Jump to content

Madam Blavatsky’nin Gizli Öğretisi


nevermore

Önerilen Mesajlar

EVRİM

 

 

 

Emerson, Hakikati gördüğümüz zaman tanırız, tıpkı uyanıkken uyanık olduğumuzu bildiğimiz gibi,” der.

Bu incelemede kişinin karşı karşıya kaldığı ve daha ileri gitmeden önce biraz aydınlatılması gereken iki büyük problem vardır. “İnsan” ve “Tanrı” terimleriyle kast edilen şey nedir? Teosofik eserlerde, özellikle Teosofinin Anahtarı ve Gizli Öğreti adlı eserlerde her ikisi hakkında dolu dolu birçok tanım verilmiştir. Ancak bu doluluk, bazen başlangıç aşamasında olan kişi için bir engel olabilir. Bu yüzden Gizli Öğreti’nin belli başlı öğretilerinin öğrenci tarafından kendi çalışmaları ve tefekkürleriyle daha sonra doldurulmak üzere bir çerçevesini çıkarmak tavsiye edilir. Çünkü ne kadar azimle yapılmış olursa olsun hiçbir etüt, olguların üst üste yığılması, düşüncenin çöple samanı birbirinden ayıran ve semavi şölen için ekmek hazırlayan dikkatle tartma süreciyle eşlik edilmediği müddetçe bir fayda sağlamayacaktır. Fakat hiçbir felsefi veya dini düşünce, ne kadar kaba ve yetersiz olursa olsun, içinde yaşadığımız, hareket ettiğimiz ve var olduğumuz Mutlak Birlik’e dair terimler kullanmadan formüle edilemez.

Sen Bir’sin, bütün sayıların köküsün, fakat sayılabilen bir unsur değilsin, çünkü Teklik, çoğalma, değişim ve suret kabul etmez. Sen Bir’sin, insanların en bilgeleri Senin Birlik’in içinde, erimiştir. Sen Bir’sin, Birlik’in asla yok olmaz, asla genişlemez ve asla değiştirilemez. Sen Bir’sin hiçbir düşüncemiz Sana sınır çizemez ve Seni tanımlayamaz. Sen Bir’sin, fakat bir varlık olarak değil, çünkü fanilerin görüşleri ve idrakleri senin Varlığına ulaşamaz ne de Seninle ilgili nerede, nasıl niçin sorularının cevaplarına ulaşabilir…

İlahi Birlik’in bu muhteşem tarifine şu teosofik öğretiyi ekleyebiliriz; öznel ve nesnel bütün Doğa, içimizdeki ve dışımızda olmuş olan, olan ve olacak olan her şeyin kendinden gelip ona döneceği tek bir Mutlak Töz’dür.

Evrensel Kardeşlik, bütün ruhların Tek Ruh ile mutlak birliğine, bu birliğin sonucuna ve farkındalığına dayanır. Bütün insanlar, adına ister Tanrı, ister Doğa, isterse “O” gibi başka bir isim verelim, ezeli ve ebedi Tek Öz’den geldiği için, buradan zorunlu olarak çıkar ki, tıpkı suya atılan bir taşın her yöne doğru ancak kıyıya ulaşınca ölen dalgalar yaratması gibi, tıpkı bir top patlamasının esîrde asla sona ermeyen titreşimler yaratması gibi, bir insanın veya ulusun başına, bütün insanları veya ulusları etkilemeyen hiçbir şey gelemez.

 

 

 

Peçesiz İsis [isis Unveiled] adlı eserin II. cildinde doğu felsefesinin temel ilkeleri olarak on madde sayılır. Bu maddeler özde şunlardır:

 

I. Mucize yoktur. Her şey yasanın sonucudur.

 

II. Doğa üçlü bir yapıya sahiptir. Görünür ve nesnel doğa, buna tam olarak benzeyen ve onun canlılık ilkesi olan görünmez, içte yaşayan ve enerji veren doğa ve bu ikisinin üstünde bütün kuvvetlerin ardındaki tek, sonsuz ve yok edilmez kuvvet Ruh. İki aşağı doğa sürekli değişir, daha yüce üçüncüsü değişmez.

 

III. İnsan da üçlü bir yapıya sahiptir. Nesnel, fiziksel bedeni, canlılık veren astral beden, yani nefs ve bu ikisini koruyan ve aydınlatan, hâkim, ölümsüz Ruh. Hakiki insan kendini bu sonuncusuyla birleştirmeyi başarırsa o ölümsüz bir varlık olur (Doğa’nın üçlü yapısı büyülü kilittir; insanın üçlü yapısı bu kilide uyan anahtardır. (Isis, II. 635)

 

IV. Maji bir bilimdir, bu ilkelerin bilgisidir, bir sanat olarak ise bu bilimin uygulamasıdır.

 

V. Yanlış kullanılan kadim bilgi büyücülüktür; iyi için kullanıldığında gerçek maji veya irfandır.

 

VI. Medyumluk ustalığın tersidir. Birine hâkim olunurken, öteki hâkim olur.

 

VII. Geçmişte, şimdi ve gelecekteki her şey astral ışıkta kayıtlıdır ve inisiye ustalar bunu görebilir.

 

 

VIII. İnsan soyları ruhani yetenekler bakımından farklıdır.

 

IX. Majinin bir aşaması astral bedenin fiziksel bedenden bilinçli olarak iradeyle çekilmesidir. Atıl fiziksel madde parçalarına ayrılabilir, duvarların içinden geçebilir, belli şartlar ve belli durumlarda yeniden birleşebilir, fakat canlı hayvani organizmalar için bu geçerli değildir.

 

X. Majinin köşe taşı manyetizma ve elektrik hakkında, nitelikleri, ilişkileri, potansiyellerine dair uygulamalı, yakın bilgi sahibi olmak; bunların hayvanlar ve insanlar üzerindeki etkilerine aşina olmak ve bitkilerin ve minerallerin niteliklerini bilmektir.

 

Bu temel ilkeler, yüzeysel olarak bakıldığında ne kadar basit görünürse görünsün, doğru bir biçimde anlaşıldığında okültizmin en önemli öğretileridirler. Hakikat “doğal bilimlerin” eksiksiz bilgisine gerektirir ve yaşayan hiçbir insan bu bilgiye sahip değildir.

Gizli Öğreti’nin temel önermelerine bir bakış bize şunları sunar:

 

(A.) İnsan düşüncesinin menzilini aşan bir Kadiri Mutlak, Ebedi, Sınırsız, Değişmez İlke. Kadiri Mutlak’tır, çünkü Kudret’tir; ebedidir, çünkü ona ne son ne de başlangıç tayin edilemez; sınırsızdır, çünkü dışı yoktur, o, en iyi şekilde, merkezi her yerde çevresi hiçbir yerde olan bir daire ile sembolize edilebilir; değişmezdir, çünkü o bütün niteliklerden bağımsızdır, onda ne değişkenlik, ne de yön değiştirmenin gölgesi vardır. O bir Varlık’dan ziyade “Var Olmaklık”tır [bee-ness] ve bütün beşeri vehim ve fikirlerin ötesindedir.

Bu “Var-Olmaklık” Gizli Öğreti adlı eserde iki yönüyle sembolize edilir. Bir yanda o mutlak, soyut Mekân’dır; hiçbir beşeri aklın herhangi bir kavramı onsuz düşünemeyeceği veya kendisini doğrudan kavramayacağı tek şeydir. Kendimizi bir yer olarak düşünmek veya başka şeyleri bizden belli bir mesafe ötede başka bir yerde olarak düşünmek, belki de Mekân fikrine en çok yaklaştığımız durumdur, ancak o bu soyut Mekan fikrinden çok uzaktır; çünkü la mekândır.

“Var Olmaklık” öte yanda mutlak bilinç, soyut Hareket’tir. Bilinç olarak biz onu değişim dışında bir şey olarak algılayamayız. Hareket’i en iyi sembolize eden şey değişimdir, değişim onun özsel karakteridir. Matematikçi ve felsefeci V. K. Clifford’un, “Aslında gün içinde bilincimizi değiştirmek dışında bir şey yapmayız,” derken hareketin özsel niteliklerini düşünmektedir. Tıpkı bir çiçek dürbününün sürekli değişen biçimleri gibi, bir fikirler demetini akıcı bir biçimde başkaları takip eder ve asla aynı şekli bir daha göremeyiz.

Bu soyut Hareket, ebedi, fakat her yerde mevcut olup görünmeyen, başlangıcı ve sonu olmayan, fakat dönemsel olarak zuhur eden TEK HAYAT’tır. O halde, Gizli Öğreti adlı eserin temel önermesi bu metafizik TEK MUTLAK, yani VAR OLMAKLIK’tır. Okültistler bu “Sebepsiz Sebep”ten İlk Neden’e, (Aziz Yuhanna’nın Kelam’ı olan) Logos’a ulaşır. Çünkü “İlk” mutlak olamaz, zira o şarta bağlı ve sonludur, o ancak Mutlak’ın bir tezahürüdür. Düşüncenin bizim için mutlak inkâr [yani bir şeyi, sadece onun ne olmadığını söyleyerek tanımlama] aşamasından çıktığımız zaman, Ruh (veya Bilinç) ile Madde, Özne ile Nesne karşıtlığında ikilik (düalite) başlar. Bunlar Doğulu filozofların “zıt çiftler” dedikleri şeydir. Fakat Ruh ve Madde bağımsız gerçeklikler olarak değil, süre giden varlığın temelini oluşturan Logos’un iki yönü olarak kabul edilmelidir.

Düşünce (bireysel bilincin kökü), kendini bireysel bilince maddi bir vasıta olmadan gösteremez. Çünkü gelişimin belli bir aşamasında Evrensel Zihin’in bir ışınını odaklamak için fiziksel bir temel şarttır. Evrensel Düşünce olmadan, Evrensel Töz içi boş bir soyutlama olarak kalır.

Demek ki ikilik, ta özünde, tezahür etmiş Evren’in var oluşudur. Fakat, Ruh ve Madde karşıt kutuplarının, içinde birleşmiş oldukları Tek Birlik’in yönlerinden başka bir şey olmayışı gibi, tezahür etmiş evrende de bütün tezahürün rehber gücü mevcuttur, “İlahi Fikir” görünür âlemin mimarları olan aklî kuvvetlere taşınmış ve onlar aracılığıyla zuhur etmiştir. Demek ki bilincimiz Ruh’tan – yani Evrensel Düşünce’den – gelmekte, bilincin bireyselleştiği ve öz-bilincine ulaştığı çeşitli vasıtalar Evrensel Töz’den gelmekteyken, çeşitli tezahürleriyle İlahi Enerji, her atomu hayatla dolduran canlandırıcı ilke olarak Zihin ve Madde arasındaki gizemli bağı oluşturur.

 

(B) İkinci temel önerme bütün Evren’i sınırsız bir plan, sayısız evrenlerin dönemsel bir alanı olarak kabul eder. “Hacı” – Monad’a veya bilinç birimine enkarnasyon döngüleri süresince verilen isim -, Evrensel Ruh’un görünmez kısmı olarak içimizdeki tek ebedi ilkedir. Ayrıca “Âlemlerin zuhur edip yok olması düzenli akış ve geri dönüşün medcezirine benzer.” Bu, doğanın hemen yer her yerinde görülen döngüsellik yasasının mutlak evrensel tezahürüdür.

 

© Üçüncü olarak Gizli Öğreti bütün Ruhlar’ın, Bilinmeyen Kök’ün bir görünüşü olan Evrensel Üst-Ruh ile aynı olduğunda ve

 

(D) her Ruh’un döngüsel ve Karmik yasayla uyum içinde “zorunluluk döngülerinden” veya bedenlenmelerden geçerek aslına rücu etmek zorunda olduğunda ısrar eder. Başka bir deyişle, tam anlamıyla tanrısal olan hiçbir Ruh, (ilk olarak) ait olduğu var oluş döngüsünün âleminin her elementsel formundan, (ikinci olarak) önce doğal itki nedeniyle, ardından karmasının şekillendirdiği kendi çabalarıyla kendi bireyselliğini oluşturarak mineraller âleminden en kutsal başmelekler âlemine kadar bütün akıl mertebelerini geçmediği müddetçe bağımsız bir bilinçli var oluşa sahip olamaz. Ezoterik felsefenin bu temel öğretisi, hiçbir insana, uzun bedenlenmeler serisi içinde kendi Benlik’inin kişisel çabasıyla kazandıkları haricinde hiçbir imtiyaz veya özel yetenek atfetmez. Ortodoks ve ezoterik sistemler arasındaki en önemli fark budur. Biri daha baştan günahkâr ve kötü olmaya mahkûm olmuş bir insanlık uğruna masum bir varlığı kurban etmeye bağlıyken, öteki bir insanın kurtuluşunun ancak kendine bağlı olduğunu ve her adımın değişmez Yasa ile belirlendiğine inanır.

 

 

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Ortodoks kefaret görüşü, hiç kuşkusuz, dışsal ve ekzoterik dogmayı oluşturur, ezoterik öğreti içsel ve ruhsal öğretidir. Fakat burada bu iki kavrayış arasındaki farkı ima etmekle yetinecek ve Gizli Öğreti’nin ilk cildindeki beyitleri incelemeye geçeceğiz. Gizli Öğreti Dzyan Kitabı (Dijen, diye okunur) denilen kadim bir el yazmasından alınmış beyitler üzerine kuruludur. Kitap bütün rahiplerin ve inisiyelerin gizli kutsal dili olan Senzar dilinde yazılmıştır ve bütün ulusların en eski din kitaplarının kendisinden derlendiği orijinal eserdir.

Kozmik tekamülün tarihi kaba hatlarıyla beyitlerde verilmiştir ve -deyim yerindeyse- tekamülün soyut bir formülünü verirler, yoksa onun bütün aşamalarını ve dönüşümlerini anlatmazlar. Bu, topraktan daha üst varlıklara kadar bütün evrimlerin özetidir. Bu eski kitap dünyanın, insanın ve ilkinden (bizimkisi olan) beşincisine kadar insan soyları tarihini anlatır ve Karanlık Çağ’ın başlangıcında Krişna’nın ölümünün gerçekleştiği 5008 yıl öncesinde (1907 yılına göre) durur. İlk yedi beyitin, yukarıda bahsettiğimiz döngüsellik yasasıyla uyum içinde Evrenin İlahi Hayatı’na geri dönüşü döneminin ardından meydana gelen kendi gezegensel sistemimizin ve bizim için görünür olan şeylerin kozmogonisini ele aldığını hatırlamalıyız. Öğrenciye hatırlatmamız gerekir ki her büyük Var Oluş Döngüsüne bir Manvantara denir ve bu döngü yedi Devir’den [Round] oluşur. Monad bir Manvantara süresinde her Devir’le biraz daha kesifleşerek maddeye iner, bu gezegende mümkün olan tüm deneyimleri yaşar ve tekrar Ruh’un daha latif ve saf mertebelerine yükselmeye çabalar. Her Devir’de deyim yerindeyse, yedi insan soyuna ev sahipliği yapar. Bu soylar da kendi içinde alt soylara ve Ailevi Soylara bölünür. Gizli Öğreti’nin I. cildi Purana’larda “Yedi Yaratım” ve Kitabı Mukaddes’te “Yaratımın Yedi Günü” diye tarif edilen yedibüyük tekamül aşamasını anlatır.

I. İlk beyit yeniden uyanan tezahürün ilk dalgalanmasından teki Tek Küll’ü (ONE ALL) anlatır. Burada böyle bir halin tarifinin mümkün olmadığı konusunda uyarılırız; sadece sembolize edilebilir veya insanın algılamaktan ziyade hissettiği en soyut niteliklerin hepsinden onun azade olduğunu söyleyerek ima edilebilir. “Varoluşun tek Formu, sınırsız, sonsuz, sebepsiz, düşsüz bir uyku halinde Tek başınaydı, ve Hayat evrensel Uzam’da nabız atıyordu.”

II. Tekamülün ikinci aşaması Batılı bir akıl için ilkine öyle benzer ki öğrencinin inisiyasyonu, onun ancak kullanılan mecazi terimleri anlamasına yardımcı olabilir. Gerçekten de bütün bu beyitler sıradan fiziksel beyinden ziyade içsel melekelere hitap ederler.

 

III. Üçüncü beyit, Evrenin bir Kozmik Gece döneminin ardından yeniden uyanmasını betimlemeye devam eder ve BİR içinde sindirilmiş halde bulunan Monad’ların çıkışını ve büyük Karanlık Sular’ın derinlerinden tezahür etmiş Logos’un, Yeni Hayat’ın ortaya çıkışını anlatır.

 

IV. Dördüncü beyit, Evren’in ‘Tohumunun’ Tek Mutlak Kuvvet’in etkin tezahürleri olan bilinçli İlahi Kuvvetler’in yedili (septenary) hiyerarşisine bölünüşünü gösterir. Bunlar, bizim “Doğa Yasaları” diye bildiğimiz TEK YASA’nın tezahürleri olarak cisimlenen ve tekamülü düzenleyip yöneten aklî varlıklardır. Hint mitolojisinde tekamülün bu aşamasından “Tanrıların yaratımı” olarak bahsedilir.

 

5. Beşinci beyitte alemin oluşum süreci tarif edilir. Önce dağılan Kozmik Madde, ardından da bir nebulanın oluşumundaki ilk aşama olan “vahşi hortum” olarak. Bu nebula yoğunlaşır ve çeşitli dönüşümlerden geçerek duruma göre bir gezegeni veya güneş sistemini oluşturur. “Uluhiyet bir hortuma dönüşür”; yani, Tezahür etmemiş olandaki ebedi titreşim, tezahür etmiş olanda dikey harekete dönüşür. Hortum ayrıca Fohat ile özdeş kabul edilir. “Bilgelik Fohat oldu” denir V. Kıtanın yorumunda. Fohat, yani Hayat Ruhu, eylemde bulunduğu plana ve terimin kullanıldığı anlama göre, İlahi Hayat ve Aşk, Loguos, potansiyel Yaratıcı Kuvvet, etkin Yaratıcı Kuvvet, kozmik Hareket, kozmik Elektrik vesairedir. En eski Yunan kozmogonisinde Eros’un ilksel Teslisin (Kaos, Gaya ve Eros) üçüncü unsuru olması ve Anteros veya Cupid’le hiçbir ilişkisinin olmaması gibi, Fohat’ta tezahür etmemiş Evren’de bir şey, fiziksel âlemde ise bambaşka bir şeydir. Tezahür etmiş evrende o bütün formlara Yaratıcı Logos’un iradesiyle zamanla Yasa’ya dönüşen itkiyi veren okült, elektrik ve hayati kuvvettir. O İlahi Aşk (Eros), mitolojilerde, (kimyasal veya diğer türlü) cazibenin yasası olarak insandaki Monad’ın iki bileşeni olan saf Ruh’u ve Nefs’i birleştirmeye çalışırken tarif edilir. Fohat Evrenin Hayatı olan ELEKTRİK ‘Ruhu’dur.

 

VI. Altıncı Kıta bizimki gibi bir dünyanın oluşumundaki bir sonraki aşamayı ele alıyor ve onun evriminin tarihini içinde yaşadığımız beşinci büyük döneme (veya devre) kadar getiriyor. Bu beyitten itibaren Kıtalar artık sadece genelde güneş sistemimiz, özelde de dünyamızın tarihiyle ilgilidir. Bu beyitleri birbirinden ayıran kozmik dönemler devasa süreleri içerirler.

 

VII. Yedinci Kıta dünya tarihi ve Yaratıcı Kuvvetler hakkında konuşmaya devam eder ve hayatın nüzulünü insanın bu gezegende ortaya çıkışına kadar izler. Gizli Öğreti’nin I. cildi burada biter ve ‘insanın’ bu devirde yeryüzündeki ilk görünüşünden itibaren ki tekamülü II. cildin konusunu oluşturur.

 

Son cümlede ‘insan’ kelimesinin tırnak işaretleri çok önemlidir ve bizim insan dediğimiz şeyden hayli farklı bir varlık şartına veya şartlarına işaret eder. Bu beyit üzerine yapılan yorumda İnsanlığın ilk örnek formunun Hayat’ın Elohiminin (Yaratıcı Ruhlarının) nesli olduğunu ve onun fiziksel yönüyle en düşük Dünya Ruhları’nın doğrudan nesli olduğunu söyler. Bu insan ahlaki, psişik ve ruhani doğasını, isimleri ve karakteristiklerinden ileride bahsedilecek olan bir grup ilahi Varlığa borçludur.

Fakat insanın fiziksel gelişimi ruhani, içsel insan pahasına meydana gelir. Dünyanın ve insanın üç orta ilkesi, her soyla birlikte biraz daha maddileşir ve Ruh fiziksel akıla yer açmak geri çekilir; elementlerin özü maddileşir ve bugün bilinen bileşik elementlere dönüşür.

Gizli Öğreti’nin sadece en kaba hatlarını birkaç sayfada vermek imkansız bir iştir ve burada tek yapılabilecek olan öğrenciye rehberlik edecek birkaç yol işareti sunmaktır. En önemli öğreti, tapınağın köşe taşı, bütün her şeyin Tanrı ile Birliğidir. Bu tam bir inanca dönüştüğü zaman, bütün düşünsel yapıya egemen olur ve o zaman kendimizin gerçekten de “ellerle değil, gökte inşa edilmiş bir tapınak” olduğumuzu anlarız.

Şimdi de dikkatimizi kendimizin ve çevremizin tekamülünü tarif eden en önemli birkaç ayrıntıya çevirelim.

İlk olarak, Gizli Öğreti’nin her yerinde karşımıza yedi sayısının çıktığına tanık oluruz şaşırarak. Yedi sayısının tekabül ettiği çeşitli durumları uzun uzun değerlendirdiğimiz zaman, bu sayının önemli olmasının asıl nedeninin onun hayatla ilişkisi olduğunu görürüz. Gizli Öğreti’nin birçok saklı yerinde, dünyamızdaki hayat ritminin yedili olduğuna dair ifadede sırra bir açıklama buluruz. Çünkü bu sayı Ay Anamızın ritmidir ve o ölürken, büyük karma yasasına riayet ederek hayatı kendi çocuğu olan dünyaya emanet etmiştir. Diğer gezegenlerde, yıldızlarda ve güneş sistemlerinde başka titreşim oranları vardır. Onlarda hayat ritmi daha hızlı veya daha yavaştır. Güneş, sistemimizin kalbidir; bu sistemde Hayat Özünün düzenli bir dolaşımı mevcuttur. Güneş, tıpkı bedendeki kan gibi, bu özün her dönüşünde, tıpkı insan kalbi gibi kasılır. Kalp için birkaç saniye süren döngü Güneş için on on bir yıl tutar. Güneş lekelerinin ortaya çıkışlarına dair bilimsel teorilere bakınız.

Altıncı Kıta ile birlikte elementlerin incelenmesine başlarız. Toplamı yedi olan elementlerden sadece dördü tümüyle tezahür etmiş, beşincisi kısmen tezahür etmiştir. Biz Dördüncü Devir’in ortalarına yeni ulaştığımız için beşinci elementin tümüyle tezahür etmesi için Beşinci Devir’i beklememiz gerekmektedir. Her Devir, yahut var oluş döngüsüyle birlikte yeni bir element gelişir, fakat bu gelişim genel yasayla uyum içinde aniden değil, zaman içinde, hali hazırda bilinen elementlerle geleceğe ait elementler arasında kesişmelerle olur. İçinde bulunduğumuz Dördüncü Devir’in elementi evrimimizin en aşağı, en maddi noktası olan Toprak elementidir. Bu noktayı geçtiğimiz ve terazinin kefesi Ruh’a doğru kaydığında Beşinci Devir’in elementi Esîr kendini çeşitli yollarla tezahür ettirir ve her gün yeni bir niteliği kullanıma sokar.

Fakat, başlangıçta birbirinden ayrılmış olsa da, bu elementler günümüz biliminin bileşik cisimleri değildirler. Okültizm günümüzün kabul edilen kimyasal elementlerinin eninde sonunda tek maddi elementin varyasyonları olduğunun ve ayrıca Gerçekte Madde veya Ruh diye bir şeyin olmayıp bunların Hep Saklı Olan’ın sayısız yönlerinden biri olduğunun keşfedileceğine inanır.

Ne yıldızların ne de Güneş’in bilimin bildiği yersel elementlerden yapıldığı söylenemez. Bununla birlikte bunlar, birçok bilinmeyen başka elementlerle birlikte Güneş’in dış cübbelerinde bulunurlar. Ayrıca dünyamızın kendi özel laboratuarı vardır; atmosferinin en uzak uçlarından geçen her atom ve molekül ilksel doğasını geride bırakır. Örneğin kuyruklu yıldızlara ait maddenin özü, bilimin bildiği karakteristiklerden hiçbirine sahip değildir ve bu madde bile atmosferden geçerken doğasında belli değişiklikler yaşamaktadır.

Metafizik ve ezoterik açıdan sadece TEK ELEMENT vardır ve onun kökeninde Uluhiyet bulunur. Beşi tezahür etmiş olan yedi element bu Uluhiyet’in kıyafeti, peçesidir. İNSAN, fiziksel, zihinsel ve ruhani olarak bu özden gelir. Ateş, Hava, Su, Toprak görünür kıyafetlerden, gayba ait Nefs ve Ruhlar’ın, Kozmik Tanrılar’ın sembollerinden ibarettir. Bu güçlerin veya Kudretler’in hiyerarşisi ağırdan hafife doğru yedili bir sıralamaya tabidir. Kimyasal (veya fiziksel) yapıdan ruhani yapıya kadar bunların gerçek kozmik derecelenmesi yedilidir.

Akaşa, İlahi Ateş, Esîr, Ateş, Hava, Su, Toprak her varlık planında esasen saklı halde bulunan kozmik, yıldızsal, psişik, ruhani ve mistik ilkelerdirler.

Altıncı Kıta, bu elementleri saydıktan sonra şunları söyler: “Fohat birbirlerine doğan yedi küçük âlem inşa eder. O onları eskilerin benzeri olarak inşa eder.” bu yedi küçük âlem, yahut “Gezegensel Zincir” öğretisi başta tümüyle maddi anlamıyla alınmış ve bunlar dünyamızın en aşağı ve maddi olanı temsil ettiği birbirine bağlı yedi küre olarak anlaşılmıştır. Oysa burada söylenen, Dünya’mızın saflaşma yolunda geçmek zorunda olduğu maddenin ve bilincin yedi halini temsil ederler, öyle ki dördüncü Küre bir varlık hali olarak Dördüncü Devir’e tekabül eder. Dünya dördüncü ve en aşağı küre olarak tarif edilmiştir. O en maddi plan olduğu için ve algı organları her zaman içinde iş gördükleri ortamla belirlendiği için, buradan çıkan doğal sonuca göre, gelecekteki insanlığın olağan yetenekleri olan yüksek duyular bize özel olarak bahşedilmemişse, sadece maddi şeyleri algılayabiliriz. Dolayısıyla bize görünen yıldızlar ve gezegenler de bizimle aynı maddi planda mevcut olmalıdır.

Görünmez bir “küreler zinciri”nin (veya madde ve bilinç hallerinin) görünür temsilcisi olan Dünya, tıpkı diğerleri gibi yedi Devir, yani hayat döngüsünden geçmek zorundadır. İlk üç devirde o şekil alarak pekişir, dördüncüde yerleşir ve katılaşır, son üç devirde de tedricen esîrî formuna geri döner ve oradan Ruh’a geri yükselir. Bu, insanın, gezegenlerin ve güneş sisteminin tarihidir.

Bir “gezegensel zincir” (yani, yedili madde ve bilinç halinden oluşmuş olan bir gezegen), kendisinin son Devir’inde, yani son hayat döngüsündeyken, tümüyle ölmeden hemen önce, tüm enerjisini uyku halinde bir nötr bir güç merkezine gönderir ve burada farklılaşmamış maddenin yeni bir çekirdeğini etkinliğe çağırır.

Bir sürü yedili ayrım içinde, ayrıca Doğanın yedi krallığıyla karşılaşırız: ilki, tam bir şuursuzluktan yarı bilinç haline kadar yükselen elementsel varlıkların üç aşaması, ikincisi tekamülün dönüm noktası olan mineraller krallığı ve sonuncusu, yine üç yükseliş aşamasından oluşan nesnel fiziksel yandır. Fiziksel kelimesi burada kozmik amaçlar için farklılaşmış olan, fakat kendi planımızda bizim öznemiz olan şey anlamına gelir.

O halde açıktır ki doğanın yedi krallığında birbirinden ayrı yedi tekamül aşaması vardır. Her noktada iç içe geçmiş, kesişen bu aşamalar, Monadsal, yani Ruhani, Akli ve Fiziksel aşamalardır. Bunlar, TEK GERÇEKLİK alanının, kozmik yanılsama alanındaki, üç yansıması veya sonlu görünümüdür.

Monadsal Tekamül Monad’ın kendi bilincine varmaya doğur büyümesi ve gelişimiyle ilgilidir. Kuşkusuz burada kast edilen şey bireysel Monad’lar yani Benlikler’dir.

Aklî Tekamül, Güneşsel Ruhlar’la ‘(veya Atalarla) temsil edilir. Bunlar insana aklı ve bilinci verirler.

Fiziksel Tekamül, Aysal Ruhlar (veya Atalar) astral gölgeleri tarafından temsil edilir. Doğa, mevcut fiziksel bedenleri bu gölgelerin etrafına inşa etmiştir.

Bu üç sistemin her biri kendi yasalarına sahiptir ve hepsi farklı Yüksek Aklî varlıklar tarafından yönetilir ve yönlendirilir. İnsanı, şu anda olduğu karmaşık varlık haline getiren şey, doğadaki bu üç yanın birliğidir. İnsan, daha doğrusu onun Monad’ı, bu Devir’in ta başından beri dünyada mevcuttur. Fakat bizim kendi Beşinci Soyumuza kadar, bu ilahi astral çiftleri (astral dubles) kaplayan dışsal şekiller her alt soyla birlikte değişmiş ve pekişmiştir; dünyanın fiziksel faunası ve florası yeryüzünün şekillenme döngüsünün jeolojik dönemleri boyunca sürekli değişen hayat koşullarına uyum göstererek değişmiştir.

Her Devir, daha önceki devrin tekamülünü daha yüksek bir ölçekte tekrar eder. Bazı yüksek insansılar bir istisna olmak üzere, Monadsal akış veya içsel tekamül, yeni var oluş döngüsüne kadar sonlanmış haldedir.

Üçüncü Soy, başlangıç dönemlerinde, hâlâ bir saflık hâli içindeyken, bu soyda bedenlenen “İrfan Çocukları” irade kuvvetleriyle “İrade ve Yoga Çocukları” denilen bir nesil üretmiştir. Kendi başına bir soy oluşturmayan bu nesil, İlahi İrfan’ın Canlı Ağaçlarıdırlar. Ayrıca ikinci bir ruhani gayretle üretilen başka “İrade ve Yoga Çocukları” da bulunmakla birlikte, birincisi bugüne kadar Bir ve Yüce olarak kalmıştır. Dünyanın her yerindeki inisiye Ustalar’ın ruhani dizginleri bunların elindedir. O “Yüce Kurban” denilen İnisiyatör’dür, o IŞIK’ın eşiğinde oturur ve içinden asla geçmeyeceği Karanlık’tan ona bakar. O kendi hayat döngüsünün son gününe kadar nöbet yerinden de ayrılmayacaktır. Çünkü yuvalarına dönen yalnız hacılar dünyevi hayat denilen bu sınırsız yanılsama çölünde yollarını kaybetmeyeceklerinden asla emin olamazlar. Bekçiler veya İnşacılar denilen Koruyucu Ruhlar, bütün Altın Çağ boyunca insanı yönetmiş ve birçok ulusa ilahi Krallarını ve Liderlerini hediye etmiştir. Dünyadaki ve daha önceki Devirlerin dünyalarındaki dönemlerini bitirmişlerdir ve bunlar bizimkinden daha yüksek bir sisteme yükseldiklerinde insanlığımızın seçkinleri gelecekteki hayat döngülerinde onların yerini alacaktır.

O halde bu öğretiye göre, ilksel ruhani Akli varlıklar, ilahi, tümüyle bilinçli – ve en yüksek türden – bir tanrıya dönüşmek için insan halinden geçmek zorundadır. Üstelik bu sadece insanlık için değil, dördüncü Devir’in dördüncü Kök-Soyunun orta noktası geçildiğinde beri, Madde ile Ruh arasında kendilerine uygun dengeyi bizim gibi yakalamış bütün Aklî Varlılar için doğrudur. Her Varlık tanrısal olma hakkını kendi deneyimleriyle bizzat kazanmalıdır.

Güneş sistemimizde, beşeri planda herhangi başka bir zeki varlığın mevcut olduğunu reddetme, çağımızın en büyük yanılgısıdır. Bilimin haklı olarak ileri sürebileceği tek şey, insanla aynı şartlarda yaşayan görünmez Zekâlar olmadığıdır. Yoksa ne bizimkinden tümüyle farklı şartlara sahip dünya içinde dünyalar olması ihtimalini, ne de bu dünyalardan bazıları ile bizimki arasında sınırlı da olsa bir iletişimin mümkün olduğunu reddedebilir. Bize öğretildiğine göre bu dünyaların veya âlemlerin en yücesi yedi saf ilahi Ruh’a aittir. Bunların altısı insan tarafından nadiren görülüp işitilebilen hiyerarşilere aittir.

Yaratıcı Kudretler hiyerarşisinin en yüksek grubu “ilahi Alevler”den oluşur, bunların ilki ve sonuncusu, hep birden Logos’u oluşturur. En yüksek gruba ayrıca, ezoterizmin Aslan (Hayat) burcunda emniyetle saklamış oldukları “Ateş Aslanları” veya Hayat Aslanları” diye de bilinir. Bu sözler öğrencinin aklını keskinleştirmesi için ona verilen karanlık sözlerden biridir. İlahi Ateş’le hiyerarşide aşağı doğru inen üç grup aydınlatılmıştır. Potansiyel varlıkları daha yüksek grupta olan bu gruplar, artık ayrı ve bağımsız varlıklar haline gelmiştir.

İkinci silsilenin göksel varlıkları hâlâ belli bir şekle sahip olmamakla birlikte daha tözseldir. Bunlar bedenlenen Monad’ların prototipleridirler ve Işın bunlar aracılığıyla akar ve bunlar Işın’a gelecekteki aracı İlahi Ruh’u (Buddhi) verir.

Üçüncü silsile tözsel Varlıklardır. Bunlar atomik formlar arasındaki en yüksek gruptur ve beşeri, bilinçli ve ruhani Ruhlar’ın fidanlığıdır. Bunlara “Hayat Birimleri” denir. Bir altlarında bulunan silsile aracılığıyla büyük gizem insanlığı, bilinçli ve akli varlığı oluştururlar. Kuşaklara düşecek tohumun gizlendiği toprak burasıdır. Tohum ceninin gelişimine rehberlik eden ve ondaki bütün kalıtsallığın sebebi olan fiziksel hücredeki ruhani kudret olacaktır. Fiziksel hücrenin bu iç ruhu, oluşum plazmasına egemen olan bu “ruhani plazma”, bir gün biyologların bilmedikleri bir dünyaya açılacak olan kapıdır.

Beşinci silsile hayli gizemli bir grubu oluşturur. Bu silsile kendinde evrenin hem ruhani hem de fiziksel yönlerini, deyim yerindeyse Evrensel Aklın iki kutbunu, insanın ruhani ve fiziksel olmak üzere iki doğasını taşır.

Altıncı ve yedinci silsileler aşağı niteliklerden pay alırlar. Bunlar esîr gibi görünmez olan bilinçli, esîri varlıklardırlar. Çeşitli türlerden Doğa Ruhlarını ve Elementsel Varlıkları oluştururlar. Hepsi Karma’ya tabidir ve her döngüde karmalarını yaşamak zorundadırlar. Altıncı silsile, ilaveten, insandan neredeyse ayrılamazdır. İnsan kendi zihinsel ve psişik ilklerini, aslında nefs ve bedeni dışındaki bütün ilkelerini bu silsileden alır. “BİR”den doğrudan doğruya çıkan tek şey İlahi Işın’dır. VII. Kıta şunları söyler: “Hayat-ışını, Bir, sayısız ışının içinden birçok boncuktan geçen ip gibi geçer. Hayat formdan öncedir ve hayat (dışsal bedende) son şekil atomundan uzun yaşar.”

Bu beyit birçok kuşaktan geçen hayat ipi mevhumunu ifade eder. Yani fiziksel hücredeki ruhani kudret, ceninin gelişimine rehberlik eder ve insanın bütün kalıtsal yeteneklerinin ve niteliklerinin sebebidir. O, Weismann’ın bahsettiği “ebedi hücre” artı “ruhani kudrettir.” “Bu dünyada Evrensel Hayat’ın işlevleri beşli bir karaktere sahiptir. Mineral ortamda yer ruhlarının en alt ilkesiyle bağlanmıştır; bitkiler aleminde ikinci ilkesi, prana, yani bireysellik ilkesiyle bağlıdır; hayvanlar aleminde bu ikisiyle ve ayrıca bir üçüncü ve dördüncü ilkeyle, yani astral beden ile duygusal doğa ile bağlanır; insanda tohum beş ilkenin tümünü birden almak zorundadır; beşinci ilke Zihin, yani Aklî Ruh’tur. Aksi takdirde insan bir hayvan gibi alık doğar.” demek ki Hayat Birimi sadece insanda tamamlanmıştır. Her akli yaratık, ileride kendi kaynağına dönecek olandan belli bir mühletle borç alır, onun fiziksel bedeniyse en aşağı yersel hayatlarla, fiziksel, kimyasal ve fizyolojik evrim aracılığıyla oluşturulur. “Kutsal Olanların maddenin arınmasıyla işleri olmaz.” (Kaldenin Sayılar Kitabı)

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Felsefenin en önemli sorunlarından biri hayatın fiziksel, maddi yönüyle ilgilidir, modern bilimin inkar ettiği bir şeydir bu. Karma ve reenkarnasyona inananlar, belli belirsiz olsa da hayatın bütün sırrının, onun ister fiziksel bir bedende olsun ister fiziksel bedende gayrı olsun, kesintisiz bir zuhur etmeler serisinde yattığını algılayabilmektedir. Taşın geçirdiği yedi devirin ardından (daha doğrusu dördüncü devresinde metal ve taş olduğu süreçte), onun içinden bitkisel bir aşağı hayat formu çıkar, örneğin liken. Bitkisel maddenin bütün aşamalarından geçip hayvani madde denilen şeye geldiğinde, artık, deyim yerindeyse, fiziksel insanı oluşturacak olan hayvanın tohumuna dönüşür. Bütün bunlar dördüncü devire kadar madde olarak şekilsiz, zihin olarak duyumsuzdur. Çünkü Monad, yani Hayat Birimi’ne, Tin bile denemez. O bir ışındır, Kelâmın nefesidir; o cüz veya görece sonlulukla hiçbir ilişkiye sahip olmayarak bu planda şuursuzdur.

Demek ki Monad, ilerideki beşeri sureti için ihtiyaç duyduğu maddenin dışında (a) maddenin kendisine bakarak şekilleneceği bir ruhani model veya prototipi ve (b) onun evrimine ve gelişimine rehberlik edecek bireysel bir bilinci gereksinir. Bu ikisinden hiçbiri ne canlı olduğu halde duyuları olmayan maddede, ne de homojen Monad’da mevcuttur. Ancak bir potansiyel erdişiye ulaştıktan sonradır ki insan eril ve dişil olarak ayrılır. Öyle ki bundan sonra bilinçle, akılla, bireysel ruhla, Zihin-Ruhla donansın ve Hayır ve Şer Ağacının Bilgi meyvesinden yiyebilsin.

İlk iki buçuk soyun basit insanı memelilerin (tedricen en mükemmeline doğru evrimleşen) ilkiydi. Vakit geldiğinde Göksel (Şemsî) Atalar, daha önceki alemlerden Varlıklar, tıpkı fiziksel ve hayvani insanı oluşturmak için Kamerî Atalarımızın planımıza inmesi gibi) planımıza indi ve onlar için hazırlanmış olan bedenlere enkarne oldu.

Her yeni Devir, bilimin bildiği bileşik elementlerden birini geliştirdi. Böylece, Gizli Öğreti’de öğretildiği üzere, ilk Devir yalnızca tek bir element ve “tek boyutlu Mekân” diyebileceğimiz yerde bir doğa ve insanlık geliştirdi. İkinci Devir iki element Ateş ve Hava geliştirdi. Bu devrin insanlığı – bizim için bilinmez şartlarda yaşayan varlıklardan bu isimle bahsetmemize izin varsa – kesin bir şekilde mecazi bir ifadeyle iki boyutlu mekânda yaşadı. Bu ifade, bir düşünce planında, insanın ikinci algılama yeteneği veya duyusuna tekabül eden maddenin ikinci özelliğinin karşılığı olarak görülebilir. Blavatsky’nin yorumu şu şekilde devam eder: “İkinci devirde, Mekânın matrisinde bir cenin olan Dünya, gerçek varoluşuna başladı; bireysel duyusal hayatı, (yedi ilkesinden) ikinci ilkesini geliştirdi. “İkinci ilke altıncı ilkeye (Ruhani Ruh) tekabül eder, bu sonuncusuna göre hayat süreklidir, ilkine göre fanidir.” Bildiğimiz insanlığı geliştirmeye yazgılı olan üçüncü Devir’in bilinç merkezleri üçüncü bir elementin, suyun, algısına ulaştı. Dördüncü Devir’e ait olanlar, sahip oldukları üç elementten oluşan mülklerine toprak elementini ekledi. Elementsel denilen varlıklardan hiçbiri daha önceki Devir’lerde şimdiki devirde sahip oldukları hale ulaşamamıştı. Fakat aynı kalamazlardı, çünkü Doğa (Hayatın) büyük döngüsünde asla sabit değildi ve insan dahil olmak üzere hayatın her formu kendi organizmalarını dönemlerinde hüküm süren elementlere uyumlamıştı. Ancak beşinci Devir içinde beşinci element Esîr bütün insanlar için bugünkü hava kadar bilinir oldu. Ve esîrin büyümesini ve gelişmesini desteklediği yüksek duyular ancak bu Devir’de eksiksiz bir genişlemeye yatkınlaştı. Maddenin bir sonraki özelliği olan ve altıncı duyuyla birlikte gelişmesi gereken nüfuz edebilme kapasitesinin (bir başka deyişle, normal durugörünün) beşinci Devir’in münasip bir evresinde gelişmesi beklenebilir. Fakat bir sonraki Devir’de kaynaklarımıza eklenen yeni elementle birlikte maddeye nüfuz edebilme kapasitesi maddenin öyle belirgin bir özelliği haline gelecektir ki onun en katı formu insan algısı açısından koyu bir sisten daha büyük bir engel teşkil etmeyecektir.

Bu bilgilerin 1888 yılında yayınlanmasından beri, Röntgen ışınlarıyla çekilen fotoğraflar bu etkilerin şimdi bile mümkün olduğunu kanıtlamıştır. Başka bir yerde, Blavatsky, altıncı ve yedinci Devir’lerde hayat şartları ve elementler şimdiki bilinç düzeyimizin öylesine ötesindedir ki onlara isimlendirmek bile bizim için mümkün değildir demektedir.

“İnsanı oluşturan, onun bedenini oluşturan kimdir?” diye sorar VII. Kıta ve şöyle cevaplandırır. “Hayat ve Hayatlar.” Burada insan demek, ruhani, semavi insan, gerçek ve ölümsüz Ego demektir. Kıtanın yorumunda şunlar yazar: “Tek Gerçeklik planında BİR yalnızca Ateş’ti, zahirde olanda, yani yanılsama varlıkta, onun parçacıkları ateşsi Hayatlardı ve onlar tükettikleri her hayatın pahasına yaşarlardı. Bu yüzden onlara YUTANLAR denmiştir… Bu evrendeki görünür her şey, bilinç sahibi ilahi ilkel insandan maddeyi oluşturan bilinçsiz amillere, elementlerdeki diğer hayatların tohumlarına kadar her şey bu HAYATLAR ile inşa edilmiştir.”

O halde Okültizm, bilimin Azoik (Hayatsız) çağlarını kabul etmez. Çünkü o dünya üzerinde hayatın olmadığı herhangi bir anın olmadığını ileri sürer. Nerede bir madde atomu, parçacığı veya molekülü varsa, en nebulamsı halinde bile, gizil ve bilinçsiz bir şekilde de olsa, onun içinde hayat vardır. Nötr halden çıkan her şey etkin hayata dönüşür.

Blavatsky, Gizli Öğreti adlı eserinde bize, her türlü fizyolojik değişimin, bütün hastalıkların, hayatın karşılaştığı bütün engellerin görünmez Yaratıcılar ve Yıkıcılar’ın işi olduğunu öğretir. Kimileri bunlara üzerine pek düşünmeden mikroplar adını vermişlerdir. Bilimin bahsettiği mikropların “ateşsi hayatlar” ile aynı şey olduğu sanılabilir, fakat bu doğru değildir. “Ateşsi Hayatlar” maddenin en yüksek ve en yüce bölümüdür ve bireyde evrenin Tek Hayatı’na tekabül eder, fakat sadece söz konusu planda. Bilimin mikropları ikinci planın, yani maddi hayatın, ilk ve en aşağı bölümünü oluşturur. İnsanın fiziksel bedeninin korunması ve yıkımı, “yıkıcılar” ve “inşa ediciler” olarak “ateşsi hayatlar”ın değişken işlevlerinden kaynaklanır.

Evren dönemsel olarak zuhur eder; öyle ki sürekli oluş yoluyla, her kozmik atom suretsiz ve cisimsiz olandan eksiksiz maddeye ve oradan her dönemde yükselerek tekrar nihai amacına dönsün, kendi bireysel erdemleri ve çabalarıyla tekrar bir, gayri cüzi Küll olsun.

Temel Yasa, her şeyin felsefesinin dayandığı sistemdir. O her yerde mevcut Gerçekliktir. Her şeyi kapsadığı için gayri şahsidir. Gayri şahsiliği sistemin temel bir mevhumudur. O evrenin her atomunda gizil halde bulunur ve o bizatihi Evren’dir.

Evren bu bilinmeyen Mutlak Öz’ün dönemsel tezahürüdür. O en iyi ne Madde ne de Ruh , ama iki nitelikle birden tarif edilebilir.

Evrene -içindeki her şeyle birlikte- YANILSAMA denmiştir; çünkü ondaki her şey fanidir. Fakat Evren en az kendisi kadar gerçek dışı olan içindeki bilinçli varlıklar için gerçektir.

Evrendeki her şey, içindeki bütün krallıklar, BİLİNÇLİDİR. Yani, kendine özgü, kendi algı planında bir bilinçle donanmıştır. Taşlarda herhangi bir bilinç emaresi göremediğimiz için, onlarda bilincin mevcut olmadığını söyleme hakkına sahip değiliz. (Blavatsky, her şeyin bilincinin kendine özgü olduğunu ve kendi algı planında etkin olduğunu bilhassa vurgular. Başka bir eserinde şunları söyler: “Kendi bilinç ve algı planı açısından bir karıncanın aklı en az bizimki kadar iyidir, içgüdünün ötesinde ve üzerinde işler ve çok güçlü akıl yürütme güçleri sergiler.” Trans. B. Lodge, I, 13.)

Evren içten dışa doğru bir yol izleyerek işler. Her dışsal hareketin içsel bir duygu, irade ve düşünceyle üretildiğini ve gerçekleştiğini görüyoruz. İnsanın dışsal bedenindeki hiçbir hareket veya değişimin, duygular, irade veya düşüncenin içsel bir itkisiyle harekete geçirilmediği müddetçe meydana gelmemesi durumu, dışsal ve zahiri evren içinde geçerlidir. Bütün Kozmos, her biri kendine ait bir vazifeye sahip olan duyusal Varlıklar’ın neredeyse sonsuz bir hiyerarşisi tarafından canlandırılır, bunların rehberliğinde ve hakimiyetindedir. Bu Varlıklar akıl mertebeleri bakımından çok büyük bir çeşitlilik gösterirler. Çünkü bu Varlıklar’ın her biri şu anda değilse bile geçmiş veya gelecek yaşam döngülerinden birinde insan olmak zorundadır. Bunlar ya yolunun başında ya da kemale ermiş insanlardırlar, dünyevi beşeri varlıklardan kişilik duygusundan yoksun olma ve beşeri duygusal tabiata sahip olmama açısından farklıdırlar.

Etrafımızda ölülerin ruhları dışında başka bilinçli varlıkların olduğuna dair inanç, Doğa’da mevcut olan her şeyin esasta Bir olduğu teorisinin kabulüne dayanır. Öğrencinin daha sonraki bütün araştırmalarını dayandıracağı tek kesin ipucu, Ruh-Madde’nin ve onun gerçek Öz’ünün ilksel tekamülünün doğru kavrayışıdır.

Evrende yalnızca tek bir bölünmez ve mutlak Kadiri Mutlaklık ve Akıl vardır. Fakat tezahür aleminde onun yansımasından ilk farklılaşma, saf anlamıyla ruhanidir ve onun içindeki varlıklar bizzat ve bireysel olarak elde etmedikçe insani bilince ulaşamazlar.

Doğanın bütün düzeni daha yüksek bir hayata gidişin kanıtlarını gösteriyor. Bütün tekamül süreci, büründüğü sayısız suretlerle, görünürde kör kuvvetlerin eylemlerinde bir tasarımın varlığına kanıt teşkil eder ve “bilinçsiz Doğa” denilen şeyin, gerçekte, Evrenin Aklı’nı ve onun değişmez Yasa’sını gösteren tezahür etmemiş Kelâmın tezahür etmiş Söz’ünü müşterek mevcudiyetleriyle oluşturan yüksek Gezegensel Ruhlar’ın rehberliğindeki yarı-aklî Varlıkların yönlendirdiği kuvvetlerin bir toplamıdır.

Her çağda mutlaka varmış, fakat ancak görece hakikatleri öğretebilen Bilgeler vardır. Kendi soyumuzda, bugüne kadar fani bir kadından nihai hakikati eksiksiz olarak başka ir insana verecek hiç kimse doğmamıştır; çünkü hepimiz nihai bilgimizi kendimiz bulmak zorundayız. Hiçbir iki akıl tam anlamıyla benzer düşünemediği için, Mutlak Aydınlanma’yı, kendi kapasitesine göre, başka bir insanın ışığından değil, kendi başına almalıdır. Ustaların en büyükleri bile Evrensel Hakikat’i, anlattığı kişinin aklının alabileceğinden daha fazla ifşa edemez.

H.P.B. Lucifer, Cilt. “1. s.426.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

YEDİ İLKE

 

Teosofi öğretisinde en önemli noktanın her şeyin İlahi olanla birliği olduğunu ve Evrensel Kardeşlik köşe taşının ancak ve ancak bu temel üzerine dikilebileceğini gördük. Çünkü kardeşlik fikri, üç aşağı beş yukarı birbirine benzeyen ve birbirlerini anlayabilen varlıkların bir toplamı anlamına gelmeyip bütün ışıkların Tek İlahi Işık’ın, “Tezahür eden Tek Hayat’ın, Mutlaklığın Nefesi’nin” mutlak birliği anlamına gelir. Gördüğümüz fark, insanlığın bu birliğini gerçekleştirmenin önündeki engellerin hepsi yanılsamadır. Maddi plana aittir ve enkarne olan Ego, Gerçek İnsan ile hiçbir ilişkisi yoktur. Madde sadece insana birçok rolünü oynaması, beden ve ruhun gelgitleri ve sınavları aracılığıyla saflaştırılmış ve kusursuzlaştırılmış ruha doğru yükselmesini sağlayacak sahneyi sunar.

İnsanın yedili doğasını iki şekilde inceleyebiliriz: yukarıdan aşağı ve aşağıdan yukarı. Ruhun nüzulünü kendimize başlangıç noktası olarak alabilir ve maddenin giderek kalınlaşan perdelerine sarılarak inişini ve sonunda fiziksel bedenle bir oluşunu izleyebilir ya da maddi olanla başlayıp içsel insanın, ruhun tedrici yükselişiyle başlayabiliriz. Teosofistlerin öğrettiği haliyle yukarıda kaba hatlarıyla özeti verilen inişe dair araştırmamızda, en yüksek noktayla başlamak şart görünmektedir. Kosmosun tekamülü insanın ve dünyanın evrimiyle aynı yasalara dayandığı için, evrimin bu üç planı, her noktada, kopmaz ve ayrılmaz bir biçimde iç içedir. Bildiğimiz haliyle insanın üzerinde yaşayacağı dünyanın yavaş yavaş gerçekleşen sertleşmesiyle birlikte fiziksel bedenin katılaşması başlamış ve dördüncü element toprak, ona uygun duyularla birlikte zuhur etmiştir. Gizli Öğreti’den öğreniriz ki dünyada hayatın mevcut olmadığı hiçbir zaman olmamıştır; ancak bu erken dönemlerdeki hayat bildiğimiz hayatın hiçbir özelliğine sahip değildir. Blavatsky Gizli Öğreti adlı eserde şunu söyler: Hayat suretten önce gelir ve Hayat suretin son atomundan – yani fiziksel bedenden – sonra da ayaktadır.”

Semavi kürelerin maddelerinin yedi temel dönüşümü şu şekildedir:

I. Homojen.

II. Havaî suret ve ışık (gaz hali).

III. Kesiksi (nebulamsı).

IV. Atomik, esîrî (hareketin, dolayısıyla farklılaşmanın başlangıcı).

V. ateşsi tohum (farklılaşmış, fakat elementlerin ilk hallerinden ibaret tohumlardan müteşekkil). VI. Dörtlü, buharsı (gelecek dünya); ve VII. Soğuk ve bağımlı (ışık ve hayat için Güneş’e bağımlı).

Evrim veya tekamül yedi küre (ya da madde ve bilinç halleri) döngüsünü bitirdiğinde bu tek Devir’dir; Her Devir, aşağı doğru inerken, bir önceki Devir’in daha maddi ve kaba kopyasıdır. Yükselirken evrim, deyim yerindeyse, her kürenin genel doğasını ruhsallaştırıp esîrleştirir, öyle ki tekamül sürecinde olan her şey, her seferinde daha yüksek bir bilinç mertebesiyle ilk ruhani haline geri döner. İlk Devir’de, ilksel ateş-hayatlardan inşa edilmiş olan dünya ne bir katılığa ne de soğuk bir parlaklık dışında başka bir niteliğe, surete veya renge sahiptir; ancak Devir’in sonuna doğrudur ki bir element, Ateş elementini geliştirir. Bu ateş elementi kendi devrimizden bildiğimiz Ateş’in basit özüdür. İlk insan tipleri, bugünün insanına ne suret ne de tabiat bakımından benzemektedir. Bunlar ilk devirde astral bölgelerde boyutsuz imgeler halinde mevcutturlar. Bu yüzden insan kelimesi burada akla yanlış şeyler getirebilir, bu terim sadece “düşünen varlıklar” anlamında kullanılmıştır.

İkinci Devir’den itibaren Dünya’nın gerçek varoluşu başlar; ikinci bir element, Hava ve onun ikinci ilkesi bireysel Hayat gelişir. Bu ikinci ilke altıncı ilkeye (Spiritüel Ruh) tekabül eder.

Üçüncü devir üçüncü ilkeyi, Su’yu geliştirir; dördüncü Devir küremizin gazsı sıvılarını ve akışkan suretini sert, kabuklu, kesif maddi Dünya’ya dönüştürür. O gerçek suretine döngüsünün sonunda ancak yedinci Devir’den sonra ulaşacaktır. Küremiz şu anda sadece dördüncü devrindedir; arzuların astral bedeni, koyu bencillik, aşağı Zihnin hakimiyeti. “İlkelerimizin en kesifi insan bedeni değildir; gerçek havyani merkez, hayvani Ruh’tur; çünkü bedenimiz hayvani ruhun eylemde bulunduğu bir kabuktan başka bir şey değildir.”

Daha önce söylediğimiz üzere, ancak beşinci Devir’de, beşinci element Esîr, bugünkü insan için hava neyse öyle bildik olacaktır.

Dünyamızın, ve hayatı farklı var oluş aşamalarında mümkün kılan elementlerin tekamülündeki farklı aşamalara şöyle bir baktı, şimdi de sıra bildiğimiz haliyle insanı, özetle kendimizi incelemeye geldi. Bu inceleme de yolun kendisinden ziyade yola işaret eden bir inceleme olacaktır, çünkü konumuz karmaşık, yerimiz dardır. O halde en önemli noktaları işaret etmeye çalışmalıyız, çaresiz bir biçimde kaybolursak, sabırla daha fazla ışık beklemeliyiz. O kesinlikle gelecektir.

I. İlk olarak, insan, şu anda beş duyu bahşedilmiş olan bir fiziksel bedenin var olduğunu biliyoruz, madde ve bilincin şartları daha ruhanileştiği vakit insanın daha yüksek planlarda iş görmesini sağlayacak iki duyu daha kazanılacaktır. Bugün bile akranlarına göre daha yüksek bir gelişim aşamasında olan insanlar bulunmaktadır. Bu örnekler gösteriyor ki bu yetenekler bir gün herkesin mülkü olacaktır. Çünkü tekamül dalgaları asla çekilmez, her zaman daha yüksek bir seviye arar.

II. İkinci olarak, asıl gökdelenlerimiz bir mimarın planına uygun bir biçimde önce bir taslak halindeyken, ardından kat be kat yükseliyorsa, fiziksel bedenin kendine model aldığı bir astral beden mevcuttur. Fakat bu benzetme yanıltıcıdır. Çünkü astral beden, tıpkı fiziksel beden gibi, moleküler bir yapıya sahiptir ve hiçbir şekilde fiziksel bedenin taslağını oluşturmaz, fakat onun her noktasına nüfuz eder. Astral bedenin fiziksel bedenden çekilmesi birçok öğrencinin inandığı üzere basit bir şey değildir ve gerçekte her astral molekülün fiziksel bedendeki yerinden çekilmesini gerektirir. Kandaki beyaz yuvarlar kemik iliğindeki astral maddeden yapılmıştır ve kan damarlarının duvarlarından geçebilir veya bir seans sırasında medyumun dışına çıkabilirler. Bunlar bedenin temizlik polisleridirler ve bakteriyal mikropları yutarlar. H.P.B (Lucifer, Haziran, 89) kemik iliğini “değişken dublenin fiziksel aracı” olarak yorumlamaktadır. Çok farklı isimlere sahip çeşitli astral bedenler mevcut olduğu için, ikinci ilkeye “Linga Sarira” adını vermek doğru olabilir. Bununla birlikte burada bu kadar ayrıntıya girmek gereksiz görünüyor, bu yüzden tek bir isimle yetinebiliriz.

Fiziksel duyularımız ve bilinç arasında köprü kuran şey astral bedendir. Tıpkı bir telgraf operatörünün bir mesaj alıp gönderilecek kişiye onu iletmesi gibi, sinirlerimi tarafından alınan duyumlar, onlar tarafından beyne ve orada da kendine özel astral bedendeki duyuma taşınır. Duyum buradan alt zihne iletilir ve bilince gelir. Bilim hiçbir zaman fiziksel beyin ile bilinç arasındaki mesafeyi aşamamıştır. Maddenin fiziksel ve zihinsel arasında çeşitli tonlarının mevcudiyeti kabul edilirse, sorun çözülecektir.

Fiziksel beden astral bedenin modeline göre inşa edilmiştir, fiziksel beden öldüğünde astral beden de onunla birlikte ölür ve dağılır, ama biraz daha yavaş bir biçimde. Birçok başka neden dışında bu nedenle de öldükten sonra yakılma tercih edilebilir, çünkü yakma fiziksel ve astral bedenleri uzun bir çürüme sürecine maruz bırakmak yerine hemen serbest bırakır.

III. Üçüncü ilke Hayat’tır. Bununla birlikte o evrenin bütün atomlarına nüfuz ettiği için belirli bir sıraya konamaz. H.P.B öğretilerinin ta başında öğrencilerini bu ilkeleri su geçirmez kompartımanlara benzetmemeleri, bunları daha ziyade yedi aşamayla birinden ötekine dönüşen ve her biri birbirine karışmış ve nüfuz etmiş şeyler olarak düşünmeleri konusunda uyarmıştır. Hayat bir okyanusa, bizlerse onu oluşturan su damlalarına benzeriz, o okyanusun içinde bir damlanın nerede bitip ötekinin nerede başladığını söylemek imkansızdır.

Bizim planımızdaki Hayat ilkesi, tezahür eden Hayat ve Işık müşterek ilkesinin, “Yönetici”nin zeki bir eyleminin etkisi ve sonucundan başka bir şey değildir. “Sinirsel Esîr”, hayat denilen ilksel Öz’ün en alt ilkesidir. Güneş hayat kuvvetinin deposudur. Bu hayat kuvveti nümenal elektriktir. Hayatı üreten şey, bileşik ve hatta basit bir beden üzerindeki kozmik elektriğin bir eylemidir. Bir beden öldüğü vakit, kendi eril enerjisiyle aynı kutba geçer ve böylece bütün üzerindeki tutuş gücünü yitiren etkin amil, parçacıklarına ve moleküllerine yapışır. Bu süreç kimyasal bir süreç olarak bilinir.

Dördüncü ilke, hayvani Ruh, insanın dörtlü yapısını tamamlar. Bu ruh, tutkusal, içgüdüsel ve duygusal doğaları içerir. Buna bazen Arzu bedeni de denir. Bizi dünya hayatına bu ilke bağlar. “En aşağı ilkemiz insan bedeni değildir,” der H.P.B, “o gerçekte orta ilke, gerçek hayvani merkezdir; bedenimiz içimizdeki hayvanın eylemde bulunmasına yardım eden ortam, sorumsuz araç, kabuktur.”

Adem’in burnuna üflenen “hayat nefesi” birbirine bağlanmış hayat ve hayvani ruhtur; bu ikisi birlikte “Hayati Kıvılcımı” oluştururlar. Bu kıvılcım Şaklın aşağı kısmıyla birleştiğinde Kama-Manas, yani normal beyin-zekası olur. Hayat ilkesiyle birleşerek bedenin her parçasına nüfuz eden hayatı kuvvet, yani canlılıktır. Hayat sırasında Kama herhangi bir surete veya bedene sahip değildir. Fakat ölümden sonra astral maddeden oluşmuş bir suret alır ve Kama-Rupa diye bilinen şeyi oluşturur. Çok aşağı düzeyden bir bilince sahiptir ve her zaman alt düzeyden ortamlara çekilir. Bu tür bir Arzu Bedeni çok tehlikeli bir arkadaştır ve “hortlak” denilen şey genellikle odur.

Demek ki insanın dörtlü yapısını tamamlayan dördüncü ilke, onu, gelişmemiş halde yüksek niteliklere potansiyel olarak sahip kusursuz bir hayvan yapar. Gizli Öğreti’nin ikinci kısmındaki IV. Kıta, bize, dörtlü yapıya sahip insanın evriminin mucizevi bir biçimde eksiksiz bir taslağını verir ki, bizi getirdiği noktada Akıl olmadan daha fazla ilerleme imkanı kalmaz. “Nefes (yani beşeri Monad) bir surete ihtiyaç duydu;

Babalar (Kamerî Atalar) ona sureti verdi. Beden kaba bir bedene ihtiyaç duydu; Dünya onu çamurdan yaptı. Nefes Hayat’ın Ruhuna ihtiyaç duydu; Şemsi Atalar onun içine suretine üfledi. Nefes kendi bedeninin bir yansımasına (bir astral gölgeye) ihtiyaç duydu; “ona kendimizinkini vereceğiz” dedi Yaratıcı Erkler. Nefes arzuların bir aracına (duygusal ruha) ihtiyaç duydu; “ona sahiptir” dedi Suyun Kurutucuları (tutkunun ve hayvani içgüdünün ateşi). Nefes Evreni kucaklamak için bir akla ihtiyaç duydu. Babalar “ona bunu veremeyiz” dediler. “Benim asla olmadı,” dedi Dünyanın Ruhu. “Ona kendiminkini versem, suret yanar tükenir” dedi Yüce (Şemsî) Baba…

“(Yeni doğmuş) İnsan boş, duyusuz bir hayalet olarak kaldı.”

Doğunun şiirsel diliyle okült bilgininin özetidir bu. Modern psikoloji evrim süreci fiziksel beyni tamamlamadan, onun aklın kullanabileceği bir uygun bir araç olup olmayacağını sorabilir, çünkü psikoloji için akıl beynin bir işlevidir. Okültistin inancı çok farklıdır. Sessizliğin Sesi’nde şunlar söylenir: “Sonsuza kadar katlanacakmış gibi azmet. Gölgelerin (kişiliklerin) yaşar ve ölür, ama içindeki Bilen sonsuza kadar yaşar, o geçmişte, şimdide, gelecekteki insandır ve onun mühleti asla dolmayacaktır.”

IV. İkinci cildin IV. Kıta’sında Nefes diye bahsedilen İnsan Monad, reenkarne olan Ego, İlahi Ruhun Işını, ebedi ve değişmez olan, “yaşar ve ölür” denilen kişiliklerin sayısız boncuklarının dizili olduğu iptir. Monad, Manas, İnsan, yani Düşünür, Teosofi’nin Anahtarı’nda açık bir biçimde tarif edilmiştir: “Bir “Ruh”, yani göksel bir Varlık düşlemeye çalışın. İster şu ismi, ister bu ismi takalım, bu varlığın özsel doğası ilahi olsun; bununla birlikte Küll ile bir olacak kadar da saf olmasın ve bu amaca ulaşmak için doğasını saflaştırmak zorunda olsun. Bunu ancak birçok katman ve çeşitliliğe sahip Evren’de var olan her duygu ve deneyimden, hem bireysel hem de kişisel olarak, ruhsal ve fiziksel anlamda geçerek yapabilir. Demek ki bu varlık, aşağı âlemlerde böylesi bir deneyim yaşayıp varlık merdiveninde giderek daha yüksek basamakları tırmanmış olarak, insan planındaki her deneyimden geçmek zorundadır. Bu bireyselleşmiş düşünceye Teosofistler, insanın gerçek Ego’su, et ve kemiğe hapsolmuş düşünen varlık derler. Fakat bir kere tutsak düştüklerinde, yani enkarne olduklarında özleri ikizleşir. Yani, her biri bireysel bir mevcudiyet olarak kabul edilen ebedi ilahi Zihnin ışınları, ikili bir nitelik kazanır:

(a) Kendi özsel karakterleri semavi zihin (yüksek Manas) ile

(b) İnsanın düşünme niteliği, yani insan beyninin üstünlüğü sayesinde akılcı olan hayvani bilme, yani Aşağı Akıl (veya Manas).”

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Daha da açık bir şekilde ifade edersek akıl ikilidir ve onu bireysel bir Varlık olarak ele aldığımızda o bizim yüksek akıl dediğimiz cennetten ilham alan akıl ila hayvanlarla paylaştığımız (fakat insan beyninin daha gelişmiş olması dolayısıyla daha üstün bir derecede olan) ve bizim aşağı akıl dediğimiz akılcı güçten oluşur.

V. İÇ VEYA YÜKSEK EGO

Manas’tır, yani beşinci ilkedir, Buddhi’den (Spiritüel Ruh) bağımsız olarak öyle adlandırılır. Akıl ilkesi ancak Buddhi ile birleşip onunla bir olduğundadır ki Spiritüel Ego haline gelir. O kalıcı bireyseliktir, yani enkarne olan Ego’dur.

VI. SPİRİTÜEL İLAHİ EGO

Spiritüel Ruh, yani Buddhi’dir, Akıl-ilkesi Manas’la yakın birlik içindedir, onsuz Ego falan değil, sadece Atma’nın aracıdır.

VI. YÜKSEK BENLİK

Atma’dır, Evrensel ve Tek Benlik’in ayrılmaz ışınıdır. O içimizdekinden çok yukarıda Tanrı’dır.

Bu durumda açıktır ki içimizdeki en yüksek şey, Hayat’ın her parçacığı ile paylaştığımız ve Spiritüel Ruh ve Akıl’la birlikte insanın üçlü yapısını oluşturan şey Ezeli Mevcudiyet’tir, o kalıcı Bireyselliği, yani Enkarne olan Egoyu oluşturur. Dar anlamda konuşursak insanda beş ilke vardır. En aşağı ilke, bir yanılsama olan fiziksel beden iken, en yüce ilke, insanın bir parçasını oluşturmaktan ziyade ona gölgesine almış olan İlahi Nefes’tir. Fakat olağan amaçlar için yedili bölümleme daha uygundur.

 

 

Katharine Hillard

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

  • Similar Topics

    • Aziz Augustinus ve Demonlarla İşbirliği Öğretisi

      Katolik Kilisesi’nin ilk dönemlerinin büyük ilâhiyatçısı, en önemli dört Kilise Babası’ndan biri olan Aurelius Augustinus (354-430), Hıristiyan bir anne ve putperest bir babanın çocuğu olarak Tagaste’de (Kuzey Afrika) doğar. Kartaca’da ‘Özgür Sanatlar’ alanında Klasik Antikçağa özgü bir eğitim alan Augustinus retorik öğretmeni olarak Tageste ve Kartaca’da çalışır. 383 yılında Roma’ya giden Augustinus 384’e kadar Milano’da öğretmenlik yapar. Bu dönemde daha sonra vaftiz babası olacak Aziz Ambrosi

      , Yer: Dinler ve İnanışlar

    • Stalk(Gizli Takipçi) Hikayeleri

      https://onedio.com/haber/ustun-stalk-yetenegiyle-butun-istihbarat-teskilatlarinin-agzini-acik-birakacak-23-cilgin-728699   https://onedio.com/haber/stalk-isine-gonul-verenlerden-dolu-dolu-guldurecek-whatsapp-diyaloglari-700216   Çoğunlukla kızlar yapıyor sanılıyor ama erkeklerden de yapanlar az değil.Hastalık gibi bir şey...Normal yaşamda birini takip edecek raddeye gelsende takip etmek zor ama sosyal medya bu sorunu da ortadan kaldırdı...   Burada ki üyelerden de eğlenceli şeyler çıkar.Hikay

      , Yer: Gnoxis Cafe

    • ''Gizli yüz'' filmi hakkında bir yorum

      Aziz Rut(h)kay'ın Peşine Düştüğü "Gizli Yüz"ü Anlamak   Orhan Pamuk’un "Kara Kitap"ının içinden bir bölüm olan daha sonra da senaryosunu da yazdığı filme de çekilen "Gizli Yüz"de ne anlatmak istediği de hasidizmde gizli. Hasidizm, 18. Yüzyılda ortaya çıkan bir akım. Sabetaycılık gibi Luria Kabalası’na dayanıyor. Devekut kavramını merkeze alıyor. Devekut, Tanrı ile birlikte olmak demek. Çok sofu ve tutucu bir Yahudi inancı özetle. Hasidizmde insan yüzleri çok önemli ve hasidikler yüz okuyorlar.

      , Yer: Filmler

    • 47 Yıl Önce Çekilen Çok Gizli Fotoğraf

      Efsane gerçek çıktı; işte 1963 yılında çekilen o 2 kare...   Türkiye'nin nükleer başlıklı füzeleri vardı. Ama bu füzeler ABD'nin ‘geçici' hediyesiydi. Üstelik, NATO ülkelerinden başka gönüllü çıkmayınca ABD, Rusya'ya gözdağı verecek nükleer başlıklı füzelerden 15'ini Türkiye'ye 1961'de teslim etti.   ABD 2 bin Türk subay-sivil eğitti İZMİR Çiğli'de konuşlu füzeler için Türkiye'nin toplamda görevlendirdiği asker-sivil personel sayısı 2 bini buldu. Türkiye'nin füzelerin idaresini devralması içi

      , Yer: Tarihi Kişiler ve Olaylar

    • Gizli Örgütler..!

      Bana ulaşıp testten geçirdiler. Sonra hedef olduğumu söylediler 2 ay peşimde dolaştılar. Hastanede kanımı alıp beyin tomografimi çektiler hafıza kaybı numarası yaptırıp psikolojik ilaçlara başlattılar. Şuanda ise beni attılar galiba ve hastaneye kapatmaya çalışıyorlar. Yada bu da oyunun bir parçası ama umrumda değil. Ve bir kızın bana aşık olduğunu söylediler.

      , Yer: Neo-paganizm & Wicca

×
×
  • Yeni Oluştur...