Jump to content

Hayatımın Anlamı Ne ? Neden Yaşıyorsun ? Anket!


Rapit

Hayatımın Anlamı Ne ? Neden Yaşıyorsun ? Anket!  

59 üye oy kullandı

  1. 1. Hayatımın Anlamı Ne ? Neden Yaşıyorsun ? Anket!

    • Bir Anlamı Yok, Hayvanlar Nasıl Yaşayıp Ölüyorsa Öyle Olacak
    • Evrimsel Bir Süreç Anlam Aramak Anlamsız
    • Bir Anlamı Olmalı Halen Arıyorum
    • Dinlerde Anlatıldığı Gibi Olacak
      0
    • Bir Anlamı Var Fakat Bu Dinlerle İlgili Değil
    • Bir Şeyin Parçası Olduğumu Hissediyorum
    • Diğer (Yorumlarda Belirtiriniz)


Önerilen Mesajlar

Merhaba Sevgili Gnoxis Ailesi;

 

 

-Kimimiz bazen mutlu olduğunda,

-Bazen mutsuz,

-Bazen her şeyini kaybettiğinde,

-Bazen ise artık arzulayacak bir şey bulamadığında,

-Anlamsız bir eksiklik hissi içerisinde,

-Hatta kişi artık ölümü arzulamaya başladığında,

-Hiç Bir Şey Yokken Bu Sorunun Akla Gelmesi,

 

 

Sorduğu bir soru "Hayatımın Anlamı Ne?" sorusunu cesaret edip kendine sormakta, cesaret etmekte çünkü bu soru cevabı keskin, net veya hemen bulunabilecek bir soru olmadığı için böyle bir soruyla meşgul olmaya kişi ya çekiniyor, ya korkuyor yada cesaret edemiyor veya üzerinde fazla düşünmeye gerek olmadığı kanısına varıp kısaca kestirip atabiliyor fakat cevabı net olmayan bu soru için her hangi bir görüş doğru diyemediğimiz gibi, hiç bir düşüncede yanlış diyemiyor ve bunu eleştirme hakkına da sahip olamıyoruz. Fakat kimisi ise anlamsız bulduğu bu hayatta anlam bulup tutunduğu tek şey ise bu soru oluyor.

 

 

Peki gerçekten "Hayatımın Anlamı Ne?"...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Bir adam ölür

 

elinde Tanrının valizle ona doğru geldiğini görür .

 

Tanrı : Pekala evlat gitme vakti.

Adam : Çok yakında çok planım vardı ..

Tanrı : Üzgünüm ama gitme zamanı

Adam :Bu çantada ne var ?.

Tanrı : EŞYALARIN

Adam : Eşyalarım benim şeylerimi kastediyorsun.

Tanrı : Bu şeyler sana ait değil Dünyaya ait.

Adam: Anılarım mı ?

Tanrı : Hayır onlar zamana ait.

Adam : Yeteneklerim mi ? .

Tanrı : Hayır içinde bulunduğun koşullara ait.

Adam : Arkadaşlarım ve Ailem mi ?.

Tanrı :Hayır,Onlar seyahat ettiğiniz yollara aittir.

Adam : Karım ve çocuklarım mı ?

Tanrı : Hayır onlar kalbine ait.

Adam : O zaman kesinlikle ruhum olmalı

 

Tanrı : Ne yazık ki yanılıyorsun evlat ruhun bana ait.

 

Gözleri yaşlarla ve korku dolu olan adam Tanrının elinden aldı ve çantayı açtı ..

 

Boş...

 

Kalbi kırılmış ve yanağından yaşlarla Tanrıya sorar..

 

Adam : Hiç bir şeye sahip olamadım mı

Tanrı : Bu doğru . Hiç bir şeye sahip değildin.

Adam : Öyleyse ? Benim olan neydi ?.

Tanrı : Senin anların . Tüm anların sayılır.

Sadece sonuncusu geldiğinde gitmen gerekicek.

 

Yaşadığın her an ' senindi '.

 

Her anı iyi yapın.

 

Her anı iyi düşünün.

 

Hayat sadece bir an .

 

Yaşa ..

 

Sev ...

 

Tadını çıkar.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Güzel hikayen için teşekkürler Centurul :) , hiç bir şeye sahip değiliz, tek sahip olduğumuz şey sadece içinde olduğumuz an, harika !

 

Apotheous o şeyin bilinmek istememesine katılıyorum ama belkide geçerli bir sebebi vardır diye düşünüyorum. Bunu düşündüren şey ise kendime baktığım zaman çokta iyi birisi olmadığımı görmem, belkide benimin değişmesi gerekiyordur, bilinmez. Teşekkürler :)

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Cevabı bilinemeyen bir şeyin sorusu bilinebiliyorsa neden cevabını bilemeyeceğimiz şeylerin sorusunu biliriz?

 

Neden insanlığın cevap veremeyeceği sorular kuşatmıştır zihinleri?

 

Bilinç, bilinmezi doğurur belki de...

 

Yalnızca aşık olunca hayat güzel geliyor bana. :D Sonra birde çiçek dolu çayırlarda gezinmek...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Ben doğumdan ölümüze kadar geçen sürede...Anlam aramamızın çokta abartılacak bir yanı olduğunu düşünmüyorum...Basitçe soyunu devam ettirme ve ölüm korkusu olarak düşünülebilir...Dinler tam anlamıyla hayatımıza bir anlam yükleyemediğimiz için bu ölüm korkusunu inkar etme yöntemidir(En azıdan üç semavi din için).Hepimiz ölmekten korkarız fakat bunu itiraf edecek kadar dürüst ve samimi değiliz.Değersiz canlılarız düşüncesi ne kadar itici geliyor değil mi?

Ölmek ne kadar da korkutucu değil mi?Belirsizliğin içine dalmak;Ya kafama sıkacaktım da günah,Ailemi geride bırakmak istemiyorum... Bunlar boş bahaneler.Yalnızca cesur ve kabullenmiş olanlar göğüsleyebilir bu acıyı. Yaşamamızın tek sebebi bilinçaltımızda yatan anlam veremediğimiz içgüdümüzdür... Dinler ise değersiz olduğumuzu kabul etmemek için uydurduğumuz palavralardan ibaret... Siz hiç çocuk yapmayı yasaklayan bir din gördünüz mü? Ya da "siz benim kölelerimsiniz öldükten sonra sizi öteki tarafta acımıycam bana ibadet ettiniz çünkü benim malımsınız.Tabiki de bana hizmet edecektiniz,birde bunun için ödül mü bekliyorsunuz?Sonuçta benim mülkümsünüz size istediğimi yaparım,kimsede hesap soramaz." diyen bir tanrı fikri...

Dinler güvenilmezdir.Boş vaatler,boş ümitlerdir. İlk dini figürlere bakacak olursanız. Doğurganlığı simgeler.Yanında panterleri ile oturmuş şişman,büyük göğüslü bir kadındır.Bana sorarsanız bu insanların bu insanların çiftleşme içgüdüsünü yorumlamasının ilk örneğidir..Aynı şekilde ilk bulunmuş en erken heykelde(Urfa adamı),iki elini penisinde tutan bir erkek figürüdür.İnsanların ilk ibadet şekli ise tamamen, ölenleri huzura erdirme,Yada bu büyük belirsizlekten yaşadıkları korkuyu betimleme şeklidir.Eğer biraz olsun merakınız varsa araştırın.İlk insanlar neden mağara resimlerini yapmış?Ölüleri gömmek nasıl ortaya çıkmış?Gömmeyen kültürler ölülere ne yapmışlar?

Bunlar tam anlamıyla şahsi düşüncelerimdir.Belki içgüdülerimizin ardında yatan daha büyük sebepler vardır.Fakat ben bunların tamamen düzmece olduğunu düşünüyorum...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Hayatın anlamı bilmekle değil, inanmakla alakalı. Her şeyin tesadüflerden ibaret olmadığını deneyimliyorum ve deneyimledim hayatım boyunca. Dinler ve mitolojiler sürekli iyi ve kötünün savaşını anlatıyor. Oysa bunun bir denge olduğu açık. Bu nedenle iyi-kötü çarpışması arasında yaşadığımız deneyimlerde bu dünyadan bir şeyleri öğrenerek bir üst seviyeye geçme fikri beni rahat hissettiriyor, yaşadığım sıkıntıları kolayca aşmamı ve onlardan ders çıkarmamı sağlıyor. Sonrasında gerçekten tekrar aynı sorunlarla boğuşmamak da bu fikrimi destekliyor. Bu nedenle gelişmek, ruhumuzu geliştirmek için yaşadığımıza inanıyorum. Madde ve mana arasında denge kurmak, dengede kalmak ve her felakette bunu tekrar ve tekrar yapmaya çalışmak... Bu sayede ruhu zenginleştirmek.

 

Hayatın anlamının tek bir boyutta cevabı olduğuna da inanmıyorum. Kendi sınavlarımızı yaşarken, başka yaşamları -ister istemez- etkilemek ve onlara çeşitli sınavlar yaşatarak, bazen onlara ders olmak, bazen onları zorlamak için de yaşadığımıza inanıyorum. Öte yandan bu parodinin bir an evvel sona ermemesi için hayatta kalma ve üreme içgüdüleriyle doldurulmuş olmak, hayatı bundan ibaret sanmamıza neden olsa da, gayet başarılı bence.

 

Bu parodiye neden ihtiyaç duyulduğu kısmını merak ediyorum ben. Dinler ve mitolojilerde tanrının sıkılması, kendi suretinden insan yaratması vs fikirleri inandırıcı gelmiyor.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Kişi çevresine bakıyor, ailesine bakıyor, bütün hayatlarını işlerine, çocuklarına ve haz almak istedikleri şeylere odaklamış insanları görüyorum.

Adam bütün bir ömür çalışıyor bir ev bir araba elde ediyor, aileme ve çevreme baktığımda boşa geçmiş bir hayat görüyorum çünkü sıfır.

 

Kişi doğuyor, 6 yaşına kadar dünyayı anlama kavrama evresine giriyor, ardından 12 yıllık ve üniversite varsa +4 yıl toplam 16 yıllık, hiç bir şey öğrenmediği anlamsız bir eğitim sürecine sokuluyor, ardından okul bittiğinde ki genelde büyük çoğunluk bomboş olarak dışarıya salınıveriyor yaş olmuş 22, 1 yıl askerlik diyorlar sindiriyorlar güzelce sistemin içine oldu mu 23, 2 yıl sağda solda serseri mayın gibi geziyor, iş arıyor hayatta kalmaya çalışıyor oluyor yaş 25, ardından evleniyor 1-2 sene eşiyle uyum sağlamaya çalışıyor sonra çocukları oluyor adam bütün hayatını çocuklarına adıyor, çocuk ortalama 25 de evlense yaş olmuş 52, emeklilik adını verdikleri bir avutma ile avutuluyor kalan yıllarında hastalıkla boğuşuyor ve kişi ölüyor.

 

Şöyle bir baktığımızda eşek doğuyor, çevreyi tanıyor, besin arıyor, sahibi ona yük yüklüyor taşıtıyor, arada kırbaçlıyor çünkü eşşek bazen yürümek istemiyor, ardından bir eş bulup çiftleşiyor, yavruluyor, besin arıyor, yükleniyor, çekiyor, çiftleşiyor ölüyor vs. vs.

 

Hayata baktığımda hayat sırtımıza bir takım efendiler ile bir eşşeğin sırtına yüklenen yük gibi yükletiyor, öküzün arabayı çektiği gibi o arabayı bize çektiriyorlar.

 

Yani hayat bu mu ? Sonunda koca bir SIFIR.

 

Bir hayvan gibi yaşayıp ölmek mi bu hayat ? hayatım bu olmamalı hayatımın bir anlamı olmalı, hayatın anlamını bulduğunu iddia eden bazı insanlar mevcut, manevi bazı ilimler olduğunu ve bir üst güç olduğunu vs. vs. vs. bir sürü din, felsefe ve safsata ile dolu, kişi bilmiyor hangisi doğru hangisi yanlış, fakat kişinin kalbinde hep bir eksiklik ve hep bir şeylerin yanlış olduğuna dair bir izlenim var, adam düşünüyor aklımdaki bu düşünceler nereden geliyor, bir hayvan gibi yaşıyor ve ölüyorum ama beni o hayvandan ayıran düşünce ve hisler hissediyorum fakat bir hayvan gibi yaşamaya devam ediyorum. Yani bu düşünce ve hisler nereden geliyor ?

 

Kişinin aklına bir şey geliyor, sorgusuzca düşünmeden bunu yapıyor, bu düşüncenin nereden geldiğini veya kime ait olduğunu dahi bilmiyorum, haz aldığı şeye gidiyor, haz almadığı acı veren şeyden kaçıyor.

 

İçgüdüsel bir program gibi, bir makine gibi, her şey sistematik robot gibi, içgüdüler kişiyi yönetiyor, arzuları kişiye HÜKMEDİYOR. Kişi arzuladığı şeyi elde ediyor hazzını alıyor bir süre sonra haz da kayboluyor arzuda ve arzu edecek şeyler her geçen gün biraz daha azalıyor, dipsiz bir kuyunun dibine gidercesine.

 

Bir şey istiyor ve peşinden koşuyor, daha fazla para, şan, şöhret, itibar, onur vs. vs. tıpkı çiftleşme arzusuyla koşan bir hayvan gibi, bu arzular kişinin aklına düşüyor, sanki hayvandan ayıran farklılık bu arzuların şeklinin farklı olması, neticede çiftleşme arzusu gibi bir arzu geliyor, para kazanmak istiyor, güçlü olmak, şan şöhret, itibar kazanmak ?

 

Kişi düşünmeye başlıyor tüm bunlar nereden geliyor ? bana hükmeden bu güç ne ? bir hayvandan hiç bir farkın olmadığını anlamaya başlıyorsun bir süre sonra, sadece arzuların şekilleri farklı ve sonucunda haz alacağını düşündüğü şeyin peşinde koşturduğunu ve bir süre sonra elinde bir hiçten başka bir şey kalmadığını görüyor, her şeye sahipsin ama halen o eksiklik dolmuyor, hep bir şeylerin eksikliği ile yaşıyor sürekli yeni arzular bulup bunların peşine koşuyor, ta ki arzulayacak bir şey kalmayana kadar.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Varoluş kavramının nedenleri ve sonuçları üzerine düşünmeyi çok uzun bir zaman önce bıraktım ben. Şu yazılanlara da şöyle bi' göz atınca "Isabet olmuş" dedim içimden. Bu konuda çok fazla kitap okudum ve çok fazla serzeniş dinledim. Hiç-bir teori, hiç-bir gerekçe, hiç-bir iddia şu an bu içinde zerre kadar memnun olmayı başaramadığımız hayatı yaşamak zorunda olduğumuz gerçeğini değiştirmedi, değiştirmeyecekte. "Let it go" derler ya hani... Işte tam olarak öyle. Anket için ikinci seçeneği işaretledim.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Varoluş kavramının nedenleri ve sonuçları üzerine düşünmeyi çok uzun bir zaman önce bıraktım ben. Şu yazılanlara da şöyle bi' göz atınca "Isabet olmuş" dedim içimden. Bu konuda çok fazla kitap okudum ve çok fazla serzeniş dinledim. Hiç-bir teori, hiç-bir gerekçe, hiç-bir iddia şu an bu içinde zerre kadar memnun olmayı başaramadığımız hayatı yaşamak zorunda olduğumuz gerçeğini değiştirmedi, değiştirmeyecekte. "Let it go" derler ya hani... Işte tam olarak öyle. Anket için ikinci seçeneği işaretledim.

 

 

Cevabın için çok teşekkürler Witch Of Rain, seni anlıyorum. Git ve yaşa, kişi cevap bulamadığı ve sonuca ulaşamadığı bir soru ile sadece kendini yiyip bitiriyor ve bir yere varamıyor, seni çok iyi anlıyorum.

 

Belkide bu yükü tek başına üstlenmemek gereklidir, belkide hayatın anlamı benim yaşadığım hayat veya ben değildir, belki var olan herkes her şeydir, belki de ben ben değilimdir, belkide benliğin ötesindeki her şeyim, her kişi, bir başka bedende beni deneyimleyen başka bir ben, belkide hiçbiri, belkide her şey bir oyun bir tiyatro, koca bir şaka, belkide bir hiç, kişi bunu bilemiyor, bende bilemiyorum, ama belkide benim bilmem gerekmiyordur. Belkide bunu tek başına yapamıyor oluşumun bir sebebi vardır, çünkü halen yapabilmiş değilim, fakat denemediğim bir şey daha var, oda bütün parçalarımla birlikte bunu denemek ve yapmaya çalışmak, belkide anahtar benin ötesinde bir yerlerdedir...

 

Şunu anladım ki; Tek bir el asla o "ŞAK" sesini çıkartamaz, baktığım vakit her şey çift var olmuş, 2 el, 2 göz, 2 kulak, 2 bacak, kadın ve erkek, iyi ve kötü, güzel ve çirkin, artı eksi, var yok, siyah beyaz, yukarı aşağı, alt üst, ying yang, kullandığımız bilgisayar sistemi 0 ve 1 sadece var ve yok ama devasa bir dijital dünya var olmuş, kim bilebilir belkide benin ötesindeki bir bendir beni tamamlayacak olan, o "ŞAK" sesini çıkartmama yardımcı olacak, şahsen kendimi bir hiç olarak görüyorum artık, neticede "ŞAK" sesini çıkartamayacak bir el sadece bir hiç, Sıfır "0" gibi, yanında 1 olmadığı sürece hiç bir değeri yok, asıl soru benin ötesine nasıl geçeceğim ?

 

Bu güne kadar hep beni düşündüm, belkide artık kendimi düşünmemem gerekiyordur... Varlığın yokluğu, yokluğunda varlığı düşünmediği gibi, bir bütün iki zıt parça ve oluşturduğu şeyler muazzam, en somut kanıtı bu kullandığımız bilgisayarlar ve elektronik cihazlar, artık onların içerisinde bir evren barındırabiliyoruz, sanki bu dünyanın dijital bir yansıması gibi, neden ben bir sıfır olmayayım ? ben yokluksam varlığım nerede ? Eğer varlıksam Yokluğum nerede ?

 

Belkide her şey içimde. Belkide kendimi daha iyi tanımalıyım. Tanımalıyım ki ne olduğumu anlayayım, varlıksam yokluk, yokluksam varlığımı nasıl arayacağım konusunda bir fikrim olabilir, esasında bu düşüncenin getirdiği yere şu an bakıyorum da harika, ne olduğumu anlarsam zıtlığımın arayışında belkide bir adım daha ilerlemek mümkün hep beraber, neticede kaybedecek hiç bir şeyim yok, eninde sonunda öleceğiz...

 

İşte bunlar hep sorular sorular, teşekkür ederim bana bu düşünceleri hissettirdiğin için

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Bir şeyin parçası olduğumu düşünüyorum. Hatta hepimizin.. Çünkü evreni ele alırsak evrende herşey birbiri ile bağlantılı ve birbirinin bir parçası olarak var olmakta biz de bu evrende yaşadığımız için evrenin bir parçası olmakla başladı herşey. Ve daha sonra bu küçülerek ya da özelleştirilerek dünyanın bi parçası olmamıza hatta bir insanın bir parçasını tamamlamamıza kadar ilerledi. Daha sonra ki süreçte ise ya evrenin bir parçası olarak devam edeceğiz ya da farklı bir yerde boyutta zamanda var olacağız. Asla yok olmayacağız çünkü evren daim olacak ne zaman ki evren yok olursa biz de o zaman yok oluruz çünkü parçalar büyük olsun küçük olsun amacı işlevi ne olursa olsun bir bağ ile birleşir ve ayrılması için büyük bir kopma söz konusu olmalıdır. Bir herhangi mekanizma buna örnek olabilir.

Bu genel görüşüm lakin benim görüşüm. Heh gelelim öznel görüşe özel görüşe.

Kendimi bi şeye ait hissediyorum ama bu ne melek ne şeytan ne Tanrı ne in cin. En başta doğaya aidim çünkü doğadan varoldum ve doğaya gideceğim Yaşam sürem dolduğunda daha sonra ise evrene...

Ama bir şeyin parçası kesinlikleyim. Belki bi Tanrı nın parçası belki bi toz bulutunun belki de sadece bir yapay zeka parçasıyım ve bunların hepsi bir yazılım ile yapılan bir simülatör veya paralel evrendeki benin oyunu.. Ayna dünya...

Hatta filmi bile var suretler diye.. Neden olmasın ki olabilir.

Asıl önemli konu şudur ki neye ait olup olmaman veya hayatın anlamı değil önemli olan kendine ait olup bir anlam yaratman ve o anlamı yaşaman...

Daha çok şey yazarım da 3 sayfayı kaplar sende okurken yorulursun canım.

 

Sevgilerimle...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Bir şeyin parçası olduğumu düşünüyorum. Hatta hepimizin.. Çünkü evreni ele alırsak evrende herşey birbiri ile bağlantılı ve birbirinin bir parçası olarak var olmakta biz de bu evrende yaşadığımız için evrenin bir parçası olmakla başladı herşey. Ve daha sonra bu küçülerek ya da özelleştirilerek dünyanın bi parçası olmamıza hatta bir insanın bir parçasını tamamlamamıza kadar ilerledi. Daha sonra ki süreçte ise ya evrenin bir parçası olarak devam edeceğiz ya da farklı bir yerde boyutta zamanda var olacağız. Asla yok olmayacağız çünkü evren daim olacak ne zaman ki evren yok olursa biz de o zaman yok oluruz çünkü parçalar büyük olsun küçük olsun amacı işlevi ne olursa olsun bir bağ ile birleşir ve ayrılması için büyük bir kopma söz konusu olmalıdır. Bir herhangi mekanizma buna örnek olabilir.

Bu genel görüşüm lakin benim görüşüm. Heh gelelim öznel görüşe özel görüşe.

Kendimi bi şeye ait hissediyorum ama bu ne melek ne şeytan ne Tanrı ne in cin. En başta doğaya aidim çünkü doğadan varoldum ve doğaya gideceğim Yaşam sürem dolduğunda daha sonra ise evrene...

Ama bir şeyin parçası kesinlikleyim. Belki bi Tanrı nın parçası belki bi toz bulutunun belki de sadece bir yapay zeka parçasıyım ve bunların hepsi bir yazılım ile yapılan bir simülatör veya paralel evrendeki benin oyunu.. Ayna dünya...

Hatta filmi bile var suretler diye.. Neden olmasın ki olabilir.

Asıl önemli konu şudur ki neye ait olup olmaman veya hayatın anlamı değil önemli olan kendine ait olup bir anlam yaratman ve o anlamı yaşaman...

Daha çok şey yazarım da 3 sayfayı kaplar sende okurken yorulursun canım.

 

Sevgilerimle...

 

Güzel yorumun için çok teşekkürler Sare,

 

İnanıyorum ki bu başlığın altında daha ne sayfalar kaplayacağız.

 

Hayatı anlamlı yapan belkide bu arayıştır...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Belkide Matrix filminde dediği gibi "Beyninin içi bir hapishane Neo" :)

 

Evet bir çeşit similasyon. Hatta şöyle söyleyeyim. Sen, kendinden bir başkasının varlığından nasıl emin olabilirsin. Bunca tarihi olaylar bunca makine bu hayat tamamen direk olarak senin zihnindeyse ?(Bu düşünce uzun zamandır kafamı kemiriyor. Yakında intihar ettircek herhalde.:D) Ve çıkışı bulman gerekiyorsa? Yada başka bir amaç? Ve ona ulaşınca mission completed yazacaktır belki.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

  1. Ben kimim?
  2. Kalbimin arzusu, özlemi ve taahhüdü ne?
  3. Kalbimin bu taahhüdüne dayanarak dünyaya, çevreme, işime, sevdiklerime vermek istediğim hediye, yani vizyonum, yani yaratmak istediğim şey ne?
  4. Kendimi nasıl durduracağım? Hangi yoğun duygular beni yolumdan alıkoyar?
  5. Çevremde nasıl duygular tetikleyeceğim? Çevrem beni bu yoldan nasıl alıkoymaya çalışacak?
  6. Kendimin ve çevremdekilerin bu yoğun duygularına ve beni yolumdan, kalbimin taahhüdünden, vermek istediğim hediyemden ve olmak istediğim benden ayırıp, tanıdık ve kontrol edilebilir sularda tutma çabasına karşı nasıl uyanık kalacağım?
  7. Stratejim ne? Şimdiki adımım ne? Nasıl sınırın bir adım dışına adım atacağım? Nasıl on adım atıp da hedef haline gelmeden, adım adım ilerleyeceğim?

Bu soruların ilk üçü, dediğim gibi varoluşumuza bir anlam verme çabamızın merkezinde yer alıyor. Bu sorular aslında, sonsuzluğun içindeki kısacık yaşamlarımızla ne yapacağız, neyi değerli kılacağız, neyin sorumluluğunu alacağız, bunu sorguluyor. Bu sorular hakkında düşünmeyen, veya bu soruları açıkça sormasa bile onların işaret ettiği gerçeklerle ilgili herhangi farkındalığı veya netliği olmayan insan ister istemez rüzgarda savrulan bir yaprak gibi yaşamın ve dünyanın rüzgarları ile savruluyor.

Ve işte bu nedenle, insanoğlu bu soruyu sormadığı için, hatta sorması engellendiği için gitgide kayboluyor.

İnsan artık “ne istiyorum” diye soruyor, “ne değerli” diye değil.

 

Çünkü içinde yaşadığımız ve her geçen gün kalınlaşan post-modernizmin karanlığının etkisi, bizim bu önemli soruyu, “ne değerli?” sorusunu sormamızı engelliyor. İçinde bulunduğumuz dünya, toplum, kültür herhangi bir şeyin diğerinden daha değerli olamayacağını savunuyor çünkü.

Post – modern dünya görüşü beraberinde çok önemli ve değerli yaklaşımlar getirmiş, en başta demokrasi, kaynakların daha adil dağıtılması, fırsat eşitliği gibi. Ancak her iyi şey gibi, bunun da karanlığı var. O karanlık da çok önemli ancak çok daha karmaşık olan fırsat eşitliğini sonuç eşitliğine dönüştürmesi. Bu dünya görüşü her şeyin ve herkesin “eşit” ve “aynı değerde” olması gerektiği gibi çok yüce gibi gözüken bir görüş altında, bize tüm değerlerin, erdemin, bilgeliğin, deneyimin, ustalaşmanın, adaletin, kültürün, çalışkanlığın, şefkatli olmanın, agah olmanın, zekanın, becerinin, ve insan yaşamını anlam kılan benzeri bir çok şeyin pek de bir değeri olmadığını empoze ediyor, insanı insan yapan tüm bu şeylerin için boşaltıyor, anlamsızlaştırıyor.

 

Diyor ki bu post modernizmin gölgesinden beslenen dünya görüşü, “herhangi bir şeyin diğerinden daha değerli olduğunu savunmak baskıcılıktır, tahakkümdür, eşitsizliktir”. Gösterdiği çabadan, bilgisinden, kendini adamışlığından, yeteneğinden ve yarattığı eserlerden bağımsız olarak herkes aynı sonuçlara ulaşmalıdır.

 

Bu dünya görüşüne göre başarılı olmak herkesin hakkıdır. Mutlu olmak herkesin hakkıdır. Dünyevi isteklerine ulaşmak herkesin hakkıdır. Tatmin olmak herkesin hakkıdır. İstediği okulda okumak, sınıfını geçmek, bunun için gösterdiği çabadan bağımsız olarak herkesin hakkıdır. Kurallardan bağımsız olarak ben bir şey istiyorsam, o olacaktır. Ben bitti demeden bitmez. Öğrenci zayıf aldığında hata yapmış olan öğretmendir. Ben bedenime, sağlığıma dikkat etmesem de doktor ve tıp beni sağlıklı ve mutlu yaşatmalıdır, beni kurtaramazsa doktor hatalıdır. Tuale rastgele fışkırtılan boya sanattır. Anlamsız kelimeler bir araya gelir ve şiir olur. Saçma ve kimseye faydası olmayan projeler bilim ödülü alır. Sosyal medyada hiç bir meziyeti olmadığı halde koyduğu fotoğraflar ilgi çekiyor diye insanlar meşhur olurlar, hatta çok para kazanırlar.

Bu yaklaşım, tüm hiyerarşilere karşı çıkan, tüm değerleri aynı düzeye getiren düşünce tarzı bunu bazen de ruhsal öğretileri, hatta ikici olmayan öğretileri kullanarak yapar. “Mevlana, iyinin ve kötünün ötesinde bir yer var, orada buluşalım demiyor mu?”

Büyük Zen Ustası Suzuki Roshi, bir gün sohbet ederken batılı öğrencisinin söylediği bir şeye “yanlış” der. Öğrencisi şaşırır, “ustam siz söylediniz bunu geçen gün?” der. Suzuki Roshi yanıt verir: “Doğru, ama sen söyleyince yanlış oldu”. Bu non-dual öğretiler düalist, kendi çıkarı peşinde koşan bir kafanın elinde en iyi ihtimalle komik, en kötü ihtimalle tehlikeli olabilirler. Cem Şen’in dediği gibi, “sen önce bir iyi, doğru ol, sonra onu bırakabilirsin ancak. Olmadığın bir şeyi nasıl bırakacaksın?”.

“İnsanın hayatına anlam veren değerler hiyerarşisinin bozulması kaçınılmaz iki sonuca götürür bizi” diyor Ken Wilber.

Birincisi, eğer hiç bir şey, diğerinden daha değerli ve önemli değilse, o zaman hiç bir şeyin önemi yoktur. Yani Nihilizm. Anlamsızlık. Depresyon. İkincisi ise eğer hiç bir şey diğerinden daha değerli değil ise, o zaman ben kendime, kendi egosal arzularıma, kendi isteklerime en büyük değeri veririm. Egoizm. Nobranlık. Narsisizm.

İşte bu iki durumu, sosyal nihilizmi ve sosyal narsisizmi dibine kadar yaşamıyor muyuz bu günlerde? Eşitlik, herkesin aynı koşullarda yaşaması, herkesin mutluluğa ulaşması gibi yüce bir söylemin ardına saklanmış bu sosyal kanser, tüm dünyayı, hepimizi, bireyleri kemiriyor. Bireyin özgürlüğünü savunuyormuş gibi gözükürken aslında bireye ve onun değerine, kendi yaşamını anlamlı kılma çabasının kalbine karşı ölümcül bir saldırıda bulunuyor. Liberal değerleri savunur gibi yaparken aslında tüm özgürlüğümüzü elimizden alıyor. Bizi kalbimizden, kalbimizin özleminden, öznelliğimizden koparıyor, ve hemen her şeyi, biz dahil, birer nesne haline dönüştürüyor.

Bunu da işin komiği “haklardan” bahsederek yapıyor. Mutluluk hepimizin hakkı. Başarı hepimizin hakkı. Bir şeylere sahip olmak hepimizin hakkı. İstediğimiz gibi bir kadın veya erkekle birlikte olmak hepimizin hakkı. İstediğimiz gibi bir iş hepimizin hakkı. İşte huzurlu olmak, başarılı görülmek, iyi bir maaş, vs. hepimizin hakkı.

Ancak haklardan bahsedeceksek bir şeyden daha bahsetmemiz lazım: Sorumluluklardan. Zaten problemimiz, çoğu kişinin yeterince sorumluluk almadan hak talep etmesi değil mi? Başarı benim hakkım, ve bunun için benim pek de bir şey yapmam da gerekmemeli. Herkes başarılı oluyorsa, mutlu oluyorsa, zengin oluyorsa, istediği okulda okuyorsa, istediği ile birlikte olabiliyorsa, istediği işte çalışıyorsa, hatta çalışmayabiliyorsa, ben niye bunları yapamayayım? Benim de hakkım, ve bunlar için de çaba göstermek zorunda olmamam lazım.

Maalesef sorumluluklardan bahsetmeden haklardan bahsetmek, ciddiye alınacak bir davranış aslında değildir. Yani soru şu: Madem başarılı olmak istiyorsun, bu arzunun sorumluğunu nasıl alacaksın? Mutlu olmanın sorumluluğunu nasıl alacaksın? İyi bir ilişkiye sahip olmanın, işinde başarılı olmanın ve yükselmenin, hatta kendi işini yapıp da başarılı olmanın sorumluluğunu nasıl alacaksın?

Daha da ötesi bunlar için neyin sorumluluğunu alman lazım? Örneğin diyelim ki bir konuda ilerlemek istiyorsun, ancak bu konuda senden yetenekli insanlar var. Ve sen “yetenek bir kriter olmamalı, herkes aynı sonuca ulaşabilmeli” gibi saçma sapan fikirlerin boyunduruğundan da çıkmayı becerdin. Ve yine de istiyorsun. O zaman bu açığı kapatmak için eksikliklerinle o acı verici yüzleşmenin, olanı olduğu gibi görmenin, bu doğru değerlendirmene dayanarak herkesten daha fazla çalışmanın ve kendini geliştirmenin sorumluluğunu alabilecek misin? “Benim hakkım, bana ne!” demekten, bu tuzaktan çıkmayı becerebilecek misin?

İşin ilginci mutluluk bizim hakkımız ya; insanı haklar, yani sahip oldukları, kendisine verilenler, peşinde koştuğu rahatlık mutlu etmez. İnsanı kendisi için değerli, önemli bir konu, kalbine dokunan bir amaç, bir ülkü için rahatsızlığa razı olmak, kendini sonuna kadar adamak ve kullanmak, zor olduğu halde hak hukuk dilenmeden eyleme geçmek, bir şeyleri harekete geçirmek mutlu eder. Hatta kalbinin arzusu ve taahhüdü için harekete geçtiğinde mutluluk konu olmaktan çıkar, yaşanan duyguya da pek mutluluk da denemez. Belki bir çeşit neşe, bir çeşit halinden memnuniyet, bir çeşit anlam duygusu diyebiliriz, ki bunların hepsi bir gün koşullar bizim istediği gibi olduğu için gelip, ertesi gün o koşullar değişince geçen mutluluk duygusundan daha yücedir.

İşte bu yüzden bu maddeden bahsederken “ne istiyorsunuz?” yerine “kalbinizin özlemi, taahhüdü ne” diye soruyorum. Çünkü “ne istiyorsun?” sorusu bile ne kadar bizim özneliğimizi, bireyselliğimizi ifade etmemize yönelikmiş gibi dursa bile bizi bu kendine hak görme (entitlement) tuzağına düşürülmüş ve bu sayede de kalbinin en derindeki özleminden, taahhüdünden koparılmış, ve sonucunda kolektivist bir anlamsızlık cehenneminin içinde kaybolmuş nesneler haline dönüştürme sürecinin bir aracı haline gelmiş durumda. Hatta çok eskitilmiş “kalbinin götürdüğü yere git” cümlesi bile bizi aynı tuzağa geri götürüyor, çünkü bize kalp diye işaret ettikleri gelip geçen, koşullar ve çevremiz tarafından tetiklenen duygularımızdan başka bir şey değil çoğu zaman. O yüzden de o hak görmenin, gelip geçici, tatmin vaad eden ancak hiç bir zaman vaadini tam olarak yerine getirmeyen arzuların aracı bu duygular.

Benim hem kendimle hem de bugüne kadar destek olma fırsatı edindiğim yüzlerce danışanımla olan deneyimim diyor ki kalbimiz, derin kalbimiz bu gelip geçici ve çoğu zaman da tatminsizlik, huzursuzluk ve gerilim tarafından tetiklenen duygulardan farklı. Ben veya danışanlarımın kalplerinin, kendisiyle temas etmeyi becerdiğimiz (ve gerektiğinden çok çok daha seyrek olan) o zamanlarda hiç bir zaman “bana araba al” dediğini duymadım. Zihnim “bunu da başarmam lazım, şu kadar daha para kazanmak istiyorum, şöyle bir zevk daha yaşamak istiyorum” diye bana acı veren düşüncelerle kıvranırken derin kalbime dokunduğumda hiç bir zaman “oğlum Dost, yeterince para kazanmıyorsun, veya yeterince zevk almıyorsun, yeterince meşhur değilsin, yeterince zengin değilsin” demedi.

Gördüğüm kadarı ile kalbimize dokunduğumuzda hep çok basit, ancak çok derin şeyler söylüyor bize. Ve söyledikleri hep erdemle, değerlerle, anlayışla, bilgelikle alakalı şeyler. Zihnin yeterince arındı mı, yeterince berrak mı diye soruyor. Beni mutlu ve huzurlu kılan şeylerin farkında mısın ve bunları yeterince yapıyor musun diyor. Tutunduğun şeylerin ne kadar acı verdiğinin farkında mısın diyor. Çevrende olan olaylara duyarsız kaldığında acıdan kaçmaya çalışırken daha çok beni kapattığının ve bu sayede daha çok acı çektiğinin farkında mısın diyor. Hatta bunları bile söylemiyor, çünkü kalbin dili bu kadar karmaşık değil, kelimelere dökülemiyor. Kelimelere döküldüğünde böyle duyuluyor. Ancak bu hali ile bile baktığınızda haklardan değil de sorumluluklardan bahsettiğini anlamak zor değil sanırım. Kalbimize dokunduğumuzda fark ediyoruz ki zihnimizdeki sloganların, parlak düşüncelerin aksine, kalbin bir değerler hiyerarşisi var.

O yüzden aşağıdaki cümleleri okuduğumuzda çoğumuza iyi geliyor:

Erdemli olmak, erdemsizlikten iyidir.

Çalışkanlık, çalışmadan elde etmekten iyidir.

Bilgelik ve anlayış, kuru bilgi sahibi olmaktan iyidir.

Her ne olursa olsun kendi kalbinin gösterdiği gibi adil olmak ve herkese hakkını vermek, adalet dilenmekten iyidir.

Şefkatli olmak, intikam almaktan iyidir.

Kültürlü olmak, sanattan, müzikten, bilimden, felsefeden az buçuk anlamak, cehaletten iyidir.

Haddini bilmek, hadsizlikten iyidir.

Edep bilmek, edepsizlikten ve kendi istediği olsun diye kuralların ve başkalarının haklarını çiğnemekten iyidir.

İçinde bulunduğu koşulları olduğu gibi görmek ve razı olmak, direnmekten ve tutamayacağı şeylere tutunmaktan iyidir.

Bırakmak, tutunmaktan iyidir.

Her geleni karşılayacak kadar güçlü olmak, koşulları kontrol etmeye çalışmaktan iyidir.

Başkalarına onları güçsüz hale getirmeden yardım etmek ve desteklemek, sadece kendini düşünmek ve kendine yontmaktan iyidir.

Kazıklamaktansa kazıklanmak iyidir.

Sorgulamak, araştırmak, derin düşünmek, körü körüne inanmaktan iyidir.

Varoluşun ile ilgili hakikati anlamaya çalışarak yaşamak, gelip geçici arzuların ve tatminlerin peşinde koşmaktan iyidir.

Ülkü sahibi olmak, hayatı arzular, istekler ve rahatının peşinde yaşamaktan iyidir.

….

Bu listeyi uzatabiliriz, ilk aklıma gelenler bunlar. Sizin kalbiniz ne diyor, neler ekliyor bu listeye? Facebook’ta yorumlar bölümüne ekler misiniz?

Gelin kapatırken son kitabı milyonlarca satan Mark Manson’dan adapte ettiğim şu cümleye kulak verelim:

 

“Rahatlık ve iyi bir deneyim peşinde koşmak, kötü bir deneyimdir. Başına gelen olumsuz durumlara razı olmak ve kabul etmek, onunla beraber olmayı becerebilmek, iyi bir deneyimdir.”

 

 

Dost Can deniz .

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Özetle miras

Şimdi şöyle düşününce, doğup büyüyüp yaşlanıp ölüyorsun. Arada yaşanmışların hiç bir anlamı kalmıyor. Sahi, birgün ölecek olduktan sonra, bu kadar çok şey yaşamanın, öğrenmenin, çalışmanın ne anlamı olabilir ki? Fakat yaşamın anlamı nicelik olarak nitelik olarak ne kadar yaşadığımdır. Var oluşum, ölümümle anlam kazanacaktır. İnsanlığa, dünyaya ne bıraktığımdır hayatın anlamı. Bu yüzden öğretmenlere çok imreniyorum. Bunun için kafa yormalarına gerek yok. (hakiki öğretmenlere)

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Hayatın belli bir amacı, ilahi algoritmasının falan olduğunu düşünmüyorum. "İnsan, inançsız boş bir tarladır." der biri. Bir şeylere anlam yüklemeyi seven, özünde hep hikayelerde anlatılan kötü tarafı barındıran garip, anlaşılmaz gibi görünen fakat oldukça basit canlılarız. Etrafına baktığında gördüğün insan kümelerinin amacının ne olduğunu kestirmek çokta zor olmasa gerek. Gerçi bölgelere göre değişkenlik gösteren bu analiz işleri sarpa sarıyor orası ayrı. Sosyal psikoloji metinlerine girmeden Dünya adını verdiğimiz toprak parçasında türeyen, hiçliğin içinde süzülen belli ki rastlantısal sonuçlarla tepkimeye girmiş fraksiyondan biriyiz. Elbette gelişim göstereceğiz. Lakin inanç ile gerçekler çoğu zaman uyuşmaz. Birde şu durum var: "Bütün hikayeler gerçek oluyorsa? Cennetimiz bu ise?".

 

En azından bu forum arayıcılığı ile tanıştığım güzel insanları tanıdığım kadarıyla söyleyebileceklerim; 'bizleri yaşamaya devam ettiren ölümü unutmaktan ziyade yaşanılan anların yarattığı tarifsiz his' diyebilirim. Bir kadının gözlerinde kaybolmak, bir şarkıyı fütursuzca söylemek, ölürcesine gülmek ya da ağlamak gibi bin türlüsü bulunan an. Her yenisi yeni bir umudu doğururken ölümle selamlaşmanın, arada ki bağın bu denli kabullenilmiş ve sıcak olabileceğini görmek, hayatı yaşamak istediği gibi yaşayanların dünyasında var olmak, gülümsetiyor. Evet, birileri aç, birileri aptal, birileri deli, birileri psikopat, birileri biri... Milyarlarca fikir var ortada... Çok takılmamak gerek. Önce kendini sonra sevdiklerini koru.

 

Ne aktarmaya çalıştığımı çokta kestiremesem de seviyorum bu durumu. Boş teneke misali. Geçenlerde Heimdal'a seslenip; "Beni izliyor musun?" dedim. Saniyesinde bir güvercin balkonumda bitti. Sen nereden çıktın böyle? Genelde martı olurdu bu taraflarda... Bardağımı kaldırıp selamladım efendiyi, suyun yerini ne tutar şu hayatta?

 

Diyeceğim şu ki; düşündükçe derine indiğini, bir şeyleri çözmek üzere olduğuna aldanırsın lakin ortada çözülecek konu yoktur. Kendi kuyruğunu kovalayan bir beyincik vardır ortada. Tam küfür etmelik. Oku, hayal dünyasında yaşa, gez, öğren, yeri gelsin o güne kadar kazandığın her şeyi kaybet... Hayat, yaşadıkların kadar anlamlı. Sonuçta mezar taşına kazınacak iki kelam, iki sayı...

 

Beni gömmesinler. Atomlarıma kadar parçalayın!

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...