Jump to content

Phaethon : Güneşe Saldıran Alevler


nevermore

Önerilen Mesajlar

 

 

 

Güneşe saldıran alevlerler , yıldızların yer değiştirmesi, göklerden ateş yağıp dünyayı yakıp yıkması gibi temalar tüm eski mitlerde bolca bulunur ve bu mitler insana hoşca zaman geçireren edebi değerler olarak değerlendirilir.Bu mitlerden biride Phaethon ‘un Yolculuğu olarak bilinen hikayedir ;

Phaethon , Helios’un (Apollon) deniz perisi Clymene’den doğma oğludur.Henüz küçük bir yaşta bir gün arkadaşlarından biri onun ” Tanrı oğlu ” olma iddiasıyla alay edince çok kızar. Hemen annesine koşarak ” benim göklerde doğan ilahi bir çocuk olduğa dair ” kanıt göstermesini ister.Clymene , tek yapması gerekenin Helios’un güneşin doğduğu bölgedeki babasının sarayına giderek ona sorması olduğunu söyler.Bunun üzerine Phaethon doğuya , Hindistan topraklarına giderek Helios’un görkemli sarayına ulaşır, ve huzuruna çıkıp kendisini oğulluğa kabul edip etmediğini sorar.

Annesinin söylediği her şeyin doğru olduğunu söyleyen Helios , bunu kanıtlamak için oğluna isteği hediyeyi vereceğini söyler.Phaethon kendisine inanmayan arkadaşlarını mahçup etmek için ” Senin denetimindeki Güneş Arabasını bir günlüğüne ben sürmek istiyorum ” der.

Helios bunun çok hassas ve sorumluluk gerektiren bir iş olduğunu anlatmaya çalışsada oğlunu ikna edemez ve zoraki kabul eder ve nasıl süreceğini anlatır.

Güneş arabası zanaatlar tanrısı Vulcan tarafından yapılıp hediye edilmiş ve som altındır.Phaethon heyecanla arabaya biner ve dizginleri eline alır.Helios izleyeceği yolu iyice tarif etmiştir

” Boğanın boynuzları arasından ve Avcının okunun önünden geçerek , Aslan’ın çenesinin yanından süzülüp Akrep’in kıskaçlarına doğru yöneleceksin. Doğrultunu sabit tutup, kuzeye ve güneye kaymadan ortadan gideceksin.Ayrıca atları hükmetmeye çalışmalı ve kamçıyı kullanmamalısın. “

Yolculuğa başlayan Phaethon bir süre sonra işin hiçte kolay olmadığını anlar.Atlara hükmedemez ve Güneş Arabası denetimsiz bir hızla göklerde dolaşır.Aldığı tüm uyarılara rağmen doğrultusunu tutturamamış kuzeydeki, büyük ve küçük ayı ilk kez bu kadar sıcakla karşılaştığı için erimiş, Ejderha kuzey kutbuna sinip büzüşmüş ,Çoban korkuyla yerini değiştirmiş, hepsinden kötüsü rotayı tutturamadığından araba hızla dünyaya doğru yaklaşmaktadır. Bulutlar yoğunlaşmış, dağların dorukları ateş saçmaya, bitkiler kavrulmaya, nehirler kurumaya, şehirler yıkılıp küller altında kalmaya başlamıştır.

Felaketi durdurmak için Dünya Anne gök yüzündeki Zeus ‘u yardıma çağırmış, Zeus’ta yıldırımlarından birini arabanın üstüne yollamıştır. Bu darbeyle alev alan Phaethon ” Kayan bir yıldız ” gibi göklerden yeryüzüne düştü.Kaos engellenmiş düzen sağlanmıştı.

 

 

İyi bilinen bu hikayenin farklı anlatılarıda bulunur.Yunan ve Roma şairlerinin anlatılarında oldukça sık bulunur.Ovidius’un ” Metamorphoses” kitabında oldukça ayrıntılıdır. Rönesans’tan başlayarak eski Yunan ve Romayı keşfeden batı Phaethonun ürkütücü hikayesini Dante Alighieri başta olmak üzere sık sık kullanmışlardır.

Bu dramatik hihaye sonrasında Helios oğlunu yitirmiştir.Peki Phaethon miti insanoğluna ne anlatmaktadır. ?

Şımarık bir çocuğa dair abartılı edebi bir esermi ?

Yoksa güneşin her gün doğudan doğmasıyla ilgili folklörik bir hikayemi ?

Yoksa insanoğlunun bir dönem tanıklık ettiği ve kaderini değiştirdiği göksel bir olayın katasforik sonuçlarımı ?

Helios ve oğluyla ilgili ayrıtıların sıradan olaylar olmayıp , uzak geçmişte yaşanan gerçek göksel bir olay olduğu fikrini dile getiren ilk defa İÖ 5 yy ünlü filozofu Platon oldu.Timaeus adlı eserinde yitik kıta atlantisi anlatırken, Solon’a Mısırlı rahipler tarafından aktarılan eski kayıtlara gönderme yaparak , bunların düzenli aralıklarla yinelenip bir çok ülkeye ve halka yıkım getiren Büyük yıl’ın kış mevsiminde seller, yaz mevsiminde kavurucu sıcak ve ateşle ortaya çıkan küresel afetlerden söz eder.Platon dünyanın yaşadığı bu döngüsel felaket olgusunu Büyük Yıl seyri içinde hareket eden gezegenlerin belirli konumlarına bağlı göksel kökenle ilişkili olduğunu önerir.Burada sözü edilen Büyük Yıl , eskiçağ toplumlarındaki “sar” kavramıyla anlatımı bulunan 3600 yıllık döngüden ve Orta Amerika astronomisinin en fazla dikkat çeken ve her biri 5125,36 yıl süren “dünya çağları” kastedilir.Eski astronomlar uzun zaman dilimlerini 3600 yıllık döngülerle ölçmüşlerdir.Örneğin Hindu geleneğinde “Saptarshi ” (yedi bilge) adıyla bilinen ve 3600 yıl süren temel bir çağ birimi vardır.Benzeri biçimde platonda 3600 yılı temek döngü alarak Tanrısal bir yaratığın döngüsünü kusursuz olarak belirlerken, Büyük Yıl ‘ı oluşturan ana birim olarak değerlendirir.

Antik çağ düşüncesinde Büyük Yıl kavramı , dünya ekseninin uzun vadede gerçekleştirdiği bir yalpalama sonucu ortaya çıkan ekinoks gerilemesi adlı hareketle ilişkilidir.Buna göre ekinoks noktaları, yaklaşık olarak her 2148 yılda bir, 30 derece yani bir burç geriler.Söz gelimi İsa’dan önce yaklaşık 4500 ile 2300 yılları arasında ilkbahar ekinoksunda (21 Mart) güneş , Boğa Burcu hzasındadır fakat 2300 den sonra Boğanın yerini Koç takım yıldızı alır.İçinde bulunduğumuz yıllarda Balık takımyıldızlarının sonunda olup Kova’ya geçmek üzeredir.Ekinoksların tekrar aynı hizaya gekmesi 25,776 yıl geçmesi demektir.Platon kozmik süreci oluşturan temek birim olarak 2148 yılı değil, 3600 yılı kullanıyor ve büyük yıl ile kastettiği 36,000 yıl olduğu düşünülüyor. Platon bu mitte anlatılan katasforu ahlaki bir ders olarak değil, uzak geçmişte yaşanan göksel karmaşanın toplumsal belleklerde yarattığı izler olarak yorumlar.Getirdiği açıklama gezegenlerin ve takım yıldızlarının uzun aralıklarla yerleştiği özel konumlarıyla bağlantılıdır ve bu göksel dizilimler yazgı gibidir.

Phaethon miti ve anlatılan dramatik olay Roma’lı şair ve düşünürlerde yakından ilgilendiler. Bunların en kayda değeri Lucretius , Nesnelerin Doğası adlı çalışmasında hikayenin seyrini özetledikten sonra , tabi bunlar yunan şairlerinin anlattıkları diyerek hafif küçümseyici bir bakışla destans bir şekle büründürülen olayın aslında evrendeki süreçlerle ilgili elementler arası savaş olarak yorumlar ve doğaldır.Dolayısıyla kozmosun yapısına yönelik bir müdahale, olaganüstü gelişme yoktur.Evrende belirli aralıklarla yinelenen döngüsel bir olaydır.

Lucretius bu görece maddeci yaklaşımını izinden yürüdüğü ünlü düşünür Epicurus’tan almıştır.Epicurus , tanrıların göksel olayları açıklamak için kişiselleştirildiği hikayeleri ve mitleri bütünüyle dışlar ve bu yöntemle dünyayla ilgili olguların gerçekliğe yabancılaşacağını düşünür.Lucetius evrensel süreçlere açıklama getiriken mitin kendisini değil, arkasında yatan gerçek olguyu deşifre etmeye çalışır.

Platon, Euripides , Ovidius ve Lucretius gibi klasik dönem düşünürlerini meşgul eden mit ortaçağda sisler altında kalıp unutulduktan sonra Rönesansla birlikte yeniden gündeme gelir. Dante’nin ünlü yapıtı İlahi Komedyasını oluşturan Cennet, cehennem ve Araf adlı uzun şiirinde mistik bir hava hakim olsada , aslında yapıt kozmosun yapısı ve dönüşümleriyle ilgili meraklı bir arayışın adımlarıdır.Araf’ta takımyıldızlarının konumları ve gök cisimlerinin yörünge hareketleri sırasında izledikleri tutulum çemberi, Cehennemde sürdüğü arabanın kontrolünü yitiren Phaethonun neden olduğu ürkütücü felaket dile getirilir.

Onaltıncı yüzyılın egzotik düşünürlerinden Paracelsus ‘da pahaethon mitini göksel olgularla bir biçimde bağlantılı olarak mistik bir dönüşüm olarak yorumlar.Paracelsus’a göre yaşanılan dünyanın sonu bu mitte anlatılan tarzda bir kuyruklu yıldız sonrasında yaşanacak felaketlerle son bulacağı şeklindedir.1531 yılında Avrupa semalarında görülen bir kuyruklu yıldızın ardından hasatın kötü geçmesi ,salgın hastalıklar,savaşların kızışmasına ve ekonomide yaşanan olumsuzluklar bu kanadın düşüncesini güçlendirir.

Aydınlanma Çağında , bilimin ve analitik düşüncenin hızla ön plana çıkmasıyla espi pagan mitlerini ve inanç sistemlerini masaya yatıran Avrupalı düşünür ve sanatçılar, mitoloji kategorisinde ele alınan metinleri bilgi süzgecinden geçirerek yeniden yorumlamışlardır.

On sekizinci yüzyılda bile Antoine-Laurent Lavoisier’inde bulunduğu bilim adamları gökten taş yağmasının mümkün olmadığını sözü edilen düşmüş kütlelerin dünya orjinli, volkanik püskürme yada yıldırım çarpması sonucu alevli bir gürültü ile düştüğü izlenimi veren dünyasal katasforlar olduğunu söylemişlerdir.Uzun süren tatışmalardan sonra 1798 yılında Hindistan’ın Benares bölgesinde yaşanan meteor yağmurları sonrasında kalıntıları inceleyen Edward Howard raporunda bunların uzaydan gelip dünyaya düşen kaya ve metal parçaları olduğunu kesin olarak açıklamıştır.

Buna karşın , gök cisimlerinin hareketlerinin dünyayı fiziksel olarak etkileyebileceğine karşın kemikleşmiş bir kanı vardır ki, on dokuzuncu yüzyılda bile akıl dışı hikayeler olduğu düşünülür.1809 yılında Yale üniversitesinden iki önemli bilim adamı Başkan Jefferson’a Connecticut - Weston kentine düşen metal ve kaya parçalarının dünya dışı olduğunun raporu sunulmuş, Jefferson insanların buna ikna edilmesinin oldukça zor olduğunu söyleyerek kaçık iki bilim adamı fikrine halkın daha rahat ikna olacağını söylemiştir.

On dokuzuncu yüzyıl sonlarında Ignatius Donnelly adlı hukuk eğitimi almış entelektüel bir politkacı 1882 yılında oldukça uzun araştırmasının sonucunda ” Atlantis : Tufan Öncesi Dünya ” adlı kitabıyla büyük sansasyon yarattı.Donnelly bu anlamda alternatif araştırma ve tezler üzerine kurulu asıl parlayışı yirminci yüzyılda olan literatürün fitilini ateşledi. Kitabının gördüğü büyük ilgiden bir yıl sonra Ragnorak adlı ikinci sansasyonel kitabını yayımladı . Yeryüzündeki dramatik değişimlere yol açan olayların köksel orjinli olduğunu öne sürdü.

 

Donnelly kitaplarında anlattıkları ve mitlere olan sıra dışı yaklaşımı ve agnostik tavırları nedeniyle muhafazakar ve dindar cevrelerden sert eleştiri beklerken oldukça övgü almıştır.İkinci kitabı , Ragnarok : Ateş ve Çakıl Çağı neredeyse bütünüyle phaethon miti üzerine kurulmuştur.Dünyanın çok yakınından geçerek yoğun göktaşı yağmuruna neden olan , hatta beklide gezegene çarpan serseri bir kuyruklu yıldızın sebep olduğu katasforik düzensizlikler yaşanmıştır. Donnelly’ ye göre , sıcak bir çekirdeğin üzerinde kayalık bir kabuktan oluşan yeryüzünün , bizim yaşadığımız en üst yüzeyindeki kil,kum ve çakıl yığınları , Louis Agassiz’in başını çektiği Jeologların ileri sürdüğü gibi , uzak geçmişteki buzul tabakalarının hareketinden değil yeryüzüne çarpan gök cisimlerinin kalıntılarından oluşmuştur.Tarih öncesi cağlarda oluşmuş bu katasforun mitler ile bize ulaştığı söylemektedir. Bilimsel cevrelerse böylesine bir değişimin aniden yaşanmayacağını yüz binlerce yıla yayılan bir sürecin içinde gerçekleştiğini evrenin içerisinde süprizlere yer olmadığını söyleyerek konu tartışılmadan kapandı.Bir kaç yerbilimcinin sınırlı ilgisi dışında bilim adamları tarafından kesin olarak dışlandı.

Kitabın adını İskandinav mitolojisinden ödünç alan Donnelly , kuzey inançlarına göre ölen bir savaşcının ruhu, Odin’in nedimeleri olan Valkyrie adlı periler tarafından bir tür cennet diyebileceğimiz Valhalla’ya taşınırdı.Savaşcı burada besnelip dinlendirildikten sonra nihai büyük savaşa, Ragnorak ‘a hazırlanmaktadır.Yakındoğu inançlarındaki Armageddon’dan farklı olarak sonunda iyilerin kazandığı bir mücadele değil , yitirilmesi kaçınılmaz olan bir savaştı ve gökten gelen alevler, yere düşen yıldızlarla birlikte dünyanın sonu beklenmektedir.Donnelly, Edda adı verilen ve kuzey Sibyl’ları olarak bilinen Volva’lar tarafından dizelerde çizilen Ragnorak resmini , bir kuyruklu yıldızın yol açtığı facianın belleklerdeki tortuları olarak görür.

İskandinavyalıların efsanerinde , kuyruklu yıldızın gelişini anlatan çarpıcı bir kayıt yer alır.Kuşaklar boyunca yinelenmiş çeşitli dillere çevrilmiş ,üzerinde yorumlar yapılmış, eleştirilmiş ,üzerine yorumlar yapılmış, eleştirilmiş fakat asla anlaşılmamıştır.Geleceğe ait bir katasfor beklentisi olarak yorumlanmıştır fakat hiçte öyle değildir.Sözcüğün etimolojisi bile kuzey dillerinin hemen hepsinde yağmur ve toz bulutu anlamına gelir.Donnelly’ye göre kargaşayı getiren ve yıkımlara yol açan olayda , birden fazla kuyruklu yıldız varlığı söz konusudur.Bunlardan biri Fennis Kurdu , diğeri Midgard Yılanıydı ki, o ortaya çıktığında denizler kabarıp karalara saldırır.Donnelly çarpmadan önce dünyanın çok yakınından geçen bu ikinci kuyruklu yıldızında , okyanuslar üzerinde şiddetli gelgitlere neden olduğunu düşünür.

Phaethon miti de, Donnelly’ye göre İskandinavların Ragnorak ile anlatmaya çalıştıkları büyük göksel facianın , yunan ve roma kültüründeki paralelinden başka bir şey değildir.Karmaşanın nedeni gök yüzünün yükseklerinde gerçekleşen bir olaydır, dış uzaydan gelerek yıldızları tehdit eden ve dünyanın üstüne ölüm kusan bir dizi felaket yaşanmıştır.

Ragnorak yayımlandıktan kısa bir süre sonra Endonezyada’ki krakatoa volkanının patlamasıyla yaşanan katastrof, jeolojik değişimlerin bilim adamları tarafından ileri sürüldüğü gibi çok uzun süreçler gerekmediği, yavaş ve önceden tahminin mümkün olmadığı yönündeki söylemlerini yalanlarcasına etkiler görüldü.Bazı jeologlar, buzul teorisiyle ilgili ciddi kuşkularının olduğu ve Donnelly alternatif teorisini inceleme altına aldıklarını açıkladılar.

Bilimsel cevrelerin Donnelly teorisindeki itiraz ettikleri nokta, göksel olayların katasforik etkisi değil, bu olayların yakın geçmişte olabileceğinin imkansızlığı idi.Diğer bir eleştiri noktası ise yeni yeni filizlenmeye başlayan alternatif teorilerin uslup sorunuydu.

Ignatus Donnelly ‘nin ileri sürmüş olduğu kimi iddialı önermeler inandırıcılık sınırlarını hayli zorlasada konuyla ilgili bilim dünyasına araştırmak üzere alternatif ilk teorilerin fitilini ateşleyen kişidir.Aynı zamanda ortodoksin bilim dünyasının araştırma zahmetine dahi girmeden aforoz edilen ilk araştırmacıdır.

Ortodoksin bilimin Donnelly’nin öner sürdüğü iddialarını tümden red etmesinden kırk yıl sonra mitler içinde dünyanın geçmişine dair eskatolojik ipuçlarının gizli olduğu ilk modern çağ bilim adamı Franz Xaver Kugler ‘ın dikkatinden kaçmadı.Yirminci yüzyılın en radikal ve analitik bilim adamlarından biri olarak Kugler , kariyerine kimya öğretmeni olarak başlamış, 1894 yılında yakın dostu astronom ve matematikçi Joseph Epping’in ölümünün ardından alan değiştirerek onun çalışmalarını kaldığı yerden devam ettirmiştir.Bu tarihten itibarende tüm zamanını mezapotamya astronomisi ve matematiğine ayıran , 19 yy boyunca bulunmuş tabletleri branşında tasnif ederek bunların detaylı çalışmalarını yapmıştır. “Die Babylonnische Mondrechnung-1907 ” adlı eseri bugün hala babil matematik ve astronomisinde temel kaynakçadır. Kugler, Otto Neugebauer, Abraham Sachs, B.L Van der Waerden gibi uzamanların önünü açmıştır.

 

Kugler , çağının yaygın babil düşünce ve mit sisteminin diğer kültürlere yansıdığı düşüncesini takip ederek bunların kültürel difüzyon sebebiyle değil farklı uygarlıkların aynı göksel olaylara tanık olmasıyla açıklanması gerekliliğini savunmuştur.Birbirine çok benzeyen mit’ler insanların belleklerinde bırakılan sıra dışı olayların izleridir.Kugler sınıflandırmış olduğu on binlerce tableti araştırmacı değil matematikçi gözüyle yorumlamıştır. Ölmeden iki yıl önce yazmış olduğu Sibyllinischer Sternkampf und Pahaethon in Naturgeschichtlicher beleuchtung , konuyla ilgili ayrı bir önem taşır.

1927 yılında yazmış olduğu bu kısa incelemede otuz yıl boyunca yapmış olduğu araştırmaların sonucunda göksel olayların katasforik etkisini bulgularıyla ortaya çıkarmıştır. Phaethon mitinde anlatılan olay, bir mevsimsel yenilenme veya ahlaki bir ders değil İ.Ö 1500 yıllarında göklerde görülen büyük, parlak bir ateş topunun parçalara ayrılarak dünyaya düşmesi sonucu yaşanan kargaşadır.

Kugler yenilikçi ve devrimci fikirleri dar bir gruba değil geniş kitlelerin duyması gerektiğine inanan kişidir.Bilimsel akademik cevrelerin üzerinde uzmanlaşabilmek için yıllarını verdikleri teknik rutinlere ve bunların kabul gören tezlere tutsaklığı konu hakkında tekrardan öteye geçemeyip dünyanın gerçek tarihinin üstünü örtmektedir. Bu nedenle eserlerini kamu ilgisine yönelik yazmıştır.

Eski metinler çogu bilim adamlarınca saçma ve hayal gücünün bir ürünü olarak değerlendirilmekte , bunların kozmik olaylarla açıklanması gereken alegoriler olduğu bugün bile hala tam olarak kavranabilinmiş değildir.Fakat bugün batı bilimi eski insanın kozmoloji ve mantıksal açıklama seviyesine daha yeni gelmiştir.

Phaethon mitinde dile getirilen afetlerin ” ateş ve sel ” olmak üzere iki yönü olduğu ; Afrikaya (Etiyopya ve Aşağı Mısır ) ateş yağarken , Anadolu , Yunanistan , Avrupa bölgesinde tahmin sınırlarını aşan seller yaşanmıştır.Aynı zamanda doğu ve batı mitleri incelenirse dünyanın bir yüzünün karanlıkta diğer yüzününse bu göksel savaşlar bitene kadar aydınlıkta kaldığı yerel kültürlerde kayıtlıdır.

Kugler araştırmalarında İ.Ö 1528 tarihini kodlamıştır.Döneminin jeolojik araştırmalarındaki yetersizlik onu tarihlendirme konusunda küçükte olsa yanıltmıştır.Eğer Kugler araştırmalarını yetmiş yıl sonra yapmış olsa jeolojik bulguların saptanması sayesinde tam olarak İ.Ö 1650 yılını tarihleyecektir.Exodus mitine esin kaynağı olan bu olay mit-oloji denilerek bir kenara atılan eski anlatılara bakış tarzını tümden değiştirmiştir.

Egemen bilimsel paradigmanın sadık ve muhafazakar izleyicilerinde alışık olduğumuz tavır, mitlerin neredeyse tümünün yeryüzüne ait doğa olaylarının anlatımlarının şiirsel ve ironik ifadesi olarak yorumlanmaktadır.Modern dünyanın bilimsel kurumlaşmasını teslim alan bilimsel paradigma son dörtyüz yılda gelişmiş ve bundan öncesi eski toplumların büyü ve tapınma ayinleri olarak açıklanmıştır.Bu kasıtlı ve bilinçli bir yorumlamadır.İnsan evrimindeki basamakları çoklu tanrıdan tekli tanrıya eviren modern bilimin sözcüleri bir nevi tek tanrı anlayışını yaygın hale getirmek için perde arkasında çalışmaktadırlar.

Egemen bilimsel yapılar içerisinde Phaethon mitine bağlı olarak yeryüzünde yaşanan bir katasfor, Kepler ve Newton ementüsü ile ilkelerine sıkı sıkıya bağlı , istikrarlı ve uyumlu evren modelini kökten sarsmak demektir.Bilimsel bakış açısı olarak tarafımıza sunulan düşünce sadece ideolojik ve özünde sınıfsal bir bakış açısının ürünüdür.

Kugler’ ın yazdıkları o günlerde dar bir cevrede ilgi gördü.İlginç bir raslantı 1908 yılında Sovyet bilim adamı Leonard Kulik 1908 yılında , Sibiryanın Tunguska bölgesine düşen iri bir gök taşının neden olduğu krater ve cevresindeki geniş bir alan üzerinde yarattığı yıkım yirminci yüzyıl başlarından itibaren paradigmanın zaferine gönülden inanan bilim ortodoksisini mutsuzluğa boğdu.Meteor yerleşim alanına düşmüş olsa idi bilinen en büyük facialardan biri olacaktı.Tüm bu bilgiler ışığında bile dünya dışı etkiler ile yaşanan katasforik olayları yok sayma yolunu seçmiştir.

 

Franz Xaver Kugler , Sibylline Yıldız Savaşları ‘nı yayımladıktan iki sene sonra 1929 yılında öldü.Yirmi yılı aşkın bir süre sonra bilim dünyasının en sansasyonel ismi Dr.Immanuel Velikovsky tarafından tüm engellemelere rağmen konu tekrar gündeme taşınmıştır.Güneş görünümündeki meteor yağmurları ” Çarpışan Dünyalar”‘da bambaşka bir boyut kazanacaktır.Velikovsky’ye göre Kugler’in mitlerinde varlığını saptadığı İ.Ö 1500 dolaylarında beliren iri kızıl gezegen Venüs gezegeninden başka bir şey değildir.

 

Franz Xaver Kugler phaethon mitine getirdiği devrimci yorumun önemi kısa zaman önce fark edilmeye başlandı.Bunda uniformitarian paradigmanın karşısına dikilen katasforist okulun son çeyrekte aştığı büyük mesafe ve kaydedilen gelişimin yanı sıra eskiçağ metinleri ve ağırlıklı olarak mitler üzerinde çalışan açık fikirli ve genç bilim adamlarının sayıca artmaya başlamalarının büyük payı vardır.

kaynak

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

  • Similar Topics

    • Deodorant sıktıktan sonra güneşe çıkmayın

      International Hospital ve Acıbadem Bakırköy Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Ahu Birol, "Deodorant sıkıp güneşe çıkınca, içindeki kimyasallar güneşle birleştiğinde vücutta alerjik tepkiler, tahriş, kızarıklık, kaşıntı, yanma ortaya çıkıyor. Bu nedenle özellikle yaz aylarında güneş görebilecek bölgelerde deodorant kullanılmamalı. Çünkü insanlar hangi kimyasal maddelere ne tepki vereceğini bilemeyebilir" diye konuştu.   Güneşten korunma ürünleri ve kremler hakkında ise Birol şunları söyledi:

      , Yer: Sağlık

    • Güneşe Mektup

      Uzun zaman önce bir ülke varmış refah içinde yaşayan. Ülkenin refah içerisinde yaşamasının sebebi iyi yürekli, dürüst kralı imiş...   Kral zaman zaman tebdili kıyafet ülkeyi dolaşır, halkının dertlerini dinler, sorunlara çözüm bulurmuş...   Gene böyle bir günde kral dolaşırken, yolu dağ başında bir göl kenarına düşmüş. Gölün kenarında ki ağacın dibine çökmüş aksakallı bir dede, bir elinde bir kese, diğerinde bir kese. Birinden bir taş alıp, diğerinden aldığı taşa bağlayıp göle atıyormuş...

      , Yer: Not Defteri

×
×
  • Yeni Oluştur...