Jump to content

Furuğ Ferruhzad Şiirleri


semuel

Önerilen Mesajlar

Furuğ FERRUHZAD

 

İranlı şair Furuğ Ferruhzad, 5 Ocak 1935'te Tahran'da doğdu, 13 Şubat 1967'de bir trafik kazasında öldü.

 

 

 

 

 

YEŞİL DÜŞ

Bütün gün ağladım aynada

Penceremi ağaçların yeşil düşüneAçmıştı bahar

Gövdem sığmıyordu yalnızlığın kozasına ve

Kokusu kâğıtlardan örülmüş tacımın

Kaplamıştı gökyüzünü baştan başa

O güneşsiz ülkenin

 

Yapamıyordum artık yapamıyordum

Sokağın sesi bastırıyordu birden ve kuşların sesi

Kayboluşunun sesi paltoluk çocuk kumaşı toplarının

Şamatası çocukların

İplerin ucunda yükselen

Uçurtmaların dansı

Sabun köpükleri gibi

Ve rüzgâr

Sevişmenin en derin ve karanlık anında esmeye başlayan rüzgâr

Zorluyordu

Surlarını güvenimin sessiz kalesinin

Kendi adıyla çağırıyordu yüreğimi çok eski çatlaklardan sızarak

 

Bütün gün gözlerimi diktim

Gözlerine yaşamın

O korkak ve kaygılı gözlere

Bakışımdan kaçan

Ve yalancılar gibi gizleniveren

Gözkapaklarının tehlikesiz sığınağına

 

Hangi tepe hangi doruk?

Tümü dolambaçlı yolların

Bir kavuşma noktası ve son

Bulmuyorlar mı o soğuk ve yok edici ağızda?

Ve ne derdiniz bana ey yalın ve aldatıcı sözcükler?

Ne verdiniz tenin ve isteğin kaçışından başka?

Daha da yalancı olmaz mıydı

Başıma koyduğum ve kokular saçan

Kâğıttan yapılmış taçtan daha yalancı

Saçlarıma iliştirdiğim bir çiçek?

 

Nasıl da tutuldum çölün ruhuna

Ve uzaklaştırdı beni ayın büyüsü sürünün inançlarından

Nasıl büyüdü yüreğimin yarım kalmışlığı

Tamamlayamadı bir türlü hiç olan yarım öbür yarımı

Durdum nasıl ve gördüm kayıyor

Ayaklarımın altındaki toprak

Ve geçmiyor tenimin bomboş bekleyişine

Sıcaklığı tenimin

 

Hangi tepe hangi doruk?

Koruyun beni ey kaygılı ışıklar

Aydınlık evler

Çamaşırların ıtırlı tütsülerle güneşli çatılarında salındığı

Koruyun beni ey olgun ve saf kadınlar

Parmakları çocuğun zevkten çıldırtıcı kıpırtılarını izleyen tenleri üstünde

Göğüslerinden süt kokusuyla karışık taze esintiler gelen

 

Hangi tepe hangi doruk?

Beni koruyun ey ateş dolu ocaklar, uğur boncukları

Karanlık mutfaklardaki türküsü bakır kapların

Yüreği biraz sıkkın mırıltısı dikiş makinalarının

Kavgası sürüp giden süpürgelerle halıların

Koruyun beni ey tutkulu aşklar

Yatağımızı üremenin acı isteği

Cadı suları ve kan damlalarıyla donatıyor

 

Bütün bir gün boyu bütün bir gün

Terk edilmiş terk edilmiş bir ceset gibi su yüzünde

İlerledim ürkütücü kayalıklara

En derin deniz mağaralarına ve

En etobur balıklara

Durmadan gerildi sırtımın incecik omurgası

Bir ölüm duygusuyla

 

Yapamıyordum artık yapamıyordum

Yadsıyarak yükseliyordu yoldan ayak seslerim

Daha büyüktü umutsuzluğum sabırdan

Ve geçiyordu bahar o yemyeşil düş

PenceremdenSesleniyordu yüreğime:

"Bak

Hiçbir zaman ilerlemedin

Battın sen!"

 

Çeviri:
Onat KUTLAR
- Celal HOSROVŞAHİ

PENCERE

 

Bir pencere, bakmaya

Bir pencere, duymaya

Bir pencere, yeryüzünün yüreğine ulaşan tıpkı bir kuyu gibi

Tekrarlanan mavi şefkatin enginlerine açılan.

Yalnızlığın küçücük ellerini

Cömert yıldızların verdiği gece bahşişi kokularıyla

Dolduran bir pencere

Belki de konuk etmek için güneşi şamdan çiçeklerinin gurbetine

Bir pencere, yeter bana

 

Oyuncak bebeklerin ülkesinden geliyorum ben

Bir resimli kitap bahçesinde

Kâğıt ağaçların gölgesi altından

Toprak yollarında geçip giden

Kurum mevsiminden, kısır aşk ve dostluk deneylerinin

Sıralarında veremli okulların

Alfabelerin soluk harflerinin büyüdüğü yıllardan

Ve karatahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar

Ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak

Uçup gittikleri

O andan

Etobur bitkilerin köklerinden geliyorum ben

Ve hâlâ başım

Dopdolu

Bir deftere toplu iğnelerle

Çakılan

O kelebeğin yabancı sesiyle

 

Asılınca güvenim adaletin koptu kopacak ipiyle

Ve bütün kentte

Parıldayan ışıklarımın yüreğini parça parça edince onlar

Koyu renk mendiliyle yasanın, bağladıklarında

Aşkımın çocuksu gözlerini

Ve isteğimin acı şakaklarından

Fışkırdığında kan

Yaşamım artık

Hiçbir şey olmadığında, hiçbir şey olmadığında duvar saatinin

tiktaklarından başka

Anladım birden yolum yok yolum yok yolum yok

Çılgınca sevmekten başka

 

Bir pencere yeter bana bir tek pencere

Bilince ve bakışa ve suskunluğa

İşte öylesine boy atmış ki ceviz fidanı

Anlatabilir artık genç yapraklarına tüm bir duvarı

Ve sor aynadan

Adını kurtarıcının

Ve işte senden daha yalnız değil mi

Ayaklarının altında titreyen yeryüzü?

Yıkıntı elçiliğini, peygamberler

Kendileriyle birlikte getirmediler mi çağımıza?

Ve yankıları değil mi o kutsal metinlerin

Bu patlamalar art arda

Bu zehirli bulutlar?

Ey dost, ey kardeş, ey herkes!

Yazın tarihini gül soykırımının

Aya vardığınızda!

 

Düşler

Ne kadar safsalar o yükseklikten düşer ölürler

Şimdi dört yapraklı bir yoncayı kokluyorum ben

Eski düşüncelerin gömütünde boy atmış yonca

Ve soruyorum saflığın ve bekleyişin kefeninde toprak olan o kadın

gençliğim miydi benim?

Çıkabilecek miyim yeniden o merak merdivenlerinden?

Merhaba diyebilecek miyim o iyi Tanrı'ya çatılarda dolaşan?

 

Seziyorum zaman geçip gitti artık

Seziyorum an, tarihin yapraklarından benim payıma düşendir

Seziyorum aldatıcı bir aralıktır bu masa saçlarımla o garip ve kederli

adamın elleri arasında

 

Bir şey söyle bana

Teninin tüm sevgisini sana bağışlayan insan

Ne istiyor diri kalma duygusundan başka?

Bir şey söyle bana

Kıyısındayım pencerenin

Ve güneşle bağlantıda...

 

Çeviri: Arkadaş Zekai Özger

 

Ayın Yalnızlığı

 

Karanlık boyunca

Cırcırböcekleri bağırdı:

"ay, ah büyük ay..."

 

Karanlık boyunca

Şehvetli bir ahın yükseldiği

Dallar, o uzun elleriyle

Ve teslim olmuş esinti

Gizli ve bilinmeyen tanrıların emirlerine

Ve saklı bin bir nefes, toprağın gizli yaşamında

Ve o ışığın gezgin çemberinde, ateşböceği

Tahta tavanda tıkırtı

Perdede gece

Gölde kurbağalar

Hep beraber

Hep beraber, bir avaz

Tan ağarıncaya kadar bağırdı:

"Ay, ah büyük ay..."

 

Karanlık boyunca

Ay ay ışığında ışıdı

Ay

Kendi gecesinin yalnız kalbiydi

Altın renkli öfkesinde patlıyordu

 

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

İNANALIM SOĞUK MEVSİMİN BAŞLANGICINA

 

ve bu benim

yalnız bir kadın

soğuk bir mevsimin eşiğinde,

yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamanın

başlangıcında

ve gökyüzünün yalın ve hüzünlü umutsuzluğu

ve bu beton ellerin güçsüzlüğü

 

zaman geçti

zaman geçti ve saat dört kez çaldı

dört kez çaldı

bugün aralık ayının yirmi biridir

ben mevsimlerin gizini biliyorum

ve anların sözlerini anlıyorum

kurtarıcı mezarda uyumuştur

ve toprak, ağırlayan toprak,

dinginliğe bir belirtidir.

 

zaman akıp geçti ve saat dört kez çaldı

 

sokakta rüzgâr esiyor

sokakta rüzgâr esiyor

ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum

cılız, kansız saplarıyla goncaları,

ve bu veremli yorgun zamanı

ve bir adam ıslak ağaçların yanından geçiyor

damarlarının mavi urganı

ölü yılanlar gibi boynunun iki yanından

yukarı süzülmüştür

ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi

yineliyorlar

-selam

-selam

ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum

 

soğuk bir mevsimin eşiğinde

aynaların ağıtı topluluğunda

ve uçuk renkli deneyimlerin yaslı toplantısında

ve suskunluğun bilgisiyle döllenmiş bu günbatımında

 

gitmekte olan o kimseye böyle

dayançlı

ağır

başıboş

nasıl dur emri verilebilir.

o adama nasıl diri olmadığı söylenebilir, hiçbir

zaman diri olmadığı.

 

sokakta rüzgâr esiyor

inzivanın tekil kargaları

sıkıntının yaşlı bahçelerinde dönüyorlar

ve merdivenin boyu

ne kadar kısa

 

onlar bir yüreğin tüm saflığını

kendileriyle masallar sarayına götürdüler

ve şimdi artık

nasıl birisi dansa kalkacak

ve çocukluk saçlarını

akan sulara dökecek

ve sonunda koparıp kokladığı elmayı

ayakları altında ezecek?

 

sevgili, ey biricik sevgili

ne de çok kara bulut var güneşin konukluğunu

bekleyen.

uçuş düşlediğin bir yolda bir gün

o kuş belirdi

sanki yeşil hayal çizgilerindendi

esintinin şehvetinde soluyan taze yapraklar

sanki

pencerenin lekesiz belleğinde yanan o mor yalaz

lambanın masum düşüncesinden başka bir şey

değildi.

 

sokakta rüzgâr esiyor

bu yıkımın başlangıcıdır

senin ellerinin yıkıldığı gün de rüzgâr esiyordu

sevgili yıldızlar

kartondan yapılı sevgili yıldızlar

gökyüzünde, yalan esmeye başlayınca

artık yenik peygamberlerin surelerine nasıl

sığınılabilir?

biz binlerce bin yıllık ölüler gibi birbirimize

varırız ve o zaman

güneş cesetlerimizin boşa gitmişliğini yargılayacak.

 

ben üşüyorum

ben üşüyorum ve sanki hiçbir zaman ısınmayacağım

sevgili, ey biricik sevgili, "o şarap meğer kaç

yıllıkmış?"

bak burada

zaman nasıl da ağır

ve balıklar nasıl da benim etlerimi kemiriyorlar

neden beni hep deniz diplerinde tutuyorsun?

 

ben üşüyorum ve sedef küpelerden nefret ediyorum

ben üşüyorum ve biliyorum

yabanıl bir gelinciğin tüm kızıl evhamlarından

birkaç damla kandan başka

hiçbir şey arda kalmayacak.

çizgileri bırakacağım

sayı saymasını da bırakacağım

ve sınırlı geometrik biçimler arasından

enginin duyumsal düzlemlerine sığınacağım

ben çıplağım, çıplağım, çıplak

sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar gibi çıplak

ve aşktandır tüm yaralarım benim

aşktan, aşktan, aşktan.

ben bu başıboş adayı

okyanusun devriminden geçirmişim

ve dağ patlamasından.

ve paramparça olmak o birleşik varlığın giziydi

en değersiz zerresinden güneş doğdu.

 

selam ey masum gece!

 

selam ey gece, ey çöl kurtlarının gözlerini

inanın ve güvenin kemiksi oyluklarına dönüştüren!

ve senin pınarının kıyısında, söğütlerin ruhları

baltaların sevecen ruhlarını kokluyorlar

ben düşüncelerin, sözlerin ve seslerin aldırmazlık

dünyasından geliyorum

ve bu dünya yılan yuvasına benziyor

ve bu dünya

öyle insanların ayak sesleriyle doludur ki

seni öpüyorken

kafalarında seni asacakları urganı örüyorlar.

 

selam ey masum gece!

 

pencereyle görmek arasında

her zaman bir aralık var.

 

niçin bakmadım?

bir adam ıslak ağaçların yanından geçtiği zamanki

gibi...

 

niçin bakmadım?

annem o gece ağlamıştı sanırım

benim acıya ulaştığımı ve dölün biçimlendiği gece

benim akasya başaklarına gelin olduğum gece

İsfahan'ın mavi çini tınlamasıyla dolduğu gece

ve benim yarı yanım olan kimse, benim dölümün

içine dönmüştü

ve ben onu aynada görüyordum

ayna gibi duru ve aydınlıktı

ve ansızın çağırdı beni

ve ben akasya başaklarının gelini oldum.

annem o gece ağlamıştı sanırım.

 

bu tıkalı küçük pencereye nasıl da boş bir aydınlık

uğradı

niçin bakmadım?

tüm mutluluk anları biliyorlardı

senin ellerinin yıkılacağını

ve ben bakmadım

ta ki saatin penceresi

açıldı ve o özgün kanarya dört kez öttü

dört kez öttü

ve ben o küçük kadınla karşılaştım

gözleri, simurgların boş yuvaları gibiydi

baldırlarının kımıltısında giderken sanki

benim görkemli düşümün kızlığını

kendisiyle götürüyordu gecenin yatağına.

 

acaba saçlarımı yeniden

rüzgârda tarayacak mıyım?

acaba bahçelere menekşe ekecek miyim

ve sardunyaları

pencere ardındaki gökyüzüne koyacak mıyım?

dans edecek miyim yeniden bardaklar üstünde?

kapı zili acaba beni

yeniden sesin bekleyişine doğru götürecek mi?

 

"bitti artık" dedim anneme

"hep düşünmeden önce olur olanlar

gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim

 

boş insan

güvenle dolu, boş insan

bak dişleri nasıl

çiğnerken marş söylüyor

ve gözleri nasıl

yırtıyor dikizlerken

ve o nasıl ıslak ağaçların yanından geçiyor

dayançlı,

ağır,

başı boş.

 

saat dörtte,

damarlarının mavi urganı

ölü yılanlar gibi iki yanından boynunun

yukarı süzülmüş oldukları an

ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi

yineliyorken

-selam

-selam

sen asla o dört su lalesini

kokladın mı hiç?...

 

zaman geçti

zaman geçti ve gece akasyanın çıplak dallarına düştü

gece pencere camlarının ardında kayıyor

ve soğuk diliyle

geçmiş günün artıklarını içine çekiyor.

 

ben nereden geliyorum?

ben nereden geliyorum?

böyle bulaşmışım gecenin kokusuna?

mezarımın toprağı tazedir hâlâ

o iki genç yeşil elin mezarını söylüyorum...

 

ne de sevecendin ey sevgili, ey biricik sevgili!

ne de sevecendin yalan söylerken

ne de sevecendin aynaların göz kapaklarını kapatırken

ve avizeleri

tel saplarından koparırken

ve acımasız karanlıkta beni aşk ovalarına götürürken

ta ki susuzluk yangınının uzantısı olan o şaşkın

buğu uyku çimenliğine oturdu

ve o karton yıldızlar

sonsuzun çevresinde dönerlerdi.

sözü neden sesli söylediler?

bakışı neden görüşmenin evinde konuk ettiler

neden okşayışı

kızoğlankız saçların arına götürdüler?

bak burada nasıl

sözle konuşanın

bakışla okşayanın

ve okşayışla ürkmekten dinginleşen canı

sanı direklerinde

çarmıha gerilmiştir.

ve gerçeğin beş harfi olan

senin beş parmağının dalı

onun yanaklarında nasıl iz bırakmıştır!

 

suskunluk nedir, nedir, nedir ey biricik sevgili?

suskunluk nedir söylenmemiş sözlerden başka

ben susuyorum fakat serçelerin dili

doğa şöleninin akan sözcüklerinin yaşam dilidir

serçelerin dili yani; bahar. yaprak. bahar.

serçelerin dili yani; meltem. koku. meltem.

serçelerin dili fabrikada ölüyor.

 

bu kimdir, bu sonsuzluğun caddesi üstünde

birlik anına doğru yürüyen

ve her zamanki saatini

matematiğin eksiltmeler ve ayırmalar mantığıyla

kuran

bu kimdir bu, horozların ötüşünü

gündüzün yüreğinin başlangıcı diye bilmeyen

kahvaltı kokusu başlangıcı diye bilen

kimdir bu, başında aşk tacı taşıyan

ve gelinlik giysileri içinde çürüyen.

 

demek sonunda güneş

aynı zamanda

umutsuz kutuplarının ikisine birden ışımadı.

sen mavi çini tınlamasından boşaldın.

 

ve ben öyle doluyum ki sesimin üzerinde namaz

kılıyorlar...

 

mutlu cenazeler

üzgün cenazeler

suskun düşünür cenazeler

güleryüzlü, güzel giysili, obur cenazeler

belirli saatlerin duraklarında

ve geçici ışıkların kuşkulu zemininde

ve boşunalığın çürük meyvalarını satın alma

şehvetinde...

ah,

kavşaklarda ne insanlar var olayları merak ediyorlar

ve bu, dur düdüklerinin sesi

zamanın dişlisi altında bir adamın ezilmesi

gerektiği, gerektiği, gerektiği bir anda

ıslak ağaçların yanından geçen adam...

 

ben nereden geliyorum.

 

"bitti artık" dedim anneme,

"hep düşünmeden önce olur olanlar

gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim

 

selam sana ey yalnızlığın garipliği,

odayı sana bırakıyorum

kara bulutlar her zaman çünkü

arınmanın yeni ayetlerinin peygamberleridir

ve bir mumun tanıklığında

apaydın bir giz var onu

o sonuncu ve o en uzun yalaz iyi biliyor

 

inanalım

soğuk mevsimin başlangıcına inanalım

düş bahçelerinin yıkıntılarına inanalım

işsiz devrik oraklara

ve tutsak tanelere.

bak nasıl da kar yağıyor.

 

belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el

durmadan yağan karın altında gömülmüş olan

ve bir dahaki yıl, bahar

pencerenin arkasındaki gökyüzüyle seviştiğinde

ve teninde fışkırdıklarında

uçarı yeşil saplı fıskiyeler,

çiçek açacak olan o iki genç el

sevgili, ey biricik sevgili

inanalım soğuk mevsimin başlangıcına.

Çeviri: Haşim HÜSREVŞAHİ

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

YENİDEN MERHABA DİYECEĞİM GÜNEŞE

Yeniden merhaba diyeceğim güneşe

Gövdemde akan nehirlere

Bulutlar gibi uzayıp giden düşünceme

Benimle birlikte kuru mevsimlerden gecen

Bahçemdeki ağaçların hüzünlü büyümesine

Gecenin kokusunu hediye eden kargalara

Yaşlılık biçimim olan ve aynada yaşayan anneme

Tekrarlanan şehvetimle döllenen yeryüzüne

Yeniden merhaba diyeceğim

Geliyorum, geliyorum, geliyorum,

Saçlarımla: Yeraltı kokularının devamı

Gözlerimle: Karanlık tecrübesiyle

Duvarların ötesinden kopardım dallarımla,

Geliyorum, geliyorum, geliyorum,

Ve aşkla dolu avluda bekleyen kıza

Yeniden merhaba diyeceğim.

 

çev: Cavit MUKADDES

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş
schizophrana

"Tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir

seni, kendinde tekrarlayarak

çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek.

 

Ben bu ayette seni ah çektim, ah

ben bu ayette seni

ağaca ve suya ve ateşe aşıladım.

 

Yaşam belki

uzun bir caddedir, her gün filesiyle bir kadının geçtiği

yaşam belki

bir urgandır, bir adamın daldan kendini astığı.

Yaşam belki okuldan dönen bir çocuktur.

Yaşam belki, iki sevişme arası rehavetinde yakılan bir sigaradır.

Ya da birinin şaşkınca yoldan geçişi,

şapkasını kaldırarak.

Başka bir yoldan geçene anlamsız gülümsemeyle “günaydın” diyen"...

 

-F.F

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

  • Similar Topics

    • Etkilendiğiniz Şiirleri, Dörtlükleri Yazın

      ben kendimle başlayayım   BAYRAMLAR BAYRAM OLA   Güneş yükselmeden kuşluk yerine Bir adam camiden döndü evine Oturdu sessizce yer minderine   Kızı “Bayram” dedi, yalın ayaklı Adam “Bayram” dedi, tam ağlamaklı..   Eli öpüldükçe içi burkuldu Konuşmak istedi, dili tutuldu Güç belâ ağzından bir “off! ” kurtuldu   Oğlu “Bayram” dedi, sırtı yamalı Adam “he ya” dedi, gözü kapalı..   Düşündü kış yakın, evde odun yok Tenekede yağ yok, çuvalda un yok Yok yoka karışmış; tuz yok, s

      , Yer: Şiir

    • Didem Madak Şiirleri

      Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!                                  "Zenciler prensesi olacağım.                                 Hayat işte asıl o zaman başlayacak"                                                               Pippi Uzunçorap     Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum. Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum. Çalar saat zembereği boşalana k

      , Yer: Şiir

    • Ahmet Erhan Hayatı ve Şiirleri

      Ahmet ERHAN (1958 - )   Ankara'da doğdu. Çocukluğu ve gençliğinin ilk yılları Akdeniz’in çeşitli kentlerinde geçti. yüksek ögrenim için yeniden Ankara'ya döndü. Çalışarak okumak zorunda kaldığı için öğrenimini Ankara'da bir gece lisesinde tamamladı. O zamanki adıyla Gazi Egitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Bir süre Adanademirspor'da futbol oynadıysa da sakatlığı nedeniyle devam edemedi. Ankara ve İstanbul'da öğretmenlik yaptı. Silivri'ye yerleşti, hala orada yaşamaktadı

      , Yer: Şiir

    • Nazım Hikmet Ran Şiirleri

      http://www.nazimhikmetran.com/images/fotolar/40.jpg   MEMLEKETİMİ SEVİYORUM   Memleketimi seviyorum : Çınarlarında kolan vurdum, hapisanelerinde yattım. Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı memleketimin şarkıları ve tütünü gibi.   Memleketim : Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya, kurşun kubbeler ve fabrika bacaları benim o kendi kendinden bile gizleyerek sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.   Memleketim. Memleketim ne kadar geniş : dolaşmakla bitmez, tükenmez gibi geli

      , Yer: Şiir

    • Turgut Uyar Şiirleri

      Denge   Sizin alınız al inandım Morunuz mor inandım Tanrınız büyük âmenna Şiiriniz adamakıllı şiir Dumanı da caba Ama sizin adınız ne Benim dengemi bozmayınız   Bütün ağaçlarla uyumuşum Kalabalık ha olmuş ha olmamış Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum Ama ağaçlar şöyleymiş Ama sokaklar böyleymiş Ama sizin adınız ne Benim dengemi bozmayınız Aşkım da değişebilir gerçeklerim de Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı Yangelmişim dizboyu sulara Hepinize iyi niyetle gül

      , Yer: Şiir

Arka Oda

Arka Oda

    Chat izniniz bulunmuyor
    ×
    ×
    • Yeni Oluştur...