Jump to content

Albert Pauchard’dan Ruhsal Tebliğler


nevermore

Önerilen Mesajlar

Albert Pauchard (1878-1934) tüm hayatı boyunca ruhsal konularla ilgilenmiş ve bir dönem Cenevre Ruhsal Araştırmalar Derneği’nin başkanlığını yapmıştır. Ölümünden kısa bir süre sonra 1935 yılında bir medyom vasıtasıyla kız kardeşi Antoinette Pauchard ile temasa geçmiş ve ötealemde yaşadıkları hakkında tebliğler vermeye başlamıştır. Bu tebliğler üç kitap halinde yayınlanmış olup, ülkemizde de Ruh ve Madde Yayınları tarafından “Ruhsal Alemin Sonsuz İmkanları” ve “Sevinç ve Güzellik Alemleri - Kader Bilmecesi” isimleriyle yayınlanmıştır.

1989 yılında Ruh ve Madde Dergisi’nde yayınlanmış olan bu yazı dizisinden bu tebliğlerin bir bölümünü Ergün Arıkdal’ın yorumlarıyla aşağıya aktarıyorum..

 

 

"Dün size benim gibi samimi bir adamın arınma yeri tecrübelerinden örnek verdim. Sonunda bitkin düştüm ve derin bir uykuya daldım. Uyanınca kendimi C sokağındaki evimde buldum. Dinlenmek ihtiyacım olduğu düşüncesiyle yatağıma uzandım, ama bunu şuursuzca yaptım. (Otomatik imajinasyon halinde oluyor bunlar.) İlk anda değişikliğin farkına varmadım, ama hissettiğim huzur duygusuna şaşırdım. Etrafıma bakındım, oda bana belirsiz bir varlık gibi göründü. Kalkmak ve giyinmek istedim ve hemen o anda bunu yaptım. (Kendini kalkmış ve giyinmiş olarak görüyor. Yani kendiliğinden imajinasyon melekesi faaliyete geçiyor.) Hatıra yeniden canlandı. Bütün bunlar göz açıp kapayıncaya kadar oldu. ('Geçmişe ait hatıralar şu anda yeniden canlandı' diyor. Kalkmak, giyinmek, yatmak, dinlenmek, uyumak gibi.) Bütün bunlar göz açıp kapayıncaya kadar oldu. Kız kardeşimi düşünmeye başladım. Her zamanki koltuğunda oturuyordu. Sanırım toprağa verilme günüydü. (Yani kendi cesedidir.) Kız kardeşimin durumundan ve evin atmosferinden böyle çıkarıyorum. Kendimi gösterebilmem için, yorgun, tükenmiş olarak beni düşünüyordu. (Yani kendisinin gözükmesini istiyormuş bir bakıma.) Sık sık büyük üzüntülere kapıldı ama ne mutlu ki, buna devam etmedi veya bunu devam ettirmedi. Bu durumun aşılması gereken bir zayıflık olduğunu her zaman bildi ve ciddiyetle mücadele etti. Ancak böylece kaygısız, endişesiz olabilirdi. Birlikte temas halindeyiz onunla. Bu akşam yeterince kendimden söz ettim.

Size sadece av meraklılarının arınma yeri konusunda daha önce sorduğunuz soruya cevap olarak şunu söylemek istiyorum. Burada, yaptıklarınızın meyvesinden çok duygularınızın, heyecanlarınızın ve imajinasyonlarınızın meyvesini topluyorsunuz. Hepsi anlıktır. Kalanı siz anlayın."

Görülüyor ki, spatyomda bedenli haldeyken fiilen yaptıklarınızın meyvesinden çok, duygularınızın, yani o fiilayatı yaparkenki duygularınızın, heyecanlarınızın (yani afektif hayatınızın) ve imajinasyonlarınızın meyvesini topluyorsunuz. Bu üç şey çok önemlidir. Ve zaten bunların üçü de psişiktir: Duygu, heyecan ve tahayyül. Bunların hepsi ruha ait olaylardır. Ve bunların sonuçlarıyla karşılaşılıyor. Fiziki olarak yaptığımız şeylerde eğer pozitif düşünce ve duygular, pozitif heyecanlar, pozitif imajinasyonlar varsa, mesele çok kolaylaşmıştır. Eğer bunlar yoksa, muhakkak bunların bir tepkisiyle karşılaşılacaktır. Misal vereyim: Bir kaç kişi toplanmışsınız, oturuyorsunuz, misafirliktesiniz. O sırada kapınız çalınıyor ve birkaç insan daha geliyor. Ama siz 15-20 dakikadan beri o beş kişiyle iyi bir sohbet havası kurmuşsunuz. Aranızda bir ahenk var. Ve siz büyük bir centilmenlik ve kibarlıkla kalkıyor, yeni gelenlerin elini sıkıyorsunuz. Objektif yani dışarıdan vizyon olarak baktığınız zaman siz gayet kibar hareket eden, görgü kurallarına uyan bir insansınız ve samimi gözüküyorsunuz. Acaba öyle mi, yoksa o andaki duygularınız: "Bunlar da nereden geldi. Biz beş kişi ne güzel idare ediyorduk." şeklinde mi? Ama yüzünüz, bir fotoğraf çekilse, gayet edepli bir yüz. Çok normal bir halde. Hiç kimse sizi suçlayamaz. Hakim sizin hakkınızda hiç karar veremez. Fakat o andaki duygularınız, o andaki heyecanlarınız ve imajinasyonlarınız sizi belki bir zaman sonru suçlayabilir. Demek ki, samimiyet işte burada başlıyor. Samimiyet çok zor bir şeydir. Aynı zamanda, alışılırsa çok kolay bir şeydir. Pozitif düşünebilmek çok zor bir iştir. Fakat bu hususta da büyük bir mücadele vermek zorundayız. Duyguların, heyecanların ve imajinasyonların pozitif yönde geliştirilmesi, insan tekamülünün psişik safhasının ta kendisidir. Yani, "Tekamül nedir, nasıl gelişiyoruz, ne yapıyoruz?" diye soru sorana verilecek basit cevap budur: Tekamül, düşüncelerin, heyecanların ve imajinasyonların, mümkün olduğu kadar sürekli olarak pozitif hale gelmesi demektir. Olgunluk budur. Yoksa birtakım sözleri, birtakım kitapları, duaları, teşrifatı, usulû, adabı öğrenmek, fakat gayri samimi hareketler yapmak tekamülü getirmez. Bu çok önemlidir. Şimdi bu yazıyı okurken dahi içinizden getirdiğiniz duyguları, imajinasyonları, düşünceleri de nazarı dikkate alın. Yani kontrol hemen, anında başlamalıdır. Eğer bir yığın vesvese içerisinde bulunuyorsanız, zaten pozitif düşünmüyorsunuz demektir. Bir an kendinizi hatırlayın: "Şu anda ben şunları düşünüyorum, şunları yapıyorum." deyin. İş meydana çıkar. Pozitif düşünce nedir, anlarsınız. Anında kontrol edin.

İşimize gelmeyen şeyler bizi geliştirir, işimize gelen şeyler değil. Ve daima işimize gelmeyen şeylerin ardına düşmemiz lazım. Çünkü bizim eksikliğimiz, hamlığımız, işimize gelmeyen şeydedir ve onun peşinde koşmak lazım. "Neden bu benim işime gelmedi? Neden burkuldum? Neden üzüldüm? Neden bir tuhaf oldum? Neden bunu böyle hissediyorum iki de bir? " İşte orada hemen iş belli olur. Ayrıca bir rehbere, büyük ilimlere, büyük laflara, kelama gerek yok. Hemen o anda eksik tarafınızla karşı karşıyasınız. İşinize gelmeyen şeyi hemen düşünün: "Şu anda bu benim işime gelmedi. Bu fikri, şu düşünceyi, şu davranışı beğenmedim. Bir şeyler oldu içimde, burkuldu, girdaba düştüm. Ezildim, eziklik hissettim, hırslandım, içimden sövmek, saymak geldi, hakaret etmek geldi, öldürmek geldi bir anda. İşime gelmedi. "Neden?" İşte tortu oradadır. İşte o an, yakaladığınız o tortuyu yakma zamanıdır. İnsan için "imbik" tabirini kullandı. İmbiği bilirsiniz: Kimyagerlerin kullandıkları meşhur bir çanaktır yahut camdan bir kasedir ve ince bir borusu vardır. İçinde bir şey kaynar. O buharlaşır, yükselik, özü öbür tarafa akar. İnsan da kendisini imbikten geçirmek zorundadır ve insan bir imbiktir. Doğrudur. Hayat bizi inceltmek, özümüzü ortaya çıkarmak için sürekli fokurdatıyor, kaynatıyor.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

MEVCUT OLMAYAN İKİ KURBAN

"Dünkü zorunlu bekletmeden sonra sizi tekrar gördüğüme çok sevindim. Görüyorum ki daha iyisiniz, ne mutlu. Yardımı hissettiniz mi? Moraliniz düzgündü. Bunu yapabildim zannediyorum. Cesretinizi koruyun. Küçük sıkıntılar olabilir, ama aldırmamak gerekir onlara. Burada son olarak yoksul bir kadınla karşılaştım. Umarım zamanla ona yardım edebilirim. Size onun hikayesini anlatmaya çalışacağım: Onu düğümler ve bağlar içinde gördüm. Onları güçlük çekmeden koparabilirdi. Ancak o, tutuklandığını ve bir adım bile atamayacağını düşünüyordu. Kadın siyanet meleği için erişilmez biriydi. Zaten varlığından şüphelenmiyordu bile. (Kadın, kendisine yardım edebileceğine, koruyucuların mevcut olduğuna inanıyor. Fakat kendisini iplerle sanki bağlanmış, düğümlenmiş gibi hissediyor. Tortop olmuş. 'Halbuki istese bundan kurtulabilir; ben onu anlıyorum', diyor.) Onu oradan çıkartmak için oldukça sebat etmem gerekeceğini düşünüyorum. Burada her şeyle karşılaşılır. Herkes olduğu gibi görülür ve her fert, az ya da çok belli bir süreyi kendi arınma yerinde geçirir."

Yani aydınlanma, şuurlanma, kendini tanıma, vaziyetini kavrama yerinde böyle bir an geçirir. Bu kesindir. Burada her şeyle karşılaşır insan. Herkes olduğu gibi görülür. Olduğu gibi görülmek... Yani dışıyla değil, içiyle görülüyor. Rehberler bir varlığı siretiyle biliyor, suretiyle değil. Kur'ancası böyledir. "Biz onları siretlerinden tanırız." der. Siret iç veçhedir, yani iç yüzdür. Herkes olduğu gibi görülür ve her fert az ya da çok belli bir süreyi kendi arınma yerinde geçirir. Arınma yeri genel bir yer değildir, yani hangar gibi, stadyum gibi bir yer değildir. Siz neredeyseniz, sizin arınma yeriniz orasıdır. Yani orası aslında sizin kendi içinizdir. Dışarıda böyle bir mekan yoktur. Uyur halden uyanık hale geçmenin arasında herkes kendi halindedir. O hal insanın kendi arınma yeridir. İnsan kaplumbağa gibi evini sırtında taşır. Arınma yerini kendimizde taşırız. Ayrıca böyle bir mekan tasavvur edilmemelidir.

" Sizler tüm bunları görerek fiziki dünyadakileri uyarmanın ne kadar arzu edildiğini anlayan ilk kişiler olacaksınız. Zira birazcık iyi niyet, en küçük bir çaba, başarılı olmasa bile burada olaylar üzerinde öylesine büyük bir etki yapıyor ki!"

Şimdi, celsedekilere hitap ediyor. "Benim bu söylediklerimi sizin insanlara nakletmeniz, onları uyarmanız, öylesine büyük bir başarı göstermeseniz bile, bu iyi niyetiniz, bu gösterdiğiniz küçük çaba bile, burada çok büyük sonuçlar meydana getirebiliyor." diyor. Tabii samimiyetle yapılan şeyler.

" Buradan size anlatmak istediğim bir başka tip, tüm hayatı boyunca zengin olmuş birisi. Sonunda ekonomik bir buhran geldi ve servetinin büyük bir bölümünü kaybetti. Yanında götüreceği sadece kendi varlığı kaldı. Sizin ve benim çok iyi hatırladığımız varlığı, sadece. Ama o, yoksulluk duygusu altında ezildi. Kendini sefil hissediyor, bu hayali yoksulluğun ağırlığı onu o derece çökertiyordu ki, bu yüzden sağlığı bozuluyordu. Vücudu direncini kaybetti ve kısa bir zaman sonra bir grip onu aldı götürdü. (O kişinin hayatını anlattı. Yoksulluk duygusu altında ezilmesi üzerinde duruyor.) Şu anda burada yıkıntılar arasında dolaşıyor. (Otomatik imajinasyona bakın! Dünya hayatında kendini tamamen yoksul, ezilmiş, itilmiş, kakılmış hissediyor. Ruhların dünyasına geçer geçmez, kendisini yıkıntılar arasında görüyor.) Birinin kendisine yaklaştığını görünce utancından saklanıyor. O kadar istiyorum, o kadar istiyorum ki, ona yoksulluğunun sadece imajinasyonunda var olduğunu söylemeyi. Ancak onun beni anlaması zamanı henüz gelmedi. Dünyada yoksulluk duygusuna düşüldüğü zaman, o durum burada da yaratılır. (Burada kendinizi nasıl hissediyorsanız, orada da bu devam ediyor.) Bu dayanılmaz durumla karşılaşıncaya kadar genellikle orada kalınmak zorunludur. Benliğimizin derinliklerinden fışkıran ilham, bizim tek ve biricik kurtarıcımızdır." Yani bu varlık da içinde bulunduğu bu durumdan çıkabilmek için kendi benliğinden gelen bir tesire, -ki burada ilham diyor- muhtaçtır. Yani bunların sadece kendi imajinasyonlarına ait olduğunu anlayabilmesi meselesi vardır.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

FARKLAR

"İlerledikçe size anlatacağım çok şeyler olacak. Arınma yeri buradaki en önemli tecrübem değildi, ama oradan başlamam gerekiyordu. Şuna dikkat edin ki: Bulunduğum dünyada her şey yerdir, mevkidir. Coğrafi anlamda anlaşılmamalı. (Burada spatyomu anlatıyor.) Bu bir şuur halidir. Böyle söylerken kafanızda realite kavramını canlandırıyorum. Sizin anlayışınıza göre, iki kişi aynı anda, aynı yerde, bir arada bulunabilirler. Oysa birisi gerçek bir cennette iken, öteki cehennemde olabilir. (Yani ikimiz yan yana bulunabiliriz. Ben ıstırap içinde bulunurum, arkadaşım büyük bir heyecan içindedir, sevinç içindedir, mutludur. Onu demek istiyor.) Pek açık olmamakla birlikte size bu aynı anın sadece dünyevi anlayışlarımız açısından aynı olduğunu söyleyeceğim. Belki daha önce anladınız. Burada söz konusu olan bir başka boyuttur. Başlangıçtaki önemli iş, o boyuta tamamen uyum sağlamaktır. Bundan şu çıkıyor: Sizinle temas kurmayı istediğim zaman, ne dışarıya, ne yukarıya, ne aşağıya, ne kuzeye, ne de güneye gidiyorum. Daha ziyade içeriye gidiyorum. Kavrıyor musunuz? Burada yer değiştiriliyor. ('Boyut değiştiriyorum.' diyor. 'Sizinle temas kurmak için.) Ancak fizik dünyadan farklı olarak. Örneğin size ulaşmak için yolculuk yapmaya ihtiyacım yok. Dünyevi anlamda aşılacak mesafe olmadan size ulaşabiliriz. (Yani onun gelişi mesafesiz bir geliş. Ve istediği anda onlarla birlikte olabiliyor.) Şunu da belirtmek isterim ki, bildiğim kadarıyla bu yeni şuur durumuna hemen uyum sağlamak herkese nasip olmuyor. Başlangıçta, belli bir anda bulunduğum ve size de bahsettiğim ıssız ve çorak patikadayken, eski anlamda yer değiştirdiğimi sanmıştım. Ancak şu anda bunun bir şuur hali olduğunu biliyorum. Zira sübjektif şartlar burada objektif gibi görünüyorlar. Sembolik ve elle tutulabilir şekiller alıyorlar."

Bulunduğu sistemin, bulunduğu boyutun özelliği olmak üzere içinde yaşattığı her şey derhal karşısında objektif değerler haline geçiyor. Sübjektif olan her şey birdenbire objektif değerler haline geçiyor. Yani insan "kendi kendinin kurdu". Dışarıdan ne bir zebani, ne de eza edecek birisini düşünmeyin. Bütün olup bitenler sizden sizedir. Başkasından size değil. Arınma yeri dediği de onun içindir. Bu, sizden size olan iletişim, her türlü duygusal, heyecansal ve imajinasyonla alakalı iletişimin farkına vardığınız anda kesilir. Nitekim biz bunu dünyada da yaparız: Öfke krizine tutulduğumuz zaman bir an kendimize gelip: "Neden öfkeleniyorum, öfkelenecek durum nedir, beni öfkelendiren sebep nedir?" tarzında sorular sormaya başladığımız zaman öfke ile kendimizi hemen birbirinden ayırabiliriz. Öfkelenmenin sebebini samimi bir şekilde incelersek, bunun bizim işimize gelmeyen şeyler olduğunun farkına varırız. Yani bencilliğimizle, nefsaniyetimizle alakalı olan hususların bizde öfke halinde belirdiğini görürüz. Tabii öfke baldan tatlıdır; önce ondan birkaç kaşık yeriz; daha sonra bırakırız. Aynen burada da buna benzer bir durum var.

" Bu konuda söylenecek daha başka şeyler var. Örneğin, dış dünyayı anlamak, dışa doğru bir şeyler yapabilmek için dünyada şuurlu bir çaba sarf etmek zorundayız. Objektif olarak diyecektim, ama bu deyimin sizde, buradakinden başka bir anlamda kullanıldığını hatırladım. Buradaki en önemli tarz, dış davranışa iç davranıştan daha az yönelindiğidir. Daha çok derinliğe doğru yaşıyoruz. ('Yani öz'e doğru bir yaşama hali var. Halbuki insan dünyada, yaşamış olduğu 60-70 senelik bir ömür içerisinde daima dışa doğru bir yaşama içindedir. İçe doğru bir yaşama içinde değildir. Oysa spatyomda (ahirette), bunun tamamen tersi yaşanıyor. Yani daha çok derinliğe doğru, içe doğru yaşanıyor.) Bu, çalışmadığımız anlamına gelmez. Özellikle dikkatlerini dünyevi ıstıraplarından ayıramayanlar, bütün enerjilerini bu yöne yöneltenler, kendi tarzlarında çok işler yapıyorlar. Planımızda başka yollar da var. Ancak dünyevi çalışmayla karşılaşıldığında, bizim müthiş sübjektif etkinliğimiz yanında bu çalışma çok küçük kalır. Bu sübjektif etkinlik (faaliyet) kişiler arasında objektif gibi görünen ve çeşitli biçimler alan gerçek bir çalışmadır. Örneğin mahkemelerde hazır bulunmak ve buna benzer şeyler gibi. Bu son açıklamaya bakarak burada öğrenimin dünyadaki gibi yapıldığını düşünmeyin. Ne dersler, ne de konuşmacı var. Bazen bir üstad var. Çoğu zaman da kimse yok. Her iki durumda da bilgi dışarıdan değil, doğrudan bir ilhamla, müdrike aracılığı olmadan geliyor. (Yani idrake uğramadan, algılamadan size geliyor.) Kendi içimize kendiliğinden itilmeye benzer bir anlayıştır bu." (Yani varlık, orada kendiliğinden içine döndüğü zaman birtakım bilgileri elde ediyor. Genel bir eğitim var demek ki. Yani varlıklar orada tekamüllerini geliştirirlerken bu dünyadaki gibi birtakım fiziki çabalara, eğitime ihtiyaçları yok. Orada öğretim doğrudan doğruya varlığın içinden çıkıp gelen birtakım bilgiler aracılığıyla oluyor. İletişim bu şekilde. Böyle öğretiliyor.)

" Söylediklerimi bir başka şekilde anlatayım: Dünyada, üst benlikle olan çatışmalar ve ilişkilerle ilerlenir ve gelişilir. (Ego ve süper ego arasındaki mücadele.) Bu düzelme dönemidir. Bundan sonra buraya geliriz ve duygular, imajinasyonlar alanında kişisel hasatımızı toplarız. Dünyevi hayat her ne kadar dış etkinliklerden meydana gelmişse de, bir iç hayat vardır dünyada. Aynı şekilde burada da, her ne kadar eğilim iç etkinliklere doğruysa da bir dış hayat vardır. Ancak oranlar değişmiş, tersine dönmüştür. Fiziksel ihtiyaçlardan doğar davranışları ele alın. Bunlar dünyada ağır basarlar. Ancak bunlar burada bedeni bakım ve ekmek kazanma derdi olmadığı için söz konusu olmazlar."

" Eğer her insan varlığı doğuştan gelen yaratıcı gücünü sınamak isterse, buna dünyadayken başlamak gerekir. (Yani, 'Bu gücümü nasıl kullanabilirim, neler elde edebilirim?' derse, bir imtihandan geçirilmek isterse, buna dünyadayken başlaması gerekir.) Burada yaratılış kendiliğinden ve sadece imajinasyon gücüyle gerçekleşir." (İslama göre, cennete gidenlerin canları ne isterse önlerine gelir. Bakar cennetin meyvelerine 'Ne güzelmiş.' der; bakarsınız önünde belirir. Canı ne isterse derhal elde eder. Böyle bir cennet ifadesi vardır. İşte işin esası burada anlatılıyor. Yaratılış, yani bir şeyi meydana getirmek, kendiliğinden ve sadece imajinasyon gücüyle gerçekleşir.)

" İnsanlık için bir sevgi eseri yapılabilir mi? Dünyada bu bir çok zahmetli ve titiz yöntemler gerektirir. Burada dış ilişkileri aramaya, bireylerin kim ve nasıl olduklarını araştıran anketler yapmaya ihtiyaç yoktur. Herkes olduğu gibi, eksiksiz olarak görülür. Neye ihtiyacı olduğu -ahlaki ya da ruhsal yardım olarak- kolayca bilinir ve doğrudan telepatik yolla verilir. Kavrayabileceğiniz biçimde açıklanması oldukça güç olan bir konu bu anlattıklarım. Sizin sübjektif dediğiniz, ancak bizim için sübjektif olmayan hayatın bir alanıdır. Bu, dört buutlu ve dünyadakilerden daha canlı realitelerden oluşmuş bir alemde bulunmamızdan ileri geliyor. Sevinçler ve ahlaki ıstıraplar yüz kat daha yoğunlaşmıştır." ('Dünya ateşi cehennem ateşinin yedi kat yıkanmışıdır.' derler. Yani dünya ateşi, cehennem ateşinin yedi kat soğumuşudur. Bu derece yüksektir. Bu bir halk deyimidir ve birtakım insanlar böylece halkı korkutmak isteler. Başka çaresi yok, otomatik yaşıyorlar. Sevinçler ve ahlaki ıstıraplar, artık aklınıza ne getirirseniz bunlar spatyomda yüz kat daha yoğunlaşmış durumdadır.)

" Dünyada az çok dalgalı olan izlenimler burada sembolik, objektif bir biçim alıyorlar.. 'Benim yaban arılarım' ve 'depresyon bulutum', 'fakir kadının küçüp iplikleri' ve 'ötekinin paçavraları' gibi... Böylece geçmişin büyük korkusu ya da büyük mutluluğuyla bir dış görünüş altında karşılaşıldığı olabilir. Acımasızlık, bunlara neden olanlara musallat olan, tehdit eden korkunç görünümler alıyor. Buna karşılık, yüce duygular, bizi tatlı ve ışık saçan pırıl pırıl görünümlerle karşı karşıya koyuyor. Üstelik kimi belirli duygu ve heyecanlar, benzerleri kendine çekiyor ve duruma göre, karşılıklı sevinçlerini ve üzüntülerini, onları işlemiş olanlarla birlikte götürüyorlar. Bizim etrafımızda oluşmasına rağmen kendi özel tabiatımıza göre yaratılmış bir alem."

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

ESERLERİ ONLARI İZLEYECEK

"İyi akşamlar dostlarım. Zor bir olayla karşı karşıyayız ve uğraşıyoruz. Bir hastalık hastası söz konusu olan. O, bunun mazi olduğunu, geride kaldığını çok iyi biliyor, ancak fiziki bedeninde çekmiş olduğu acıların aynısını çektiğine şaşırıyor.

Dünyada, herkesin kendisiyle uğraşmasını isteyen birisiydi. İlgi çekmek ve özen gösterilmek, işte bütün hayatı ve düşünceleri bu temel konu etrafında döndü durdu. (Öyle ya, insanlar da en çok hasta olanlara ilgi gösterir. Otomatikman böyle davranıyor.) Öyle ki, sonunda burada da, muhafaza ettiği gerçek ve sürüp giden hastalıklar yarattı. Onu, maddesel bir bedeni olmadan hasta olamayacağına nasıl inandırmalı? Bunu yapmaya koyulduk. Başlangıçta kızdı. Şimdi, bizi dinliyor. Ancak, asık suratla ve var gücüyle gözlerini kapayarak. Bir tufana rastlamış, kaçamayan biri edası ile. Kaçmak! Bunu ne kadar çok istiyordu, bir yapabilseydi. Burada, dünyadakinden değişik öyle iletişim araçları tanzim edilmişti ki, kendinizi birisine duyurmak istediğiniz zaman yanına yaklaşmanız gerekmiyor. Doğrudan bir metot kullanıyoruz: Telepati. Burada fiziki hasta muamelesi yapılan kimse yok. Bu onu üzer. Gerçekten acı çeker o kimse. Bununla birlikte, kısa bir zaman içinde bunun da üstesinden gelmeyi düşünüyoruz."

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

KURTULMA

"Sana, her şeyin nasıl olduğunu tam olarak anlatmak istiyorum: Fiziki kılıfımdan uzaklaştığımın farkındayım. Bu, hiç de hoş olmayan kısa bir anda cereyan ediyor. Önce, kan organları terk ediyor. Sonra tüm beden kalpte toplanıyor sanki. Küçük bir an bedeni bir sıkıntı, darlık. Peşinden kılıftan çıkış ve sınırsız bir rahatlama. 'Tamam, oldu işte.' dedim kendi kendime, o an. Seni hemen düşünmediğim için affet beni.(Kız kardeşine söylüyor) Ancak anlarsın ki, tüm dikkatlerim, bizim için çok önemli olan bu yeni aleme yönelmişti."

" Kayda değer olan, dünyadaki gibi ölçülemeyen zaman düşüncesidir. (Demek ki, bir zamansızlık kavramı var. Zaman var, ama ölçülemeyen bir zamandır.) Böylece 'Sükûn Yerinde' aylar geçirdim, ya da en azından bana öyle geldi. Bu sakin, sonsuz bir mutluluk ve mutlak rahatlama halidir. Başlangıçta, etrafımdaki sevdiklerimin bilincindeydim. (Yani zihnimde, şuurumda, beni sevenlerin anıları, hatıraları vardı.) Tanıdık ve sevdiğim yüzler. Uzun bir yolculuktan sonra yeniden aile içinde olmanın sevincini duyuyordum. Ama, sanki bunlar uzaktan ve bir sis perdesinin arasından oluyor gibiydi.”

Yani geçmişte bırakmış olduğu bütün ailesini, o simaları etrafında görüyor. Ama gerçekte bir şey gördüğü yok. Kendi içinde olanları görüyor. İşte bakınız, bu nokta ve daha birçok nokta, klasik Kardec Spiritizmi ile Neo-Spiritizm arasındaki farklılıkları meydana getirmiştir. Allan Kardec açıkça der ki, “Siz o tarafa geçtiğiniz zaman sizi muhakkak karşılayacaklardır. Geçmişteki akrabalarınız, anneniz, babanız, kardeşiniz veya arkadaşlarınız sizi muhakkak karşılarlar ve bu, objektif bir değer olarak ortaya konur.” Halbuki Pauchard'ın ifadesi daha doğrudur. Bunlar objektif değerler değildir. Karşılanmayız. Bu karşılama töreni, bizim hatıralarımızdan meydana gelmiş sübjektif olan bu amiller süratle objektif hale geçmiştir. Çünkü o alemin, yani ruhların dünyasının özelliği budur. Sizin bütün tahayyülleriniz, bütün imajlarınız derhal objektif hale gelebilir. Kuş düşünürsünüz, karşınızda gayet güzel kuş vardır. Onu alın, bıkıncaya kadar sevin, öpün, uçurun, sesini dinleyin. Yani, ona olan konsantrasyonunuz azaldığında, kuş ortadan kaybolur. Sonra başka bir şeye bağlanabilirsiniz. O devam eder.

" Sonsuzlukla yalnız kalmak istiyordum. Çiçek açmış bir çimenlik şeklindeydi sonsuzluk. (Tahayyülü böyle. Böyle düşünüyor sonsuzluğu.) Doğru söylemek gerekirse, gerçekte çayır ve çicekler var mıydı, bilemiyorum. Ancak, çevre bana geniş, çiçekli ve iç açıcı bir çimenlik havası veriyordu. (Tam Arap'ın cenneti burası.) Altın sarısı bir sisle kuşatılmıştım. Bir şeyler görmekten çok, içime doğuyordu şeyler. Bütün dikkatim içeriye yöneliyordu. 'Kendimi' görüyordum. Kendimde, özellikleriyle bir bireyi değil, 'insanı' görüyordum. Bundan, daha sonra yeniden bahsedeceğim. Burada sana, sadece başlangıç düşüncelerimi anlatmak istiyorum. 'Bizdeki Tanrı' ile karşılaştırıldıktan sonra bakışlarımı içgüdüsel olarak yukarıya çevirdim. Gözlerim, düşünülebilecek en son parlaktıktaki gözlere daldı. Pırıl pırıl iyilik dolu bir gülümseme yayıldı. Yeniden hayat veren bir banyo idi sanki. Tüm varlığım coşku içindeydi. Fiziki bir benzetme yapmak gerekirse, damarlarımdan yeni bir hayat belirtisi geçiyor, diriliyordum sanki.

Aynı anda yeni alemimde doğmuş ve yeniden kişisel egomun şuuruna dönmüştüm. Kendimde yeni şeyler görüyordum. Gidiyordum, geliyordum. Eski ve yeni arkadaşlarla görüşmeler yapıyordum. Öyle ki, daha önce burada uzun zaman yaşamış gibiydim. Gittikçe, bir yoğunluğun beni sardığını hissettim. İyi bir banyoya ihtiyacım vardı. Yürüdüm. Geniş ve çorak bir alanın ortasında, dar patikadaydım. Gerisini biliyorsun. Dikkatimi tekrar sana verince, bu uzun süre, dünyadaki gün kavramıyla üç ya da dört güne denk geliyordu."

Bütün bu olaylar, başından geçen bütün bu şeyler, dünya zamanına göre, üç veya dört gün sürmüş. Esasında tebliğ biraz ağır verilmiş. İfade etmek çok zor. Güçlükle tercüme ettik. Yani manalar aktarılmıştır; kelimeler vasıta olarak kullanılmıştır. Manayı yaşayamadığımız, celseyle beraber olmadığımız için zor geliyor.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

GÖRECELİKLER

"Zamanın tamamen sübjektif olduğunu söyleyebilirim burada. (Burada işlenen her konu ruhların dünyasına ait. Teker teker, ona ait sıfatları, özellikleri veriyor.) Bu aleme yeni geldiğini sanan ve buna kendileri de şaşıran insanlar var. Oysa, dünya yılına göre çok uzun zamandır buradalar."

Yani, şimdi zaman bakımından rölatifliği anlatıyor. Kur'an'da bazı ayetler vardır. Bir ayette, kendilerinin bedeni terk etmeleri emrolunduğunda, mealen, "Ya Rabbi, biz ne kadar zaman yaşadık ki, şunun şurasında? Ömür dediğin nedir? Sanki dün doğmuşuz gibi geliyor bize. Bizi öldürme, alma." derler. Oysa 80, 90, 100 sene gibi çok uzun süre yaşamışlardır. Ama kendisine hiç yaşamamış gibi geliyor. Aslında günlük yaşantımızda zaman rölatifliğini sık sık yaşarız. Bilhassa heyecansal tecrübelerimiz sırasında, o dakikalar insana geçmez gibi gelir. Halbuki geçen süre, topu topu bir dakikadır. Ama size bir saat geçmiş gibi gelir. Yarım saat dişiniz ağrısa, bütün gün dişiniz ağrıdı zannedersiniz.

“Atıl, hareketsiz ruhlarda, şuur değişiminin kolayca yerleşmesini engelleyen bir durgunluk vardır. Onlar dünyevi şartlarının ve ortamlarının kopyasında yaşarlar. (Örneğin, evindeki koltuğuna oturur, ayaklarını uzatır, kitabını açıp okur. Veya boyuna konken oynar vs. Dünyadaki hali ne ise o işi yapar.) Bir başka hayat türü olduğunu anlayacak yetenekleri yoktur. Bunlar genellikle ‘iyi’ denilen insanlardır. (Aşağıda, iyi, kendi halinde, zavallı, kimseye zararı olmayan insanlar.) Ancak sizi temin ederim ki, öyle katiller, hem de büyük caniler vardır ki, spiritüel yolda onlardan daha hızlı ilerliyorlar.”

Çünkü orada, mütemadiyen mücadele halindedirler. Tekamül bakımından bunu aynı şekilde yeryüzüne de uygulamalıyız. Sadece orada değil, burada da bu böyledir. Kimin ne derecede mücadele yaptığını, yani iç mücadele yaptığını biz bilemiyoruz. Bu bakımdan kimseyi küçük görmeye, aşağılamaya ve tabii buna karşılık kendimizi büyük görmeye, ululamaya hiç gerek yok. Biz kendi halimizde, efendi efendi, hanım hanımcık kendi işimizi görürüz, ama hiçbir iç mücadelemiz yoktur. Sadece yer, içer, uyuruz. Ama öyle kimseler de vardır ki, gerçekten dünyevi hayat için suç olan bir şeyi işlemiştir ve bir cezası vardır elbet. Ama büyük bir mücadele geçirmektedir içinden. Büyük sarsıntılar yaşamakta, şok üstüne şok yemektedir. O insan daha hızlı gelişir. Bunu kabul etmek lazım. Onun için atalet, pasiflik, "Azıcık aşım, kaygısız başım.", "Aman kimseye bulaşmayayım, onlar da bana bulaşmasınlar.", "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın." gibi laflar boş laflardır. Bunlar görünüşte iyi, ama sonuçta iyi olmayan şeylerdir.

Diyeceksiniz ki: "Katil mi olalım?" Hayır. Ama olduğumuz yerde de durmayalım. Muhakkak bir şeyler yapmamız, bir mücadele vermemiz gerekir. Belli bir statüyü muhafaza etmek, belli bir konforu kendi nefsimize layık görüp hep onun yorganı altında kalmak doğru bir şey değildir. Böyle bir tutum ideal olamaz. Bir insan yaşamının bütün gayretleri böyle manasız bir şey için sarf edilemez. Siz mücadelenizin gerektirdiği şartları sağlayabilirsiniz. Ama onlar amaç olamaz. Bütün bunları elde ettikten sonra ne olacak? Bu sefer, "Aman bunlara bir şey olmasın..." hırsı başlar. Bütün ömrü de onları muhafaza etmekle geçecektir. Gene bir şey yapmamıştır. Yapamamıştır. Yaptıklarının esareti altında kalmıştır. Muhafaza ettiklerinin her biri, eline, ayağına birer pranga gibi bağlanmıştır ve o ağırlık kendisini olduğu yerde, dipte tutmaktadır. Yani onları bir araç olarak kullanamıyor. Oysa elindekileri kullanabilse, o tip aracı olmayan insanlardan daha kudretli olabilir, daha fazla faaliyet gösterebilir. Bu inceliği kavramak lazım.

Bu demek değildir ki, dünyada yaşarken, dünyanın gerektirdiği araçları elde etmeyelim. Zaten buna imkan yok. Yani dünyanın bugünkü icabı, şartları buna müsade etmez. Kazanmaya, belli bir yerde barınmaya, belli bir şekilde üstünüzü başanızı almaya, okumaya, giyinmeye, tahsile, terbiyeye ihtiyacınız zaten var. Tabiat, çevre, ortam, sistem bunu size zaten empoze ediyor. İşte uyanıklığın birinci mertebesi budur: Ben ve o ayırımı yapabilmek. "Benim evim de var, arabam da var, param da var vs. On tane bir şeyim ben." Değil! On tane bir şey değilsiniz. "Bunlar var, bunlar burada, ama bunlar ben değilim. Şimdi ben bunları kullanarak neler yapabilirim? Kendimi ve başkalarını nasıl geliştirebilirim?" demek gerekir. Haydi, başkalarını bırakın, o derecede düşünebilmek ayrı bir mertebedir; hiç değilse insanım, "Ben kendimi nasıl geliştirebilirim?" diyebilmesi lazımdır. Ama öyle değil de, "Bunlar benim inciğim, boncuğum, aman bunlar kaybolmasın, benim sevgili oyuncaklarım. Bütün hayatım buna bağlı, bütün konforum buna bağlı." derse, dünyadaki yegane amacı, bütün ömrü boyunca çalışıp, falan yerde bir yazlık ev almaksa, öte tarafa geçince de, dünyevi şartlarının ve ortamlarının kopyasında yaşarlar ve bir başka hayat türü olduğunu anlayacak yetenekleri olmaz. Bunlar genellikle iyi denilen insanlardır.

" Bu durumu 100 yıl, belki daha da fazla, fark etmeden sürdürebilirler. (Tecrübelerimiz sırasında böyle varlıklarla karşılaştık.) İçeride anormal olan bir şey görmüyorlar. Zira orada normal olmayan bir şeyin olabileceğini düşünmüyorlar bile."

Yani spatyomda kendi halinde, hakikaten kimseye zararı olmayan, ama faydası da olmayan insanlar çoktur. Onlar için bunun dışında daha başka türlü bir hareket söz konusu değildir. Yani o, kendisi için gayet normal bir durumdadır ve bir anormallik göremez. Zaten durumunun anormal olduğunu, normal bir yaşam içerisinde olmadığını anlasa, artık siz ona iyi insan diyemezsiniz. O, mücadeleye başlayacaktır. Sağa sola saldıracaktır, bir şeyler yapacaktır. En azından kendisiyle mücadeleye başlayacaktır.

" Uyuyorlar gibi bir halleri vardır. Şuurlarının bir kısmı mevcut sadece kararmış, berraklığını kaybetmiş bir şuur. (Uyuyorlar gibi bir halleri vardır. Dünyada yaşayan insanlarda daha çoktur bu orantı.) Bunun yanında başka insan grupları da var. 3-4 dünya gününde tecrübelerle dolu uzun yıllar yaşayan insanlar da var. (Yani orada, dünyada 3-4 dünya günü geçmesine rağmen ruh dünyasında tecrübelerle dolu uzun yıllar yaşayan insanlar da var.) Görüntüler önüme objektif şekiller olarak çıktığı zaman neler öğrendiğimi anlatayım sizlere: Örneğin, kendisini iplerle bağlı sanan o iyi kadın konusunda. Onun durumunu düşünüyordum. Birinin, iki boyutlu olarak önümde dikildiğini gördüm. Bu alemden bir varlık. Birisinin kendisi etrafında çizdiği tebeşir bir çemberin içine kapatılmış. Umutsuzca, oradan çıkmanın yolunu arıyordu. Ben bu görüntüyü anlar anlamaz, ortadan yok oldu. Bu, kendi dünyasında insani bir varlığın görüntüsüydü. Etrafındaki engellere çarpıyordu. Bu, kendisinin üç boyutlu bir varlık olduğunu hissetmesine kadar sürdü. Şüphesiz, bu şartları kendisi ortadan kaldırmadı. Ama onları aşarak, onların ötesine geçerek özgürlüğünü kazandı. Artık onları görmüyor. 'Söylemesi kolay.' diye karşı koyacaksınız! Mutlaka büyük bir çaba gerek. Şuna dikkat edin ki, kendi şartlarımızı kendimiz hazırlarız. Nasıl ki salyangoz, sonradan kabuğu olacak maddeyi kendisi üretiyorsa. Bu, şartları gerçek boyutunuza ait şeyler olarak kabul etmemek, giderek onları ortadan kaldırmak demektir."

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

GEÇMİŞTE GEZİNTİ

"Şimdi, çok istediğim incelemelerimi yapabileceğim hareket serbestliğine kavuştum. Bununla birlikte, henüz zihninizin gitmek istediği periler ve melekler dünyasını incelemedim. Daha çok geçmiş dünyayı araştırdım. (Yani, kendi geçmişi ile alakalı.) Her biriniz birazcık tarih bilgisiyle hayali olarak bu geçmişi yeniden kurabilirsiniz. Bugün size ayrıntıları değil, daha çok tecrübelerime dayanarak, bu yeniden kuruluşun biçimlerini anlatacağım. Beni oraya götüren ilk sebep, yakınlarımı yeniden görmek arzusuydu. ("Bedenimden ayrıldıktan sonra annemi, ağabeyimi, amcamı, dedemi, arkadaşlarımı, dostlarımı göreceğim." arzusuyla siz o tarafa geçiyorsanız, görürsünüz; bundan mahrum olmazsınız.) Size, yakınlarımın, bulunduğum dünyada olmadıklarını söylemem gerekir. Daha önce size anlattıklarımdan hatırlayacaksınız: 'Geçişimin' ilk zamanlarında beni selamlayan dost ve tanıdık yüzler gördüm. Akrabalarım da oradaydı. Ancak, karşılaşma şu an için, şuuruma göre kısa ve sisli, aydınlık olmayan bir ortamda oldu. Şimdi kendi kendime, bunun fiili bir varlık mı, yoksa telepatik mi olduğunu soruyorum. Ve şu anda telepatik olduğu düşüncesindeyim. Belli bir anda onları yeniden görmek isteği o kadar şiddetli oldu ki, arzuya bağlı yaratıcı güç harekete geçti. Akrabalarımı yeniden gördüm. Onlarla irtibat kurdum. Akrabalarımı görmek isteği, gerçekte sevdiğim, önem verdiğim bir geçmişi yeniden görmek isteği idi. Geriye döndüm ve yola devam ettim."

Yani, her insanın şanlı mazisini görmeyi arzu etmesi... "Nerede o eski günler!" misali. Aslında akrabalarını görmek istemiyor. Böyle bir arzuyu doğuran sebep, dünya hayatında çok beğendiği geçmişi oluyor. Asıl sebep bu oldu diyor. Akrabaları görmek burada bir bahanedir. Gerçekte ise o, maziye doğru kaymak, kendi geçmiş devrelerini görmek istiyor. Kendini pek beğendiği anlaşılıyor.

" Bu olay açıklandı, kafamı kurcalayan bir şey vardı: Acaba geçmişte daha ötelere gitmek mümkün müydü? Deneyim sonuç verdi: Ebeveynlerim, genç evliler, biz, diğerleri, küçük çocuklar, akrabalarımız, yetişkinler ve sırayla çocuklar vb. Oldukça ilginç bir konunun ayrıntılarına girecek zamanım yok. Görüştüğüm, sadece yaşayan yüzler değildi. Her şey tarih olarak en küçük ayrıntılarıyla doğru, sıraları tersine çevrilmiş, tarihsel bir düzendeydi. Kişisel bulgumla öğrendiğim önemli bir şey: Dünyada 'hatıra' denilen şeyin, basit bir beyinsel olgu olmadığıdır. Bu, objektif bir gerçektir.

Dünyanın, her şeyi en küçük ayrıntılarıyla tutan ve asla silinmeyen bir hafızası olduğu söylenir. (Bu Hint terminolojisinde akaşa veya Sadıklar Planı tebligatında meksefe şeklinde geçen kavramı ifade eder.) Kısaca, burada var olmayan hiçbir şey dünyada da olmaz. ("Aşağıdaki yukarıdakine benzer": Meşhur okült prensip. Bu, bütün okültislerin, yani gizli bilimle meşgul olanların, hatta ezoteristlerin dahi dayandıkları en büyük temellerden biridir. Yani astral alemdeki maketleri, esasları olmayan hiçbir şey yeryüzünde fiziki olarak mevcut olamaz demektir.) Bunu daha iyi şekilde, bir sinema şeridi ile karşılaştırabilirim. Her sahne, her olay, her görüntü, her çığlık, her söz vs. burada, benim dünyamda muhafaza edilir. Kimi durugörü medyomları geçmişi görebilirler. Hiç bilgi sahibi olmadığım halde, ebeveynlerimin (yani anne-baba) çocukluğu olayı konusundaki tarihsel kesinliği söyleyebilirim."

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

DUYGULARA HAKİM OLUŞ VE SAĞLIK

Duygularına hakim olan, yani kontrol eden bir insan bütün zihinsel melekelerini de, fiziksel organlarını da kontrol edebilir. Midesi ekşimez, gastrit olmaz, kalbi sıkışmaz, astıma da yakalanmaz. Sürekli heyecanla ilgili birtakım salgıları kontrol eden böbreküstü bezleri fazla çalışmaz, böbrekleri de rahatsız olmaz. Heyecanlarını kontrol edebildiği için kan basıncını kontrol eden insanın damarları da rahatsız olmaz. Gözleri de kolay kolay bozulmaz, saçları da dökülmez. Hatta romatizma olma olasılığı bile zayıftır. Çünkü romatizmanın temel nedenlerinden biri de psişiktir; romatizma tamamen fiziksel bir rahatsızlık değildir.

İnsanoğlu tam sağlıklı olabilmek için, her şeyden önce kendi heyecanlarını kontrol edebilmelidir, duygularını kontrol altına alabilmelidir. Bu, insanın sağlığı için en büyük menfaattir.

Bütün çalışma, giyim, vs. sağlıklı olmak içindir. Sağlığınızı kaybettiğiniz anda gözünüz hiçbir şeyi görmez. Sağlığın temelinde de bu heyecan hayatını kontrol etmek vardır. Ancak bütün hatasıyla, sevabıyla insana ait olan bu bilimi uygulamak zorundayız. Neresinden başlarsak o kadar karımız olur.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

MAKUL VİCDAN AŞAMASINDA DUYGUSALLIĞIN YERİ

Duygusallığının kontrolü altına giren insan vicdanın sesini dinleyemez. Vicdanının ona emretmiş olduğu şeyi duygusal kararlarla, duygusallık hükümleriyle pas geçer, doğru olan şeyi yapamaz.

Vicdanı kişiye şunu yap, diyor. O, "Ama nasıl olur? Şimdi ben gidip ondan özür mü dileyeceğim?" ya da "Acaba bunu yaparsam küçük mü düşerim?"; "O kim ki? Ben ondan daha büyüğüm, o da bir insan benim gibi." şeklinde bin dereden su getirerek, vicdanın emretmiş olduğunu yapmaz.

Halbuki vicdanı ona sevgiyi, merhameti, şefkati, dostluğu, iyiliği emreder. Onun heyecanları ve duyguları ise, o anda tamamen bunun tersiyle doludur. Dolayısıyla vicdan sesi dinlenilmez. Vicdan sesi dinlenilmedikten sonra makul vicdan tatbikatı hiç yapılmaz. Bunlar kolay realiteler değildir. "Hem vicdanımı dinlerim, hem de aklımı kullanırım. O halde. ben makul vicdan tatbikatı yapıyorum." demek, kendini avundurmaktan başka bir şey değildir. Heyecanlarını kontrol edemeyen insanın, vicdani kararlar verebileceği şüphelidir. Verebilir de. Fakat tatbikatının nasıl olacağı belli değildir. Yani bir şeye karar vermekle onu uygulamak arasında çok büyük farklar vardır. Her şeye karar verilir, ama çok az şey uygulanır. Her şeyi güzel güzel düşünürüz; her şeyi makul bir şekilde ele alırız, ama çok az şey uygularız. İşte asıl güçlük buradadır. Çünkü hayatın esası, fiil ve hareketlerimizin amacıdır. Yani yapılan her işin, her eylemin tek bir amacı, tek bir esası vardır. O da bir vazifeyi yerine getirmektir.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

HİSLENMEK DUYGUSALLIK DEĞİLDİR

Kim ne yaparsa yapsın, ister bilsin, ister bilmesin, ister rüyasında, ister uyanık olarak yapsın, her varlığın yeryüzünde kendine has bir vazifesi vardır. Bu vazifeyi, en iyi bir şekilde yapabilmek için, insanın en iyi durumda olması gerekir. İnsanlık, doğuşuyla beraber yüklenmiş olduğu vazifeyi yerine getirebilmesi için, kendisinin de en iyi durumda olması lazım. Bu yüzden de, insanın önce idrakini, anlayışını, sezgisini karartan, kapatan örtülerden, perdelerden kurtulması gerekir. Bunlardan bir tanesi ve en büyüğü, yani kırk katlı bohça olanı duygusal hayattır. Güzel bir müzik parçası karşısında gözlerinizin yaşarması ya da seyrettiğiniz bir filmde, gerçekten bir sevginin, merhametin, insanlık vazifesinin uygulanmasında ortaya çıkan yüksek heyecandan dolayı gözlerinizin yaşarması duygusallık değildir. Burada siz, o hale, o heyecana iştirak ediyorsunuz. Bırakın gözleriniz yaşarsın. Ama o heyecan hayatını kendi çıkarlarınız için kullanmaya kalktığınız zaman, işte zaafa düşüyorsunuz; hemen onun esareti altına giriyorsunuz.

O anı yaşayın ve onun size getirmiş olduğu bilgiyi, görgüyü hissetmeye, hazmetmeye çalışın; onu örnekleyin ve zihninizde belirli bir yere yerleştirin. Yani, "Hayatta bu da olur, şöyle de davranılır, böyle de. Taş atana sen pekala ekmek uzatabilirsin. İşte, şu filmde ya da şu eserde bu vaka var. Başına taş atana ekmek uzatmış." Bunu gözleriniz yaşlı olarak izlediniz, okudunuz, hissettiniz. Bu, sizin için duygusal esaret değildir. O anda duyguların elinde oyuncak değilsiniz, sadece bir halet yaşıyorsunuz. Aynı şey sizin başınıza gelebilirdi. Birisine attığınız taşa karşılık, o size ekmek uzatabilirdi ya da bunun tersini yapabilirdi. Olayın içerisine girmekten ibarettir.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

OLAYLA OLAY OLMAMAK GEREKİR

Bazı düşünürler, bazı bilgeler, olayla olay olmamayı tavsiye ederler. Mümkün olduğu kadar, mevcut olan olayların, her şeyin dışında kalmayı önerirler. Yani, "Bakın, görün ama gözünüz yaşarmasın; seyredin, kaydedin, bilgiyi alarak tasnif edin, fakat hiçbir zaman olayla olay olmayın; olayla kendinizi özdeşleştirmeyin."

Özdeşleştirdiğimiz zaman zaafa düşüyoruz. Aslında, özdeşleşmek demek, o duygusal hayatın insanı kontrol altına alması demektir. Ama olayla özdeşleşmiyorsanız, siz onu devamlı kontrol altında tutuyorsunuz demektir.

Bir olay karşısında, diyorsunuz ki, "Ben bunu yaşadım; şimdi bu olayla özdeşleşmiyorum; onunla aynı değilim. Ama o haleti de yaşadım, bilirim, anlarım." Örneğin, ayakkabının nasırı acıtması olayında şikayet edene diyorsunuz ki, "Nasır nasıl acıtır, bilirim. Çünkü benim de vardı, acıtmıştı." Şimdi siz olayla özdeşleştiniz mi? Hayır. Ama önceden böyle bir halet yaşamamış olsaydınız hiçbir şeyden haberiniz olmazdı, hiçbir şey anlamazdınız; çünkü oradaki olayla aranızda bir iletişim yoktur. İşte, tecrübe budur. Tecrübenin insana kazandırdığı şey, bir şey söylendiğinde derhal anlamasıdır. Tecrübe sahibi insan "Haklısın." diyor ve elinden geldiği kadar o hali gidermeye, ıstırabı varsa hafifletmeye, yardım etmeye çalışıyor ya da teselli ediyor vs. Bunların hepsi, ayrı ayrı, insanlık vazifeleridir. Ama tecrübeli insan olayla özdeşleşmiyor, yani o duygusal hayatı uzun zaman sürdürmüyor, her yere beraberinde götürmüyor.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

DUYGUSALLIĞIN YAŞATILMASI

Bunu bilirsiniz, yani duygusal iniş-çıkışların, irili-ufaklı şokların etkisini bir türlü unutamayan milyonlarca insan vardır. Vietnam Savaşı filmlerinin sürekli gösterilişi, o şokların sürdüğünü gösterir. Pek çok insan, normal hayatta yaşarken aynı şekilde, bir türlü o şokları unutamıyor. Örneğin, "Amirim bana şöyle dedi de, memurum bana böyle yaptı da, eşim şunu dedi de, arkadaşım bunu yaptı da, bu esnaf bunu yaptı da, bu olur mu, bu olmaz mı?" Bütün gün, aklında, fikrinde kendisine karşı gelen tesirleri ortadan kaldıramıyor; "Bunlar yoktur, bu bitti, orada vardı, orada bitti." diyemiyor. Sürekli olarak, bu düşünceleri içinde taşıyor. İşte, özdeşleşme dediğimiz budur.

Buraya kadar olanlar, heyecanların nefsani seviyede ele alınışıdır. Bu şoklar, bu iniş-çıkışlar, mistik seviyede ele alınırsa, insanı putperestliğe götürür.

Obsesyonel karakterli birtakım tesirler altında kalan insanların çoğu, veliliğini, peygamberliğini, çok üstün varlık olduğunu, tanrılığını ilan eder. Bu, putperestliğin ta kendisidir. O da birtakım bilgi ile karşılaşmış, bir heyecan hali yaşamıştır.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

ANLAMSIZLIKLAR

"İzin verirseniz kız kardeşim içindir bunlar: Kendini üzüntülere kaptırmamalısın. Hiç de önemli olmadığını bilsen! Beni, sanki seninleymiş gibi düşünmeni istiyorum. Törensel bir şey yok, lütfen! (Kendi ölümü hakkında herhangi bir tören, ayin istemiyor.) Sözüm ona 'ölüler'in çevreleri bir sürü tören ile sarılır! Bu, her zaman engeldir. (Yapılan bütün bu törenler, her zaman bir engel teşkil eder.) Şurası bir gerçektir ki: Biz birbirimizi, hiçbir zaman olduğumuzdan başka şekilde hissedemeyiz, bulamayız. Bu da bizde; bizimkilerin henüz onların arasında iken bize eskisinden farklı davrandıklarını görmek gibi, rahatsız edici bir duygu uyandırır." ("Dünyadayken, ben sizin yanınızdayken, hep beraber yaşarken nasıl davranıyordunuz; öldükten sonra nasıl hareket ediyorsunuz! Bundan rahatsız oluyoruz." diyor. "Samimi olun." diyor.)

" Sevgi dolu duyguların, güzel düşüncelerin, cesaretin ve fedakarlığın için sana teşekkür ederim. Bunlar, bana verdiğin çok değerli armağanlardır. Fakat hala içinde, benim için üzülmeni eksiltmeyecek ölüm bildirisi, gözyaşları var. Sana bu yüzden sitem etmiyorum, çok iyi anlıyorum seni. Konuyu, daha şuurlu olman için ortaya çıkardım. Sen ve ben, ölümsüzlük davasını anlatmak için yaşadık. O halde ilk şey nasıl gerekiyorsa öyle davranmaktır. Affet beni, ama sizin ölülerle ilgili abidelerinize ne kadar güldüm. Buradan bakıldığında, tam anlamıyla gülünç!" ("Yapılan mezarlar, evler, burada bize çok gülünç geliyor" diyor. Varlık kadar sürüp giden bir şey de yok onun için.)

" Eğer seçme şansım olsaydı, bana hiçbir şey yapılmamasını isteyecektim. Ve sen söylentilere aldırmadan davaya hizmet etseydin, seni yürekten alkışlayacaktım! Ama senden hiçbir şey istemiyorum. Bu işteki duyarsızlığın, ilgisizliğin, hala hoşnutsuzluğundan büyüktür. Eğer yapılmaya değer bir abide olsun istiyorsan, benim (duraksama, sonra) "!!"... yap onu. Beni, (yeni bir duraksama) 'cesedimle' meşgul olmandan çok, düşüncelerini bulunduğum aleme çevirdiğini görmek beni mutlu edecektir. Bir kere de gerekli olanı yap ve artık bu mezarla ilgilenme. Böyle yaparsan beni sevindirirsin. Beni düşündüğün her sefer, bu mutlu alemde izlemeye çalış. Tuhaf ama, yeni apartmanında seni iyi göremiyorum. Seninle hep C sokağındaki evde beraberdik. Bunun sebebini aradım ve seninle beraber olmak için yer değiştirmediğimi, telepati kullandığımı, (Bu kelimeyi kullanmakta tereddüt ediyorum, fakat böyle açıklayabilirim.) ama her zamankinden daha içten bir telepati kullandığımı anladım. Senin duygu ve geçmişinle bütünleşiyor, bir tek kişi oluyorum."

Burada, kız kardeşi ile olan ilgisi bize başka ipuçları da veriyor. Birbirleriyle ruhi bağlantıları olan iki insandan birisi ruh dünyasına intikal ederse, orada gene bu irtibatı sürdürüyor. "Her zamankinden daha içten telepati kullandığımı anladım." diyor. Yani o varlık yaşamakta olanla ilgisini telepatik yoldan en derin bir şekilde sürdürmektedir.

" Ama hala görüntün tanıdık dekorlarla çevrili. Ben de hep C sokağındaki evimizdeyim. Bazı anlar hep barınağım oldu. Zira pasif anlarımızda eski çevremiz, otomatik olarak etrafımızda oluşur."

Bu imajinatif sahneler varlığın pasif anlarında oluşuyor. Herhangi bir arayış, herhangi bir ilişki içerisinde olmadığımız zamanlarda imajinasyon otomatik olarak faaliyete geçiyor ve sizi rahatlatacak, sizi memnun edecek, size en uygun mizanseni etrafınıza çeviriveriyor ve siz, örneğin, kendinizi evinizde görüyorsunuz, masanızın başında veya dikişinizin başında görüyorsunuz, bir motor bile tamir edebilirsiniz.

" Bunda garip bir şey yok. Böyle gerçek bir barınak olması daha iyi ve güzeldir. Henüz dünyaya o kadar yakınız ki, olduğumuz yerden objektif bir dünyaya ihtiyacımız var."

Henüz, tesir bakımından dünyaya o kadar yakın ve dünya etkilerini bünyesinde o kadar yoğun bir şekilde toplamış ki, bulunduğu yerden objektif bir dünyaya ihtiyaç duyuyor.

" Eğer onu yaratan kendi gerçek iradeniz değilse ve merakımız bizi başkalarının yarattığı dünyalara götürmüyorsa, o halde alışkanlıklarımızın yarattığı dünyaya gireriz."

Otomatik imajinasyonumuzun alıştığımız şeyler üzerindeki dokuması daha kolay olur. O da sizin alışmış olduğunuz dünyanızdır, odanızdır, evinizdir, eşinizdir.

" Ama, burada başka şey olmadığını söylemek istiyorum. Yeryüzünün, dünyasını bütün düzlemlerde yarattığı canlı, yaşayan bir ruhu vardır. Burada, istersem dünyanın her yerini ziyaret edebilir, her köşesine yolculuk yapabilirim. Burada, ziyaretler ve yolculuklar dünyada olduğundan başka bir şekilde yapılır. Zira, biz üç buutlu dünyadaki uzaklıkların yarattığı engellerle karşılaşmıyoruz. Tam olarak nerede bulunuyorum? Sanıyorum, her zamanki dünyanın astral öteki yüzündeyim. Ne yukarıdayım, ne aşağıda. Daha çok içindeyim. Bunu açıklamak zor, bu, senin tanımadığın başka boyut yüzünden oluyor."

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

BASİT GÖZLEMLER

"Buraya kadar yaptığım, zihnimdeki bir çıkış yolundan yararlanarak bilgileri size iletmek oldu. Sözlerle açıklanması zor olan şeyleri şuurunuza iletmeye çalıştım. Her zaman açık, kolay anlaşılır olmazsam, beni hoş görmenizi istiyorum. Şunu unutmayınız ki: Buradaki hayat tarzı dünyadaki hayat tarzının dışında, onu aşan bir durumda. Dünyada ancak taslak halinde olan yeteneklerimizi burada geliştiriyoruz.

İrtibat celselerinde konudan konuya atlıyorum. Bu kendiliğinden ya da zihninizden geçen sorular yüzünden oluyor. Herkesin izleyeceği bir öğretim dersi vermek zorunda değilim. Bunlar, daha çok kişisel duygularım, izlenimlerimdir. Bazen söylemek niyetinde olduğum şeyler geçmeyebilir de... Çünkü, sizin özel alıcılık tabiatınız; 'psişik' değil, 'zihinsel'dir. Böyle olunca, benim sizinle olan ilişkim de zihinsel oluyor. Bundan şu sonuç çıkıyor: Burada objektif hayatın somut olguları sizin içinizde bir çıkış yolu bulmuyor. Oysa metapsişik olgular daha kolaylıkla kavranıyorlar.

Mizacınızın temelinde hem koruyucu bir araç, hem de rahatsızlık veren bir şüphecilik vardır. Sonuç olarak, söylemek istediğim birçok şey gözünüzden kaçıyor. Aşırı tahayyüller ya da basma kalıp fikirlerle karışık çok şey söylemek yerine, az fakat doğru şeyler söylemeyi daha çok seviyorum."

" Her şeyi alamıyorsunuz." diyor. "Siz zihinsel çalışıyorsunuz; size hitap ettiğim zaman, bunu ancak zihniniz kavradığı zaman alıyorsunuz. Psişik olarak idrak edebilirseniz, bilgiyi doğrudan doğruya aktarabilirim." diyor. "Kelimelerin, anlamları yıpratmasına, azaltmasına mani olamıyorum." diyor.

" Sizinle nasıl çalışıyorum? Büromda masama oturdum. C sokağındaki büromdan bahsediyorum -daha çok bunun astral öte yüzünde- zira özellikle orada çalışmak hoşuma gidiyor. Yazıyorum. Zihinsel yoğunlaşma olayı sonucu yazdıklarım, kelimesi kelimesine zihninize işliyor. Gerisi sonradan geliyor. Süreç mükemmel olmaktan uzaktır, ama genelde, ortak çalışmamızdan hoşnutum."

Henüz yer ile gök arasında bulunduğundan, Albert Pauchard böyle bir metot kullanıyor. Dolayısıyla dünyevi alışkanlıkları henüz baskın vaziyette olduğu için, anlatmak istediği şeyleri yazarmışçasına ifade ediyor. Yazı esnasında konsantrasyonunu sağlayıp, bunu adeta materyal bir biçimde kolaylıkla medyomun zihnine aktarıyor.

" Son zamanlardaki sizin anlamadığınız bazı depresyonların nedenini açıklayacağım. Bunlar etrafınızdaki, üzerlerindeki baskılardan kurtulmak için sizin ortamınızı arayan insanlardan kaynaklanıyor. Bu yüzden kendinizde depresyon hissediyorsunuz. Böyle anlarda sezginiz sizi buna zorladığına göre, görünmeyen varlıklarla konuşan siz de, böylece kurtulmuş olacaksınız. Yeri gelince buna yeniden döneceğiz.

Duygularınız doğrudur. Ay'ın olumlu anlamda üzerinizde derin bir etkisi var. Yeri gelmişken; burada Ay ile alemimiz arasında sıkı bir ilişki var. Bu ilişkinin astronomik olduğunu anlamıyorum. Zira biz dünyanın alanındayız sanıyorum. Ay'ın dünyevi hayat üzerindeki etkisi, şu anda bulunduğum alem yoluyla gerçekleşiyor. O halde ölülerin Ay'ın kapısından dünyaya indiklerini söylemek, abartılmış, şiirsel bir fantezi değildir. Ay ışığı, dünya ile bu alem arasındaki irtibatları kolaylaştırırken, güneş ışığı bu irtibatları zorlaştırıyor."

Albert Pauchard'ın içinde bulunduğu alem, dünyanın astral bölümüdür. Aynı şekilde ayın da astral bölümünden gelen tesirler dünyanın astral bölümüne ve oradan fizik dünyaya geçer. Herhangi bir tesir doğrudan doğruya gelmez.

Düşünce yayını, bir enerji tarzında sadece bulunduğumuz maddi ortama tesir etmekle kalmaz, aynı zamanda esiri ortama da etki eder. Bu ortamdaki ince (latif, süptil) psişik olayların gerçekleşmesi için kullanılan ara madde, bildiğimiz fizik maddenin üzerinde bir titreşim, bir boyuta sahiptir. Düşünceden kaynaklanan bir şekil, bu astral ortamda cisim haline gelir. Bunlar, şuursuzdur ve suni bir peyk gibi, aldığı programı aktaran ya da yansıtan bir özelliğe sahiptir.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Ben gayet bilinçli idrakım net olarak spatyomu biliyorum. Duygusunu rengini ve oradaki birinin durumunu. Gördüğüm oradaki birinin şuuru kapalı olduğuydu. İnce sızı gibi bir korku duygusu içindeydi.Ayrıca oraya giden yolda, renkler pembe ve sarı insanda çok tatlı bir his uyandırıyor arkası ızdırap dolu. Buraya kadar ispatı yok elbette. Ama olaya tersindan bakalım.

Oradan enkarne olmuş insanların. Dünyada stratejik ve kritik görevlerde yer aldığını farkettim.. Dünyanın gizli patronlarıdır onlar. Kimse kimliklerini bilmez. Ve çevrelerinde kendilerine kayıtsız şartsız itaat edenler vardır. Spatyomun kokusu çiçek kokusu alt zeminlidir. Üstü kimyasal bir alaşımdır. İnsana ilk etapta hoş gelir ama kişiyi maniple eder. Dünyada kızgın ayrılmış insanlar hırs ve hınçla doyamamış isteğini alamamış insanlar teker teker oraya çekilir. Şuurları kapalıdır. Ve şuuru kapalı bir ruha herşeyi yaptırırsınız.orada ruhların rengi gridir. Ve kötülüktür.Gerçekte ölünce ruh topraktan ayrılmaz iadesi toprağadır ve oradanda tekrar bedenine girer. Ruh asla bedenden ayrı bir yere gitmez eğer sapatyom alanına çekilirse bu aklın suçudur.Ve elbette, yanlış inanışlarında.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Ben gayet bilinçli idrakım net olarak spatyomu biliyorum. Duygusunu rengini ve oradaki birinin durumunu. Gördüğüm oradaki birinin şuuru kapalı olduğuydu. İnce sızı gibi bir korku duygusu içindeydi.Ayrıca oraya giden yolda, renkler pembe ve sarı insanda çok tatlı bir his uyandırıyor arkası ızdırap dolu. Buraya kadar ispatı yok elbette. Ama olaya tersindan bakalım.

Oradan enkarne olmuş insanların. Dünyada stratejik ve kritik görevlerde yer aldığını farkettim.. Dünyanın gizli patronlarıdır onlar. Kimse kimliklerini bilmez. Ve çevrelerinde kendilerine kayıtsız şartsız itaat edenler vardır. Spatyomun kokusu çiçek kokusu alt zeminlidir. Üstü kimyasal bir alaşımdır. İnsana ilk etapta hoş gelir ama kişiyi maniple eder. Dünyada kızgın ayrılmış insanlar hırs ve hınçla doyamamış isteğini alamamış insanlar teker teker oraya çekilir. Şuurları kapalıdır. Ve şuuru kapalı bir ruha herşeyi yaptırırsınız.orada ruhların rengi gridir. Ve kötülüktür.Gerçekte ölünce ruh topraktan ayrılmaz iadesi toprağadır ve oradanda tekrar bedenine girer. Ruh asla bedenden ayrı bir yere gitmez eğer sapatyom alanına çekilirse bu aklın suçudur.Ve elbette, yanlış inanışlarında.

 

spatyomdaki birinin kendi vücudu ile orada oldugunu mı söylüyorsunuz ?yoksa yukarıdaki bir bölüm tamamen var sayım mı ?.

Yanlış inanışlar demişsiniz ? hangi inanış ? hangi sistem .. Doğru inanış nedir peki?

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Hayır nevermore bu bir varsayım değil. Vücudu derken neyi kastediyorsunuz.Toprak bedense hayır elbette değil. Ama şuurlu bir beden olduğunu yukardaki durumundan anlamak zor değil. Şuuru sadece yaşayanlara yüklemek doğru değil. Varlığımız bize ait her durumda şuur taşır. Sonsuz alemlerde spatyomda bir oluşum.Öldükten sonra oraya gidilir bir yanlış inanış, doğru inanış şudur demem, bir başkası için ben kendimi bilirim sadece. İslama göre ahirette bir rota, ruhsal tebliğlere göre spatyomda bir rota. Yanlışlık bu rotada. Bu oluşumu yaklaştırır. Ve içine çekilirsiniz. Tabi bu tercih meselesi.Dileyen girer, ama benim net duyduğum gibi neden bize yardım edilmiyor? diye sızlanma hakkı da, bu uyarıdan sonra olurmu bilmem.

Gerçekte ölünce ruh topraktan ayrılmaz iadesi toprağadır ve oradanda tekrar bedenine girer. Ruh asla bedenden ayrı bir yere gitmez.Bana göre doğrusu bu zira gözlemlediğim bir olay oldu. Ve takibinde bu sonuca vardım. Benim ruhumun rotası bu,yani mezar toprağımla bağımı koparmamak. Bedenim kıymetlidir.Toprak olması, onun kıymetinden bir şey kaybettirmez. Ben yeniden dirilişe inanırım. Ama ne ahirete,ne de spatyoma gidilmesini bunun rotalanmasını tavsiye etmiyorum.Bu konuda çok netim. Sevgimle.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Acaba diyorum kişinin şuur haline göre değişen bir durum olabilir mi bu ? Gerek astral projeksiyon da gerek kanal mesajlarında gözlemlediğim yaşadığım çok şey oldu ve bir birine benzer özellikler eski mısır inanışları ile örtüşüyordu . Basit bir dille anlatmak gerekir ise , ruh beklemede ve şuuru devam etmek de . Ancak beklediği yer neresi ? Ahiret değil spatyom değil peki neresi ?söylediğiniz üzere bedenden ayrı hareket etmeyen ruh bir başka beden için sıra bekliyor ve bu süre de mi bizimle irtibata geçiyor ?yada akaşik kayıtlar (çok yaklaştığımi söyleyebilirim ama ne yazık ki ulaşmak mümkün değil ) bize sunulandan farklı şeyler mi ?

Ayrıca bu konuşma bir tanışma amacı taşıyor :) kesinlikle fikir ve görüşlerinizin aksini iddia etmek polemik yaratmak değildir amacım :) sevgiyle.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...