüğümüz isimlerden biri olan Bergman’ın Yaban Çilekleri’ne uğramadan olmayacak. Başrolünde Bergman’dan önce İsveç’in en büyük yönetmeni olarak addedilen Victor Sjöström’ün yer aldığı filmde, belki de senin bahsini ettiğin o çökeltinin en önemli örneklerinden bir tanesini görüyoruz. Isak Borg’un fahri doktora ünvanı almak üzere Lund Üniversitesi’ne yolculuğu, coğrafî olduğu kadar ruhsal bir özellik de taşıyor hiç şüphesiz.

http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/typography/img/yaslilik2.jpgFakat daha da önemlisi, Bergman’ın bu yaşlı karakterinin geçmişine bakmasına izin verirken, aslında bizzat kendi babasıyla olan ilişkisine bakması. Isak Borg, yani I.B, yani Ingmar Bergman… Ya da Is (buz), Borg (kale), buzdan kale… Bir bakıma kendisiyle babasını eşleştirdiği, anne ve babasıyla olan iletişim sorununu (ki muhteşem otobiyografik eseri İmgeler’de de bundan sıkça bahseder) ele aldığı otobiyografik bir başyapıt. Fakat her şeyin ötesinde, Bergman’ın iki beyanatı, hayran olduğu sinemacı Victor Sjöström’ün filmini nasıl değiştirdiği, ona kendi yaşıyla ve tecrübesiyle (filmi çekerken Bergman 37, Sjöström ise 78 yaşındaydı) neler katabildiğini gösteriyor bize; izninle aktaracağım:

“Victor Sjöström’ün yüzü, gözleri, ağzı, boynunun inceliği, seyrekleşen saçlarıyla ensesi, duraksayan ve arayan sesi beni çok duygulandırdı. Evet, insanı derinden etkiliyordu!”

Karakterinin fiziksel özelliklerine, suratındaki kırışıklıkların, yani üzerinden geçtiği yolların her birine vurulmuştur Bergman. Dedik ya, gözüpek sinemacılar, karakterlerinin suratlarına bakmak isterler bazen diye. Bergman’ın 37 yaşında genç bir yönetmen olarak buna cesaret edebilmesi, bunu kanıtlamıyor mu adeta?

İkinci beyanatı daha da enteresan:

“Şimdiye dek kavrayamadığım şey, Sjöström’ün benim metnimi alıp kendine ait kılması ve kendi deneyimleriyle donatmasıdır. Kendi acısı, insanlardan kaçması, kendi yabanıllığı, üzüntüsü, korkusu, yalnızlığı, soğukluğu, sıcaklığı, sertliği ve can sıkıntısı. Babamın biçimine bürünerek benim ruhuma egemen olmuş, onu tümüyle sahiplenmişti. Bana kırıntı bile kalmamıştı! Yaban Çilekleri artık benim filmim değildi, Victor Sjöström’ündü!”

Düşündükçe, Bergman’a hak vermemek elde değil. Sjöström’ün, Bergman’ın filminin her karesinde damgası, tecrübesi ve görgüsü var. Sadece filmin hemen başında, eski resimlere bakarken, o sertçe çizgilerinden akan asaleti için; ya da filmin sonunda, annesine ve babasına kavuşmanın verdiği naifliği için; her şeyden önemlisi Bergman’a çekip çekebileceği en iyi filmlerden bir tanesini bağışladığı için dahi sinema tarihinin nadir bulunacak “yaşlılık filmlerinden” bir tanesi Yaban Çilekleri.

Bir ölüm filmi belki de, Sjöström’ün filmin çekiminden 3 sene sonra öldüğünü düşünürsek…

Ölümsüzlük filmi demek daha doğru olacak. Sjöstörm’ün hayatın çıkış kapısına gelip dayandığı sırada Bergman’ı, filmini bir tür ölümsüzleşme, kaçış yolu olarak gördüğü ortada. Aynısını, az önce bahsettiğin Nick’s Movie’yle Nicholas Ray de yapmamış mıydı? Ya da Bergman, Erland Josephson’u oynattığı son dönem filmlerinde kendini, yaşlılığını, hayatını anlatmıyor mu? Kâğıda veya peliküle dökme eyleminin arkasında yatan başlıca arzu unutulmamak, varlığını sürdürebilmek değil mi aslında?

Bergman’ın Provadan Sonra’sında ya da son şaheseri Saraband’da çizdiği ihtiyar adam portresine bakarken bunu aklımızdan çıkarmamak gerek. Yönetmen kendine bir ayna tutuyor; her şeyi çok dingin, ağır, ama bir o kadar da gerçek, çıplak hâliyle yansıtan bir ayna. Saraband’ın Johan’ı, gecenin karanlığında odaya çırılçıplak gelmeye cesaret edebiliyor, Bergman’ın yaşlılığını anlatmaya cesaret edebilmesi gibi.

 

http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/typography/img/yaslilik4.jpg

Belki de yaşlılığı anlatmak için belli bir yaşın üzerinde olmak şart, demiştin. Bu söz aklıma ilk olarak tek bir filmi, tek bir yönetmeni ve tek bir oyuncuyu getiriyor: Manoel de Oliveira’nın çektiği, Michel Piccoli’nin oynadığıeve dönüyorum

Oliveira bugün 100 yaşında ve hâlâ film çekmeyi sürdürüyor – hayata inat. Ve rahatlıkla söylüyorum ki; Eve Dönüyorum bir daha çekilemez. Bu kadar uzun yaşamış bir sinemacının yaşlılığı anlatmaya karar vermesi, üstelik hikâyesini Piccoli gibi yine bu konuya, yaşlanma ve geçmişle hesaplaşmaya kafayı takmış bir oyuncu üzerine kurması ortaya öyle bir film çıkarıyor ki; bu, altta kalan çökelti bile değil. Oliveira o çökeltinin de dibinde kalmış, daha önceden görmediğimiz, dibe yapışmış olan katmanı kazıyıp çıkarıyor; biz izliyoruz.

http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/typography/img/yaslilik3.jpgGörmüş geçirmiş olmak, yaşamışlık bir anda anlamını yitiriveriyor. Senelerce hatıralarla, tecrübeyle, duygularla yoğrulmuş, dolmuş o beden, bir noktaya gelip iflas ediyor. Daha fazlasını alamayacağı için patlıyor. Ağır adımlarla eve dönüyor ihtiyar adam.

Bir bakıma, kafasını bu “mesele” üzerine yormuş yönetmenlerin sayısı, isimleri dahi konunun çetrefilliğine ışık tutuyor. Az buz iş değil bu: Elini taşın altına sokuyorsun, hatta taşın en altındaki tortuları ayıklıyorsun. Gözlemlerine değil, güdülerine güvenmeye başlıyorsun. Hayatında o güne kadar yaşadığın her ânın hissettirdiğiyle sinema yapıyorsun; şunu da bilmek kaydıyla: Bir gün er ya da geç evine dönüyorsun, senin de dediğin gibi…

KAYNAK

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...