Jump to content

Ezoterizm ve İnisiyasyon-Bölüm1-Genel


hexagram

Önerilen Mesajlar

Ezoterizm ve İnisiyasyona dair bir çok şeyi içeren bu yazıları eklemek eminim bir çok kişinin işine yaracaktır :)

Yazılar alıntıdır..

Yazının İçeriği:

 

Bölüm1-Genel

*Dişrak-İçrek

*Sükût Etmek

*Sembollerle İfade

*Kutsallik

*Gelenek

*Müşterek Bilgi

*Bilgiyi Nakletme

*Semboller

*Merasimler

 

Bölüm2-İnisiye Adayinin Macerasi

*İnisiyasyon

*İnisiyasyon Şartlari

*Ezoterizmde Merkez ve Kalp Nedir?

*İnisiyasyonda Büyük ve Küçük Sirlar

*Büyük Sirlar

*İnisiyatik Yolda Neler Kullanilir?

*Ejderha ve Kiliç Sembolü

*Ezoterizmde Amel

*Büyük Eylem (Cihad-i Ekber)

*Büyük Bariş (Sükût-u Ekber)

*Kolektif Güç Alani

*Mantra

*İçsel Dua

*Mutavassit Âlem

*Bu Âlemin Yaratiklari

*Düşünceyi Kontrol Altina Almak

*Aldanmalar

 

Bölüm3-Doğu Ezoterizmi

*Hint Ezoterizmi

*Hint Ezoterizminin Kozmogonik İnançlari

*Hint Ezoterizminde Ölüm ve Ahiret Hakkindaki İnançlar

*Ahiret (Öteâlem) İçin Düşünceleri

*Ölüye Ait Ayinler

*Upanişadlar'da Ahlâk Anlayişi

 

Bölüm1-Genel

 

**Dişrak-İçrek

 

Ezoterizm, bazi seçilmiş kimselere -ki bunlara mürit diyeceğiz- sözlü olarak

verilen bilgilerdir. Bu bilgiler sayesinde mürit kendisi ve evren hakkinda çeşitli

bilgiler elde eder. Daha doğrusu, bütün bunlara ait hakikatlere nüfuz etmeye

çalişir. Bir de bunun zitti olan bir öğreti şekli vardir: Haricilik ya da

"Egzoterizm". Buna da, Türkçe bir karşilik olarak "Dişrak" denilmektedir. Dişrak

ve içrek öğreti... Aslinda, ezoterizme girmek için önce egzoterizmden geçmek

gerekir. Yani önce bir şeyin "diş anlamindan" başlanir, ondan sonra yavaş yavaş

"iç anlamina" doğru gidilir.

 

Doğrudan doğruya bir hakikatin kendisiyle karşilaşmanin imkâni yoktur. Birçok

tarikatlarda "Dişrak ve İçrek" olmak üzere insanlari hemen ikiye ayirirlar. İçrek

olanlar, hakikati daha çok yakindan sezmiş ve anlamiş olanlar, dişrak olanlar da

bu hakikate daha temas etmemiş, fakat o yolda çalişanlardir. Bu tip bir ayrim,

her doktrinde zorunlu olarak vardir ve çeşitli kelimelerle ifade edilmiştir; apaçikgizli,

geniş yol-dar yol, büyük tekerlek küçük tekerlek, kabuk-çekirdek gibi.

 

Bunun gibi zitliklar aslinda bir şeyin ifadesini kolaylaştirmaktadir. Gizli'nin

muhakkak bir ziddi vardir, o da "apaçik olan"dir. Çünkü "apaçik"i ortadan

kaldirirsaniz, her şey gizlidir. Ya da gizliyi ortadan kaldirirsaniz, her şey

apaçiktir. İkisinin birarada bulunabilmesi ancak bizim için bir kavram teşkil

edebilmektedir.

 

Bunlar, dolayisiyla, birbirlerini tamamlamak üzere mevcut olan iki kavramdir.

İkisi, birbirinden çok farkli şeyler de değildir. Ezoterizmin en eski metinlerini

bize aktaran eski Yunan'da dinler, felsefeden önce bu yolu seçerlerdi. Yani bütün

dinler ezoterik mahiyetteydi. Dinsel sirlar gizli olma anlamini içerirdi, ayni

zamanda. Dinsel sir hem bir ağiz kapanikliğini, suskunluğu ihtiva eder, hem de

gizlidir; onu herkes bilmez. O dine mensup olan ona ait bilgiyi siki siki saklamak

zorundadir. Zaten ezoterik olarak anlatilan eski Yunan dinlerinden (Dionisos,

Orfizm, Fisagor) hepsi aşaği yukari bu yolu takip ederler ve bunu uygularlardi.

Bir sirra eren kimse için "Mist" tabiri kullanilirdi eski Yunan gizemciliğinde. Bu

kimse, içinde bulunduğu öğretinin büyük sirlarina, bilgilerine vakif olmuş bir kişiydi.

Büyük gerçekler hakkinda hemen hemen hiç kimseye bir şey söylemezler,

hatta bunun için yemin ederlerdi. Bu yemin merasimlerinin en güzelleri "Elözis"

tarikatina mensup yazili belgelerde mevcuttur. Elözis tarikatinin en büyük

simalarindan birisi de Eflâtun'dur. Nedense 18,19 ve 20. yüzyilin felsefi akimlari

içerisinde spiritüalist filozof olarak isimlendirilen Eflâtun aslinda büyük bir

tarikat kurucusudur. Yani Elözis tarikatinin en büyük şahsiyetlerinden biri.

Fisagorculukta adayin karakterini ölçmek için, onun kendisine verilecek bilgileri

ne derecede sükût içerisinde saklayip saklamadiği hususu da takip edilirdi.

Başkalarina öğrendiklerini gelişigüzel söyleyip söylemediği gizliden gizliye

izlenirdi. Sirri saklayabiliyor mu saklayamiyor mu? Bu anlaşilmaya çalişilirdi.

 

Bazi gizli tarikatlarin artik bugün gizlilikleri de pek kalmamiştir. Örneğin, Roz

Kruvalar (GülHaç), Tampliyeler, Fran Masonlarin. Bunlar çok eskilerde gerçek

bir gizli tarikat tarzinda çalişirlardi ama, artik gizliliğe de pek gerek kalmamiştir.

Zira bilim denen merakli göz, evren ilkelerini teker teker ortaya

çikartmakta serbesttir. Eskinin "sir" olarak mevcut olan bilgileri bugün artik bu

özelliğini koruyacak durumda değildir. Bilim adaminin lâboratuvarinda

gerçekler yavaş yavaş ortaya çikmaktadir.

 

**Sükût Etmek

 

Susmak, dolayisiyla "sükût etmek", bir meslek, sanat ve ilimle ilgili uygulamaya

ait teknikleri de içeriyor. Çünkü eskiden "Lonca'lar vardi. Loncalar sanatkârlarin

kurduklari bir örgüttür. Loncalarda da susmak en önemli hususlardan biriydi.

Kendi mesleklerine ait sirlar kendi meslektaşlarindan başkalarina, hatta ehil

olmayan meslektaşlarina bile verilmezdi. Ezoterizmin burada da geçerliliğim

görüyoruz. Ezoterizm o devrin bilim adaminda da vardir. Örneğin tipla meşgul

olan bir araştirici elde ettiği bilgileri saklayacaktir.

 

Ezoterik karakter, zihinlerin eşitsizliği, dinleyenlerin anlayişlarindaki

farkliliktan çikar. Bu da tekâmülün bir yasasidir. Çünkü tekâmülde herkesin

kendi çabasina göre, bir yükseklik kazanmasi, söz konusudur. Dolayisiyla

zihinsel eşitsizlikler insanlar arasinda zaten vardir. Herkesin zihni ayni yönde ve

ayni şekilde çalişmaz. Söylenen bir söz, yapilan bir işaret, işitilen bir ses,

görünen bir manzara anlayiş ve zihni yetenek bakimindan farkliliklar gösteren

insanlar arasinda çok değişik yansimalara, çok değişik çağrişimlara sebep olur.

 

En basitinden bir tiyatro eseri seyretmiş olsak, bunun her seyircideki etkisi

başka başka olacaktir. O tiyatro eserinin ezoterik karakterini, seyretmekte olan

kişiler kendi zihni seviyelerine ve anlayişlarina göre yorumlayacaktir. Bu da

demektir ki, zihinler eşit değildir. Anlayişlar da birbirinden farklidir.

 

**Sembollerle İfade

 

Başka bir gizli türü, söylenenin ve yapilanin sembolleştirilmesidir. Genellikle

ruhsal öğretilerde daima sembolik ifadeler kullanilmiştir. İfadesi pek güç, zihni

imajlari olmayan bazi öyle kavramlar vardir ki, onlarin içerdiği hakikati ifade

etmek için semboller kullanilir. O sembol, farkli anlayiş ve farkli zihin

seviyelerinde bulunan insanlar arasinda, belirli bir anlami ifade edebilir. Çünkü

ifadesi güç bir şeydir. Zihinde de bunu tasavvur etmenin imkâni yoktur. Bunu

biz bir sembolle ifade etmek zorundayiz. O zaman bütün bu ifade güçlüğü,

zihinde imaj yaratamama güçlüğü de bir bakima ortadan kalkmiş olur.

Ezoterizmde iç içe üç ayri zarf vardir:

 

1- Sir, sükûnet içinde, sessizlik hâlinde alinir. Sonra ondan kimseye söz

edilmez, hatta ondan söz etmek de güçtür. Zaten gerçek gizlinin tabiati da

böyledir. Bir şeyin gizli olmasi, onun ifade edilmesindeki güçlüğe bağlidir.

İfade edilmesi ne kadar güçse, o şey o kadar gizli demektir. Belki de o

derecede hakikate yakin bir bilgidir. Müride o şekilde bir hakikat gösterilir

ki, onu başkalarina açiklayacak bir gücü de kendisinde bulamaz. Çünkü o

önce kendi kendine bunu kavrayip hazmedecek durumda değildir. Bir tarife göre, bir insanin gelişmişliği, alişi ve verişi nispetindedir. Bir şeyi ne

kadar aliyorsunuz ve başkalarina ne kadar verebiliyorsunuz? Bu alma ve

verme arasindaki dengeyi kurduğu zaman mürit, ezoterik olarak gelişmiş

bir varlik sayilir. Aslinda bütün varliklar bu aliş ve veriş işleminde birer

vasitadan ibarettir: Tesirlerin yukaridan alinip, başkalarina nakli işi...

Sonsuzdan gelen büyük bir zincirin halkalarindan ibarettir insan. Bu

anlaşildiği zaman, gerçek insan dedikleri insan karşimiza çikmiş oluyor ki,

o da kendisini beşeri hürriyete götürecektir: Normal insana (âdemoğluna)

has her türlü bağlardan siyrilip, evrensel bir hürriyet içerisinde, evrensel

bir insan hâline gelinecektir.

 

2- Ezoterik bir öğretinin dişinda kalmiş (profan) bir insan için böyle bir sir ne

anlaşilabilir, ne de kavranilabilir bir durumdadir. Bunu da temin eden

husus sembolizmdir. Tarikatin dişinda kalan kişilerin bu sirlara

erememesi için bu sirlar tarikat mensuplari arasinda semboller vasitasiyla

aktarilir. Dişarida bulunan birisi ancak sembolü görür fakat ihtiva ettiği

anlami anlayamaz. Bir tür şifre... Hariçte bulunan kişi kendine göre bir

şey anlayacaktir. Asil anlam hakkinda bir malûmata sahip olamayacaktir.

Çünkü bir inisiyasyondan geçmemiştir.

 

3- Üstattan müride nakledilen sirrin kendisi değil, sembolüdür. Onu anlaşilir

hâle getiren ruhsal tesirdir. Bir üstadin bir müride öğretmek istediği şeyde

sembolle birlikte özel bir ruhi tesir de vardir. Mürit burada üstadindan bir

nevi tesir almaktadir. O tesirle beraber o sembol onun zihninde

gelişecektir. Yine, hazir bilgi, inisiye olmuş bir müride de apaçik olarak

verilmemektedir. Yine sembol nakledilmektedir ama bilginin

anlaşilmasina yardimci olacak bir ruhsal içerik de onunla birlikte verilir.

Aslinda ezoterik çalişma bu yüzden zordur. Yani mürit büyük çabalar sarf

edecektir.

 

Ezoterik bilgi alinirken birtakim merasimler yapilir, müride bazi şekiller

gösterilir. Bunlar objektif şeyler olduklarindan hislere hitap eden hususlardir.

Bu şekillerin diş görünüşünden bile inisiye olmamiş bir kimse hiçbir şey

anlamaz. Birinci baraj bu olmaktadir (objektif vasif).

 

İkinci baraj kişinin gelişmiş olmayişidir. İlk başlayan kişi (müptedi) elbette ki

gelişmiş bir kişi değildir. Bu da ezoterik bilginin içine nüfuzu zorlaştiran bir

özellik olarak ferdin karşisina çikmaktadir. Buna sübjektif vasif denir. Üçüncü

vasif da tabiatin anlaşilmaz oluşudur. Biz tabiati ancak duyular vasitasiyla

taniyabiliyoruz. Duyularimiza çarpan tabiati taniyabiliyoruz. Yani tabiatin

bütün vasiflarini duyularimizla algilayamiyoruz. Duyularimiza çarpan kismi

kadar tabiati taniyoruz. Ezoterizmde bütün problem duyularimiza çarpmayan bu

fizik ötesi tabiati tanimaktir. Zaten ezoterizmin özü de bu olmaktadir. Bütün

geleneksel doktrinler bu metafizik öz bakimindan içsel (deruni) bir şekilde

birbirlerine bağlanirlar. Ezoterizm ile egzoterizm ayni şeyler değildir ama

birarada bulunmaktadirlar. İçsel olan dişsal olana hâkim vaziyettedir. İçsel olan

dişsal olani aşar ve onu da ikmal eder, olgunlaştirir, eksikliğim giderir.

 

**Kutsallik

 

Genellikle sirlari, dini sirlar olarak ifade ederler. Dinlerin bir diş görünüşü, bir

de iç anlamlari vardir. İbadetlerde diş görünüşün ardindaki anlam, sembolik

ifade ile anlaşilmaya çalişilmiştir. Bu yapilirken de akil yolundan çok gönül yolu

izlenmiştir. Burada yeri gelmişken belirtelim ki, "sadece dinler kutsal bilgi ihtiva

ederler" ifadesi de çok yanliştir. Kutsal bilgi, dinin tekelinde değildir.

Kutsalliği din de kullanmiştir. Ama dinin dişinda pek çok öğreti şeklinde de

kutsal olanla biz sik sik karşilaşiriz. Ezoterizm, kutsal bilgiler hakkinda kendi

kendine yeterli değildir. Kutsal bilgilerin anlaşilmasina yardima olan bir öğreti

şeklidir. Her türlü form içerisinde karşimiza çikan gerçekleri bize ifade etmek

için kullanilan bir yoldur. Ezoterik bilgilerde "gizli" olarak ifade edilen hususlar

dinde "sir" ismini almiştir.

 

Ezoterik çalişmalarda görünenle hissedilen tabiatin ötesinde, görünmeyen güçler

tarafindan iskân edilen yüksek bir realitenin varliği da anlatilir. Eski klâsik

düşünürler bunu böyle bilirlerdi. Yalniz ne var ki, insan evrenin ta göbeğine

yerleştirilmiş mütekâmil (tekâmül etmiş) bir varlik değildir. Eski ezoterik

diyagramlarda bir evren modeli çizildiği zaman insan ortaya konurdu. Evreni

çeşitli kisimlara, iç içe dairelere ayirirlardi. Biz genellikle "insan" denildiği

zaman dünyada yaşayan zeki (daha doğru bir ifadeyle akilli) insani aklimiza

getiririz. Halbuki insan evrensel bir modeldir. Ve bu modelin formu ile bizim

aramizda hiçbir alâka yoktur. Sadece ezoterik ve metafizik anlamda bir insan

vardir. Form olarak biz herhalde evrensel insanin formunu taşimiyoruz.

 

Böylece, biz yine konumuza dönelim, eski ezoterizmin evreni üçlü bir görünüme

ayirdiğini hatirlayalim: Maddesel, psişik ve ruhsal. Niçin insani merkeze

koymuşlardir? Çünkü insanda bu üç dünyayi da ihtiva eden unsurlar mevcuttur.

Madde de vardir, psişe de, ruh da... Her üçünü de ihtiva ettiği için onu merkeze

koymak isabetli olmuştur. Fisagorcular ilk defa olarak insani küçük evren

(mikrokozmos) olarak nitelendirmişlerdir. Ayni zamanda bir de büyük evren

(makrokozmos) vardir. İnsan sanki diş evrenin bir modelidir. İnsan ile evreni

birleştiren bu ahenkli analoji insandaki üçlü mevcudiyeti ayirt etmeye izin

veriyor:

 

Bedene karşilik, maddesel âlem; Cana karşilik, psişik âlem; Ruha karşilik,

spiritüel âlem. Bu üçlü ayrim ilk disiplinin çikişina sebep oluyor. Buradan doğa

bilimleri ortaya çikiyor. Sonra ruh biliminden psikoloji ortaya çikiyor. Zihinsel

bilimlerden de metafizik ortaya çikiyor. Ezoterizmde can, bireysel bir yetenek

değil, varliği üstün hâllerle birleştiren evrensel bir melekedir. Evrenin de zeki

olduğu, bir evren zekâsinin var olduğu, hem bilim adamlari hem de din adamlari

tarafindan da kabul edilmektedir.

 

Dolayisiyla eski ezoterik bilgilerin şu ifadesiyle, bugünkü astrobiyolojik

çalişmalarin sonucunda ortaya çikan evrenin zekiliği durumu birbirine hemen

hemen bağlanmiş oluyor. Bu üçlü ayrim sonradan da devam etmiştir. Yunancada

zihne "nous", cana "psihe", bedene "soma" denir. Lâtincede karşiliklari: Spiritus:

zihin, zekâ; anima: can (animal:canli gibi); psihe karşiliği olmak üzere; korpus:

beden. Osmanlicada bunlar kelâm, nur, hayat'tir. Spiritüel bilgilerde de bunlar

için ruh, beden ve her ikisi arasinda olmak üzere de perispri terimleri

kullanilmaktadir.

 

**Gelenek

 

Ezoterizmde sezgi, akil, müdrike (yüksek bir anlayiş, entelekt) özel tarzda bilgi

edinmeye özgü üç melekedir. Bunlar, insanlarin özel bir tarzda bilgi

edinebilmeleri için üç araçtir. Beden için sezgi (bedene ait bir araç, çünkü

bedensizken sezmesine gerek yoktur), can için imajinasyon veya psikomantal,

yani can halindeyken bilgi elde etme yolu oluyor. Nihayet ruh için saf entelekt ya

da aşkin sezgi tabir edilen bir kavram kullanilmaktadir.

 

Ezoterizmde "gelenek" tabirinin de özel bir kullanilişi vardir. Bugünkü

sosyolojide kullanilan anlaminin dişinda bir anlamda kullanilmaktadir.

İnsan, hayatin sebeplerini kendi kendine bulacak ve evrenin sirrini tek başina

çözecek güçte değildir. Bundan dolayi kâinat düzenindeki sonsuz ilkenin şuuruna

varmayi kolaylaştiran kutsal bir aracin bütününü nakletmek, gelenektir. Biraz

daha açiklamak gerekirse, şöyle diyebiliriz: Evrende bir düzen var. Bu evrendeki

düzeni tayin eden sonsuz bir ilke var. Bu sonsuz ilkenin şuuruna varmayi

kolaylaştiran birtakim kutsal araçlar vardir. İşte bu araçlari soydan soya

nakletmeye gelenek (anane, tradisyon) denilmektedir.

 

Evrende, muhakkak ki, her şey belirli kurallar dahilinde cereyan ediyor. İnsan

sezgisiyle bunlari anliyor. Bunlari anladiği zamanlarda bir yere not ediyor. Bu

not ettiğiniz bilgiyi güvendiğiniz birisine bir yerde söylüyorsunuz. Bu şekilde o

kişi sizinle beraber birtakim ilkeleri saklayan kimse oluyor. Ve bunu doğal

olarak sizden sonra gelecek olan soylara da aktarmak istiyorsunuz. (Tesiri

nakletme ilkesi: Bu nedenle Mevleviler "sema" sirasinda bir ellerini yukari

açarlar, bir ellerini de aşaği tutarlar. Bu ezoterik bir sembolizmdir. İslâmi

ezoterizmde onlarin pek çok niteliklerini daha ayrintili olarak inceleyeceğiz.)

Tesirin bir yerden alinip başka bir yere nakledilmesi en büyük ilkelerden biridir.

Bunu yaptiği sürece insan evren tekâmülünde mevcut bulunan hiyerarşik

zincirin bir halkasi vazifesini görebilir. Bilginin kuşaktan kuşağa geçmesinde bir

görev yapmiş olur. Yukaridan beri "gelenek" sözcüğüyle bunlar kastedilmektedir.

 

**Müşterek Bilgi

 

Bu nakil işinde üstat ile mürit arasindaki spiritüel bağ önemlidir. Çünkü

kendisinden (üstattan) sonra gelecek olan kuşak odur (mürit). Bu bir bakima

üstadindan devamli olarak ilhami aliyormuş gibidir. Halbuki gelenek olarak çok

eskilerden beri akip gelen bilgileri üstadin kanalindan almaktadir. Kendisinde

bir iç bilgi oluşur. Bu iç bilginin şöyle özellikleri vardir: Hayatla müştereken var

olma hâli, yani artik kendinizi tek kişi hâlinde görmüyorsunuz. "Ben"cilik yok,

"Biz"cilik var.

 

Müşterek (ortak) varlik kavrami ortaya çikiyor. Bundan öte de, biz beraberce

vardik, bundan sonra da beraberce yürüyeceğiz anlamina varilabilir. Daha da

ileride müritte ya da müritlerde "müşterek bilgi" oluşur. Benim bilgim, onun

bilgisi, ötekinin bilgisi yoktur; "bizim bilgimiz" vardir. Herkesin teker teker

bilgisi hepimizin bilgisi demektir. Şunu tekrar belirtelim ki, bu yine ezoterik

çalişanlar arasinda olur. Müritler birbirlerine devamli olarak bilgi aktarir

dururlar. Artik herkes birbirine ilham vermektedir. Bu bakimdan varlik,

naklettiği kadar varliktir, naklettiği şeyle vardir, naklettiği ölçüde vardir.

Ezoterizmin önemli ilkelerinden biri de budur.

 

Varlik aldiği tesiri karşi tarafa ne derecede nakledebiliyorsa, o derecede vardir.

Hangi tesiri, neyi naklediyorsa, onunla vardir. Hangi plândan hangi tesiri alip,

neyi naklediyorsa o kadar vardir. Son olarak da naklettiği ölçüde vardir. Devamli

mi? Kesik kesik mi? Bunlar aslinda bireyselliğin çok üstün bir hâle gelmesiyle

elde edilecek durumlardir. Egoizmin kaldirilip, ruhi bireyselliğin ortaya

çikarilmasi lâzimdir. Kaba, maddesel taraf teker teker parçalanir ama bu arada

büyük bir şey de ortaya çikar. Bencillik kabuğu kirilir, onun altindan ÖZ

dediğimiz gerçek bireysellik ortaya çikar.

 

**Bilgiyi Nakletme

 

İnsanlik tarihinin başlangicinda ilkeler bilgisini herkes biliyordu. Beşeriyet

ilahiyatin en yüksek ve en mükemmel biçimleri içinde gelişiyordu. Sonra, tebliğ

edenle, tebliğ alanlar arasinda derin boşluklar meydana geldi. Bilgi doğrudan

doğruya anlaşilmaz oldu. Seviyeler, dolayisiyla anlayiş farklari artti. Bundan

dolayi açiklamak ihtiyaci doğdu. Üstat durumunda olan varlik ayni zamanda

nakletmek zorundadir. Çünkü kendisi için aldiği ve verdiği oldukça önemlidir.

Nakil işini yapmasi muhakkak lâzimdir.

 

Elbette ki bu nakil işinde birtakim diş görünüşler, merasimler, kökene ait anlam

ve kelimeler de vardi. Bunlarda birtakim kutuplaşmalar, zitliklar ortaya çikiyor

ve bilgiler içsel hâle dönmeye başliyor. Bir üstadin herhangi bir kelimeyi

kullandiği zaman ifade etmek istediği anlam, karşi tarafa istediği şekilde intikal

etmeyince o kelimeye verdiği anlam kendi içinde kalmiş olmaktadir. Artik

anlamlar, giderek bu şekilde içselleşmeye başlamiştir Bu nedenle bir şey

söylediğiniz zaman, onun size ifade etmiş olduğu anlami karşi taraf

kavrayamamaktadir.

 

Çok eski zamanlarda bu ilkeler gayet kolaylikla nakledilirdi. Ve arada büyük bir

boşluk yoktu. Örneğin, sizin işaret parmağinizi belirli bir tarzda karşidaki

insanlara göstermenizin bir anlami olsun. Karşi taraf sizin kadar onun anlamini

anlamiyor. İçerdiği manayi kavrayamiyor. Dolayisiyla siz parmağinizi

gösterirken belki de birkaç türlü anlami zihninizde tutuyorsunuz.

Ama karşinizdaki ne anliyor, bu belli değil. Böylece anlamlar karanliğa doğru

çekilmeye ve anlaşilmaz hâle gelmeye başliyor. Ve zamanla da sizin elinizi o

şekilde havaya kaldirişiniz, olduğu gibi taklit edilerek dinsel bir görünüş hâlini

almaya başliyor. Ve ilk hareket, asil anlami yitirilmiş olarak gösterilmeye

başlaniyor. O hareketi yapan kişi, altinda büyük bir anlam olduğunu biliyordu ve

belki de, kendi zamanindaki insanlar da biliyordu ama zamanla anlam (bilgi)

yitirildi, geriye şekil kaldi.

 

Bunlar, zamanla üç unsur hâlinde karşimiza çikiyor:

1- Zekâyi tatmin etmek için dogmalar (nas).

2- Ruh için ahlâk kurallari.

3- Beden için de birtakim merasimler (giyinmeler, danslar, dua şekilleri vs.)

Bu süre içinde de derin anlam gizlileşmeye (ezoterikleşmeye) başliyor. Bu yüzden

özellikle Bati'da gelenek yoluyla gelen bilgilerin karanlikta kalmasi durumu

ortaya çikiyor. Bu şekilde eski uygarliklarin gerçek yüzü geçmişin karanliklari

arasina gömülüp gitmiştir.

 

**Semboller

 

Ezoterik bilimde semboller (simgeler) önemli yer tutar. Ruh ve beden arasinda

köprü kurarken semboller bütün anlaşilabilir kavramlari hissedilir hâle

getirirler. Sembol, özellikle göze hitap eden bir imajdir. Kelime tarzinda olduğu

zaman anlayişa hitap eder ve yine imaj niteliğini yitirmiş değildir. Semboller

analitik olmaktan çok bütünsel tarzda bir fikir topluluğunu ifade ederler.

Örneğin elinde meşale tutan bir kol, semboldür. Aslinda bütünleyicidir. Pek çok

fikirleri hatta bilgileri biraraya getirmiştir. Herhangi bir kimse, kendi kapasitesi

hangi seviyede olursa olsun, bunlari yorumlayabilir. İkinci özelliği, ifade araci

olmaktan çok teşhir araci olmasidir. Teşhirde açiklama yoktur, sadece

"gösterme" amaci vardir. İnsana bir şey empoze etmez. Herkes kendi seviyesine

göre yorum yapar. Taraf tutmaz, sadece bir görünüşten ibarettir. Sembolün

toplayici olmasi da önemli bir noktadir.

 

Sembolik çalişmalar esasinda tabiattan gelmektedir. Semboller bilimi doğal ve

doğaüstü çeşitli realite düzenleri arasinda mevcut olan bir mutabakat üzerine

kurulmuştur. Doğal olanda doğaüstü olani göstermek için doğaüstü realite

sembolleştirilmiştir. Doğal olani müşahede ettiğimiz zaman onda doğaüstü olani

da görmemiz lâzim. Bunu başarabiliyorsak, ezoterik olarak çalişiyoruz demektir.

Bir bitkiyi, hayvani, insani, olayi müşahede ederken onda doğaüstü bir şeyler

olduğunu sezdiğimiz anda biz zaten ezoterik olarak çalişiyoruz demektir. Burada

ilham yoluyla bazi gizli bilgiler veriliyor demektir. O zaman karşimizdaki objeler

ya da olaylar, o görünümleriyle bize doğaüstünün bir sembolüdür. Evren bizzat

evrenüstü bir ilkenin sembolüdür. Evrenin kendisine ait bilgileri deşmeye

başladiğimiz zaman evrenüstü olan ilkeleri yakalamaya başlariz.

 

Belirli bir düzenin realitesi daha az yüksek düzenin realitesi tarafindan temsil

edilebilir. Örneğin, (A) seviyesindeki bir gerçeği ifade etmek, onu

sembolleştirmek için, onun biraz üzerindeki (AA) gibi bir realiteyi ele almak

gerekiyor. Yani her sembol ifade ettiği gerçeğin biraz üzerindedir. Kendisi sembol

olmaz. "A" denen şeyi sembolleştirmek istiyorsaniz, onu "A" derecesinde

sembolleştiremezsiniz. Biraz üzerinde sembolleştirmeniz gerekir. Daha geniş bir

manayi ele alirsaniz, olur. Örneğin mektup ile zarfini ele alalim: Zarf ile mazruf

(zarfin içinde olan). Mazruf, daima zarftan küçüktür. Aksi hâlde zarfin içine

girmez. Burada mazruf, elimizde bulunan gerçek, zarf da onu kapsayan

semboldür. Birisine bir mektup geldiği zaman eline aldiği zarf içindekinin bir

sembolüdür aslinda.

 

Yollanan, postalanan, işlem gören, kiymetlenen şey aslinda zarf değil, zarfin

içinde gönderilendir. Zarf, onun dişinda bir semboldür. O sembolün hakikati

onun içindedir. Böylece semboller daima saklamak istedikleri şeyin biraz üzerine

çikarlar. Burada "üzerine çikmak" demek, daha büyük kiymet kazanmak

değildir. Zarf her yerde zarftir. Bütün zarflar birbirinin aynidir ama içindekiler,

zarf sayisi kadar birbirinden değişiktir.

Parça, bütünü sembolize eder. Mikrokozmos, makromozmosu temsil eder.

Gerçek sembol keyfi değildir. Yüksek realitenin sembolü olarak kabul edilen,

bizzat doğadan çikmiştir.

Her sembol ters yönde yorumlanabilir. Aynadan ve sudan yansiyan cismin hayali

gibi.

İlkeler düzeninde ilk ya da en büyük olan; tezahürat düzeninde sonuncu ya da en

küçük olandir. Bu ifadede ilkeler düzeni bir metafizik alan olarak, tezahüratta

eşya âlemi (gördüğümüz ya da göremediğimiz yönleriyle titreşimlerden meydana

gelmiş olan fizik âlem) olarak düşünülebilir. Zamanla içte olan sonradan dişta

kalabilir. Bunun başka bir ifadesi de "Birinciler sonuncu, sonuncular birinci

olacaktir." şeklinde ortaya konmuştur.

 

**Merasimler

 

Burada bir ritm ve tavirlanma söz konusudur. İnsan her şeyden önce bir ahenk

iletkenidir. Ahengi, ritmi naklederiz. Doğumundan ölümüne kadar insan

hareketli bir dalga akimi içinde sürüklenip gider. Bu dalga akimi içinde seneler,

mevsimler, günler vardir. İnsan ahengi sever ve onu arar. Ahengin temel

karakteri birbirini izleyen bir değişim dahilinde bir denge kurma eylemi içinde

birleşmekten ibarettir. Şöyle ki, aslinda bu ahenk ve ritm içerisinde bir düalite

vardir. Kalkiş ve variş noktalari (doğum ve ölüm) arasinda dengeyi kurmak için

ritmik yaşar.

 

Hâlâ sürüp gelmekte olan geleneklerden yayilan kolektif kuvvetler vardir. İşte

bu kolektif kuvvetlere iştirak etmek isteriz. Bu iştirak içinde bir yerden izin almak

gerek. Bu iştirak iznini temin etmek için insanlar merasimlere başvururlar.

Örneğin Uzak Doğu'da mantralar (Konsantrasyon nesnesi ve konusu olarak

kullanilan kutsal bir kelime veya cümle.) vardir. Orta Doğu'dakiler mantra

karşiliği olmak üzere "zikr"leri kullanirlar. Kutsal danslar yapilir, ilâhi ve

şarkilar söylenir. Sessiz dualar yapilir. Hatta bu dualar sirasinda vecd (ekstaz)

hâlleri bile yaşanabilir.

 

Dua eden ya da başka türlü bir merasimde bulunan kimse, kendi ruh ve

bedeninin içinde bulunduğu ahenkle daha büyük bir ahenge akort olmaya çalişir.

Bu şekilde tüm dünyaya ait daha kapsamli büyük bir ahengin içerisine girmiş

oluyor. Buna Platon (Eflâtun) Elözis öğretisinde "Kürelerin Müziği" deyimini

kullanir. Müridin küreler arasindaki müzik ahengine akort olabilmesi, onunla

bir olabilmesi için önce kendi ruh-beden ahengini kurmasi lâzimdir.

Merasimlerin hepsi, insanlarin akişkan unsurlarinin değişimini uyarir. Cennetle

ilgili bir hâl olan yalin bir hâle dönüşünü kolaylaştirir. Doğaldir ki burada

anlatilmak istenen merasimler, bugün mabetlerde yapilan merasimlerle hiç ilgisi

olmayan şeylerdir.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...