Jump to content

7 bedeni aşmak


nevermore

Önerilen Mesajlar

Soru: Yedi bedenimiz olduğunu söylediniz; eterik beden, zihinsel beden gibi. Hint dilini Batı psikolojisine uyarlamak bazen zor oluyor. Bizim Batı da böyle kavramlarımız yok. Dolayısıyla bu farklı bedenleri dilimize nasıl çevirebiliriz? Spiritüel sözcüğü sorun değil ama eterik sözcüğü nasıl çevrilecek? Ya astral? Bu sorunu nasıl çözümleyebiliriz?

Sözcükler çevrilebilir; ama sizin bakmadığınız kaynakların yardımı ile. Yüzeysel bilinçlilik araştırmalarında Jung Freud'dan daha iyiydi ama Jung'un çalışmaları da yalnızca bir başlangıçtı. Bilgi parçacıklarından bir şeyler çıkarılabilir, sonra da bu parçacıkları birleştirebilirsiniz.

Üstelik ne söylediysem sizin terminolojinizi kullanarak söyledim. Batı dilinde olmayan tek bir terim kullandım: Nirvanik. Diğer altı sözcük -fiziksel, eterik, astral, zihinsel, spiritüel ve kozmik- Hint dilinden alınma değildir. Yedincisinden Batıda hiç söz edilmez. Onu bilen kimse olmadığından değil, anlatılamaz olduğu için.

Bu terimler size sorun yaratıyorsa, onların yerine "birinci" "ikinci" "üçüncü" sözcüklerini kullanabilirsiniz. Onları sıfatlar ve terimlerle tanımlamaya çalışmayın; yalnızca tanımlayın. Bu yeterlidir. Hangi sözcüklerin kullanıldığı önemli değildir.

Bu konuya pek çok açıdan yaklaşabilirsiniz. Rüyalarla ilgili Freud'un, Jung'un ve Adler'in terimleri kullanılabilir. Onların bilinç diye adlandırdığı birinci bedendir. Bilinçaltı dedikleri -tam olarak değil ama yaklaşık- ikinci bedendir. Toplu bilinç adını verdikleri -yine tam olarak değil ama yakın- üçüncü bedendir.

Kullanılacak ortak terimler bulunamadığında yenileri yaratılabilir. Bu daha da iyidir çünkü yeni sözcükler eski kavramları çağrıştırmaz. O zaman daha iyi anlaşılır.

Eterik, gökyüzü ve uzayla ilgili anlamına gelir. Astral en küçük, sukshma, sonuncu, atomik, maddenin varoluşunun sona erdiği noktada var olan demektir. Zihinsel sözcüğünde bir sorun yok. Kozmikte de öyle.

Sonunda yedinciye geldik: Nirvanik. Nirvanik tamamen yok olma, mutlak boşluk anlamına gelir. Artık tohum bile yoktur; her şey yok olmuştur. Bu sözcüğün linguistik anlamı "alevin söndürülmesi"dir. Alev sönmüştür; ışık söndürülmüştür. Böyle olduğunda nereye gittiğini soramazsınız. Yalnızca varoluşu sona ermiştir.

İşte Nirvana alevin sönmesidir. Artık o hiçbir yerde değildir, ya da her yerdedir. Belirli bir varoluş noktası, zamanı ya da anı yoktur. Artık o boşluğun kendisidir, zamanın kendisidir. Varoluştur ya da varolmamaktır; fark etmez çünkü o her yerdedir, iki terimi de kullanabilirsiniz. Bir yerdeyse, her yerde olamaz, her yerde ise bir yerde olamaz. Bu yüzden hiçbir yer ile her yer aynı anlamdadır. Demek ki yedinci beden için nirvanik sözcüğünü kullanmalısınız çünkü yerine geçebilecek daha iyi bir sözcük yok.

Sözcükler tek başına bir anlam taşımazlar. Yalnız deneyimlerin anlamları vardır. Bu yedi bedenden bazılarını deneyimlediyseniz sizin için anlamları olabilir. Her boyutta size yardımcı olacak yöntemler mevcuttur.

Önce fizikselden başlayın. O zaman diğer aşamalar size açık olacaktır. İlk beden üstünde çalıştığınız anda ikinci size görünecektir. Onun için fizikselden başlayın. Her anının farkında olun. Yalnızca dışa dönük bir farkındalık değil. Bedeninizin içten de farkında olabilirsiniz. Dışarıdan göründüğü şekli ile elimin farkında olabilirim ama içsel bir duygu da vardır. Gözlerimi kapattığımda elimi göremem ama orada bir şeyin var olduğunu hissederim. Onun için bedeninizin yalnızca dıştan görünüşünün farkında olmakla kalmayın. Bu sizi içe götüremez. İçsel duygu çok farklıdır.

Bedeninizi içten hissettiğinizde hayatınızda ilk kez bedeninizin içinde olmanın nasıl bir şey olduğunu anlayacaksınız. Ona yalnızca dışarıdan baktığınızda onun gizlerini öğrenemezsiniz. Ancak dış hatlarını, başkalarına nasıl göründüğünü bilirsiniz. Elimi siz de benim gördüğüm gibi görürsünüz. Bu objektif bir şeydir. Onun var olduğu bilgisini benimle paylaşırsınız. Ama elime bu şekilde bakıldığında içsel olarak tanınamaz. Ortak bir mal olmuştur. Siz de onu benim bildiğim kadar iyi bilebilirsiniz.

Elimi ancak içten gördüğümde o paylaşılamaz bir biçimde benim olur. Siz onun içerden nasıl göründüğünü bilemezsiniz. Bunu yalnız ben bilebilirim. Bildiğimiz bedenimiz bizim bedenimiz değildir. O herkesin objektif bir biçimde bildiği bedendir. Bir doktorun bir laboratuarda incelediğinde gördüğüdür. Asıl beden o değildir. İçselliğe giden yol yalnız kişisel ve özel biçimde bilmektir, herkesle ortak olarak bilmek değil. Fizyolojinin ya da psikolojinin bedenimiz hakkında içsel bilgiler edinememesinin nedeni budur; onlar dışarıdan gözlemler, bu yüzden yalnız fiziksel bedeni bilirler.

Bu pek çok ikilemlere neden olur. Bir kişi kendisinin içten güzel olduğunu hisseder ama bizler onu dış görünüşünün çirkin olduğuna inanmaya zorlayabiliriz. Biz toplum olarak bu düşüncede olduğumuzda o da bunu kabullenebilir. Ama içinin çirkin olduğunu düşünen kimse yoktur. İçten yalnız güzellik duygusu gelir.

Bu dıştan duygu aslında gerçek bir duygu değildir. Yalnızca bir moda, dışarıdan empoze edilmiş bir kriterdir. Bir topluma göre güzel olan bir kişi başka bir toplumun bakış açısına göre çirkin olabilir. Tarihin bir döneminde güzel sayılan bir kişi başka bir dönemde çirkin görülebilir. Ama içteki duygular hep güzellikle ilgilidir. Bu yüzden dış kriterler olmasa çirkinlik de olmazdı. Toplumsal olarak paylaştığımız bir güzellik ve çirkinlik imajı vardır. Güzellik ve çirkinlik kavramları olmasının nedeni budur. Hepimiz kör olsaydık çirkin insan olmazdı, herkes güzel olurdu.

Demek ki ilk adım bedeni içten hissetmek. Beden değişik durumlarda değişik içsel duygular taşır. Bunlar aşık olduğunuzda, nefret hissettiğinizde farklı farklıdır. Buda'ya göre, "Sevgi güzelliktir" çünkü o sevdiği zaman güzel olduğunu içsel olarak hissediyor. Ortada nefret, öfke, kıskançlık olduğunda içinizde kendinizi çirkin hissetmenize neden olan bir şeyler olur. Böylece değişik durum ve düşünceler değişik duygulara yol açar.

Kendinizi tembel hissederken başka, aktif hissederken başka, uykunuz geldiğinde başka duygular ortaya çıkar. Aradaki farklar çok iyi bilinmelidir. Ancak o zaman bedeninizin iç yaşamını tanıyabilirsiniz. Ancak o zaman içsel tarihinizi; çocukluğunuzun, gençliğinizin ve yaşlılık döneminizin coğrafyasını bilirsiniz.

İnsan bedenine tümüyle içten bakabildiği an, ikinci beden de otomatik olarak görünür. Bu ikinci beden artık dışarıdan da görülebilir. Birinci bedeninizi içinizden biliyorsanız, ikinci bedeni de dışarıdan bilirsiniz.

Birinci beden ikinci bedeni asla dışarıdan bilemez ama içerden baktığınızda onun dış yüzünü görebilirsiniz. Her bedenin bir iç bir de dış olmak üzere iki boyutu vardır. Tıpkı bir duvarın biri içe biri dışa bakan iki yüzü olduğu gibi. Her bedeni çevreleyen iki duvar olduğu için birinci bedene içerden bakarken, ikinci bedenin de dışarıdan farkına varırsınız.

Şimdi siz arada bir yerdesiniz; birinci bedenin içi ile ikincinin dışı arasında. İkinci, yani eterik beden yoğun bir dumana benzer. İçinden rahatlıkla geçebilirsiniz ama saydam değildir. Onun içinden dışarıya bakamazsınız. İlk beden katıdır. İkinci bedenin biçimi tıpkı birincisi gibidir ama o katı değildir.

İlk beden öldüğünde ikincisi on üç gün daha hayatta kalır. Sizinle birlikte yolculuk yapar. On üç gün sonra o da ölür. Buhar olup dağılır. Yaşarken ikinci bedenin farkına varabilmişseniz, bunu da izleyebilirsiniz.

İkinci bedeniniz bedeninizden dışarı çıkabilir. Meditasyon yaparken bazen aşağı yukarı hareket eder. Siz o zaman yerçekimi ortadan kalkmış, yeryüzünü terk etmişsiniz gibi bir his duyarsınız. Ama gözlerinizi açtığınızda yerde olduğunuzu görürsünüz; zaten oradan hiç ayrılmadınız. Yukarı çıkan ikinci bedeninizdi çünkü onun için yerçekimi mevcut değildir. Bu yüzden ikinci bedeni tanıdığınız an fiziksel bedeninizin bilmediği bir özgürlük duyarsınız. Artık bedeninizden çıkıp, sonra geri dönebilirsiniz.

İkinci beden deneyimleri yaşamak için ikinci aşama budur. Ve metot hiç de zor değildir. Yalnızca bedeninizden çıkmayı isteyin; ve işte dışarıdasınız. İsteğin kendisi, bu isteğin gerçekleşmesidir. İkinci bedenin bunun için hiçbir çaba sarf etmesi gerekmez çünkü onun için yerçekimi yoktur. Birinci beden için bu böyle değildir. Gittiğiniz bir yerden evinize dönmek istediğinizde yerçekimi ile savaşmak zorundasınız. Ama ortada yerçekimi olmadığında basitçe istemek yeterli olur. İsteğiniz gerçekleşiverir.

Hipnozda işin içinde olan eterik bedendir. Birincinin burada hiçbir rolü yoktur. Örneğin hipnoterapist size kör olduğunuzu söylerse gözlerinizde hiçbir sorun olmamasına karşın artık göremezsiniz; yalnızca kör olduğunuza inandığınız için. Burada etki altında kalan, telkini alan eterik bedendir. Derin bir transa girdiğinizde ikinci beden etkilenir. Sağlıklı bir insana, "sen felçlisin" dendiğinde yürüyemez. Bir hipnoterapist çok kesin bir dille konuşmalıdır. Ortada hiç şüphe olmamalıdır. "Kör olmuş gibisin" derse işe yaramaz.

İşte aynı bu şekilde ikinci beden yalnızca, "bedenin dışındayım" der. Sadece bedeninizden çıkmayı isterseniz, hemen çıkarsınız.

Normal uyku birinci bedene aittir. Gün boyu çalışma, stres ve gerginlikler yüzünden yorulan o olduğu için, gün sonunda gevşeyen de odur. Hipnozda uyuyan ikinci bedendir. O uyuduğunda onunla istediğinizi yapabilirsiniz.

Hastalandığınız zaman, hangi hastalık olursa olsun, bunun yüzde yetmiş beşi ikinci bedende başlamış ve oradan birinciye geçmiştir. İkinci beden telkine o kadar açıktır ki, tıp birinci sınıf öğrencilerinin üzerinde çalıştıkları hastalığa yakalandıkları çok görülür. Örneğin konu baş ağrısı ise, farkında olmadan içlerine dönüp, "Benim de başım ağrıyor mu? Bende de aynı belirtiler var mı?" diye sorarlar. İçe dönmek eterik bedeni etkilediğinden, telkin çalışır ve baş ağrısı yaratılır.

Doğum sancısı birinciye değil, ikinci bedene aittir. Bu nedenle hipnozla tamamen sancısız doğum yapılabilir. Kadınların hiç doğum sancısı çekmediği ilkel toplumlar vardır çünkü o kadınların kafalarında bu kavram yoktur. Ne var ki her toplumun ortak telkinleri vardır ve bunlar o toplumdaki her bireyin beklentisi haline gelir.

Hipnoz altında acı duyulmaz. Hipnoz altında her türlü ameliyat acısız yapılabilir çünkü ikinci beden acı olmayacağı telkini aldığında acı olmaz. Ben her türlü acının olduğu kadar her türlü hazzın da ikinci bedende oluştuğuna ve birinciye geçtiğine kesinlikle inanıyorum. Telkin değiştiğinde acı veren her neyse zevk verebilir. Tabii bunun tersi de mümkün.

Telkini değiştirin, eterik zihni değiştirin, her şey değişir. Yalnızca bunun oluşmasını kesin biçimde isteyin. İstemek ve yaptırmak arasındaki fark kesinliktir. Bir şeyi tümüyle, kesinlikle ve bütün benliğinizle istediğinizde bu irade, yaptırma gücü olur.

Fiziksel bedeninizden çıkmayı kesin biçimde istediğinizde bunu yapabilirsiniz. İşte ancak o zaman ikinci bedeni içerden görebilirsiniz. Fiziksel bedeninizden çıktığınızda artık birinci ile ikincinin arasında değilsiniz; ikincinin içindesiniz. Birinci beden yok.

Şimdi ikinci bedeni içerden görüyorsunuz; tıpkı birinci bedeni içerden görmüş olduğunuz gibi. Onun içsel çalışmasının, mekanizmasının, içsel yaşamının farkında olun. İlk deneyimde bunu yapmak zordur ama sonraları hep iki beden içinde olacaksınız; hem birincinin, hem de ikincinin. Dikkatiniz daima iki düzeye, iki boyuta çevrili olacak.

İkinci bedenin içine girdiğiniz an üçüncü, yani astral bedenin dışında olacaksınız. Astral söz konusu olduğunda irade bile gereksizdir. Sadece onun içine girme isteğinin var olması yeterlidir. Artık tümüyle ya da kesinlikle istemek gerekmez. İçine girmek istiyorsanız, girebilirsiniz. Astral beden de tıpkı ikinci gibi dumana benzer ama saydamdır. Bu yüzden onun dışına ulaştığınız an kendinizi içinde bulursunuz. Sınırları saydam ve görünmez olduğundan dışarıda mı yoksa içerde mi olduğunuzu bile bilemezsiniz.

 

OSHO

(Sessizliği Dinlemek, 81-100. sayfalar, Kuraldışı Yayınları)

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Beşinci bedene kadar bir merkez oluşturulması gerekiyordu. Gurdjieff beşincideki bu merkezi bir kristalleşme olarak tanımlıyor. Artık hizmetkarlar yok; efendi idareyi ele aldı; uyandı; geri geldi. Artık bir efendi var ve hizmetkarlar çekildiler, sustular.

Beşinci bedene girdiğinizde kristalleşme gerçekleşti ama daha ileri gitmek için bu kristalleşme de yok edilmeli, yeniden kaybedilmelidir. Boşluğa, kozmiğe salıverilmelidir. Yalnız sahip olan kaybedebilir, bu yüzden beşinci bedenden önce egosuzluktan söz edilemez, yanlış ve saçma olur. Egonuz yoksa, onu nasıl yok edebilirsiniz? Ya da pek çok egonuz olduğunu söyleyebilirsiniz çünkü her hizmetkarın ayrı bir egosu vardır. Çok-egolu, çok-kişilikli, çok-ruhlusunuz; tek bir ego değilsiniz.

Egoyu kaybedemezsiniz çünkü ona sahip değilsiniz. Zengin bir adam mallarından vazgeçebilir ama hiçbir şeyi olmayan fakir bir adam bunu yapamaz. Vazgeçebileceği, kaybedebileceği hiçbir şeyi yoktur. Ama bunu yapabileceklerini sanan fakir adamlar var. Zengin kaybetmekten korkar çünkü kaybedecek bir şeyleri vardır; fakir her an her şeyden vazgeçmeye hazırdır. Hazırdır ama vazgeçeceği hiçbir şeyi yoktur.

Beşinci beden en zengin bedendir. Bir insanın toplayabileceği her şeyi biriktirmiştir. Beşinci, insanlığın zirvesidir. Sevginin, şefkatin, değer taşıyan her şeyin zirvesidir. Tüm dikenler dökülmüştür. Şimdi çiçeğin de dökülme zamanı gelmiştir. Artık yalnızca güzel koku, parfüm kalacak, çiçek yok olacak.

Altıncı parfüm boyutudur, kozmik parfümün boyutu. Çiçek yok, merkez yok. Çember var ama merkez yok. Her şeyin merkez haline geldiğini de söyleyebiliriz, merkezin yok olduğunu da. Yalnızca her yöne serbestçe yayılma duygusu var. Bölünme yok, ayrılma yok; bireyin "ben" ve "bensizlik", "ben" ve "öteki"ne bölünmesi yok. Hiçbir bölünme yok.

Demek ki birey iki şekilde yok olabiliyor: şizofrenik olarak alt kişiliklere bölünerek, bir de kozmik biçimde, yani nihai olanın içinde kaybolarak. Daha büyüğün, en büyüğün, Brahma'nın içinde, sonsuz boşluğun içinde kaybolarak. Artık çiçek yok, varolan yalnız parfüm.

Çiçek de bir engeldir ama yalnız parfüm varolduğunda, varolan mükemmeldir. Artık bir kaynak yok, onun için ölemez. Ölümsüzdür. Bir kaynağı olan her şey bir gün ölür ama artık çiçek olmadığı için kaynak da yok. Parfüm yaratılmadığı için ne ölümü ne de sınırları var. Önünde hiçbir engel yok. Sonsuza ve ötesine kadar gider.

Özetlersek, beşinci bedende artık aşağı, yukarı, yana doğru, içeri, dışarı yok. Sorun ego sahibi olmak ya da olmamak. Ve ego, kurtulması en zor olandır. Beşinci bedene kadar ego sorun olmaz çünkü buraya kadar başarılanlar egoyu doyurur. Kimse şizofrenik olmak istemez. Herkes kristalleşmiş bir kişilik sahibi olmak ister. Bu yüzden her sadhaka, her arayışçı beşinci bedene kadar gelebilir.

Beşinci bedenden sonra hiçbir metot yoktur çünkü her çeşit metot ego ile ilgilidir. Bir metot kullandığınızda ego güçlenir. Bu yüzden beşinci bedenden öteye gitmek isteyenler için bir metot söz konusu olamaz. Metotsuzluk, tekniksizlik söz konusudur.

Beşinciye kadar bir metot kullanabilirsiniz ama ondan sonra bu imkansızdır çünkü kullanıcı kaybolmuştur. Herhangi bir şey kullandığınızda kullanıcı güçlenir. Egosu kristalleşir; kristalin çekirdeği haline gelir. Bu nedenle beşinci bedende kalanlar sonsuz ruhların olduğunu söylerler. Her ruhu bir atom olarak düşünürler. İki atom bir araya gelemez. Kapıları, pencereleri yoktur; kendilerinden başka her şeye kapalıdırlar.

Egonun pencereleri yoktur. Leibnitz'in bunun için kullandığı bir sözcük var: monad. Beşinci bedende kalanlar (monadlar), penceresiz atomlar haline gelirler. Artık yalnızsınız, yalnızsınız ve yalnızsınız.

Kuşkusuz bu kristalleşmiş egonun yok edilmesi gerekir. Metot olmaksızın nasıl yok edilecek? Hiçbir yol yokken onun ötesine nasıl geçilecek? Ondan nasıl kaçılır? Kapı yok. Zen rahipleri kapısız geçitten söz eder. Artık geçit de yok ama yine onu aşmak gerekiyor.

Öyleyse ne yapmalı? İlk adım: kristalleşme ile özdeşleşmeyin. Yalnızca bu kapalı "ben" evinin farkında olun. Yalnızca onun farkında olun -hiçbir şey yapmayın- ve bir patlama olacak! Kendinizi onun ötesinde bulacaksınız.

Bir Zen öyküsü vardır. Bir kaz yumurtası bir şişenin içine konmuş. Kaz yumurtadan çıkıyor ve büyümeye başlıyor ama şişenin ağzı çok küçük olduğu için dışarı çıkamıyor. Kazın büyümesi sürüyor ve artık şişenin içinde yaşayamaz hale geliyor. Şimdi, kazı kurtarmak için şişeyi kırmak gerekiyor yoksa kaz ölecek. Öğretmenleri arayışçıya soruyor: "Ne yapmalı? Biz kazı da şişeyi de kaybetmek istemiyoruz. İkisi de kurtulmalı. Bunu nasıl yapabiliriz?" Bu beşinci bedenin sorusudur. Çıkış yolu yok ve kaz büyüyor, kristalleşme tamamlanınca ne yapmalı?

Arayışçı bir odaya kapanıyor ve düşünmeye başlıyor. Ne yapmalı? Yalnızca iki çözüm görünüyor. Ya şişe kırılacak ve kaz kurtulacak ya da kaz ölüme terk edilip şişe kurtulacak. Arayışçı uzun uzun düşünüyor. Aklına bazı çözümler geliyor ama hiçbirinin uygulanamayacağını görüyor. Öğretmeni ona gitmesini ve düşünmeyi sürdürmesini söylüyor.

Arayışçı günlerce ve gecelerce düşünüyor ama bir çözüm bulamıyor. En sonunda düşüncenin yok olduğu bir an geliyor. Bağırarak dışarı çıkıyor, "Eureka! Kaz dışarı çıktı!" Öğretmeni nasıl diye bile sormuyor, çünkü sorunun tümüyle saçma olduğunu biliyor.

Beşinci bedenden ileri gitmek için insan kristalleşmenin farkında olmalı (kaz dışarıda!) Sizin de kendinizi dışarıda bulacağınız an, "ben"in yok olduğu andır. Kristalleşme kazanılmış ve kaybedilmiştir. Beşinci için kristalleşme (merkez, ego) çok önemliydi. Bir geçit, bir köprü olarak çok gerekliydi. Yoksa beşinci beden geçilemezdi. Ama artık ona ihtiyaç kalmadı.

Dördüncüden geçmeden beşinciye ulaşmayı başaran insanlar vardır. Pek çok zenginlik edinen bir kişi bir anlamda kristalleşmiştir. Ama kristalleşme beşinci bedendedir. Önceki dört beden onunla uyum içinde değilse bu bir hastalık haline gelir. Mahavir ve Buda da kristalleşmişlerdi ama onlarınki farklıydı.

Hepimiz egoyu tatmin etme peşindeyiz çünkü içimizin derinliklerinde beşinci bedene ulaşma arzusu yatıyor. Ama kestirme bir yol seçersek, sonunda kayboluruz. En kestirme yol ise zenginlik, güç ve politikadır. Ego tatmin olur ama bu sahte bir kristalleşmedir. Benliğiniz tümüyle uyum içinde değildir. Ayağınızda bir nasır çıkması ve sonra kristalleşmesi gibidir. Sahte kristalleşmedir, anormal bir büyüme, bir hastalıktır.

Kaz beşinciden çıktı, yani altıncıdasınız. Beşinciden altıncıya giden yol çok gizemlidir. Beşinciye kadar bilimsel metotlar kullanılabilir; yoga yararlıdır. Ama ondan sonra bu anlamsız bir şey olur çünkü yoga bir metodoloji, bilimsel bir tekniktir.

Beşincide Zen çok yararlıdır. Beşinciden altıncıya gitme metodudur. Zen Japonya'da gelişti ama başlangıç yeri Hindistan'dır. Kökleri yogaya dayanır. Yoga gelişti ve Zen oldu.

Zen Batı'da çok tutuluyor çünkü Batılı egosu bir anlamda kristalleşmiştir. Batılılar dünyanın efendileridir; her şeyleri var. Ama egoları yanlış yoldan kristalleşti. İlk dört beden aşılarak oluşmadı. Zen bu yüzden orada popüler ama yararı olamaz çünkü kristalleşme yanlış. Gurdjieff Batı için çok daha yararlı çünkü ilk bedenden başlayıp beşinciye götürüyor. O da beşinciden sonra yardımcı olamıyor. Onun teknikleri ile doğru kristalleşmeyi gerçekleştirebilirsiniz.

Zen Batı'da çok moda oldu çünkü kökleri orada değil; çok uzun bir süreçte Doğu'da geliştirildi. Hatha Yoga ile başladı ve Buda ile en yüksek noktasına ulaştı. Bu binlerce ve binlerce yıl boyunca dişi zihnin, alıcı zihnin alçak gönüllülüğü, pozitif eylem yapmak yerine zihnin her şeye açık tutulması ile oldu. Doğu her zaman dişi oldu. Batı ise erkektir, yani saldırgan ve pozitif. Doğu açık ve alıcıdır. Zen'in Doğu'da işe yaramasının nedeni diğer metotların ilk dört beden ile ilgili olmasıdır. Bu ilk dört Zen'in fışkırabileceği kökleri oluşturdu.

Günümüzde Japonya'da Zen neredeyse anlamsız hale geldi. Bunun nedeni Japonya'nın tamamen Batılılaşmasıdır. Bir zamanlar Japonlar dünyanın en alçak gönüllü insanlarıydılar. Artık bu alçak gönüllülükleri bir şovdan ibaret. Öz, çekirdeğin bir parçası olmaktan çıktı. Böylece Zen Japonya'dan kalkıp Batı'ya yerleşti. Ne var ki burada tutulmasının nedeni, egonun sahte kristalleşmesi.

Beşinci bedenden altıncıya kadar Zen son derece yardımcıdır. Yalnız o zaman, ne önce ne de daha sonra. Diğer bedenler açısından tümüyle yararsız, hatta zararlıdır. İlkokulda üniversite dersleri vermeye benzer.

Beşinci bedenden önce Zen kullanılırsa satori deneyimi yaşanır. Satori sahte samadhi'dir. Dördüncü (zihinsel) bedende satori içinizde güzellik duygulan ve dinginlik oluşturur. Daha sanatsal, estetiğe daha yatkın olursunuz. Fakat kristalleşmeye yardım etmez. Sizi dördüncü bedenden beşinciye götürmez.

Zen ancak kristalleşme sonrası işe yarar. Kaz şişeden çıkmıştır, "nasılı" olmadan. Zen bu noktada başlar; pek çok başka metotlar kullanıldıktan sonra. Bir ressam gözleri kapalı resim yapabilir; bu bir oyun gibi görünür. Bir aktör rol yaparken hiç de rol yapıyor gibi görünmeyebilir. Ne var ki bunlar uzun yıllar boyu zorlu çalışmaların sonucudur. Artık aktör son derece rahattır ama bu rahatlık bir günde kazanılmadı.

Yürürken bunu nasıl yaptığımızı hiç fark etmeyiz. Birisi bize nasıl yürüdüğümüzü sorsa, "yürüyorum işte, bunun nasılı yok" deriz. Ama "nasıl" bebeklikte öğrenilmiştir. Bebeğe yürümenin metodu olamayacağını mı öğrettiniz? Ona "haydi yürü!" mü dediniz? Bu çok saçma olurdu. O bunu anlamazdı. Krishnamurti bunu yapıyor. Bebek beyinli yetişkinlere, "Yürüyebilirsin. Haydi yürü!" diyor. İnsanlar onu dinleyince büyüleniyorlar, çok hoşlarına gidiyor. Çok kolay! Hiçbir metot olmadan "yürümek". Öyle olsaydı herkes "yürüyebilirdi".

Krishnamurti de Batı'da bu yüzden çok popüler oldu. Hatha yogaya, mantra yoganın, bhakti yoganın, raja yoganın ya da tantranın ne kadar emek, ne kadar zaman gerektirdiğine ve ne kadar zor olduğuna bir bakın. Yüzyıllar boyunca, bir sürü yaşam ve zorlu çabalar... Ama insanlar beklemek istemiyor. Kestirme bir yol, hızlı bir formül olmalı. Onun için Krishnamurti onları çekiyor. "Haydi yürü" diyor, "doğrudan Tanrı'nın içine gireceksin. Hiçbir metot yok." Ama metotsuzluk çok zor bir yöntemdir. Rol yapmıyor gibi rol yapmak, konuşmuyor gibi konuşmak, zahmetsizce yürümek ancak çok uzun ve zorlu çabalar sonucunda başarılabilir.

Çalışma ve çaba gereklidir, başka türlü olmaz. Ama onların da bir sınırı vardır. Bu sınır beşinci bedendir. Beşinciden altıncıya geçişte onlara gerek yoktur. Yoksa hiçbir yere gidemezsiniz; kaz asla dışarı çıkamaz.

Hintli yogilerin sorunu budur. Beşinciyi aşmak onlar için çok zor çünkü onlar metot bağımlısıdır. Metotlarla hipnotize olmuş durumdalar. Hep metotlarla çalıştılar. Beşinciye kadar açık biçimde belirlenmiş bilimsel metotları uygulayarak rahatça yol aldılar. Çaba gerekiyordu, onlar da o çabayı gösterebiliyorlardı! Ne kadar zor olursa olsun, onlar için sorun değildi. Ama sıra beşinciye gelince, metotlar dünyasından metotsuzluk dünyasına geçmeleri gerekti. O zaman ne yapacaklarını şaşırdılar. Durdular, yere çöküp oturdular. Böylece pek çok arayışçı için beşinci son nokta oldu.

Bu yüzden yedi değil, beş bedenden bahsederler. Beşincide kalanlar bunun sonuncu olduğunu sanıyorlar. Oysa ki bu son değil, yeni bir başlangıçtır. Artık birey olmaktan birey olmamaya geçmenin zamanı gelmiştir. Burada Zen ya da onun gibi zahmetsiz metotlar işe yarayabilir.

Zazen hiçbir şey yapmadan yalnızca oturmak anlamına gelir. Normal insanın bunu anlaması mümkün değildir. Hiçbir şey yapmadan oturmak! Bu nasıl olur? Bir Ghandi bunu anlar. "Tekerleğimi çevireceğim" dedi, "Bir şeyler yapmalı. Benim yaptığım eylem de benim duam, benim meditasyonum." Ona göre yapmamak yapmaktır. Beşinciden altıncıya giderken yapmamak eyleminin kendine özgü bir boyutu, bir coşkusu, kendisi ve ayarlamaları vardır. Daha önce anlaşılamaz.

Altıncıdan yedinciye geçişte metotsuzluk bile yoktur. Metot beşincide yok olmuştu. Altıncıda ise metotsuzluk yok oldu. Bir gün kendinizi öylece, yedincide buluverdiniz. Kozmos bile yok oldu. Var olan yalnızca hiçlik. Kendiliğinden oluşuverir. Bu oluşum altıncıdan yedinciye geçişe aittir. Oluşturulmamıştır, bilinmeyendir.

Oluşturulmadığı için daha önce olup bitenlerle ilgisi yoktur; onların devamı değildir. Oluşturulsaydı ortada bir devamlılık olması gerekirdi o zaman da varlık yok olamazdı -yedincide bile. Yedinci mutlak yokluktur: Nirvana, boşluk, varolmamak.

Varolmaktan olmamaya geçişte devamlılığın olması mümkün değildir. Oluşturulmayan bir sıçramadır. Yoksa altıncı bedene benzerdi. İşte bu yüzden altıncıdan yedinciye geçişten söz etmek bile mümkün değildir. O bir devamsızlık olgusudur, bir boşluktur. Bir şey vardı, şimdi bir şey var. Bu ikisi arasında bir bağlantı yok. Bir şeyin varolması sona erdi, bir şey başladı. Bir misafirin bir kapıdan çıkarken diğer bir kapıdan başka bir misafirin girmesi gibi bir şey. Birinin çıkması ile ötekinin girmesi arasında bir bağlantı yok.

Yedinci beden nihai bedendir çünkü artık oluşturulan, yaratılan dünyayı arkada bıraktınız. Yaratılıştan önce var olan ve yok oluştan sonra da var olacak olan orijinal kaynağa vardınız. Özetle, altıncıdan yedinciye metotsuzluk bile yoktur. Hiçbir şey yardımcı olamaz; her şey engel olabilir. Kozmikten hiçliğe geçiş bir olgudur; oluşturulmamış, hazırlanmamış, talep edilmemiştir.

Bu çok ani olur. Yalnız bir şey unutulmamalıdır: altıncıya tutunup kalmayın. Bu yedinciye geçmenizi engeller. Yedinciye geçmenin pozitif bir yolu yoktur ama negatif engeller olabilir. Bharma’ya, kozmosa takılıp kalabilirsiniz. "Oraya vardım!" diyebilirsiniz. Yedinciye ulaştıklarını söyleyenler ulaşmayanlardır.

"Biliyorum" diyenler altıncıda kalır. Yalnızca bir Buda altıncıyı geçti çünkü "bilmiyorum" dedi. Nihai soruları yanıtlamayı reddetti. "Hiç kimse bilmiyor" dedi, "Hiç kimse de bilmedi." Buda anlaşılamadı. "Hayır" dediler, "Öğretmenlerimiz bildi. Onlar Olan'ın Brahma olduğunu söylediler." Ama Buda yedinci bedenden söz ediyordu. Hiçbir öğretmen yedinciyi bildiğini söyleyemez çünkü bunu söylediği anda onu kaybeder. Onu bir kez bilince, onu bildiğinizi söyleyemezsiniz. Altıncı bedene kadar her şey sembollerle ifade edilebilir ama yedinci için bir sembol mevcut değildir. O yalnızca bir boşluktan ibarettir.

Çin'de tamamen boş bir tapınak var. İçinde hiçbir şey yok; ne bir resim, ne bir yazı, hiçbir şey. Yalnızca bomboş duvarlar. Rahip bile tapınağın dışında kalıyor ve "bir rahip tapınağın içinde olamaz, ancak dışında durabilir" diyor. O rahibe, tapınağın Tanrısının nerede olduğunu sorarsanız, "İşte, bakın!" diyor. Gösterdiği yerde boşluktan başka bir şey yok. Hiç kimse de yok. O, "Bakın! İşte! Şu anda Burada!" diyor. Ama orada yalnızca çıplak, boş bir tapınak var.

Objeler ararsanız altıncıdan yedinciye geçemezsiniz. Negatif hazırlıklar vardır. Negatif bir zihin gerekir. Hiçbir şeyi arzulamayan bir zihin. Moksha'yı, kurtuluşu, Nirvanayı bile, gerçeği bile aramayan bir zihin. Hiçbir şeyi beklemeyen hatta Tanrı'yı, Brahma'yı bile beklemeyen bir zihin. Hiçbir istek, arzu ve beklenti taşımadan yalnızca olan. Yalnızca olmak. İşte o zaman yedinci ortaya çıkar... ve kozmos bile artık yok olmuştur.

Yedinciye aşamalarla ulaşırsınız. Fizikselden başlayın ve eteriğe doğru çalışın. Sonra astral, zihinsel ve spiritüel. Beşinciye kadar çalışabilirsiniz. Beşinciden sonra yalnızca farkında olun. Orada yapmak önemini yitirir. Önemli olan bilinçliliktir. Ve en sonunda altıncıdan yedinciye geçerken bilinçlilik bile önemini yitirir. Yalnız oluş, olmak vardır. İşte tohumlarımızın potansiyeli budur. Olabileceğimiz budur.

 

 

OSHO

(Sessizliği Dinlemek, 81-100. sayfalar, Kuraldışı Yayınları)

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...