Jump to content

E&İ-Bölüm3-Doğu Ezoterizmi


hexagram

Önerilen Mesajlar

DOĞU EZOTERİZMİ

 

**Hint Ezoterizmi

 

Bu bölümde Vedalar ve Upanişadlar'dan bazi ezoterik hususlari inceledikten

sonra Budizmle ilgili ezoterik konular ele alinacaktir.

Hinduizmin temelini Vedalar teşkil eder. Bunlar Hint'in kutsal metinleridir. Çok

eski yapitlardir. Bir kismi, çeşitli yazarlar tarafindan ifade edilen ortak görüşe

göre, vahye dayanarak verilmiş bilgilerdir. Bunlarin arasindan bir kismi bu

inisiyasyona bağli büyük düşünürlerin yorumlarindan meydana gelmiştir. "Veda"

esasinda "dini bilgi" demektir. Dört büyük bölümden meydana gelir: Rig Veda,

Atarva Veda, Sama Veda, Yajur Veda.

 

Rig ve Atarva Vedalar nesir (düz yazi) şeklinde yazilmiştir. Sama ve Yajur

Vedalar da ilâhiler (şiir) tarzinda yazilmiştir. Bunlar Hint diline göre pek şairane

yazilmiş değillerse de içlerinde yer yer fevkalâde güzel beyitleri de mevcuttur.

Rig Vedalar lirik şiirleri, destanlari içinde toplayan bir eserdir. 1028 parça tutan

ilâhiler 10 kitaba (mandalaya) bölünmüş durumdadir. İlâhiler yazanlar

düşüncelerini bazen ilâhi ilhama dayandirmak suretiyle yazmiştir. Vedalar'daki

birikim kisa bir devrede meydana gelmemiş, bir hayli zaman geçtikten sonra

toplanabilmiştir.

 

Atarva Veda, Zend Avesta'da (Perslerin kutsal kitabi) "Atars" diye zikredilen bir

sözcüğe de sonradan dönüşmüştür. "Atarva" demek, "ateş rahibi, büyücü"

anlamina gelir. Fakat esasinda "Atarva" sözcüğü, eskiden "Atarva Angirasah"

olarak ifade edilirdi. Burada iki tane sözcük bulunmaktadir: "Atarva", büyünün

(majinin ak olamyla), iyi rahipler tarafindan yapilan şekliyle ilgilidir. "Angira"lar

da yikici, öldürücü, kara büyü yapan rahiplerdir. Yani bir kismi ak büyücü, bir

kismi kara büyücü. Bu bize şunu göstermektedir ki, Atarva Veda, daha çok

"sihire ait düsturlar"i içinde toplamiştir.

 

Burada, büyü hakkinda biraz açiklamada bulunmak yerinde olacaktir. Her ne

kadar, tam olmayan kültürlerle zihinlerde yerleşmiş olan " büyü" sözcüğü bizler

için ürkütücü bir anlam taşiyorsa da, eski bilimlerde "maji" bizim bugün

anladiğimiz anlamda kiyida köşede, mezarliklarda, karanlik odalarda kötü

tesirleri başkalarina yüklemeye çalişan (imajinasyon, dua vs. gibi yollarla)

büyücüleri kastetmez. Majinin kökü, esasi, tabiatta mevcut olan fakat insan

aklina ve idrakine pek siğmayan bazi esasli gizli kanun ve ilkelerden doğmuştur.

Başka deyimle, maji âlemi, tanrilik ve aşaği amillerin itaat ettikleri, çikan ve

inen bir seri hâlinde siralanmiş bir amiller sistemidir. Bunlarin yakalanmasi ve

uygulanmasi sanatidir.

 

Şüphesiz evrende, bugün gözlemci ve deneyci insanin aletinden ve gözleminden

kaçan birçok kuvvetler, tesirler vardir. Öteden beri insanlar bunlari sezmişler,

hatta zaman zaman kullanma imkânlarini da elde edebilmişlerdir. Esasinda maji

ile uğraşmak çok büyük bir sabir, büyük bir yetenek, büyük bir irade ve

hassasiyet isteyen bir meseledir. Bu tür işlerle uğraşanlarin delirdiği, felç

geçirdiği, ağzi-yüzü çarpildiği söylenegelmiştir. Bunlarin esasi, bir yerde de

müeyyide (yaptirim gücü) olmasindadir. Yani her önüne gelenin bazi tabiat

güçleriyle, bazi psişik kuvvetlerle cahilce bir şekilde uğraşmamasini sağlamak

için ortaya çikan bilgilerdir.

 

Bu bir gizli güç; kullanabildiğiniz, onun şartlarina göre hareket edebildiğiniz

sürece size yararli olabilir, aksi takdirde sizi yok edebilir. Tabiatin bazi güçlerini

kullanabilmek ya da kullanamamak, insanin hünerine kalmiştir. Bunu

beceremediğimiz zaman bir ters tepki ile karşilaşip kendimize zarar verebiliriz.

İşte Atarva Veda'da zikredilen bu büyüye ait düsturlarin esasi, bizim anladiğimiz

anlamda kaba, bayaği bir büyücülük tarzinda da değil, maji tarzinda, doğada

mevcut olan gizli güçlerin kullanilmasi amacini gütmüştür. Üstatlar tarafindan

öğretilmesi şarttir: Richi, Gürü vs. gibi. İnsan bunu tek başina yapmaya kalkarsa

kendisi ve etrafi için pek hayirli olmayan çok ters sonuçlar ortaya

çikabilmektedir. Bu anlamda, Atarva Vedalar bir maji düsturudur.

Sama ve Yajur Vedalar kurbana ait düsturlarla ilgili konulardir. Tevrat'ta

"Sayilar" bölümünde devamli olarak Tanri'ya olan ibadetin nasil yapilacaği,

şeklin nasil olacaği, ne yenip ne içileceği, eşyalarin nasil tanzim edileceği,

kurbanin nasil kesileceği, nasil takdim edileceği, nasil ateşte yakilacaği vs.

hakkinda gayet uzun talimatlar, düsturlar vardir. Bu sistem çok önce Yajur ve

Sama Vedalar'da da bir tür ezoterik çalişma mahiyetindeydi.

 

Büyü düsturlari, yüksek bir ruh taşiyan dualarla karişmiş olmalidir. Yani

herhangi bir yerde majik bir ameliye meydana getirilecekse, muhakkak ki,

yüksek bir ruhsal amaç taşinmalidir. Maji yapilirken üstün, yüksek bir

mantaliteyle hareket edilmelidir. Her hareket ifşa edilmemiş bir alâmetin, her

şey gizli kuvvetin sembolünden başka bir şey değildir. Burada "hareket"

kelimesiyle büyü sirasinda yapilan çeşitli hareket kastedilmektedir. Yere çizilen

daire, yüze sürülen boyalar, odanin çeşitli yerlerine çizilen diyagramlar vs. gibi.

Bütün bunlar ifşa edilmemiş yani açiğa çikarilmamiş bir hareket ve alâmetin

sembollerinden başka bir şey değildir.

 

Bütün bu yapilan şeyler, gizli bir kuvvetin sembolleştirilmesinden ibarettir.

Orada bir mum yakmişsa, sandal ağacindan bir buhur tüttürmüşse, alninin

ortasina kirmizi boya sürmüşse, falan türlü elbise giymişse, birtakim resimler

asmişsa vs. bütün bunlarin esasi, ortaya çikmamiş bir kuvvetin

sembolleştirilmesinden ibarettir. Bunu da ancak üstat (richi, gürü) bilir ve çirak

olanlarin da bunu öğrenmesi gerekir. Dişaridan, gözlem yoluyla, ayni şekil

şartlarini meydana getirirsek, maji yapabileceğimizi düşünmek biraz hatali olur.

Büyük okültistlerden Papüs, Çar II. Nikola’nin huzurunda büyük bir maji ritüeli

yapmişti ve Çar'i ölmüş babasiyla görüştürmüştü. 5-10 dakika süreyle babasinin

materyalize olmasina aracilik etti. Bu olaydan sonra tekrar Paris'e döndüğünde

kendisine sorulan sorulari cevaplandirirken, "Maji yapacak bir kişinin kendisini

derin bir somnambül (ipnotik trans sirasinda derin uyku) hâline sokmasi gerekir,

aksi takdirde başari ihtimali oldukça azdir." şeklinde konuşmuştur.

 

Papüs, Çar II. Nikola ile babasini materyalize tarzda görüştürürken, elinde bir

kiliç, sirtinda özel bir giysi, yerde bir daire, yanmakta olan bir tütsü var idiyse de

bütün bunlar, esasinda Papüs'ün bir hazirliğindan ibaretti. Kendisi somnambül

hâline geçmiş bulunuyordu. Görülüyor ki, maji, tamamen psişik güçlerle hareket

edebilmek ve bu psişik güçlerle hareket sayesinde, mevcut olan psişik

kanunlardan, bilinmeyen bazi doğa güçlerinden yararlanmak demektir. İşte

Sama ve Yajur Vedalar ve onlardan önceki Atarva Veda hemen hemen bütün

bunlarin sirlarini ifade etmiştir.

 

Veda dininde, bilindiği gibi, pek çok ilâhlar vardir. Bunlar, doğada mevcut olan

birçok olaylari, evrenin ince özelliklerini ifade etmek için, o devrin kültürüne ve

sembolik anlayişina uygun olarak ortaya konulmuştur. Esasinda o devrin

insanlari, bizlere bugün aktarildiği gibi birden çok tanriya inanan kişiler

değillerdi. Onlarin "İlâh" olarak ifade ettikleri şey, biraz önce belirtmeye çaliştiğim

doğa güçlerine ait sembolizmden ibarettir. Nedense, bu sembolleştirme

yöntemi, çok genel bir metot olarak eskiden beri kullanilmaktadir. Bu, herhalde,

eski Mu kültüründen gelen bir alişkanlik olsa gerek...

 

Oradaki üstatlarin kendi okullarinda tespit ettikleri sistem, bozulmadan Orta

Çağ'in sonlarina kadar gelmiştir. Yani bilgileri, ilkeleri, kanunlari, güçleri,

hayatin akişina ait pek çok esaslari semboller içerisinde anlatma metodu

süregelmiştir. İşte "İlâhlar" bu sembollerden ibarettir. Esasinda onlar hiçbir

zaman 20-30 tane ilâha tapar değildiler. Hatta Vedalar'da 333.000 ilâh vardir.

Doğayla, evrenle, ruhla ilişkili ilkelere ait bu derecede geniş bir tasnif

yapabilmişlerdir. Vedalar'in şairleri evrenin birtakim güçlerle dolu olduğunu

daima anlatmaya çalişmişlar ve bunu hissettirmişlerdir.

 

Vedalar'daki tanrilarin çok defa doğanin tanrilari ya da kuvvetleri, temsilcileri

olduklarina dikkat çekilmiştir. Fakat bunu, doğayla yakindan ilgili olduklari,

doğal olaylar ile bu ilişkileri şairane tasvirlerde gösterildiği manasina anlamak

da doğru değildir. Örneğin, bir "Agni"den söz edilir. Agni, ikinci derecede bir

ilâhtir. Çünkü ondan evvel İndra, Vişnu vardir. Agni ateş ilâhidir. Günahlari

temizleyen, insanlara tanrilarin teveccühünü tekrar kazandiran bir ilâhtir.

İslâmda da buna benzer ifadeler vardir: Cehennem ateşi esasinda insanlarin

selâmeti için konmuş olan bir ateştir ve onlari günahlarindan arindirmak için

mevcuttur. Burada cehennem ateşine affolunan düşünce ile Agni ilâhinin görevi

arasinda çok yakin bir benzerlik vardir.

 

Vedalar'in önemli sembollerinden birisi de "ilâhi içki" sembolüdür. İslâmda da

ilâhi içkiler vardir. Cennette olanlara kevser şarabi takdim edilmesi, aynen

Vedalarda zikredilen soma (ilâhi içki) takdim edilmesi gibidir. Bu içki, önce

tanrilara kuvvet ve cesaret veren bir içkidir. Ayni zamanda bir savaşçi,

kahramanlar kahramanidir. Soma ilâhi, ebediyen muzaffer bir ilâhtir. Bu ilâhi

içkinin kudreti sinirsizdir. İnananlar onun sayesinde tanrilarin merhametini

kazanirlar.

 

**Hint Ezoterizminin Kozmogonik İnançlari

 

Vedalar devrinin kozmogonik inançlarini anlatan Rig Veda'da bazi ilâhiler

vardir. Dünyanin başlangici hakkinda bilgi veren bu ilâhilere göre, Rig Veda

şairleri kâinatin âdeta bir yapi gibi mekanik olarak meydana geldiğini ve yerin

direklere dayandiğini, bu yapiyi tanrilarin ya da içlerinden bazilarinin

yaptiklarina inanmişlardir. Bununla beraber Rig Veda'nin son kitabinda

yukarida söylediğimizden başka türlü görüşler anlatan ilâhiler de vardir.

Bunlardan biri olan, onuncu bölümde, 90. ilâhi, yaziliş itibariyla Vedalar'in en

son devrine ait bulunmasina rağmen, bu hususta pek eski bir inanci saklamiştir:

Kâinat tanrilarin kurban ettiği ilk insan Pruşa'nin vücudundan çikmiştir. Bati

ezoretizminde, Hristiyanlikta kurban edilme meselesi vardir. İsa'nin da insanlari

günahlarindan kurtarmak için kendini kurban etme temasi buralardan

başlamaktadir. Tanrilarin kurban ettiği ilk insan Pruşa'nin vücudundan

çikmiştir.

 

Bu varliğin başi gök, burnu hava, ayaklari arz, diğer çeşitli organlari dört sinif

olmuşlardir. Bu bölünme tarzi Yahudilikte de hemen hemen ayni tarzda

karşimiza çikar. Vedalar, herhalde Tevrat'tan çok daha eski zamanlarda yazilmiş

bir kitaptir. Bizzat bu ilâhi de panteistik bir görüşle açiklanmiş olan "Olan ve

olacak hep O'dur." nazariyesine Atarya, Veda ve Upanişadlar'da mutlak ruh

olarak tekrar rastlariz. İncil'de bu ifade, "Alfa ve omega benim." şeklinde geçer.

Yani, "Baş ve son benim." Ayni cümle İslâm tasavvufunda da vardir. "Olan ve

olacak hep O'dur." "Hayir ve şer Allah'tandir."

 

Kâinatin başlangicini mitolojik olmaktan çok felsefi bir görüşle "yoktan, tekâmül

sonucunda var olduğunu" izah eden iki kozmogonik ilâhi daha vardir. Ayni tipten

diğer ilâhi ise, "hararet" yani isi sonucunda, önce umman (deniz, su) meydana

geldikten sonra yaratici bir Tanri'nin sira ile güneş ve ay, gök ve yer, hava ve

esiri yarattiği da bildirilmektedir. Yine Onuncu Kitabin 121. ilâhisi, göğü, yeri ve

büyük denizleri, her şeyden önce, her tanrinin üstünde bir tanri olup, sonunda

bütün yaratilanlarin Allah'i Prajapati adiyla dua edilmiş bulunan Altin Tohumu,

Hiranyagarba'nin yarattiğini hikâye etmiştir.

 

Burada bir hiyerarşiden, bir kademeleşmeden söz edilmektedir. En yukariya da

"Altin Tohum" (Altin Yumurta, Evren Yumurtasi, Evren Embriyonu)

yerleştirilmiş bulunmaktadir. Birçok ezoterik bilgilerde bu böyledir. Rig

Veda'daki bu kozmogonik ilâhilerde ilkin sularin meydana gelmiş olduğunun

söylenmesi, Hint dini üzerine yaptiği tesiri göstermesi üzerine dikkat edilmeye

değer. Bu, daha çok Aryen bilgilerin etkisi altinda olmuştur.

 

**Hint Ezoterizminde Ölüm ve Ahiret Hakkindaki İnançlar

 

Ruh hakkinda ne diyorlar? Asu (ruh), manas (zihin, düşünce), atman (benlik, öz

varlik, zat, nefs, canlandirici), prana (hayat enerjisi, hayat soluğu) gibi çeşitli

adlarla gösterilen ruhun, şuursuzluk hâllerinde, bedenden ayrilip, beden

yakildiktan ya da gömüldükten sonra da varliğini devam ettirdiğine inanilmiştir.

Ruhun ölmezliği kabul edilmiş olmakla beraber, şahsi varliğini maddi olarak

koruduğu bildirilmiştir. Agni ilâhinin kudretiyle temizlenmiş, bütün

eksikliklerden kurtulmuş olan bedenler (astral ve esiri bedenler) öbür dünyadaki

varliklarina devam ederler. Burada "Agni" (ateşle temsil edilen) yüksek

vibrasyonlu tesirlerdir.

 

Bu yüksek vibrasyonel etkiler, astral, esiri veya mantal bedenleri gerçekten

vibrasyonlarini yükseltmek suretiyle İslah edebilirler. Karmik yüklerden

kurtuluşun bir çaresi de budur. Şöyle açiklayalim: Bir varliğin bedenini terk

ettikten sonra spatyoma geçişi normaldir. Orada kendi kendine bir hesaplaşma

durumuna girmesi de gayet normaldir. Karmik bir yük ve ağirlik altinda kendi

kendine sorduğu sorular, otomatik olarak karşisina çikan bazi problemler vardir.

Bu problemleri, bu halledilmemiş konulari çözümlemesi gerekir.

 

Bunlari imajinatif olarak ya da düşünsel bakimdan, iç vicdan bakimindan

çözümlediğini kabul edelim. Kendisindeki bu vibrasyonel yükseklik nasil

sağlanacak? Astralindeki değişiklik nasil meydana gelecek ki, daha üstün

alanlarla bir irtibat kurabilsin? Vedalar'daki "ateş" esasinda yüksek vibrasyonel

bir plâni ifade eder. Bunun gerçek sembolizmi, "yüksek vibrasyonel

titreşimlerdir." Bu etkiler özellikle yönlendirilir. Bir evreden diğer bir evreye

geçecek kimselerin ateşle temizlenmesi, cehennemden geçmesi budur. Oldukça

sarsicidir. Astral bedendeki psişik hizlanmayi (Ruhsal titreşim düzeyinin

yükselmesi) yükseltmek biraz zorcadir. Fakat yapilmayacak bir iş de değildir.

Bu, büyük yardimlarla gerçekleştirilebilmektedir.

 

Vedalar'da ruhlarin bir bedenden diğerine geçme inanci henüz yoktur.

Öteâlemde tekrar doğmalar ve ölümler inancinin başlangiçlarina

Brahmanalar'da rastlanir. Ölünün ruhu, yukari, havaya doğru, babalarin geçtiği

yoldan "Ezeli Aydinlik Ülkesi"ne gider. (Bu seyahatte ölünün cesedini yakan

Agni'nin rehberlik ettiğine inanilmasi doğaldir.) Göğe gelince, ruh tamamiyla

eski bedenine girip, "Yama" yaninda hoş vakit geçiren babalarina rastgelir.

(Demek ki, bu "babalar orada rehber varliklar olarak rastlanan "richi"ler,

"gurular" anlamindadir.Ruh perisprisiyle mevcut bulunmaktadir.) Ruh Varna'dan oturacak bir yer alir.

 

Çatapata Brahmana'ya göre, ölü bu dünyayi birakinca, günahkârlari yakan fakat

iyilerin geçmesine izin veren iki ateş arasindan geçer. Bu bize İslâm

ezoterizmindeki "Sirat Köprüsü"nü hatirlatmaktadir. İyiler ya babalarinin

yolunu ya da güneşe giden yolu tutarlar. Upanişadlar, daha iyi için iki yolun

bulunduğunu söylemektedirler: Biri, Mutlak Ruh'u bilenlerin yoludur ki bu yol

Brahma'ya gider. Bilgisi eksik olanlar ise göğe giderler. İyi işlerinin karşiliğini

görüp, tüketince tekrar dünyaya yeniden doğmak için dönerler. Diğer taraftan,

kendi benliğini (gerçekliğini) bilmeyenler geri ruhlarin karanlik dünyasina

giderler ve sonra dünyada tekrar doğarlar. "Kata Upanişad" öteâlemin sirrini

aydinlatmak için Naciketas öyküsünü anlatmiştir. Ölüler Ülkesi'ni ziyaret eden

Naciketas, göğe gidenlerin ve ölmezliğe lâyik olmayanlarin tekrar ölüm

kudretine düştüklerini, varlik dairesine girerek tekrar başka bir bedenle

doğduklarini öğretmiştir.

 

**Ahiret (Öteâlem) İçin Düşünceleri

 

Babalar ve Yama ezeli aydinliğin parladiği en yüksek üçüncü gökte dururlar. Bu

yere güneşin en yüksek noktasi ya da Vişnu'nun en yüksek adimi dahi denmiştir.

Yama, Tanri'yla beraber burada bulunan bir ağacin gölgesi altinda içer. Bu ağaç

İslâmda "Tuğba" ağacini hatirlatmaktadir. Tevrat'ta "Hayat Ağaci" diye geçer.

Atarva Veda bu ağacin "Ateş Ağaci" olduğunu söylemiştir. Dindar adamlarin,

canlarini savaşlarda tehlikeye koymuş kahramanlarin, yoğun nefis

mücadelelerinde bulunanlarin, hepsinden de çok kurban takdim edenlerin

görecekleri mükâfatin göğe gitmek olduğuna inanmişlardir.

 

Atarva Veda, bu gibilerin kazandiklari nimetler hakkinda bilgilerle doludur. Ölü

göğe gidince, babasina, annesine, eş ve çocuklarina tekrar kavuşur. Hastaliklar

artik arkada birakilmiştir. Sakatlik, zaafiyet gibi arizalar bilinmez. Zengin-fakir,

zalim-mazlum yoktur. Saadete ermiş varliğin hayati, tanrilar arasinda özellikle

iki hükümdar, Yama ve Varuna yaninda geçer. Burada ud sesi, şarkilar işitilir,

soma irmaklari, süt, bal ve şarap akar. Meyveler boldur. Parlak renkli inekler

oturanlarin her istediği şeyi yaparlar. Gökteki yaşayiş, şehvet dolu zevklerle

geçen maddi bir hayattir. (İslâmdaki Huri ve Gilman hikâyelerini animsatiyor.)

Vedalar'a göre fazilet sahibi olanlar öteâlemde bu yeteneklerinin karşiliğini

gördüklerinden, günahkârlar için de ayri bir yer olduğuna inandiklari farz edilir.

 

Rig Veda, cehennemi dibi bulunmayan karanlik çukur olarak anlamaktadir.

Homer'in ifadelerindeki "Hades" de "dibi bulunmayan karanlik çukur" olarak

tanimlanmiştir. Fakat İslâm ezoterizminde cehennem anlatilişi daha değişik

tarzda karşimiza çikmaktadir. Çatapata Brahmana'da herkesin öldükten sonra

tekrar doğduğunu, bir terazide tartilarak yaptiği işlere göre ödüllendirildiğini ya

da ceza gördüğü anlatilmiştir. Halbuki Vedalar mahşer günü, dünyanin

mahvolduktan sonra tekrar yaratilmasi hakkinda hiçbir şey bilmezler.

 

**Ölüye Ait Ayinler

 

Vedalar devrinde cesetler yakilirdi. Ölülerin yakilmadan gömüldükleri de

muhakkak olmakla beraber, ayin kitaplarinda buna ait hükümler yoktur.

Ölünün saçi ve sakali kesildikten, tirnaklari temizlendikten sonra vücudu

yağlanir, çiçekle süslenir, yeni elbisesi giydirilir, yakilacak yere götürülür.

Buraya gelinceye kadar ayak izleri silinip, evine tekrar dönmemesi için

değneklerle bağlanirdi. (Hristiyanlikta da aşaği yukari böyle bir süsleme vardir.)

Vedalar, kudretli bir sinifin, liyakatli bazi kişilerin tekelinde kalmiş, ancak

bilenler tarafindan ifade edilebilen, halka tam manasiyla ifade edilemeyen

şeylerdir. Upanişadlar'la birlikte serbest bir düşünce hareketi başlamiş

olmaktadir. Esasinda Brahmanlarla Upanişadlar arasinda kesin bir fikir ayriliği

yoktur. Upanişadlarin çoğu felsefi düşünüş, bir sinif imtiyazi olmadiği için,

ruhbanlik sinifi dişinda meydana gelmiştir. Rahipler arasinda gelişmiş bir

düşünce tarzi değil, doğrudan doğruya, onlarin dişinda halk arasinda, dinsel

disiplin dişinda meydana gelmiştir. Bu bakimdan çok daha serbesttir. Eski

Upanişadlar M.Ö. 8. ve 6. yüzyillar arasina kadar devam eden bir devir sirasinda

hekim ve öğretmenlerin kâinatin büyük sirlari hakkinda felsefi fikirlerini tespit

eden risalelerden meydana gelmiştir.

 

Upanişad, Sanskritçe "Sat", oturmak ya da oturulmak kökünden gelir. Şu hâlde

"Upanişad" kelimesi yüksek bilgi sahibi bir öğretmenin sinirli sayidaki

öğrencilerine bu gizli ilmin elde edilmesi yollarini öğrettiği oturuşlar, gizli

konuşmalar, dersler demektir. Bu kelimelerle gizli, mistik bir doktrin ifade

edilmektedir. Eski Upanişadlar konuşmalar tarzinda yazilmişlardir. Bu hayat

veya öteâlem hakkinda talebelerin sorduğu sorulara öğretmenin cevap verdiği

gibi, bazen soruyu sorup, cevabi veren yine öğretmenin kendisidir. Upanişadlar

bir hayli sayidadir. Şimdi, bizi asil ilgilendiren Upanişadlar'in esasli

doktrinlerine gelelim. Bizi asil ilgilendiren husus budur:

Upanişadlar'da araştirilmiş bütün konularin genel içeriklerine dayanarak dini ve

felsefi açidan şu sonuçlara varilir:

 

1. Upanişadlar'in uyguladiği en esasli inanç, "Her şey O'dur" ya da "Kâinat

bir'dir."

 

2. "Eşi olmayan yalniz Bir'dir" ilkesinde toplanabilecek; idealist bir monizm

(tekcilik)dir. Oysa Hindular genellikle tanrisiz olarak bilinir. "Yalniz hakiki

varlik olarak tek ve hep olan cevher Brahman mevcuttur." Burada mutlak bir

Tanri'dan söz edilmektedir.

 

Bu nihai hakikat, diş âlemde olaylarin daima değişen akişinda bulunmaz.

Duyularimiz ile temas ve münasebette bulunduğumuz kâinat, kuruntu ve

hayalden (yani MAYA'dan) başka bir şey değildir. Kur'an'da, "Size dünyayi geçici

bir yatak yaptik." denilir, benzer şekilde. Bu hakikat; psikolojik şuurun esasinda,

düşünen varlikta ya da nefiste, insan ruhundadir. Buna Hintliler ATMAN ya da

JİVATMAN derler. Rig Veda'da bu kelime nefes (bir şeyin esasi), sonraki

Sanskrit dilinde de herkesin zati anlamlarinda kullanilmiştir. Oğlunu, karisini

sevenler, onlari Atman -yani kendi nefsi, kendi zati- için severler. Şu hâlde

Atman, değişmez, daima hakikat olan BEN'i, hem de Hint ilahiyat felsefesinin

bağlandiği "yüksek ben"i gösteren bir kelimedir.

Dolayisiyla iki anlama gelmektedir: Bir, kişilikteki kendi öz şahsiyetimizi

meydana getiren ben; bir de Hint felsefesinde ulvi, en yüksek olan benliği ifade

etmektedir. Tasavvufta da "ben" ve "O" kelimeleri hemen kariştirilir. "Ben, sen

miyim? Sen, ben misin?" gibi. Diğer bir deyişle, "Ben"in bir prensibi olan Atman

ile, Brahman -daha önceki tek var olan- birbirinin ayni ve birdir. Bu iki tabir her

ne kadar görünüş itibariyla çift ise de, esas bakimindan tek ve ayni hakikati

gösterir.

 

Brahman kalpte durur. Tasavvuftaki "Kalp ehli..." deyimi de buradan

gelmektedir. Başka yerde değil, oradadir. Ezeli sükûnete sahip olan bilgeler,

ruhunun içinden, Brahman'a yönelmiş olanlardir. Geçici şeyler arasinda ilelebet

devam eden varlik, müebbet olmayan fikirleri düşünen ezeli ve ebedi

mütefekkirdir.

 

Bu sözlerden, Brahmanin da, nispeten anlaşilmaz fakat aslinda şuur sahibinin

üstünde şuurlu bir varlik olarak kabul edildiğini anliyoruz. Çünkü Kena

Upanişad'da zihin O'nun vasitasiyla düşündüğü hâlde, hiçbir zihin O'nu

düşünemez. Bu, mutlakliğm gayet güzel bir ifadesidir. O'nun vasitasiyla zihin

düşünür ama hiçbir zaman zihin O'nu düşünemez. Yani O'nun verdiği tesir

vasitasiyla zihinlerimiz çalişir, fakat bu çalişan zihin tesirin kaynağini

düşünemez. Daha doğrusu, O'nun verdiği rahmetle sen canlisin; bir şey yaparsin

ama sana bu gücü veren hakkinda bir fikrin olamaz.

Ezeli ve ebedi olarak düşünen, fakat kendisi hiçbir zaman düşünülmeyen bu

yüksek şuur hem ruhani, hem de bilinmeyen bir şeydir. O, her şeyin içi

olduğundan görülemez. Fakat o görür ve işitir. Her varliktan ayri, bütün

varliklarda duran O'dur. Bütün varliklar onun cisimleri, varliklari olduklari

hâlde, yine bu varliklar O'nu bilmezler. Bu ifadeler bize ister istemez Muhiddin

Arabi'yi hatirlatmaktadir. Şu hâlde Atman, Brahman ancak menfi her sifattan

arinmiş olarak tarif edilebilir.

 

O, kelimelerle, fikirlerle, gözle değil, şu ikrar ile anlaşilabilir: "O, O'dur (Katata).

Gizli adi, "Varliğin Varliğidir (Bradar nayaka)." Bu özelliklerinden dolayi

Brahman sadece Sat veya Tat ile tarif edilmiştir. Tasavvufda da "HU" diye geçer.

Farsçada, "O" demektir. "Huvelbaki: Ölümsüz olan O'dur." O'nun hakikatini

tayin eden akil, O'nunla mistik bir iştirak içinde boğularak, O'nu ancak seziş ile

kavrayabilir. Zaten ruhumuzun içinde O'nu bize sezdiren; her şahsiyet, her

hayat, her varliğin esasinda O'nu bulan, bu sezgiden başka bir şey değildir.

Bundan dolayi doğru anlayiş, muhakeme ve vukufta fark olmadiği gibi, iki ya da

birçok nefisler de yoktur.

 

Çünkü Brahman ile her şahsin zati (nefisleri de) bir ve aynidir. Bunun böyle

olduğunu, Yajnavalkya'nin Brahadaranyaka-Upanişad'da söylediği şu sözden

açikça anliyoruz: "Brahman'in ne olduğunu soruyorsunuz. Bu, her şeyin içinde

olan senin kendi Atman'indir. Bu mertebeye kadar erişen, kalbinde ilk aslin

mevcudiyetini sezen bilge kişi, O'na kadar gidip, hatta O'nun içinde dağilip,

kaybolur..." Aynen Mesnevi'de Mevlâna Celâleddin'in dediği gibi... Damlanin

okyanusta kaybolmasi... Artik o zat için ne iç ne diş, ne içerisi ne dişarisi vardir.

Onun için artik şahsiyet ve diş dünya kalmamiştir. Şahsi şuur Brahman Atman'a

varacak kadar derinleşmiştir. Artik Evren Şuuru'yla temaslar başlamiştir.

Böylece derhal kurtuluş, MOKŞA dedikleri durum elde edilir. Çünkü Atman,

karmanin zaruretlerinden kendisini kurtarmiştir. Her şeyi Atman'da görenler,

artik Atman'dan asla ayrilamayacaklardir. Yüksek birliği, her şeyi ve her özdeşliği

görenler için artik ne keder, ne de elemler vardir.

 

Parlak varliği, kudretli Yaratici'yi bizzat Brahman ile bir ve ayni olan ruhu

gören, her türlü ihtirastan kurtularak, iyi ve kötü diye ifade edilen seviyeyi

aşarak, yüksek birliği anlar. Kemale, derin bir sulh ve sükûna erişip, Bütünle

birleşir. Her şeye nüfuz eden Atman'a kavuşur. Umman'a karişip, ad ve şeklini

kaybeden nehirler gibi, ad ve şeklinden kurtulan bilge kişi, ötenin ötesi, ruhun

parlak hakikatinde kaybolur. Yüksek varlik, Brahmani taşiyan bizzat Brahman

olur, Evrensel yaratici, kalpte pek derin olarak sakli bulunan Atman'i bulmuş

kimsedir. Her şeyi yaratan O'dur. Kâinat O'nundur. Kendisi de bizzat Kâinattir.

Upanişadlar, din bakimindan Hint zihniyetinin bundan sonra özelliğini teşkil

eden bir bilgiyi de (ruhlarin reenkarnasyon ihtiyacini da) geliştirmişlerdir.

Ölümden sonra ruhlarin, insan, hayvan, bitki kiliğina girmek suretiyle tekrar

dünyaya dönmesi inanci yalniz Hintlilere ait değildir. İlkel dinlerde bulunmasi

esasli bir itikat ise de Upanişadlar bu itikada yeni unsurlar, iyi ve kötü (sevap ve

günah) gibi bilgileri ekleyerek değiştirmişlerdir. Burada açiklanmasi gereken bir

husus bulunmaktadir: Genellikle reenkarnasyonun eleştirisini yapmaya

kalkanlar, "Brahmanik inançlardaki tenasüh fikriyle hareket edersek: Ben kaba

hareketlerde bulunursam, falanca hayvan şeklinde mi dünyaya geleceğim?"

derler.

 

Bu şekilde tepki gösterilmesi biraz da normaldir. Zira bunlar birer ilmihal olarak

kitaplarda uzun uzun anlatilmiştir. Aslinda bunlarin hepsi semboldür. Bir

varliğin herhangi bir hayvan olarak bedenlenmesi gerçekten bir şey ifade etmez.

Bunlarin sembollerim çözmek lâzimdir. Hint Ezoterizminde atin, timsahin,

kartalin, tilkinin vs.'nin ayri bir sembolü vardir. Bu hayvanlar insandaki karmik

bir eksikliği ifade eder. Örneğin "Sen tilki olarak doğacaksin." dediği zaman,

burada tilkinin bir sembolizmi vardir: "Sen bundan evvelki hayatinda aklim,

zekâni gayet kurnazca kullanip hilekârlik yaptin, pek çok yükler aldin,

başkalarini kandirdin. Şimdi bundan sonra yapilacak iş, senin böyle bir derde

müptelâ olmandir. Sen, senden daha tilkiler tarafindan adamakilli istismar

edileceksin. Bu hayatinda sen yerden yere vurulacaksin." Bu gibi sembollere

Tibet'in Ölüler Kitabi'nda bol bol rastlanir. Burada hayvan, bitki vs. insandaki

telâfi edilmesi gereken eksikliklerin birer sembolü durumundadir. Zaten dinlerin

yarisindan fazlasi sembolik ifadedir.

 

Yukarida Vedalar'da ölüm ve ahiret hakkindaki inançlari anlatirken, ölü

ruhlarin Yama ülkesinde (dünyada olduğu gibi) yaşadiklarini belirtmiştik. Yama

ülkesi dedikleri, spatyomun ilk merhaleleridir. Dünya tesirlerine oldukça açik

bulunan astralin ağir bölgeleridir. Tibetçedeki Bardo'nun bir kismi da buna

tekabül eder. Halbuki Upanişadlar, bir kimsenin dünyada yaşadiği müddetçe,

yaptiği iyi-kötü işlere (karma, iş, aksiyon) göre öbür dünyadaki hayatinin

belireceği fikrini meydana koymuşlardir. Bir varliğin bu dünyadaki hâl ve

mukadderati bundan önceki varliklari esnasinda yaptiklarinin sonuçlarindan

başka bir şey olmadiği gibi, şimdi yaptiklari da bir dahaki gelişindeki hâl ve

mukadderatini tespit edecektir.

 

Eski Upanişadlar'dan biri olan Bradarnayaka'da Jarad Halkarada adindaki bir

öğrenci Yajnavalkya'ya şu soruyu sormuştur: "İnsan ölünce, nefesi rüzgâra, sözü

ateşe, gözü güneşe, fikri aya, işitme hassasi göklere, vücudu yere, saçlari

bitkilere ve menisi havza gidiyor. Bu takdirde insan nerede kalmiştir?" Bu

soruya karşi hocasi, "Elimi tut. Bu soru hakkinda seninle bu mecliste değil,

ayrica aramizda konuşalim." deyip dişari çikmişlar. Bu hususta konuştuklari ise,

bir insanin yaptiği işler, yani karmalardir. Hocasi, "Bir insan, hakikaten iyi

işlerle iyi, fena işlerle fena olur." dedi. Diğer bir cevabinda bu fikri daha da

açarak, "Bir insan yaptiği işlerine göre doğmuştur. İyilik yapanlar iyi adam,

fenalik yapanlar fena adam olarak doğmuşlardir. Bir kimse kutlu işlerle kutlu,

fena işlerle fena olur. Bunun için insan arzulardan ibarettir." demiştir. Yani

insan neleri arzu ediyorsa, bir bakima, bundan önceki hayatlarinin etkisiyle arzu

ediyor demektir. Tekâmül ihtiyaci açisindan bu böyle olsa gerek. İnsanin arzulari

içi gibidir. İçi de yaptiği işler.

 

Mukadderat yaptiği işlere göre tayin olunur. Yukaridaki görüşleri neospiritüalist

(yeni ruhçuluk) açidan yeniden incelemek gerektiğini de burada belirtmek

isteriz. "Bir insanin önceki yaşayişlarinda yaptiği işlerle, sonraki hayatlarinda

birbirine yüklü olarak gireceğine dair kuvvetli itikat, kurtuluş meselesine yeni

bir anlam, yeni bir zaruret vermiştir. Bir insanin daha önceki

enkarnasyonlarinda yaptiği işlerle, sonraki yaptiği bir sira hayatlardan her

birine yüklü olarak gireceğine dikkat çekilmektedir. Yani karmik yük sürekli bir

şekilde artip, çoğalabilir.

 

Nitekim Kur'an bunun çözüm şeklini de bize söylemiştir. "...Bizim emirlerimize

karşi gelmekte israr edenleri biz helak ederiz..." Burada "helak etmek" yok

etmektir, ortadan kaldirmaktir. "Ortadan kaldirma" ifadesiyle daha önceden

belirttiğimiz gibi, bir özel tesirle astral bedenin hafifletilmesi, astral bedende

birikmiş olan karmik tortunun ortadan kaldirilmasidir ki bu işlem o varlik için

büyük rahmettir. Bu ameliyeden sonra belki de tekâmülünü başka bir sistemde

devam ettirecektir. Bu, onun için bir rahmettir.

Acaba bizler, sürekli olarak bu karmik yükümüz büyüyorsa, ne zaman bundan

kurtulacağiz, ne zaman bu doğum-ölüm çemberinden kurtulacağiz? Kisaca ne

zaman dünya okulunu bitireceğiz? "Bir kimse ebediyen devam eden doğum-ölüm

çarkindan kendini nasil kurtarabilir? İşte bu derin endişe Hintlileri felsefeden

kurtarici bir bilgi, dinden kurtarici bir yardim aramaya mecbur etmiştir." İşte bu

yüzden Hint felsefesi çok gelişmiştir. Dünyada en iyi felsefi dil, Sanskritçedir.

 

Felsefe yapmak isteyen Sanskritçe öğrenmelidir.

"İşte bu derin bilgiyi kavrayabilenler kendilerini şahsi vehim ve hayalinden, bu

hayalin bütün sonuçlarindan, arzu ve alâka kayitlarindan kurtarirlar. Her şeyi

elde etmiş bir kimse aktir, daha ne isteyebilir? Böyle kimselerin evvelce

yaptiklari işler, ateşe atilan sazlar gibi yanar gider." Yani ebedi istirap, ebedi

cehennem yoktur. İdrak belirli şeyleri kavrayip anlamaya başladiktan sonra

bundan önce yapmiş olduklarimiz artik bizim için bir töhmet, ayaklarimiza bir

bağ değildir. Zaten amaç o idrak seviyesine ulaşmakti. Bu şekilde dünya okulu

bitmiş olabilir.

 

**Upanişadlar'da Ahlâk Anlayişi

 

Upanişadlar’in ahlâki egzersizleri bir sistem içinde değil, dağinik bir hâlde

bulunmaktadir. Bu öğretiler,

günlük hayatta ölçülülük, ibadette samimiyet, hakikat, muhabbet tavsiye

etmektedirler. Diğer kutsal kitaplardaki felsefi ve metafizik doktrinlerden ziyade

Upanişadlar'da ahlâki içeriğe önem verilmiştir. Bu dünyanin her türlü

tuzaklarindan kurtulup, yüksek varlikla nihai birleşmeyi, kurtuluşu arayanlar

için nefse hâkim olmak, sevgi ve şefkat en esasli faziletlerden sayilmiştir. Fakat

Upanişadlar’in ahlâki öğretileri, durmadan dönen, tekrar tekrar doğmalar

çarkindan kurtulup, orijinal ve ezeli kaynağa dönmek olduğuna göre, şahsi

ilgilendiren bir fazilettir.

 

Aslinda "tekrar tekrar doğmaktan kurtulup, ezeli kaynağa geri dönmek

arzusunda bulunmak nef sanidir" denilmekte. Bu sadece kişiyi ilgilendiren bir

fazilettir. İyilik etmenin meydana getirdiği zevki tatmaktan çok, dünya

bağlarindan kurtulmaya engel olan her şeyden çekinen bir gayret teşvik

edilmektedir. Daha doğrusu, iyilik etmekten bile insan haz duymamalidir. Bu

hazzi duyduğu sürece insan yine dünyaya bağli demektir. Bu sefer de bu zevke

bağlanmak söz konusudur. Mümkün mertebe, yapilan işten hiçbir şekilde şahsi

bir haz duymamanin yollarini aramak gerekir. Bu çabayi gösterebilmek aslinda

büyük bir gayrettir. Bu husus, İslâmda Allah rizasi kavramiyla ifade edilmiştir.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...