Jump to content

Türkiye'nin Emperyalizme Uyumlandırılmasına Dair


theangelofdeath

Önerilen Mesajlar

TÜRKIYE´NİN EMPERYALİZME UYUMLANDIRILMASINA DAİR...

 

 

Cumhuriyetin kurulduğu dönem, kapitalizmin “yapısal krizinin” derinleştiği ve emperyalistler arası çatışmanın keskinleştiği bir dönemdi. Böylesi bir uluslararası konjontür demek, Türkiye gibi emperyalist dünya sisteminin çevresinde yer alan ülkelerin ‘manevra alanının’ görece genişlemesi demekti.

 

Başka türlü ifade etmek istersek, bu tür dönemler kapitalist/emperyalist şartlandırmanın, biçimlendirmenin, biçimsizleştirmenin ve sömürünün bir önceki döneme göre zayıfladığı dönemlerdir. Ülkeyi emperyalizme bağlayan ilişkiler zayıfladığında, söz konusu ülke kendi ayakları üstünde durmak zorunda kalır. En azından bu söylediğimiz, 1914-1945 dönemi için geçerliydi. Fakat Türkiye bu dönemde kendi ayakları üstünde duracak bir model oluşturma konusunda başarısız oldu. Zira, hesap baştan yanlış yapılmıştı. Devlet eliyle yetiştirilen kapitalist sınıf, kapitalizmin “yapısal krizinin” sona erdiği, hegemonya krizinin de ABD’nin lehine olarak aşıldığı ‘yeni konjonktürde’ emperyalizme yamanma, onun ‘taşeronu’ olma tercihi yapacaktı. Kapitalizmin ulaştığı aşama veri iken, “milli burjuvazi” yaratma olanağı çoktan gerilerde kalmıştı. 1920’lerden 1950’ye kadarki dönemde, devlet olanakları seferber edilerek bir kapitalist sınıf yaratıldı. 1950-1960 döneminde de alt-yapıdaki eksikler giderildi. Artık kapitalist sınıfın emperyalist sermayeyle ‘bütünleşmesinin’ koşulları tamamlanmıştı. Fakat Türkiye’nin emperyalizmin bir uydusu olma tercihi daha savaşın bitiminden itibaren ABD ile yapılan ikili anlaşmalarla başlatılmıştı. Nitekim, ilk ikili anlaşma 4 Temmuz 1947’de, ikincisi de 12 Temmuz 1948’de imzalanmıştı. ABD “yardımları” o tarihten sonra akmaya başlıyor, Türkiye bir emperyalist askerî pakt olan NATO’ya giriyor, Kore’ye asker yolluyor, ABD’ye askerî üsler veriyor, velhasıl emperyalizme sadakatini kanıtlıyordu. Bu, ABD’nin Sovyetler Birliğine karşı yürüttüğü ‘soğuk savaşta’ Türkiye’nin “ileri karakol” rolü üstlenmesi demekti.

 

Her ne kadar kapitalizm ‘yapısal krizden’ çıkıp yeni bir genişleme dönemine girerek yeniden sömürü ve şartlandırma olanağına kavuşsa da, uluslarası güçler dengesi dünyanın üç bölgesinde üç modeli mümkün hale getirmişti:

Emperyalist merkezlerde işçi sınıfının baskısı, komünizm korkusu ve faşizme karşı kazanılan zaferin sağladığı moral üstünlük, büyük sermayeyi ödünler vermeye zorladı ve “refah devleti” veya “sosyal devlet” denilen bir emek-sermaye uzlaşma modelini mümkün hale getirdi.

Ulusal bağımsızlık hareketlerinin başarıya ulaşması da ilk defa güç dengelerini görece de olsa ezilen halklar lehine çevirmişti. Dolayısıyla “Bandung”la başlayıp “Bağlantısızlar Hareketi”yle devam eden, ezilen halkların bir aktör olarak dünya siyaset sahnesine çıkmasıyla, emperyalizm ödünler vermek zorunda kaldı ve “ulusal kalkınmacılık” denilen bir model mümkün hale geldi. Yaklaşık 450 yıldır esameleri okunmayan sömürge halkları artık ‘sofraya dahil olmak’, sanayileşmek, kalkınmak, kendi beşeri ve doğal kaynaklarını kendi refahları için kullanmak istiyorlardı. Bilindiği gibi üçüncü model de planlı ekonomilerin geçerli olduğu Sovyetik modeldi.

 

İşte Türkiye’nin II. Emperyalistler arası savaş sonrasından 1980’e kadarki dönemini tahlil ederken, yukarıda kısaca sözünü ettiğimiz ‘konjoktürü’ akılda tutmak gerekir. Zira, Türkiye her ne kadar daha baştan uydulaşma tercihi yapsa da, Çevre’de geçerli “ulusal kalkınmacı” retoriğin ve pratiğin dışında kalamazdı, nitekim kalmadı. Türkiye 1950-60 aralığında alt- yapı yatırımları eksiğini önemli ölçüde tamamlayarak, 1950’lerin sonu, 1960’ların başından itibaren oldukça hızlı bir sanayileşme sürecine girdi. Her ne kadar söz konusu olan ‘bağımlı ve dışlayıcı’ bir süreç olsa da, ülkede kayda değer bir ekonomik büyüme ve istihdam artışı sağlanabildi. Nitekim başka yerlerde de olduğu gibi, istihdam ve gelir artışına sosyal hizmetler alanında, sağlıkta, eğitimde, ve diğer kamu hizmetlerindeki iyileşmeler eşlik etti. Fakat, bağımlı bir süreç söz konusu olduğu için bu durum ancak kapitalist dünya sistemi genişlemesini sürdürdüğü sürece mümkün olabilirdi. Ve 1974–1975 de kapitalist dünya sistemi yeniden “yapısal krize” girdi. Bunun anlamı Türkiye gibi ülkelerde geçerli “ulusal kalkınmacılığa” savaş açılmasıydı. Türkiye’nin bağımlı büyüme [sanayileşme] süreci 1970’lerin ikinci yarısından krize girdi. 1977-80 aralığındaki bocalama ve arayışların ardından, 24 Ocak 1980 de IMF’ye teslim oldu. “Ulusal kalkınmacı model “artık tüm kötülüklerin kaynağı sayılıp suçlanıyordu... Başka türlü ifade etmek istersek,

24 Ocak Kararları “yeniden kompradorlaşma” tercihi yapmak, ekonominin yönetimini IMF’ye, dolayısıyla Washington’a emanet etmek anlamına geliyordu. Bir ülkenin IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, vb. emperyalizmin hizmetindeki kurumların dikte ettirdiği ekonomik ve sosyal politikalara teslim olması, artık rejimin o ülke insanlarının değil, emperyalist sermayenin ve onun uzantısı olan yerli sermayenin tek yanlı çıkarlarının hizmetinde olması, ‘kendi insanına ve onun sorunlarına yabancılaşması’ demektir.

 

 

Türkiye’de 24 Ocak 1980’de alınan viraj, 12 Eylül askeri cuntasının devlet terör rejimi olmadan o kadar kolay dönülemezdi elbette... Aslında söz konusu olan Savaş sonrası yaklaşık 30 yıllık dönemin mütevazı kazanımlarına savaş ilan edilmesiydi. Türkiye “yapısal uyum programının” uygulandığı bir tür laboratuara dönüştürülmüştü ve diğerlerine bir ‘başarı örneği’ olarak sunuluyordu... “Dışa dönük model” veya “ihracat öncülüğünde büyüme modeli” denilen, tam bir yeniden kompradorlaşma modeliydi.

 

Benzer durumdaki başka Üçüncü Dünya Ülkeleri için de olduğu gibi, dayatılan ekonomik modelle başlıca üç şey amaçlanıyordu:

 

1. Ülkenin tüm imkânlarını ihracat için seferber ederek borçların düzenli ödenmesini sağlamak, aslında aynı şey tüm bağımlı azgelişmiş ülkelere önerildiğinde, bu ihraç ürünleri fiyatlarının çökmesiyle sonuçlanırdı ve öyle oldu. Nitekim Üçüncü Dünya Ülkelerinin ihraç ürün fiyatları 1980’li yıllarda 1930’lardaki seviyenin bile altına inmişti. Bu durum, ikili kan kaybı anlamına geliyordu hem borç ödemeleri hem de karşılıksız değer transferi anlamına gelen ihracat çılgınlığı, karşılıksız kaynak transferi demekti ve sadece işsizliği, yoksulluğu derinleştirmekle kalmadı, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, kent alt- yapısı, konut, vb. için gerekli kaynakları kuruttu;

 

2. Dayatılan ‘yapısal uyum programının’ ikinci amacı ekonomiyi çokuluslu şirketlerin yağmasına sonuna kadar açmaktı. Bu amaçla sermayeyi kısıtlayan yasaklar ve mevzuat tasfiye edildi ve özelleştirmeler bir kurtarıcı olarak sunuldu. Bu, liberalleşme şarkılarının yüksek sesle söylendiği dönemdi; nihayet;

 

3. Ülkeyi her türlü kalkınmacı retorik ve pratikten uzaklaştırarak, yeniden kompradorlaştırmak... Yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra bu amacın gerçekleştiğini söylemek artık mümkündür...

 

Sermayenin kendiliğinden hareketi bazı durumlarda ‘büyüme’ üretebilir ama hiçbir zaman ‘kalkınma’ üretemez.

 

Eğer bir ülke ekonomisi neoliberal ütopyanın vaaz ettiği gibi, ülkenin ve toplumun kaderini piyasanın işleyişine bırakırsa, sonuç her zaman ve kaçınılmaz olarak hüsrandır.

Kaldı ki, “kendi kendine işleyen bir piyasa” da zaten gerçek hayatta mümkün değildir.

Piyasanın işleyebilmesi için mutlaka düzenleme gereklidir. Aslında piyasaya müdahale etmeme söylemi doğru okunursa, ondan “sermayenin tek yanlı çıkarına yapılan müdahaleler dışında müdahale yapılmamalıdır”ı anlamak gerekir. Bunun anlamı, devletin sadece sermayenin kârını, yağma ve talanını artıracak, güvence altına alacak müdahaleler yapması, emekçi sınıflar, mütevazı toplum kesimleri lehihe hiçbir sorumluluk almaması, devletin sadece emekçi sınıfları baskı altına alan bir tür “gece bekçisi” işlevine koşulmasıdır.

 

Ne pahasına ve ne surette olursa olsun ülkeye yabancı sermaye çekmek, ülkenin varını yoğunu ‘özelleştirme’ adı altında emperyalist sermayeye ve uzantılarına peşkeş çekmek, devlet bütçesini, hazineyi ve kamu zenginliğini ve kaynaklarını yağmalamak, ihracat artışı performansıyla öğünmek, vb. bir başarı olarak sunuluyor. Piyasa ekonomisinin etkinliğinden asla şüphe etmeyen ‘akademi taifesi’ ve sadece sermayenin hizmetinde değil, sermayenin kendisi haline gelmiş olan medyanın da katkılarıyla mevcut durum şimdilik bir başarı öyküsü olarak sunulabiliyor... Fakat, belirli bir eşikten sonra yalanı sürdürmek mümkün olmayacak...

 

Hangi durumda bir ülkenin ihracat artışının bir başarı, hangi durumda bir yıkım haline geldiği ayrımını yapmak önemlidir. “İhracattan kalan değer” denilen bir kavram vardır ama bu burjuva iktisat kitaplarında yer almaz. Piyasanın büyüsüne kendilerini kaptırmış iktisat profesörleri de ekseri bu kavramdan habersizdir. Bir ülke ihracat yoluyla yoksullaşabilir veya zenginleşebilir. Bu neyi nasıl, hangi koşullarda ithal ve ihraç ettiğinize bağlıdır. Bir ülke sahip olduğu en büyük zenginliği olan ormanlarını satarak çok yüksek ihracat geliri elde edebilir ve yüksek büyüme oranlarını yakalaya bilir ama ülke ormansızlaşıp, çölleştiğinde ihracat başarısının anlamı anlaşılsa da artık vakit çok geçtir... Şimdilerde Türkiye’de olup-bitenler başka bakımlardan yukarıdaki duruma benziyor. İhracatın 80 milyarı doları aşması müthiş bir başarı olarak sunuluyor...

Eğer bu 80 milyar dolarlık ihracat 130 milyar dolarlık ithalatla sağlanmışsa, bu ülkenin yoksullaştığı, dışarıya karşılıksız kaynak transfer ettiği, velhasıl kan kaybettiği anlamına gelir. Bir fikir vermek için Türkiye’de son yılda ihracatın ithalatı karşılama oranı % 60’tır...

 

Sermayenin tek yanlı çıkarını gerçekleştirme dışında hiçbir başka kaygı taşımayan politikalarda ısrar etmek, ekonomik temelin zayıflaması, ekolojik bozulmanın derinleşmesi, issizliğin artması, gelir dağılımı dengesizliğinin daha da bozulması, kamu hizmetlerinin budanması, velhasıl sefaletin ve etik yozlaşmanın derinleşmesi demektir.

Elbette bütün bunlar ‘yüksek büyüme’ oranlarına da eşlik edebilir... Zira, kapitalizm koşullarında zenginliğin artması zorunlu olarak yoksulluğun artmasına eşlik etmek durumundadır.

Her ulusal ekonomi için iki seçenekten biri söz konusudur: 1. Dış ekonomik ilişkileri içerinin hizmetine sunmak, veya; 2. 1980 sonrasında Türkiye’de yapıldığı gibi, ekonomiyi emperyalizmin ihtiyaçlarıyla uyumlandırmak... Birinci seçenek gerçek anlamda ulusal kalkınmacı, ikincisi de kompradorlaşma tercihi yapmak, her türlü ulusal kaygıya yabancılaşmak anlamına gelir.

Şimdilerde Türkiye’de durum genel çerçevede böyledir. Sosyal muhalefetin yetersizliği, mevcut duruma tepki göstermesi gereken örgütlerin iğdişliği, basiretsizliği, geçerli eğilimin ömrünü uzatıyor. Sınırlı kazanımlar birer birer aşındırılırken ilgili kesimlerden ve toplumdan ciddi bir tepkinin gelmeyişi rahatsız edici olsa da insanların böylesi kapsamlı bir saldırı karşısında uzun süre sessiz ve tepkisiz kalması mümkün değildir.

İnsanlar vergi veriyor ama nerdeyse tüm kamu hizmetleri özelleştiriliyor ve bu durumun tartışılmıyor oluşu rahatsız edicidir. Aslında insanların böyle bir saldırı karşısında sessiz ve tepkisiz kalması, yurttaş bilinciyle ilgili bir zaafa da gönderme yapıyor... Eğer tüm kamu hizmetleri [eğitim, sağlık, kent ulaşımı, iletişim, sosyal güvenlik, vb.] özelleştiriliyorsa, o zaman toplanan vergiler iki şey için kullanılabilir: Komprador sermayenin yağmalaması ve devletin baskı aygıtının finansmanı... Böyle bir rejimin meşruluğudan söz edilebilir mi?

 

Türkiye’nin gerçekten sağlıklı, sürdürülebilir bir ulusal ekonomi inşa edebilmesinin koşulu, neoliberal ütopyaya dayalı ekonomik ve sosyal politikalardan süratle kopmasına, ülkeyi ve toplumu tam bir çıkmaza sürükleyen kompradorlaşma tuzağından kurtulmasına bağlı. Bu da ancak başını ABD’nin çektiği ‘kollektif emperyalizmin’ sadık uydusu olma tercihine son verildiğinde mümkün olabilir. Küreselleşme olarak sunulan, üstelik ‘olumlu, kaçınılmaz, alternatifsiz’ sayılan aslında kapsamlı bir emperyalist saldırıdan başka bir şey değildir.

Birincisi, insanın, dolayısıyla da siyasetin olduğu her yerde mutlaka alternatif de vardır; ikincisi, ‘büyük insanlığın’ veya yeryüzünün lânetlileri’nin bu saldırı karşısında sessiz ve tepkisiz kalması mümkün değildir. Zira, saldırı/ karşı saldırı diyalektiği diye bir şey vardır, iyi ki de vardır...

 

Prof.Dr.Fikret BAŞKAYA

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...