Jump to content

Türkiye'ye Su Krizi Uyarısı


vhercle

Önerilen Mesajlar

BM 'Su Raporu'nda Türkiye'ye kriz uyarısıBM komşularıyla orantısız akarsu zenginliğine sahip ülkelere ciddi uyarılar yaptı

 

12.11.2006 19:40

http://www.haberturk.com/kuturesim/SU.jpg

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) açıkladığı “İnsani Gelişme Raporu 2006, Kıtlığın Eşiğinde, Güç, Yoksulluk ve Küresel Su Krizi” adlı raporda Türkiye gibi komşularıyla orantısız akarsu zenginliğine sahip ülkelere kriz uyarısı yapıldı.

 

Türkiye arsenik zehirlenmesi olasılığı bulunan ülkeler arasında gösterilirken bu konuda da uyarıda bulunuldu. “Eşitsiz güç ilişkileri güvenin altını oyma etkisi yapabilir” denildi. Raporda, su konusunda çıkabilecek krizlerin üstesinden gelecek liderlere değinilirken, “Ulusal çıkarları dengeler bir şekilde rakip iddiaları büyük bir sorumlulukla yönetmek yüksek nitelikli siyasi liderlik gerektirir” denildi.

GÜÇLERİN ORANSIZLIĞI

Raporda akarsuların zenginlikte, güçte ve pazarlık kapasitesinde büyük eşitsizliklerle, ülkeler boyunca aktığı belirtilirken, “Bu eşitsizliklerin işbirliğini, müzakereleri ve yarar paylaşımını şekillendirmeyeceğini varsaymak gerçekçi olmaz. Bununla birlikte paylaşılan birçok su kaynağı karşısında, kimi durumlarda ağırlıklı, baskın bir aktörle katı bir oransızlık da vardır:

Mısır’da Nil Havzası, Hindistan’da Ganj Havzası, Ürdün Nehrinde İsrail, İncomati Havzasında Güney Afrika ve Dicle-Fırat akaçlama havzasında Türkiye örneklerdir. Eşitsiz güç ilişkileri güvenin altını oyma etkisi yapabilir” denildi.

MİNERAL KİRLENMESİ

440 sayfalık raporda dünyada içme ve kullanma suyu gereksiniminin durumu incelendi. BM uzmanlarının raporunda büyük akarsu havzalarından bahsedilirken Türkiye de Dicle ve Fırat ırmakları dolayısıyla incelendi.

İşlenmemiş suda bulunan doğal maddelerin milyonlarca insan için risk oluşturduğu, işlenmemiş yer altı suyunun içme amaçlı kullanılmasıyla tahmini 60 milyon insanın “arsenik zehirlenmesi” tehdidi altında bulunduğu kaydedilen raporda şöyle denildi:

“Gelecek 50 yıl için yapılan projeksiyonda kanserden 300 bin ölüm ve 2,5 milyon arsenik zehirlenmesi vakası yeralıyor. Fluorid’in yoğunlaştığı bölgeler bir diğer tehdit olarak ortaya çıkıyor. Bu bölgelerden biri Afrika’da Doğu Afrika Çatlağı boyunca Eritre’den Malavi’ye doğru, diğeri Türkiye, Irak, İran, Afganistan, Hindistan, Kuzey Tayland ve Çin boyunca uzanıyor. Son bulgular, içme suyundaki zengin fluoridi tüketmekten dolayı (düzeltilemez bir bozukluk olan iskelet ufalanması ya da dişlerde bozukluk olan) fluorisisin dünya çapında 25 ülkede bir salgın olduğunu ortaya koymaktadır. Toplam etkilenen insan sayısı bilinmemekte ancak ihtiyatlı tahminler bu sayının on milyonlara ulaştığını göstermektedir.”

ZORLUK VE KITLIĞIN ARTIŞI

Subilimcilerin nüfus-su denklemi çerçevesinde kıtlık değerlendirmesi yaptıkları belirtilen rapora göre kişi başına 1700 metreküp, tarım, endüstri, enerji ve çevre için su gereksinimlerini karşılamada ulusal eşik sayılıyor. 1000 metreküpün altındaki kullanım “su kıtlığı” durumunu temsil ediyor, 500 metreküpün altı ise “mutlak kıtlık” sayılıyor.

Bugün 43 ülkede yaklaşık 700 milyon kişinin “su temininde zorluk” eşiğinin altında yaşadığı belirtilen raporda “Kişi başına ortalama yıllık 1200 metreküp su kullanımıyla Orta Doğu, dünyanın su temininde en fazla zorluğun çekildiği bölgesidir, sadece Irak, İran, Lübnan ve Türkiye eşiğin üzerindedir. Filistinliler, özellikle Gaza’dakiler, kişi başına 320 metreküp ile dünyanın en akut su kıtlığı deneyimlerinden birini yaşamışlardır” denildi.

TÜRKİYE’YLE İLGİLİ KONULAR

Raporda yer alan ve bir bölümü Türkiye’yle ilgili olan ifadelerden bazıları da şöyle:

“SULAMA ÖDEMELERİ: Sulama ödemeleri bitki yetişen alanlarda genel olarak sabit fiyat sistemiyle yapılır. Suyu son sırada kullanan çiftçiler, daha az su kullandıklarında bile, ilk ya da orta sırada bulunan kullanıcılarla aynı fiyatı öderler. Yoksul küçük çiftçiler, topraklarının daha büyük bir bölümü ekmeye başlarlarsa hektar başına daha fazla öderler, son sıradaki su kullanıcıları ise daha da fazla öderler, çünkü su tedarikinde karşılaşılabilecek zorluklar onları yer altı suyuna yatırım yapmaya yönlendirir. Yer altı suyu kanal sulamaya göre 9 kat daha pahalıdır. Nitekim yüksek gelirli kentli tüketiciler kendi iç tüketimleri için, gecekondu bölgelerinde bulunanlardan daha az para ödemektedirler.

(Büyük sulama projelerine devlet desteği bulunmaktadır.) Bu Doğu Asya da ve sulama sistemlerinde daha iyi bir uygulama içinde olan Mısır, Fas ve Türkiye gibi ülkelerdeki uygulamadır. Güney Asya’da ise uygulanmamaktadır.

GELİRLERİN TOPLANMASI: Endonezya, Meksika ve Türkiye’de kurumsal reformlar, su yönetimini sulamadan yararlananlara transfer etti ve gelir toplamında,dikkat çekici artışlar meydana getirdi, bakım harcamalarından tasarruf edildi, ürün dönüşü arttı. Buradaki, ‘su yönetimi için üreticilerin daha fazla yetki ve sorumluluğa sahip olduğu yerde, şeffaflık fiyatlamada, maliyeti kurtarmada ve performansta iyileşmelere neden olabilir’ dersi vardır.

DÜNYADAKİ SUYU PAYLAŞMA: Su yönetiminde yukarı bölge aşağıya akımın koşullarını, anlaşmazlığın ya da işbirliğinin düzeyini belirler. Bu tarım sulamasından başka hiçbir konuda daha belirgin görülemez. Çok gelişkin sulama sistemlerine sahip ülkeler arasında, sularının üçte ikisi ya da daha fazlasını komşularından gelen nehirlerden alan Mısır, Irak, Suriye Türkmenistan ve Özbekistan gibi ülkeler vardır. Akarsuların yukarı bölgelerinde değişik su kullanımları tarımsal sistemler ve kırsal geçim kaynaklarını ciddi etkileyebilirler. Dicle-Fırat Havzası, bir bakışta toplam nüfusu 103 milyon olan Irak, Suriye ve Türkiye ye hizmet ediyor. Türkiye’nin 21 baraj ve 1.7 milyon hektarlık sulama arazisini kapsayan Güneydoğu Anadolu Projesi, havza bölgesindeki kazananlar ve kaybedenler yaratarak Suriye’ye akışı üçte bir düşürebiliyor.

-Akarsuların yukarı bölümlerinde su kullanımındaki mütevazi değişiklikler bile insani gelişmeyi her açıdan etkileyebilir. Su öncelikleri sınırın iki tarafından birçok değişkenlik gösterebilir. Türkiye’nin sulanabilir toprağının beşte biri Dicle ve Fırat’ın doğduğu sekiz Güneydoğu ilinde bulunmaktadır. Bu anlamda Güneydoğu Anadolu Projesi’nin Türkiye için önemini değerlendirmek zor değildir. Fakat Suriyelilerin beşte biri de Fırat çevresindeki alanda yaşamaktadır ve iki nehir Irak’ın en kalabalık iki kenti Bağdat ve Basra’dan geçmektedir. Ulusal çıkarları dengeleyen bir şekilde rakip iddiaları büyük bir sorumlulukla yönetmek yüksek nitelikli bir siyasi liderlik gerektirir.”

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

İsrail'in Kürt ve Su Politikasında Türkiye nasıl tuzağa düşürüldü?

 

CIA, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'muz için eleman istihdam fikrinden bir türlü caymıyordu. AGİT Zirvesi'nde 10 küçük baraj için anlaşma imzalandı. Barajlar da her ne hikmetse Mardin, Cizre, Hakkari, Yüksekova, Bingöl gibi ilçelerimize yapılacaktı. Ve her bir baraj da iki-üç milyon dolarlık projelerdi. Yapılan anlaşmalar incelendiğinde bölgeye çok sayıda Amerikalı uzman istihdam edilecekti. Olmazsa olmaz şarttı bu

 

Washington D.C.'deki Beyaz Saray'da Clinton oturuyorken Diyarbakır'da konsolosluk açmak için çok nazik cümlelerle talep üstüne talep geldi.

Aslında ABD Diyarbakır'da konsolosluk adıyla CIA istasyonu açmak istiyordu.Ecevit, zamanın ABD büyükelçisi Mark Parris'e "Ankara'daki büyükelçilik ve konsolosluğunuz niçin yetmiyor?" diye geri çevirdi.

CIA Doğu ve Güneydoğu Anadolu'muz için eleman istihdam fikrinden bir türlü caymıyordu.

İstanbul'da yapılan 1999'daki AGİT Zirvesi'nde, Türk Enerji Bakanlığı ile ABD Enerji Bakanlığı her biri 10 MGW'lık 10 küçük baraj yapılması için anlaşma imzaladı.

Barajlar ne hikmetse Mardin, Cizre, Hakkâri, Yüksekova, Bingöl gibi il ve ilçelerimize yapılacaktı.

Her bir baraj iki üç milyon dolarlık projelerdi.

Yani devede kulak bile değildi bu projeler. Türkiye 30 milyon dolara muhtaç durumda mıydı?

Yapılan anlaşma metni incelenince görülüyor ki bölgede çok sayıda Amerikalı uzman istihdam edilecekti. Olmazsa olmaz şarttı bu. Diyarbakır'da konsolosluk açtırmayan Ecevit ve onu destekleyen Bahçeli "by pass" edildi.

Kuzey Irak'ta ve Güney Doğu bölgemiz ile Doğu Anadolu'muzda CIA ajanlarının artık cirit atmak için bir engeli kalmamıştı.

Enerji Bakanı dönemin koalisyon hükümetinin ANAP kanadındandı ve Mesut Yılmaz'da Başbakan Yardımcısı.

Elbette bunlar ABD tarafından kotarılırken Türk devletinin de uyumayan kurumları ve devlet yöneticileri vardı.

ABD'nin konsolosluk, derken adeta her Doğu ve Güneydoğu Anadolu ilçesine bir baraj gibi uçuk projelerle CIA ajanı gönderme ve Amerikan Kongresi'nde her ihtiyaç duyulduğunda Türkiye'ye karşı raftan indirilen Ermeni soykırım tasarısına karşı, Türk Genelkurmayı, MİT ve Dışişleri 6 Ekim 2000'de Irak'a ikinci sınır kapısı açılmasını gündeme getirdi.

Türk gazete ve televizyonları sözleşmişçesine 6 Ekim günü Irak'a ikinci sınır kapısı açılmasını manşete çekmişlerdi. CIA'nın kurtları bunu hemen fark ettiler. ABD Senatosu'ndan geçme noktasına gelmiş Ermeni Soykırım Tasarısı reddedilerek bunun karşılığında da Türkiye Irak politikasındaki değişiklikten vazgeçecekti. Amerika açıkça şantaj yapıyordu.

 

Alman istihbaratı BND de Güneydoğu'ya ilgili

 

Amerika'nın CIA'sı Doğu ve Güneydoğu bölgemizde fink atarda Alman BND boş durur mu?

Diyarbakır, Bitlis, Bingöl, Malatya ve Cizre'de Almanya atık su arıtma tesisleri kuracak ve bunları da bedavadan kendileri finanse edecekti.

Almanya'nın Ankara Büyükelçisi Dr. Schmith temel atma töreninde HADEP'lilerle beraber halay çekmiş, BND'li uzmanlar da bölgedeki yerini almışlardı.

Almanlar bölgede daha fazla baraj yapılmasını istemiyorlardı.

Gerekçeleri ise, oldukça komikti. Kürtlerin topraklarına yapılan haksız istimlâkler, kem kümle söyleniyordu. Hasankeyf gibi bölgesel tarihi zenginliklerin yok olacağı yüksek perdeden bir kısım medya kullanılarak seslendiriliyordu. Bir başka bahane ise "zavallı Irak ve Suriyelilere" yeterli su veremeyecektik.

Hâsılı İsrail, ABD, İngiltere, Almanya ve AB bir Kürt devleti istiyordu istemesine ama sadece Türkiye'yi ufalayan ancak kendilerine hep muhtaç zavallı bir Kürt devleti olmalıydı.

 

ABD girdiği ülkelerden kaç yılda çıkar?

 

ABD'nin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra özellikle uyguladığı bir politika vardı. Stratejik müttefikleri de olsa girdikleri yerden uzun süre çıkmama gibi bir alışkanlık. Japonya, Almanya, Güney Kore vs. Kosova meselesinde arabuluculuk yapan Richard Holbrooke, "Bölgede ABD askeri kaç yıl kalacak?" sorusuna ilginç bir cevap vermişti: "Osmanlı Türkleri bölgede kaç yıl kaldılarsa o kadar."

Kuzey Irak'ta Türkmenler Türkiye'nin gözü kulağıydı. Bölgeye her türlü ajan elini kolunu sallayarak Türkiye üzerinden bile girerken, Türk gazetecilerin bölgeye girmesine izin verilmiyordu.

Birinci Körfez Savaşı'ndan sonra, yıllardır Londra merkezli yürütülen Iraklı muhaliflerin toplantılarında İsrail manipülasyonlu ABD ağırlığı iyice arttı.

Irak Savaşı'ndan sonra oluşturulacak yeni Irak'ta siyasi yapı ortaya çıktı. Irak Milli Konseyi'nde etnik gruplar nüfus oranlarına göre temsil edilecek, nihayetinde gevşek federasyona dönüştürülecek Irak'ta Kürtler özerk devlet kurabileceklerdi. İran tesirinden endişe edilen Güney'deki Şii bölgesi için çare İran'a karşı olması ile tanınan El-Hâkim'di.

ABD'nin "Şeytan Üçgeni" diye adlandırdığı Sünnilerin yaşadığı bölge, Bağdat ve Tikrit merkezli ayrı bir özerk yapıya kavuşturulacaktı.

Elbette üç bölgede başa oturtulacak "uç beyleri"nin krallığı Amerikalıların verdiği yetki kadar olacaktı.

Petrol vanalarını kimsenin inisiyatifine bırakmayan ABD, Irak'ın 180 yıl daha çıkartılacağı ve dokuz trilyon dolar olarak hesaplanan bugünkü petrol rezervlerinden kime ne kadar pay verecekti?

Bu sorunun cevabını sadece Washington D.C. dekiler bilebilirdi ancak.

 

Türk Ordusu Kürt devletine razı olur mu?

 

Şubat 2003'te ABD'nin Türkiye'den altı askeri üs, iki liman ve 90 bin asker transferinde üsleri açma isteği Ankara'yı şaşkına çevirmişti.

Bir ara Amerikalılar Samsun ve Trabzon limanı ile başka havaalanlarını da istemişti de herkes ne oluyoruz diye birbirinin yüzüne bakmaktan kendini alamamıştı.

Amerikan askerleri İskenderun'dan Diyarbakır'a kadar konuşlandırılacaktı

Açıkçası Türkiye'den istenen 90 bin asker transferi hikâyesi Güneydoğu Anadolu bölgemizin zımnen işgali manasına geliyordu.

Kendi ellerimizle ocağımıza fitne ağacı diktirecektik. Sanki mevcutlar yetmezmiş gibi. Amerikan askerleri, CIA ve MOSSAD elemanları Türk topraklarında fink atacaklar GAP'ta suyun başını tutacaklardı.

Kuzey Irak'ta beş altı yıl içinde iyice oturtulacak Kürt devleti âbat edilecek, sıra Türkiye, İran ve Suriye'nin Kürtlerini Kuzey Irak'taki cazibe merkezine monte etmeye kalacaktı.

Bu arada AKP'nin çıkardığı yabancılara toprak satışı ile ilgili garip kanun sayesinde İsrailliler GAP bölgesinde 450 bin dönüm toprağı kontrol eder hale gelmişlerdi.

Satın almalar türlü metotlarla gerçekleştiriliyordu. Yani GAP bölgesi Filistinlileştirilmek istenirken İsrailliler çok dikkatli hareket ediyorlardı.

Toprak satın almada Türk vatandaşı Yahudi ve Sabatayistler de kullanılmaktaydı. Veya, veyası devletin istihbarat servislerinin raporunda.

Bütün bunlar olurken Türk ordusuna yönelik psikolojik yıldırma operasyonlarına özel bir önem verilmekteydi. Kaynak: Ramazan Kurt

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Suçüstü yakalandılar.. Savcılar derhal harekete geçmeli

 

Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün “Yabancıların kapattığı arazilerle ilgili detaylı araştırmamız yok” diyerek Yeniçağ’dan sakladığı bilgiler, bir Bakan’ın toplantı odasında ortaya çıktı. Doğruyu söylemediler

Bilgi Edinme Yasası çerçevesinde Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’ne 11 Haziran 2006’da başvurarak yabancılara satılan taşınmazlarla ilgili ayrıntılı bilgi talebinde bulunduk. 16 Haziran’da Genel Müdür Necdet Poyraz imzasıyla şu cevabı aldık: Ayrı veya özel bir çalışma, araştırma inceleme ya da analiz neticesinde oluşturalabilecek türden bilgi veya belge için yapılacak başvurulara olumsuz cevap verilebilir. İsterseniz yargı yoluna gidebilirsiniz...

Hani yoktu Müdür Bey!

Mİllet adına soru soran Yeniçağ’a bu cevabı veren Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün foyası, Milliyet’te yer alan haberin ayrıntısında ortaya çıktı. Meğerse, Tapu Kadastro Bilgi Sistemi Şubesi yabancıya satışlarla ilgili olarak 2005’te tam da Yeniçağ’ın talep ettiği gibi ayrıntılı bir harita hazırlamış ve Bakan’ın duvarına asmış...

Yahudilere AKP kıyağı

İçİnde MİT’in de bulunduğu çok sayıda kurumun yaptığı ortak çalışmada, Yahudilerin sahip oldukları taşınmazların yarıdan fazlasının AKP iktidarı döneminde satıldığı tespit edildi. Kayıtlarda görünen rakam 47 bin 897 metrekare. Oysa gerçek rakam bunun çok üzerinde..

İşte o mektup

 

Yeniçağ’ın başvurusuna elektronik posta yoluyla cevap veren Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü, “Bilgi edinme başvurusunda istemiş olduğunuz bu bilgiler, özel bir çalışma, araştırma neticesinde olur... O da bizde yok. Siz internettekilerle idare edin” dedi...

Hz. İsa ve Hz. Musa’nın TAŞINMAZI VAR MI?

Vakıflar Genel Müdürlüğü tapuya, “Hz. İsa ve Hz. Musa ile Hz. Meryem vb. adlarına kayıtlı taşınmazlar var mı” diye sordu!

VakIflar Genel Müdürlüğü Genel Müdür Yardımcısı Burhan Ersoy imzasını taşıyan 25 Nisan 2006 tarihli yazıda şöyle denildi: Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’ne - Ankara... Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde yapılan çalışmalarda yararlanılmak üzere öncelikle İstanbul, Çanakkale, İzmir ve Hatay’da bulunan nam-ı müstear, nam-ı mevhum (Hz. İsa, Hz. Meryem, Hz. Musa vb) adlarına kayıtlı taşınmazların tapu bilgilerine ihtiyaç duyulmuştur...

Rahşan Ecevit: Belgeler geliyor

RahŞan Ecevit, ATO’ya yaptığı ziyaret sırasında gazetecilerin toprak satışıyla ilgili sorusuna şu cevabı verdi: “Bilgileri eski Tapu Kadastro Genel Müdürü’nden elde etmiştim. Eski müdür belgeleriyle birlikte Ankara’ya gelecek. En azından bir kısmını kanıtlayabileceğim...”

Onur Öymen: Durum kötü

CHP’li Onur Öymen, “Ülke çıkarlarını hiç gözetmeyen satışlar, durumu bu hale getirdi. Sorunun çözülmesi için ülke menfaatlerini gözetmeyen bu iktidardan Türkiye bir an önce kurtulmalıdır” dedi.

Satışın belgeleri gelecek, kanıtlayacağım

DSP’nin Kurucu Genel Başkanı Rahşan Ecevit, toprak satışlarına ilişkin yaptığı açıklamaların arkasında duruyor. “GAP ikinci İsrail olabilir” uyarısında bulunan Ecevit, yabancıların Türkiye’de edindiği mülklerin boyutuna dikkat çekmişti. Rahşan Ecevit dün “sağlı-sollu ittifak” girişimi çerçevesinde Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün’ü ziyaret etti. Ecevit burada gazetecilerin yabancılara toprak satışı ile ilgili soruları ile karşılaştı. Rahşan Ecevit, bir soru üzerine, “Bu bilgileri eski tapu kadastro genel müdüründen elde etmiştim. Eski müdür yarın ya da öbür gün belgeleriyle birlikte Ankara’ya gelecek. En azından bir kısmını kanıtlayabileceğim” dedi. Ziyarette konuşan Rahşan Ecevit, eşi Bülent Ecevit’in “ülkenin geleceğinden endişe ettiğini” ve rahatsızlanmadan önce ittifakla ilgili düşüncelerini açıkladığını kaydetti. Bu çalışmaları tamamlamak üzere ziyaretler gerçekleştirdiğini ifade eden Ecevit, bazı siyasi partilerin bunu hemen oy oranı ve seçimle ilişkilendirdiğini dile getirdi. Ecevit seçim yasasında ittifaka olanak sağlayacak değişikliğin yapılması için AKP’ye bu isteğini mektupla bildireceğini belirtti.

Hazreti İsa’ya ait tapu bilgilerini sordular!..

Vakıflar Genel Müdürlüğü, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nden, AB Uyum Yasaları çerçevesinde 4 ilimizde bulunan, Hz. İsa, Hz. Meryem ve Hz. Musa vb. adlarına kayıtlı taşınmazların tapu bilgilerini istedi

* Ceyhun BOZKURT

Yabancılara toprak satışının tehlikeli boyutlara vardığı şu günlerde Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’ne giden bir yazı, ibret vesikası olarak tarihe geçecek nitelikte. Başbakanlığa bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 25 Nisan 2006 tarih ve 02.1.VGM.0.12.00.303.01.99 sayı ile Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na bağlı Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’ne gönderdiği yazıda, Hz. İsa ve Hz. Musa adına kayıtlı taşınmazların tapu bilgileri isteniyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü Genel Müdür Yardımcısı Burhan Ersoy imzasını taşıyan yazı aynen şöyle: “Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’ne-Ankara Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde yapılan çalışmalarda yararlanılmak üzere öncelikle İstanbul-Çanakkale-İzmir ve Hatay illerinde bulunan nam-ı müstear, nam-ı mevhum (Hz. İsa, Hz. Meryem, Hz. Musa vb) adlarına kayıtlı taşınmazların tapu bilgilerine ihtiyaç duyulmuştur. Söz konusu bilgilerin Genel Müdürlüğümüze gönderilmesini arz ederim.” Burhan Ersoy Genel Müdür Yardımcısı

Yabancılara toprak satışı konusunda yaptığı çalışmalarla tanınan ve konunun uzmanı olan Tapu ve Kadastro eski Genel Müdür Yardımcısı Orhan Özkaya, durumun ciddiyetine dikkat çekerek “Bütün bunlar, ülkemizin topraklarının 2500 yıllık Hıristiyan medeniyetine ait ve adı geçen peygamberlerin kutsal mülkü olduğunun sorgulanması mı” sorusunu yöneltti. Özkaya, “Şimdiden yoklama çekiliyor. AİHM de sonradan devreye girecektir. Bu aymazlıktan başka bir şey değildir” dedi.

 

Hatay bitti sıra Didim’de

Bu arada Hatay’da yabancılara satış konusunda belirlenen binde 5 sınırının aşılmasının ardından Didim’de de büyük bir tehlike başgösteriyor. Orhan Özkaya, Didim’de, kendi sınırın aşıldığını, hatta bu oranın yüzde 30’lara dayandığını söyledi. Özkaya “Ancak bağlı bulunduğu Aydın ili yüzölçümünün binde 5’ini bulmadığı için satışlara devam edilmektedir” dedi. Didim dışında diğer il ve ilçelerde de büyük sorunlar yaşandığını kaydeden Özkaya sözlerini şöyle sürdürdü: “Fethiye, Alanya ve diğerleri bölgelere ayrılıp paylaşılmış gibi. Didim İngilizlere, Alanya Almanlara, Antalya Ruslara, Ege Yunanlılar, Fethiye İngiliz ve Almanlara, Kaş Alman ve İngilizlere verilmiş gibi. Kuşadası, Datça ve birçok yer de yine bölüşülmüş durumda. Didim’de 9 bin su faturası İngilizce’dir. 42 bin konutun 14 bin 800 adeti İngiliz ve İrlandalılara aittir. Bu da yüzde 30’un üstünde bir rakamdır. Avcılar Çukuru mevkiinde 5 bin konutun tamamı İngilizlere aittir. 800 emlakçının 750 tanesi İngilizdir. İngiliz müteahhit firmaları arazi alarak üzerine tabelalarını çakmışlar. İlçede sokak isimleri dahi İngilizce’dir. Didim’in kışın nüfusu 12 bindir. Bu durumda Türkler azınlığa düşecektir.”

 

ABD, AB ve İsrail peşkeş çekmiyor

Yabancıya toprak satışlarının ulaştığı boyutun vahametini anlatan Tapu ve Kadastro eski Genel Müdür Yardımcısı Orhan Özkaya, “Bütün bunlara yabancı cemaat vakıflarının kilise, manastır ve sinagog yerlerine ilişkin talepleri, Fener Rum Ortodoks Patriği Barhlemeos’un İstanbul’da Ekümeniklik dayatmaları ve ABD ile AB’nin desteği, Dicle ve Fırat’ın yönetiminin AB tarafından talep edilmesi, Ermenilerin Doğu’daki toprak talepleri üst üste eklenince işin içinden çıkma olanağı bulmak zorlaşıyor” diye konuştu. Yabancıya toprak satışının serbest bırakan yasanın ilk çıktığı dönemlerde emlakçıların, esnafın ve belediye yetkililerinin yasayı desteklediğini hatırlatan Özkaya “Şu anda mevcut durumdan dolayı belediyeler, esnaf ve elmakçılar yasaya karşı duruyor” dedi. Özkaya, Milliyet gazetesinde çıkan rakamların eski olduğunu da kaydederek “Çok daha fazla satış gerçekleştirildi” dedi. Özkaya, satışların karşılıklılık ilkesi gerekçe gösterilerek yapıldığını da hatırlatarak şu bilgileri aktardı: “Dünyada hiçbir ülke yabancılara tarım arazisi satmamaktadır. Buna ABD, AB ülkeleri, İngiltere ve İsrail dahildir. Yunanistan’da aynı şekilde tarım arazisi satmamaktadır. Hepsinde kullanma hakkı verilmektedir. Örneğin İngiltere toprakları Büyük Britanya Kraliçesi’ne aittir ve 49-99 yıllığına kendi vatandaşlarına dahi kiraya vermektedir. İsrail’de topraklar devletin olup yüzde 5’i vatandaşın, yüzde 13’ü Yahudi Ulusal Fonu’nundur. Dünyada sadece ülkemiz mutlak mülkiyet tapusu vermekte hem de üzerinde bayrağımızın yer aldığı, nesiller boyunca kalıcı olan bir tapu...Karşılıklılık ilkesi diye bir durum yoktur. Bizim vatandaşlarımız viza almadan dışarı çıkamaz, oturma izni olmadan, işi, aşı olmadan kalamaz. Avrupa’da yaşayan Türkler bile sadece gayrımen-kul alabilir. Ama toprak ve tarım arazisi alamazlar. Ne-rede kaldı karşılıklılık ilkesi.”

AKP İsraillilere sattı

İsrailliler, sahip oldukları taşınmazların yarısından fazlasını AKP iktidarı döneminde aldı. 19 Temmuz 2003-19 Nisan 2005 arasında

23 İsrailli, toplam 47 bin 897 metrekarelik 68 taşınmaza sahip oldu

Maliye Bakanlığı, MİT, Emniyet Genel Müdürlüğü, Hazine Müsteşarlığı, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü ile Milli Emlak Genel Müdürlüğü temsilcilerinden kurulan özel komisyon, yabancılara 56 bin 953 adet taşınmaz satıldığını ortaya koydu. Milliyet’ten Önder Yılmaz’ın haberine göre Komisyonun hazırladığı 7 Temmuz 2006 tarihli “yabancı uyruklu gerçek kişilerin Türkiye genelinde aldıkları taşınmazlar” ı gösteren istatistiki rapora ulaşıldı.

 

Her geçen gün artıyor

15 Nisan 2005 tarihli ilk incelemede 49 bin 567 olarak açıklanan satılan taşınmaz sayısı, son raporda 56 bin 953’e çıktı. Önceki raporda 52 bin 818 kişi olan taşınmaz edinen yabancı sayısı da 61 bin 803 olarak tespit edildi. Taşınmaz ve yabancı sayısındaki artışa karşın taşınmazların toplam alanı ilk raporda 272 milyon 511 bin 493, son raporda 178 milyon 702 bin 061 metrekare olarak belirlendi.

 

Tehlikeli boyutta

Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nden sorumlu Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Sadık Yamaç, rakamlardaki oynamaların “kayıtlardaki eksikliklerden kaynaklandığını” açıkladı. Son raporda, ilk rapora göre İngiltere, Almanya, Avusturya, Danimarka ve Hollanda vatandaşlarına yapılan satışlarda ciddi artış olduğu tespiti yer aldı. Daha önce 13 bin 144 Alman vatandaşına toplam 7 milyon 865 bin 611 metrekarelik 12 bin 413 taşınmaz satıldığı belirlenmişti. Ancak son rapora göre 14 bin 339 Almana 9 milyon 541 bin 636 metrekare tutarında 12 bin 413 taşınmaz satıldığı saptandı. İlk raporda 10 bin 171 İngilize toplam 4 milyon 057 bin 404 metrekalik 7 bin 663 taşınmaz satıldığı belirtilirken, son incelemede bu sayılar, 14 bin 32 İngilize toplam 4 milyon 145 bin 583 metrekarelik 10 bin 406 taşınmaz olarak tespit edildi.

 

Suriyeliler de devrede

Rapora göre, bazı ülkelerin edindiği taşınmazlarda ciddi azalmalar da yaşandı. Eksik kayıtlara dayandığı belirtilen ilk raporda 2 bin 473 Suriyeliye toplam 241 milyon 437 bin 304 metrekarelik 4 bin 621 taşınmaz satıldığı belirtilirken, gerçekte 2 bin 485 Suriyeliye toplam 149 milyon 133 bin 060 metrekarelik 4 bin 599 taşınmaz satıldığı ortaya çıktı. Yamaç, Suriyelilere ilişkin taşınmaz alanını gösteren sayıdaki azalmanın Hatay’dan kaynaklandığını kaydetti. Yamaç, 1939’dan bugüne kadar Hatay’da Suriyelilere satış yapılmadığını belirtti. Kayıtlar üzerinde önemli azalma tespit edilen bir ülke de ABD. Daha önce 787 ABD’liye toplam 2 milyon 807 bin 410 metrekarelik bin 31 taşınmaz olarak açıklanan rakamın, son incelemede 852 ABD’liye toplam 1 milyon 122 bin 872 metrekarelik bin 102 taşınmaz olduğu belirlendi. İlk raporda 35 metrekarelik bir taşınmazın satıldığı İzlanda ile 300 metrekarelik bir taşınmazın satıldığı Kolombiya ikinci raporda yer almadı. AKP’nin iktidar dönemine rastlayan 19 Temmuz 2003-19 Nisan 2005 arasında toplam 15 bin 482 yabancıya, 7 milyon 889 bin 406 metrekarelik 13 bin 031 adet taşınmaz satıldı. İsrailliler, sahip oldukları taşınmazların yarısından fazlasını AKP iktidarı döneminde aldılar. AKP iktidarında 23 İsrailli, toplam 47 bin 897 metrekarelik 68 taşınmaz satın aldı.

TAPU KADASTRO ‘BİZDE BİLGİ YOK’ DEDİ, BAKAN’IN ODASINDAN HARİTA ÇIKTI

BELGELİ REZALET

“Bilgi edinme” hakkımızı kullanarak toprak satışlarına ilişkin döküman istediğimizde bu konuda detaylı çalışmalarının olmadığını söyleyen Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü 2005 yılında konuyla ilgili detaylı harita hazırlamış

* Mustafa DURAN

 

Toprak satışları ile ilgili olarak detaylı bilgi almak isteyen Yenicağ’ın yönelttiği 3 soruya “Bilgi edinme başvurunuzda istemiş olduğunuz bu bilgiler özel bir çalışma, araştırma, inceleme ya da analiz neticesinde oluşturulabilecek türden bilgiler” diyerek olumsuz cevap veren Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün gerçekleri kamuoyundan gizlediği ortaya çıktı. Milliyet’ten Can Dündar’ın yazısına göre “Türkiye’de en fazla taşınmaz edinen yabancı ülkeler haritası” bir Bakan’ın odasında asılıydı. Hem de Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanmış olan haritada 2005 başı itibarıyla Türkiye’de yabancılara ait taşınmaz malların il il dökümünü veriliyor.

 

Yazılı başvurduk

Yabancılara toprak satışı uygulaması Haziran ayının başında Hatay’ın binde 5’inin satıldığının ilan edilmesiyle birlikte tekrar gündeme geldi. Eski Başbakan Bülent Ecevit’in eşi Rahşan Ecevit’in “GAP’ta ikinci Filistin olayı yaşanabilir” uyarısıyla ve İsrail’in İstanbul Başkonsolos Yardımcısı Moşe Kanhi’nin özel bir rapor ekleyerek, DSP Genel Merkezi’ne gönderdiği cevapla iyice alavlenmişti. Kanhi, Ecevit’e cevabında, “İsrailliler Türkiye’den toprak satın aldı, ama GAP’tan değil. GAP topraklarını Araplar satın alıyor” ifadelerini kullanmıştı. Tüm bu tartışmaların yaşandığı süreçte konunun resmi muhatabı Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü tek satır bir açıklama yapmamıştı. Biz de tartışmalara son noktayı koymak amacıyla kurumdan konuyla ilgili billgileri istemiştik.

 

Cevap verilmedi

11 Haziran 2006’da Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’ne elektronik posta yoluyla aşağıdaki soruları sorarak bilgi edinme hakkımızı kullanmak istediğimizi belirttik:

1-Türkiye genelinde yabancılar üzerine kayıtlı toplam kaç konut vardır? Bunların toplam alanı ve uyruklara göre dağılımı nasıl bir tablo oluşturmaktadır?

2- Türkiye’de yabancılar üzerine kayıtlı toprağın toplam alanı ne kadardır? Bunların illere ve uyruklara göre dağılımı nasıl bir tablo oluşturmaktadır?

3- Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgelerinde İsrail vatandaşlarının satın aldığı toprak miktarı ne kadardır?

 

İsterseniz itiraz edin

Elektronik posta yoluyla yaptığımız başvuruya 5 gün sonra yani 16 Haziran 2006’da yine elektronik posta yoluyla “skandal” bir cevap aldık. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Yabancı İşler Daire Başkanlığı üst yazısı ve Genel Müdür Dr. Necdet Poyraz imzasıyla gönderilen cevap oldukça şaşırtıcıydı. İsrail’in İstanbul Başkonsolos Yardımcısı Kanhi’nin bile özel araştırma yaparak rapor hazırladığı konuyla ilgili başvurumuza aynen söyle karşılık verildi: “Bilgi edinme başvurunuzda istemiş olduğunuz bu bilgiler özel bir çalışma, araştırma, inceleme ya da analiz neticesinde oluşturulabilecek türden bilgiler olduğundan 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu’nun istenecek bilgi veya belgenin niteliği başlıklı 7.maddesinin 2.fıkrasında belirtilen “Kurum ve kuruluşlar, ayrı veya özel bir çalışma, araştırma, inceleme ya da analiz ne-ticesinde oluşturulabilecek türden bir bilgi veya belge için yapılacak başvurulara olumsuz cevap verebilirler” hükmünü amirdir. Bu nedenle isteminiz olumsuz cevaplanmıştır. Bu karara karşı yargı yoluna gidilebileceği gibi, tefhim ve tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’na itiraz edilebilir. Kurumumuzun resmi web sayfası olan “http://www.tkgm.gov.tr” adresindeki mevcut bilgilere ulaşabilirsiniz. Bilgilerinize rica ederim.

 

Sitede de bilgi yok

Kurumdan aldığımız “ilgili bilgilere resmi web sayfasımızdan ulaşabilirsiniz” cevabından sonra belirtilen web sayfasına girerek, araştırma yapmak istedik. Ancak sitede de sadece kurumsal bilgiler yer alıyordu.

İşte Bakan’ın duvarındaki o harita

Bu haritada yabancıların, Nevşehir, Çankırı, Yozgat, Tunceli gibi illerden de toprak satın almış olmaları dikkat çekiyor.

Milliyet Gazetesi’nde “ İşte O Harita “ başlığı ve Can Dündar’ın imzasıyla yayınlanan manşet, Yeniçağ’ın bu konuda yaptığı israrlı yayınların ne kadar haklı olduğunu gözler önüne serdi. “ Geçenlerde bir başka vesileyle görüştüğüm bir bakanın toplantı odasının duvarında tesadüfen bir haritaya ilişti gözüm... “Türkiye’de en fazla taşınmaz edinen yabancı ülkeler haritası” ydı bu... “ diyen Dündar, bu haritanan Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün Bilgi Sistemi şubesi tarafından hazırlandığına dikkat çekti. “Yabancılar büyük oranda toprak alıyor” iddialarının yaygınlaşması üzerine Tapu Kadastro’dan bu haritayı hazırlamasının istendiğini ve Ankara bürokrasisinde elden ele dolaştığını kaydeden Dündar, yazısında şu bilgilere yer verdi:

 

En çok Yunanlar

Önce haritanın genel tablosunu verelim:

Geçen yıl itibarıyla Türkiye’de yabancılara ait taşınmazların toplamı: 47 bin 912...

Bunların yüzde 79’u, 5 ülke tarafından alınmış. Bu ülkeler sırasıyla:

Yunanistan, Almanya, Suriye, İngiltere ve Hollanda...

Bu 5 ülke yurttaşlarının Türkiye’de sahip olduğu taşınmaz toplamı:

38 bin 11....

Ayrıntılı döküm verecek olursak:

Yunanlar 12 bin 535...

Almanlar 12 bin 53

İngilizler 6 bin 983

Suriyeliler 4 bin 607

Hollandalılar 1833...

Diğer ülke yurttaşlarının toplam taşınmazı ise 9 bin 901...

 

... Coğrafi dağılıma bakıldığında Doğu Anadolu dışında bütün Türkiye coğrafyasında yabancıların taşınmaz sahibi olduğunu görüyoruz; ama yoğunluk Marmara, Güney Anadolu ve Ege’de görülüyor.

Belli bölgelerde belli ülke yurttaşlarının ağırlığı da hemen göze çarpıyor:

Trakya’da ve Marmara’da Yunanlar,

Karadeniz, Güney Anadolu ve İç Ege’de Almanlar,

Güneydoğu’da Suriyeliler...

...

Şunu anımsatmam lazım:

Bu harita hazırlandıktan sonra Mart 2005’te Anayasa Mahkemesi yabancıların Türkiye’de mülk satışına olanak sağlayan düzenlemeyi iptal etmişti.

Sonra yeni bir düzenleme yapıldı ve mülk satışı 2006 başında yeniden serbest bırakıldı.

Bu yıl gerçekleşen satışlarla, bugün itibarıyla yabancılara ait gayrimenkul sayısı 50 bini aştı...

Onur Öymen: İktidarı defalarca uyardık

Çağdaş ülkelerde tarım arazilerinin satışında belli sınırlamalar ve belli kurallar vardır diyen CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, AKP’yi defalarca uyardıklarını belirterek “Hükümetin, hazırladığı yasalarla ölçüsüz ve sınırsız satışların önünü açtığına” dikkat çekti. Kararların Anayasa Mahkemesi’nden döndüğünü ama karar dönene kadarki gelişmelerin tehlikeli boyuta ulaştığını belirten CHP genel Başkan Yardımcısı Öymen şöyle konuştu: Satışlarda hiçbir ölçü kalmadı. Turizm tesislerinin belki satışları yapılabilir. Bu alandaki satışları kurallarına uygun gerçekleştirebilirsiniz, buna itiraz etmiyoruz zaten; fakat tarım arazisi yenilenemeyen arazidir ve gelecek kuşaklara aittir. Ülke çıkarlarını hiç gözetmeyen satışlar, durumu bu hale getirdi. Hatay örneği biliniyor. Sınır aşıldı ve satışları durdurulmak zorunda kaldı. Bu sorunun çözülmesi için ülke menfaatlerini gözetmeyen bu iktidardan Türkiye bir an önce kurtulmalıdır.

Anayasa Mahkemesi: Toprak egemenliğin simgesidir.

 

* Turgut Özal’ın Başbakanlığı döneminde çıkarılan 21 Haziran 1984 tarihli ve 3029 sayılı yasa ile yabancı gerçek kişilerin Türkiye’de gayrimenkul edinmelerinin yolu açıldı.

* Özal hükümetinin hazırladığı ilgili yasayı, Anayasa Mahkemesi, 13 Haziran 1985 gün ve E.1984\14,K.1985\7 sayılı kararıyla iptal etti. İptal gerekçesinde; “... Türkiye topraklarında yabancıların arazi ve emlak edinmesinin salt bir mülkiyet sorunu gibi değerlendirilemeyeceği” belirtilerek, “toprağın, dev-

letin vazgeçilmesi olanaksız temel unsuru, egemenlik ve bağımsızlığın simgesi olduğu, karşılıklılık esasının ise uluslararası ilişkilerde eşitliği sağlayan bir denge aracı sayıldığı” vurgulandı.

* Anayasa Mahkemesi’nin bu kararından sonra 22.04.1986 tarihli ve 3278 sayılı yasa ile yabancılara toprak satışı tekrar getirilmiştir. Anayasa Mahkemesi aynı gerekçe ile yasayı tekrar iptal etmiştir.

* Anayasa Mahkemesi’nin 1986 yılında kapattığı sayfa AKP hükümeti döneminde yeniden açıldı.

Bu illerde ne işleri var?

Türkiye’de toprak satın alan yabancılar, hayat koşullarının zor olduğu illerde de bolca mülk

edinmişler

Tunceli

Almanya: 73

Diğer: 2

Toplam: 75

Batman

Yunanistan:2

Almanya: 6

Toplam: 8

Afyon

Yunanistan:1

Almanya: 2

Hollanda: 2

Diğer: 1

Toplam: 6

Çankırı

Almanya:106

Diğer: 2

Toplam:108

Yozgat:

Almanya: 35

Diğer: 26

Toplam: 61

Nevşehir

Yunanistan:5

Almanya: 31

İngiltere: 19

Holanda: 6

Diğer: 116

Toplam: 177

 

 

Haber Tarihi : 10.07.2006

 

Yeniçağ Gazetesi

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

GİDİŞAT ÇOK TEHLİKELİ

 

YABANCI uyruklu kişiler ile yabancı ülkelerde kurulan şirketlerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde taşınmaz edinmelerini inceleyen Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu, büyük bir tehlikeye bir kez daha dikkat çekti. DDK, şirket ve il bazında acilen sınırlama istedi.

 

YAĞMAYA SON VERİLMELİ

 

kesin ve güvenilir bilgilere ulaşılamadığını vurgulayan DDK uzmanları, satışın artış eğilimi gösterdiğin kaydederek şu öneriyi yaptı: Yabancıların taşınmaz edinimi işlemleri yakından izlenmeli ve buna göre politika belirlenmeli. Yabancılar dairesi daha hızlı ve etkin çalışsın.

 

DDK YABANCILARIN TAŞINMAZ EDİNİMİ İLE İLGİLİ RAPOR HAZIRLADI

 

CUMHURBAŞKANI

Sezer peşkeşe el koydu

 

Toprak satışlarıyla ilgili kesin bilgilere ulaşılamadığına yer verilen raporda “Yabancıların Türkiye’de edindikleri taşınmazlar, hızla artıyor” denildi

 

Raporun öneriler kısmında “Taşınmaz edinimi işlemleri yakından izlenmeli, Yabancı İşler Dairesi yeniden organize edilmeli” ifadeleri kullanıldı

 

Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu (DDK), yabancı uyruklu gerçek kişiler ile yabancı ülkelerde kurulan tüzel kişiliğe sahip ticaret şirketlerinin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde taşınmaz edinmelerini inceledi.

Yabancıların Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde edindikleri taşınmazlara ilişkin genel durumun belirlenmesini kapsayan ve 31 Aralık 2004 tarihine kadar yapılan işlemlere dayandırılan rapora göre, 7 coğrafi bölgede de yabancı gerçek kişilere ait taşınmazlar var. Karadeniz Bölgesinde Gümüşhane ve Bayburt; Doğu Anadolu Bölgesinde

Ağrı, Bingöl, Bitlis, Erzincan, Erzurum, Hakkari, Muş, Van; Güneydoğu Anadolu Bölgesinde ise Siirt dışındaki 70 ilde yabancılar taşınmaz edindi. Türkiye’de, miras yoluyla gerçekleşenler de dahil olmak üzere taşınmaz edinen yabancı gerçek kişilerin sayısı 51.012, bunlara ait taşınmaz sayısı 47.240, bu taşınmazların yüzölçümü 272.871.200 metrekare. Gerçek kişilerin 12.924’ü Türk asıllı Yunan uyruklu, 2469’u Suriye uyruklu, 35.619’u da diğer yabancı uyruklulardan oluşuyor.Taşınmazların sayı olarak 11.508’i Türk asıllı Yunan uyruklu, 4596’sı Suriye uyruklu, 31.136’sı ise diğer yabancılara ait. Taşınmazların yüzölçümü olarak 3.688.066 metrekaresi Türk asıllı Yunan uyruklulara, 241.467.705 metrekaresi Suriye uyruklulara, 27.715.420 metrekaresi ise diğer yabancılara ait bulunuyor. Taşınmazların nitelikleri açısından yüzölçümü büyüklüğüne göre sıralamasına bakıldığında, birinci sırayı 231.806.494 metrekare (yüzde 84.95) ile arazi, ikinci sırayı 31.808.269 metrekare (yüzde 11.66) ile bağ ve bahçe, üçüncü sırayı 5.055.918 metrekare (yüzde 1.85) ile arsa, dördüncü sırayı 3.972.203 metrekare (yüzde 1.46) ile konut, beşinci sırayı 175.637 metrekare (yüzde 0.06) ile işyeri ve altıncı sırayı 52.680 metrekare (yüzde 0.02) ile turistik tesis alıyor.

 

En gözde araziler Güneydoğu ve Akdeniz’de

Arazi niteliğindeki taşınmazların yüzde 1’i Türk asıllı Yunan uyruklu yabancılara, yüzde 93’ü Suriye uyruklulara, yüzde 6’sı diğer yabancılara ait. Arazi cinsinden yapılmış edinimlerin coğrafi bölgelere göre dağılımına bakıldığında; birinci sırayı yüzde 48.5 ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi, ikinci sırayı yüzde 47.8 ile Akdeniz Bölgesi, üçüncü sırayı ise yüzde 1.48 ile Marmara Bölgesi alıyor. Yabancı gerçek kişilere ait toplam 13.833 konutun 2.410’u Türk asıllı Yunan uyruklulara, 402’si Suriye uyruklulara, 11.021’i diğer yabancılara ait bulunuyor. Yabancı gerçek kişilerin Türkiye’de sahip oldukları taşınmazların toplam yüzölçümü açısından yüzde 47’si Güneydoğu Anadolu Bölgesinde. İkinci sırayı Akdeniz Bölgesi alıyor, bunu Marmara, Ege, İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Karadeniz Bölgeleri izliyor.

 

 

Araplar birinci Almanlar ikinci

Taşınmazların toplam yüzölçümü büyüklüğüne göre en büyük paya 241.467.705 metrekare alanla Suriye uyruklular sahip. Suriye uyrukluları 7.515.874 metrekare ile Almanya, 4.724.552 metrekare ile Lübnan, 4.279.531 metrekare ile Yunanistan, 3.664.104 metrekare ile İngiltere, 2.821.824 metrekare ile ABD, 2.761.663 metrekare ile Mısır, 841.262 metrekare ile Fransa, 788.103 metrekare ile Avusturya ve 681.420 metrekare ile Hollanda izliyor.

 

Hatay ve Kilis alarm veriyor

 

Yabancı gerçek kişilere ait taşınmazların dağılımında alan büyüklüğü açısından ilk sırayı, 117.205.283 metrekare (yüzde 43) ile Hatay alıyor. Hatay’ı 55.030.989 metrekare (yüzde 20.2) ile Kilis, 50.067.410 metrekare (yüzde 18.3) ile Mardin ve 23.050.427 metrekare (yüzde 8.4) ile Gaziantep, 5.473.282 metrekare (yüzde 2) ile İstanbul, 3.483.903 metrekare (yüzde 1.3) ile Muğla, 3.237.154 metrekare (yüzde 1.2) ile Adana, 2.652.082 metrekare (yüzde 1) ile Antalya, 2.325.332 metrekare (yüzde 0.9) ile İzmir ve 1.678.414 metrekare (yüzde 0.7) ile Bursa izliyor.

 

Daha çok arazi ve bahçe gitti

Rapora göre, Türkiye’de taşınmaz edinmiş olan yabancı uyruklular, Suriye uyruklular dışında 48.543 kişi, bu kişilere ait taşınmaz sayısı 42.644, bu taşınmazların yüzölçümü 31.403.495 metrekare. Taşınmazların nitelikleri açısından yüzölçümü büyüklüğüne göre sıralamasında birinci sırayı 17.521.977 metrekare ile (yüzde 55.80) ile arazi, ikinci sırayı 6.094.332 metrekare (yüzde 19.41) ile bağ ve bahçe, üçüncü sırayı 4.789.482 metrekare (yüzde 15.25) ile arsa, dördüncü sırayı 2.778.923 metrekare (yüzde 8.85) ile konut, beşinci sırayı 166.155 metrekare (yüzde 0.53) ile işyeri ve altıncı sırayı 52.626 metrekare (yüzde 0.17) ile turistik tesis alıyor. Yabancı gerçek kişilerin Türkiye’de sahip oldukları taşınmazların toplam yüzölçümü açısından en büyük paya yüzde 38.92 ile Akdeniz Bölgesi sahip.

 

İsrailliler 2003’te

atağa kalktı

 

Devlet Denetleme Kurulu tarafından hazırlanan raporda, çeşitli ülke vatandaşlarına ait taşınmazları konusunda bilgilere de yer verildi. Buna göre, 31.12.2004 itibarıyla İsrail uyruklulara ait taşınmazların tamamı 10 ilde toplanıyor. Bu taşınmazların yüzölçümü 78.868 metrekare. Bunların yüzde 56.8’i (44.760 metrekare) İstanbul’da, yüzde 21.2’si (16.755 metrekare) İzmir’de, yüzde 19.1’i (15.062 metrekare) ise Antalya’da. İsrail uyrukluların, en fazla taşınmazı edindikleri yıllar 2003 (yüzde 39.1), 2000 (yüzde 25.1), 2004 (yüzde 21.8). İsrail uyruklulara ait taşınmazların yüzölçümü bakımından (tespit edilen rakamlar) yüzde 64.5’i (50.903 metrekare) arsa, yüzde 28.6’sı (22.564 metrekare) arazi türü taşınmazlar. Taşınmazların yüzde 61.8’i satın alma, yüzde 32.4’ü miras yoluyla edinildi.

 

Konutta Ege liste başı

Yabancıların mülkiyetinde bulunan konutlarda da ilk sırayı Ege Bölgesi alırken işyerleri ise Marmara Bölgesinde yoğunlaşıyor. Toplam 1.556 işyerinin 1.132’si (yüzde 72.8) bu bölgede. Marmara Bölgesini; yüzde 15.03 ile Ege, yüzde 14.31 ile Akdeniz, yüzde 1.19 ile Karadeniz, yüzde 0.52 ile İç Anadolu, yüzde 0.43 ile Güneydoğu Anadolu ve yüzde 0.18 ile Doğu Anadolu bölgeleri izliyor. Yabancı gerçek kişilere ait turistik tesis niteliği taşıyan 247 yabancı taşınmaz bulunuyor.

 

Tapu ve Kadastro yetersiz

 

Tapu ve Kadastro’nun satılan toprakların tespitini yapmakta yetersiz kaldığına dikkat çekilen raporda “AB üyesi ülkeler ile Türkiye arasındaki milli gelir farkının 5-6 kat düzeyinde olması, bu ülke uyrukluların, taşınmaz edinmelerini kolaylaştırıyor” ifadelerine yer verildi

 

Rapora göre, yabancılara ait taşınmazların nitelik ve niceliğinin belirlenmesi açısından, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünce düzensiz biçimde tutulan istatistikler bir yana bırakılırsa, kesin ve güvenilir bilgilere ulaşılamıyor. Tapu kayıtları yurt genelinde ve tam sayım esasına göre yeniden taranıp, sağlıklı biçimde merkezi bir bilgi işlem ortamına aktarılmadıkça, bunu sağlamak olanaklı değil. Yabancıların Türkiye’de edindikleri taşınmazlara ilişkin istatistik bilgilerinin tutulmasına gereken özen gösterilmiyor.

 

Bilgi akışı yok

Merkezdeki kayıtların daha sağlıklı tutulması için, yabancıların taşınmaz edinimine ilişkin istemlerinin sonuçlandırılması sırasında her işlem için düzenlenecek bilgi formlarının Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğüne gönde-rilmesi gerekiyor. Genel Müdürlüğe, doğru ve düzenli bilgi akışı yok. Sağlıklı bir izleme ve değerlendirme yapılamıyor. Yabancıların Türkiye’de sahip oldukları taşınmazların ve sınırlı ayni hakların durumu tam olarak bilinemiyor. Yabancıların taşınmaz edinimi açısından yasal sınırlayıcı kuralları alt düzeyde tutan ülkeler, genellikle kişi başına milli gelirleri yüksek olan ve ekonomik kalkınmalarını büyük ölçüde tamamlamış ülkeler.

 

Stratejik alanlar

AB üyesi ülkeler ile Türkiye arasındaki milli gelir farkının 5-6 kat düzeyinde olması, bu ülke uyrukluların, Türkiye’de taşınmaz edinmelerini kolaylaştırıyor. Yabancıların Türkiye’de taşınmaz edindikleri il ve ilçelere genellikle; doğal, kültürel ve tarihsel özelliklere sahip, sosyo-ekonomik yönden veya turizm açısından gelişmiş yerler.

Raporda, inceleme sırasında; yabancılara günümüze kadar satılmış taşınmazların sağlıklı bir envanterinin olmadığı, yabancıların Türkiye’de taşınmaz edinimlerinde, yüzölçümü bakımından yasayla belirlenmiş olan üst sınırın kimi durumlarda aşıldığı, yasalara göre Türkiye’de sadece bina edinebilecek bazı ülke vatandaşlarının, bina dışında başka taşınmazlar da edindikleri, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü bünyesindeki Yabancı İşler Dairesi Başkanlığının hizmetin etkili ve hızlı yürütümü bakımlarından yetersiz olduğunun tespit edildiği kanısına varıldığı dile getirildi.

 

Karşılıklılık ilkesi

Raporun sonuç bölümünde, yabancılara taşınmaz satışının tarihsel gelişimi ile konuya ilişkin yasal düzenlemeler ve Anayasa Mahkemesi’nin konuya ilişkin kararları irdelendi. 29.12.2005 günlü, 5444 sayılı Yasa ile yapılan düzlenmelere işaret edilen raporda, bu son düzenleme ile yabancı ticaret şirketleri açısından Anayasa Mahkemesinin iptal gerekçeleri arasında yer alan karşılıklılık ilkesi ve edinilecek miktar sınırlamasının ortadan kaldırıldığı kaydedildi.

 

2006’da da sürüyor

Raporda, son düzenlemede yabancı gerçek kişiler için öngörülen “illere ve il yüzölçümüne göre binde beşi geçmemek üzere” sınırlamasının, il yüzölçümlerinin büyüklüğü dikkate alındığında, çok sayıda yabancının taşınmaz edinmesine olanak sağlayacağı, uygulamada bir sınırlama oluşturmayacağı ifade edildi. Rapora göre, yabancı uyruklu gerçek kişilerin Türkiye’de edindikleri taşınmazların sayı ve alan olarak artışı, 2005 ve 5444 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girdiği 2006 yıllarında devam etti.

 

Satış devam edecek

Tapu Yasası’nın 35. maddesinin Anayasa Mahkemesince iptali üzerine yabancıların taşınmaz edinme işlemlerinin durdurulduğu 26.07.2005 - 20.01.2006 tarihleri arasındaki yaklaşık 6 aylık dönem çıkarıldığında, 01.01.2005’ten 31.05.2006 tarihine kadar olan 11 ayda; Tapu Kadastro Genel Müdürlüğünün 20.06.2006 günlü, 2185 sayılı Yazısına göre yabancı gerçek kişiler toplam 5.336.723 metrekare alanında değişik türde 9.806 taşınmaz edindi. Raporda, “Artış eğiliminin süreceğini gösteren bu veriler, izlenecek politikanın biçimlenmesinde de belirleyici olmalıdır” denildi.

 

İlçeler bile yağmalandı!

 

Hatay’ın Reyhanlı ve Mardin’in Nusaybin ilçesi de yabancıların talanından nasibini alan bölgeler oldu

 

Rapora göre, Türkiye’de yer alan tüm ilçeler (il merkezleri dahil) için taşınmazların toplam yüzölçümü büyüklükleri dikkate alınarak yapılan sıralamada; birinci sırayı 73.068.633 metrekare (yüzde 26.78) ile Reyhanlı alıyor. Hatay’da bulunan toplam 117.205.283 metrekarelik yabancı taşınmazının 73.068.633 metrekaresi (yüzde 62) Reyhanlı’da. Bu ilçeyi 52.944.595 metrekare (yüzde 19.4) ile Elbeyli, 40. 069. 172 metrekare (yüzde 14.7) ile de Nusaybin ilçeleri izliyor.

 

Sınırlamalar yetersiz kalıyor, önlem alınmalı

 

Raporda, şu önerilere yer verildi:

 

“Yabancı ülkelerde kendi yasalarına göre kurulan ticaret şirketlerinin Türkiye’de taşınmaz ve sınırlı ayni hak edinebilmelerinin karşılıklılık koşuluna bağlanmalı.

 

Yabancı ülkelerde kendi yasalarına göre kurulan ticaret şirketlerinin edinebilecekleri taşınmaz yüzölçümü konusunda şirket ve il bazında sınırlamalar getirilmeli.

 

Yabancıların Türkiye’de taşınmaz edinebilecekleri alanların yüzölçümü açısından il ölçeği yanında ilçe ölçeğinde de sınırlamaya yer verilmeli.

 

Yabancıların taşınmaz edinimi işlemlerinin yakından izlenerek değerlendirilmesi ve buna göre politika belirlenmeli.

 

Türk vatandaşları veya Türk şirketlerinin yabancı ülkelerde mülk edinirken karşılaştıkları sorunlar kapsamlı biçimde araştırılmalı, o ülke vatandaşlarının Türkiye’de taşınmaz edinimi işlemlerinde bu durumun dikkate alınmalı.

 

Yabancıların Türkiye’deki taşınmazlarının sağlıklı bir envanteri çıkarılmalı, kayıtların sistemli ve düzenli biçimde tutulmalı, bu bilgilerin düzenli aralıklarla ilgili kuruluşlara raporlanmalı.

 

Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü bünyesinde yabancılara ait taşınmazlara ilişkin istatistik bilgilerinin kaydedildiği Yabancı İşler Dairesi daha hızlı ve etkili çalışacak biçimde yeniden organize edilmeli.

 

Yabancılara yönelik taşınmaz mal satışının yoğunlaştığı tapu sicil müdürlüklerinin yerleşim, personel ve teknik açılardan eksiklikleri giderilmeli.”

 

Haber Tarihi : 29.07.2006

YENİÇAĞ GAZETESİ

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

RAHŞAN ECEVİT’İN YABANCILARA TOPRAK SATIŞI İLE İLGİLİ BASIN AÇIKLAMASI

 

TÜRK KÖYLÜSÜ KENDİ TOPRAĞINDA YABANCIYA IRGAT OLACAK

 

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri bazı Avrupa ülkeleri ve Amerika onu çökertmek için her yolu denemişler. Bu faaliyetleri bugün de sürdürüyorlar . Ancak bugüne kadar başarılı olamadılar. Çünkü karşılarında güçlü bir millet ve güçlü hükümetler buldular.

 

Bugün ise durum farklı.Türkiye Cumhuriyetini parçalayıp yok etmeyi planlayanlar ilk defa karşılarında zayıf, hatta art niyetli bir iktidar buldular ve bu fırsatı iyi değerlendirmeyi düşünüyorlar.

 

Bu arada Avrupa Birliği Türkiye’yi bünyesine almak için binbir şart koşuyor. Türkiye de birliğe katılabilmek uğruna o şartları yerine getirmek için çırpınıyor.

 

Daha Avrupa Birliğine girmeden o uğurda attığımız adımlar ise Türk insanını şu günlerde perişan etmeye başladı bile.

 

“ Devletin tarımdan desteğini çekmesi istendi. ”, çekildi.

“ Şekerpancarı yetiştirmeyeceksin. ” ,

“ Kendi mısırını kullanmayacaksın, Amerika’dan alacaksın. ”,

“ Buğday ihtiyacını Avrupa Birliği karşılayacak. ”,

“ Et ihtiyacını Avrupa Birliği karşılayacak. ”,

“ Su kaynaklarınızı da Avrupa Birliği yönetecek. ”dediler.

Devlet büyüklerimiz Avrupa Birliği bağımlısı olup çıktılar.

Bu kararlar uygulandığı takdirde Türkiye Avrupa Birliği’nin sömürgesi olur. Bu kararlar uygulandığı takdirde Türk köylüsü,Türk çiftçisi toprağını satmasın da ne yapsın?

 

Her şey inceden inceye hesaplanmış .Önce iktidar köylüden desteğini çekecek . Sonra Yabancıya Toprak Satışı Yasası yeniden düzenlenip ortaya sürülecek .

 

Böylece yabancılar en verimli topraklarımızı çaresiz bırakılmış köylümüzden çiftçimizden satın alacak ve Türk köylüsü kendi toprağında yabancıya ırgat olacak . O topraklar ki şehitlerimizle kaynaşmış . Şimdi ise biz onları satıyoruz ve para kazanıyoruz diye övünüyoruz . Oysa bir ülke topraklarıyla vardır . Toprak olmazsa vatan da olmaz . Acaba şehit aileleri bu konuda ne düşünüyorlar ?

 

Amerika’ da yaşayan Yahudiler yıllarca Filistin’ de yanyana arazileri

alıp durdular . Bu araziler yeterli bir genişliğe ulaşınca ‘Burası İsrail’dir ‘ deyip bayraklarını çektiler . İsrail, bugün , aynı oyunu Türkiye’ de GAP Bölgemizde oynamanın hazırlığı içinde .

 

Türkiye ve İsrail halkları arasında var olan ve son günlerde giderek gelişen karşılıklı ilişkiler ve beklentilere aykırı olan bu gibi durumların düzeltilmesi için İsrail yönetiminin de sorumluluğu bulunmaktadır.

 

Bu arada bazı kurumlar da özelleştiriliyor . Özelleştirmenin lügatteki manası nedir ? “Devletin doğrudan ekonomik girişimlerinin mülkiyet ve yönetiminin özel kişi ya da kuruluşlara devredilmesi .” Ama eğer bu kuruluşlar yabancıya devrediliyorsa bunun yabancıya toprak satışından ne farkı var ? Yabancıların aldığı bu topraklarda yabancı nüfus artıyor, misyonerlik faaliyetleri de yoğunlaşıyor. Avrupa Birliği durup dururken neden misyonerleri üzerimize salıyor ? Bunun bir hikmeti olmalı.

 

Bir kaç yıl öncesine kadar misyonerlik faaliyetleri yasaktı. Ancak Başbakan Erdoğan’ın İtalya’da imzaladığı anlaşma ile misyonerlik faaliyetleri yasallaştı . 17 Aralık zirvesinden sonra da artık önüne geçmek imkansızlaştı .

 

Türk milletini bir arada tutan unsurlardan biri de dindir . Bu nedenle Türkiye’yi bölmenin bir yolu da vatandaşların dinlerini değiştirmelerini teşvik etmekten geçer. Bu bakımdan misyonerlerin faaliyetleri denetlemek çok önemlidir .

 

Nüfus sadece din değişikliğiyle çoğalmaz . Yabancıya toprak satışlarıyla da doğal olarak dışardan gelen yabancılarla da nüfus çoğalır .Zaman içinde Müslüman nüfus oranı giderek azalır. Taşınmazlarını satmak mecburiyetinde kalır. Mülksüzleşir. Ticari hayat yabancıların eline geçer.

 

Asıl önemlisi yabancıların yoğunluk kazandığı bölgeleri elde tutmak da zorlaşır. Kısacası Türkiye Cumhuriyeti devleti zorlanır .

 

Gelişmelerden rahatsızlık duyan halkımız,tepkisini çaresizlikten arazi satışına mecbur bırakılan vatandaşlarımıza değil,bu hazin tabloyu yaratan hükümete yöneltmelidir.

 

SATILAN TOPRAKLARIN MİKTARI ÜRKÜTÜCÜ

 

Avrupa Birliği ve Amerika’nın dayatmasıyla ve bugünkü hükümetin bu dayatmaya boyun eğmesiyle 442 sayılı Köy kanununun 87. maddesi değiştirilerek ülkemizde ilk defa yabancıya toprak satışında belediye sınırları aşılmış, köylerde ve tarım alanlarında yabancıların mal sahibi olmaları sağlanmıştır . Oysa bir devlet topraklarıyla vardır . Toprak olmazsa devlet de olmaz .

 

15 Nisan 2005 tarihi itibariyle 52.818 yabancı uyruklu şahıs tarafından 272.511.493 metrekare arazi ve gayrimenkul satın alınmıştır. Bu sayıya yabancı şirketler tarafından alınan arazi ve gayrımenkuller dahil değildir. Bir de yabancılar adına Türk vatandaşları ve şirketler tarafından gizlice satın alınan arazi ve maden yatakları da düşünülünce ortaya çıkan satılmış topraklarımızın miktarı ürkütücüdür . Vatandaşlarımızın bu satışlara gösterdiği tepki üzerine Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü web sitesini karartmıştır.

 

Bu açıklanan araziler yabancıların sadece “açık kimlik ”le satın aldığı alanları kapsıyor . Oysa , yabancıların , vatandaşlarımızdan gelen tepki karşısında , yerli isimler üzerinden satın aldıkları toprakların hesabı tutulmuyor .

 

Deniliyor ki “karşılıklılık ( mütekabiliyet ) ilkesi var ” ; yani biz de o ülkelerde toprak satın alabiliyoruz . Sayın Prof. Dr . Cihan Dura (Erciyes Üniversitesi ) ise bu sözlerin bahane olduğunu söylüyor ve durumu esprili bir biçimde şöyle ifade ediyor : “Tilki tavuğun kümesine girse , kaybeden tavuktur . Mütekabiliyet olup tavuk tilkinin inine buyur edilirse , kaybeden yine tavuktur. Adamlar bavul bavul dolarlarla, çuval çuval avrolarla , asırlık planlarla , torun Lord Rothschild’lerle Türkiye’ ye geliyorlar . Bunların hangisi var sende, ” diye soruyor , Türkiye’ye .O Lord Rothschild ki kurduğu iki milyon sterlin fonla Filistin topraklarının Araplardan satın alınmasını sağlıyor.

 

Üstelik karşılıklılık ilkesi diye bir durum da söz konusu değil . Amerika, İngiltere ve Avrupa Birliği üyeleri tarım arazisi satmıyor . İngiltere toprakları kraliçeye ait . Sadece 49 ya da 99 yıllık kullanma hakkı veriliyor . Yunanistan sınır bölgelerinde , güvenlik bölgelerinde kendi ırkından olmayan kendi vatandaşlarına dahi toprak satmıyor . İsrail ise kendi vatandaşlarına bile toprak satmıyor . Topraklar ya devletin ya da Yahudi Ulusal Fonu’nundur .

ÜLKE EKONOMİSİNE KATKISI OLAN NE VARSA SATILIYOR

 

Bugünkü Türk hükümeti ise , yalnız topraklarımızı değil , ülke ekonomisine katkısı olan ne varsa satışa sunuyor .

 

Avrupalılar Kurtuluş Savaşı’nda yapamadıklarını bugün dolarlarla, avrolarla yapıyorlar . Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası , Turizm Teşvik Yasası ,Serbest Bölgeler Yasası , Endüstri Bölgeleri Yasası , Maden Yasası , Yabancı Cemaat Vakıfları Yasası ve en önemlisi özelleştirmelerle Türkiye’nin toprakları hızla yabancıların eline geçiyor .

 

Yabancı sermayeye , yabancı teknolojiye sırtımızı çeviremeyiz . Doğrudur ama yatırım yapmaya gelen yok . Ancak hazır yatırımları satın almaya gelen var. Köylüye yüksek paralar teklif ediliyor . Tapulu ve tapusuz yerlerin zilyetlikleri alınıyor . Muhtar Senedi , El Senedi gibi yerel yöntemler kullanılıyor . Zilyetlik yöntemi ile , taşınmazın sahibi olmadan , kullanım hakkı sağlanıyor . Yasal sınır 30 hektar iken İsraillilerin yaptığı gibi 30-40 bin dekarlık danışıklı arazi alımları yapılabiliyor. Yerel gazetelerde çıkan haberler endişe vericidir . Anadolu halkı isyan halindedir .

 

Sınır köylerimizden alınan bilgilere göre Kilis Elbeyli’den Şanlıurfa Harran’a kadar yüksek fiyatlarla araziler alınmış ve “ Bizlere lazım olana kadar sizler ekip biçin ” şeklinde sözleşmeler imzalanmıştır. Ayrıca 245 adet mesken alınmıştır . Tapular doğu kökenli vatandaşlarımıza ait görülmektedir. Arkasında ise İsrailli bir şirket vardır .

 

Yahudiler buralarda bir yerine beş vererek Yahudi kökenli Türk vatandaşları aracılığıyla arazi alıyorlar . Bu bölgedeki Süryaniler de Kızıltepe’de arazi alımlarına yardımcı olmaktalar .

 

MADENLERİMİZ DE SATILIYOR

 

Bu arada 100.000 kilometrekareden fazla bir toprak parçası maden arama ruhsatı verilerek 20 kadar Amerikan , Anglo-Amerikan ve Kanadalı şirketin kullanımına verilmiştir . Bir takım yasal düzenlemelerle bu toprakların mülkiyetinin de yabancı şirketlere geçme tehlikesi bulunuyor .

 

Tapu Kanunu’ nun 35. maddesi askeri sınırlara yakın olmaması şartıyla yabancılara toprak alma izni verirken , Riotur adlı firmanın Ankara-Kazan yakınlarındaki Türkiye’nin en büyük askeri tesislerinden olan 4 . Ana Jet Üssü’ nün hemen yanında Trona madeni arama ruhsatı bulunmakta ve aynı üssün hemen yanındaki bütün arazileri yabancı maden şirketleri satın almak istemektedirler . Trona maden yataklarının yanında ayrıca Türk Havacılık ve Uzay Sanayii de bulunmaktadır. Riotur’un trona madeni projesi tam 400 kilometrekarelik bir alanı kapsamakta ve askeri üsler bu alanın tam ortasında yer almaktadır .

 

Bigadiç’te Kızılçukur köyünde bor madeniyle kaplı bir alan yabancı şirketlerce Etibank’tan satın alınmıştır . Bu araziler isimleri belli bazı bayanlar tarafından alınmış gibi görünüyorsa da bir İsrail şirketi tarafından satın alındığı bölgede yaşayanlar tarafından bilinmektedir .

 

Manyas gölünün yani Kuş Cenneti’nin çevresindeki köylerden takriben 22.000 dönüm civarında bir arazi çiftçilik yapılacağı söylemi ile Hazineden ve şahıslardan değerinin çok üzerinde bir fiyata satın alındığı , alanların ise alma gücünün olmadığı ve bu konuda araştırma yapan kimselerin de tehdit edildiği gelen bilgilerden anlaşılmıştır .

 

SAVAŞ HALİNDE NE OLACAK ?

 

Gürcistan-Ahıska sınırında bulunan Posof -Türközü sınır kapısı, Gürcistan sınırında Çıldır-Aktaş sınır kapısı , Nahcivan ve İran sınırında Iğdır-Dilucu sınır kapısı ve özellikle Ermenistan sınırında bulunan Kars - Akyaka sınır kapısı bölgelerinde topraklarımızın neredeyse % 20’si yabancılara satılmış durumdadır . Sınıra yakın olan ev , arazi ve tarlaların neredeyse tamamı artık yabancıların ellerindedir . Akyaka’nın % 30’unun gayrı resmi olarak şu anda Ermenistan toprağı haline geldiği belirtilmektedir. Durum böyle iken bir savaş halinde sınırlarımızı düşmana karşı nasıl koruyacağız ? Sınırlarımızdaki topraklarımızı korumak için , yabancılardan , bizden aldıkları toprakları kullanmak için izin mi isteyeceğiz ?

 

Yunanlılar 14.500 kişiyle Çanakkale, Trakya, İstanbul, İzmir, Dikili ve Kuşadası’nda 4.175 dekar arazi almışlardır . Satın aldıkları arazi ve taşınmaz malların % 90’ı İstanbul ilimizdedir. Şimdi ticari şirketler kuruyorlar , yerli bankaları satın alıyorlar. Ve Karadeniz’le ilgilenmeye başladılar .

 

İngilizler Fethiye, Didim, Kuşadası, Kaş, Kalkan, Datça’ da 32.000 dekar arazi almışlar ve Uzunada’yı da 1871 tarihli bir tapuya dayanarak ele geçirmeye çalışıyorlar.

 

Almanlar Alanya , Kaş , Datça ve sahil şehirlerinde 7.000 dekar arazi almışlardır . Hollandalılar 600 dekar , Fransızlar 800 dekar , İtalyanlar 500 dekar, Amerikalılar 3000 dekar, Avusturyalılar 700 dekar arazi almışlardır .

 

Yabancı ülke şirketlerinin ve vatandaşlarının Türkiye’de toprak satın almalarının ardında çok ciddi Yunanistan ve Ermenistan lobileri bulunmaktadır. Ağrı ve Kars illerimiz başta olmak üzere Doğu Anadolu bölgemizde Ermenistan uyruklu şahıslar tapu sahibi olmaya başlamışlardır . Arazi satışında Kars % 15 . 4’lük oranla ilk sıralarda yer alıyor .

 

Rockefeller Vakfı da Türkiye’nin pilot bölgelerinde Türk gençlerine Osmanlı dönemi azınlık tapularının araştırmasını yaptırmış ve araştırma sırasında gençlerin elde ettiği belge ve kayıtlara el koymuştur . Bu bir istihbarat çalışmasıydı . Amerika’daki eski Osmanlı azınlıklarının torunları , Amerikan mahkemelerinde dava açmaya başladılar . Amerikan sigorta şirketleri bu davaları şimdiden sigorta etmiş durumdadır . Amerika’nın desteğiyle oluşturulmuş bu Yunanistan ve Ermenistan uyruklu grubun hedefi Türkiye’den topluca toprak ve tazminat talebinde bulunmaktır .

 

Genişletilmiş Ortadoğu Projesi ya da Avrupa Birliği dayatmalarının ardında daima Anadolu’nun parçalanması ve Türk hakimiyetinin kırılması olmuştur .

Avrupa Birliği süreciyle birlikte Türkiye’deki İsrail lobisi de yeniden hız kazanmıştır .

GAP’DA FİLİSTİN BENZERİ OYUN

 

Yahudiler Filistin’de toprak satın almaya başladıkları zaman Filistin halkı çok sevinmişti . Ancak biri birine yakın toprakları satın alan Yahudiler satın aldıkları topraklar yeterli bir genişliğe ulaşınca “Burası İsrail’dir ” dediler ve bayraklarını diktiler . 1948 yılında Amerika’nın desteği ve baskısı ile İsrail devleti kuruldu . Bugün aynı oyunu Yahudiler Türkiye’nin GAP Bölgesinde sergilemek üzereler. GAP’ta ikinci bir Filistin olayı yaşanabilir .

 

İsrail’in GAP Bölgesinde hiç toprak almadığı söylenir ama biraz kurcalanınca Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü web sitesi karartılmıştır . İsrailliler bu toprakların çoğunu Yahudi kökenli Türkler yoluyla ele geçirmişlerdir . İsrail GAP Bölgesinde 450.000 dönüm arazi satın almıştır . Bu topraklar Mezopotamya ovasındadır. Yani kendilerine tanrı tarafından vaat edilmiş topraklar olduğu iddia edilir . ASAM Ortadoğu Masası Başkanı Emekli Tuğgeneral Sayın Necdet Demiral bu durum için “Satış hukuka uygun . Ticari amaç için yabancı yatırımcıya kimse birşey demez . Ancak İsrail’in bölgedeki çalışmaları bu işin arka planında bir art niyet olduğu ve bu niyetin de Büyük İsrail Projesini kapsadığı şüphesini doğuruyor , ” diyor .

 

Buradaki topraklar hangi genişlikte olursa olsun yüksek fiyatlar önererek satın alıyorlar. Toprağın ekilip biçilmesini gene sahibine bırakıyorlar . Kendi şirketlerine yerli holdinglerle işbirliği yaptırıyorlar . Başka ülkelerle ortak projeler yürütüyorlar .

 

TARIM ALANLARIMIZ ELDEN ÇIKARILIYOR

 

14-15 Temmuz 2004 tarihlerinde Türkiye’yi ziyaret eden İsrail Başbakan Yardımcısı Ehud Olmert ile bir mutabakat zaptı onaylandı ve Resmi Gazete’de “Milletlerarası Anlaşma” başlığı ile yayınlandı .

 

Mutabakatın 12. maddesi şöyle :

 

“ İsrail tarafı , İsrail firmalarının ilgilendiği GAP projelerinin 2005 yılı bütçesinde uygulanmaya konulmasını Türk yetkililerden talep etmiştir .Türk tarafı Türkiye ve İsrail arasındaki karşılıklı ekonomik işbirliğini güçlendirmede GAP kapsamındaki yukarda bahsedilen projelerin önemini vurgulayarak konuyu Türkiye’deki ilgili kurumlara iletmeyi kabul etmiştir .

 

Mutabakatın 13. maddesi ise Konya Ovası Projesi ile ilgili :

 

“ Türk tarafı Orta Anadolu’da yürütülen Konya Ovası Projesinin ( KOP ) önemini vurgulayarak su kaynaklarının geliştirilmesi alanında işbirliği imkanlarını değerlendirmek için ortak çalışma önermiştir . İsrail tarafı bu teklifi incelemeyi kabul etmiştir .

 

Türk tarafı Tuz Gölü yakınlarında seçilmiş Orta Anadolu köyleri civarındaki kuru bölgelerde damlama ve diğer modern sulama tekniklerinin fizibilitesi konusunda ortak çalışma önermiştir . İsrail tarafı bu teklifi incelemeyi kabul etmiştir. ”

 

Türkiye bu mutabakat metni ile buğday ambarı Konya Ovası’nı ve su deposu Güneydoğu’yu İsrail firmalarına altın tepsi içinde sunmuştur . Bu arada Avrupa Birliği Dicle ve Fırat havzalarındaki barajların ve sulama tesislerinin uluslararası yönetime terk edilmesini istiyor .

 

Konya Ovası projesi Aksaray ve Tuz Gölü civarını içine alıyor . Göksu Nehri’nin yatağı değiştirilerek , Akdeniz’e akması yerine bir tünelle İç Anadolu’ya yönelmesi sağlanacak. Tarım Bakanına İsraillilerin Ceylanpınar’ı istedikleri hatırlatılınca “ İsraillilerin GAP’la ilgili düşünceleri Türk kamuoyunda bir kısım kanaatlerin oluşmasına neden oluyor . Bu nedenle başlangıç faaliyetlerimizi İç Anadolu’ya kaydırarak sulama teknolojisini Türk kamuoyuna sunalım. Bu sayede kamuoyunda oluşan çekingen hava kırılabilir. ” demiştir . Oysa bunun Büyük Ortadoğu Projesiyle ilgili olduğu gizleniyor .

SATIŞLAR STRATEJİK BÖLGELERE SIÇRADI

 

İsrailliler Konya Askeri Hava üssümüzün yakınında da 40.000 dekar arazi satın almışlardır . Konya’nın Karapınar ve Ereğli ilçelerinde bulunan bu arazi Akgöl’ün kenarında olup Amerika’nın ve İsrail’in eğitim amaçlı olduğu iddia edilen hava üssünün bulunduğu arazidir.

 

 

Son günlerde Yahudi hahamlar GAP bölgesinde kutsal harabeler arasında ayin yapmışlar ve vatandaşlarımızın ağzını kapatmak için de para dağıtmışlardır. Türkiye bu topraklara yüz milyar doları aşan bir yatırım yapmış, ancak ondan sonra sulanabilir hale gelmişti .

 

İsrail GAP bölgesindeki büyük çiftçileri ve kamu personelini MOSSAD’ın yan kuruluşu olan MASHAV aracılığı ile ülkesine gönderiyor . Orada “hizmet içi eğitime ” tabi tutuyor . Ayrıca İsrail’ li kadınlar Şanlıurfa’daki İtalyan Hastahanesi’nde doğum yapıyor ve çocuklarını Türk yurttaşı olarak kayıtlara geçiriyorlar ve yirmi yaşlarına geldiklerinde onları Şanlıurfa’ya gönderip doğdukları topraklara sahip çıkmalarını planlıyorlar . İsrail bu bölgede “Kürtler aslında Yahudi’dir ” propagandasını yapıyor . Barzani’nin de bir Kürt Yahudisi olduğu hatta soyunun ünlü bir haham ailesine dayandığı söyleniyor . Bunlar Şanlıurfa’da konuşulanlar.

HÜKÜMETİN İSRAİL AŞKI

 

Son yıllarda İsrail’in GAP ile Güneydoğu’nun kutsal ve bereketli toprakları üzerindeki emel ve niyetleri açığa çıktı. Türkiye ve İsrail hükümetleri içeriği net açıklanmayan , kredi süresi faiz oranı ve buna benzer koşulları belli olmayan , bir milyar dolarlık GAP kredisini İsrailli firmalara yaptırılması , Türkiye’nin bağımsız, hür teşebbüsle kendi öz yatırımcılarına vurulan en büyük darbedir . Bu firmalar haham gözetiminde noterle, ekonomik ve ticari ahlaka ve uluslararası prensiplere uymayan uzun vadeli bir sömürü taktiğidir .

 

Irak’ta bugün oluşturulmak istenen yeni yapıyla bölgede İsrail hegemonyasının gelişmekte olduğunu ve Büyük Ortadoğu Projesinin aslında Büyük İsrail Projesi olduğunu düşünürsek toprak alımlarının ne kadar tehlikeli olduğu görülür . İsrail Kuzey Irak’taki Kürtlerden yararlanmak istiyor. Özellikle Necef’te Irak Başbakanı Allavi bir Şii devleti kurmak istiyor . Kuzey Irak Bölgesine Allavi’nin yolladığı 100.000 aile yerleşecek . Bunun dışında Kırgızistan’dan getirilen Kürtler Kuzey Irak’a yerleştiriliyor . Amerika ise bu bölgeyi Irak’tan koparıp Kürdistan’ı kurdurma planları yapıyor .

 

Yayıncı ve yazar Sayın Mustafa Demir şöyle diyor : “ Türkiye’nin Ortadoğu politikası ve bu bölgedeki çıkarları , belki de İsrail devleti ile ilişkisini zorunlu kılmaktadır , ancak bu ilişki son zamanlarda sürekli karşı taraf lehine gelişen bir ilişki izlenimi vermekte ve Türkiye’yi askeri ve teknolojik bakımdan İsrail’e mahkum etmektedir . Bu da Türkiye’nin siyasi anlamda elini zayıflatmakta ve İsrail’in Türkiye topraklarındaki faaliyetlerini daha da pervasız bir şekilde yürütmesinin önünü açmaktadır . ” Bugünkü hükümetimizin ise bu konuda hassasiyet göstermesi gerekirken İsrail’ e olan aşkına bir anlam verilememektedir .

 

MAYINLI ARAZİLERİMİZ

 

Şu anda Irak sınırında , Suriye sınırında , İran sınırında ve Ermenistan sınırında olmak üzere toplam 903.000 mayın temizlenmeyi bekliyor . Bu araziler vaktiyle vatandaştan alınıp kamulaştırılmış ve mayın döşenmişti . Böylelikle yıllardır

tarıma kapalı olduğu için kimyasal ilaç ve gübre ile kirletilmemiş bu topraklar “organik tarıma” elverişli özellikler taşımaktadır . Bu bölge GAP çerçevesinde yapılması planlanan sulama kanallarıyla sulanacak ve önümüzdeki yıllarda daha büyük değer kazanacaktır .

 

Türk Silahlı Kuvvetleri , “ Biz bu görevi yaparız . Ancak 35.000.000 dolarlık teçhizata ihtiyacımız var . Bu teçhizatı aldıktan sonra iki sene içinde temizleriz ” diyor . Buna rağmen hükümet bu arazilerin temizlenme işinin yabancılara , özellikle İsraillilere verilmesi için ısrar etmektedir . Oysa bu araziler sınırlar üzerinde veya sınırların çok yakınındadır . Bu nedenle ihalenin bir yabancı firma tarafından kazanılması çok sakıncalı olur . Ya da bir yerli firmanın ihaleyi kazanıp da kendisine bir yabancı ortak alması da mümkündür . Bu da çok sakıncalı olur. Sınırlarımızda çıkabilecek uluslararası çatışmalarda ülkemizi nasıl savunacağız .Bu arada Dışişleri Bakanı Abdullah Gül mayınlı arazilerin haritasının kayıp olduğunu söylerken Milli Savunma Bakanı Gönül , “ Mayın tarlalarının krokisi sayısal ortama aktarılmıştır ” demiştir .

 

Bu arazilerin mayından temizlenmesi için “ yap-işlet-devret ” yoluyla ihale açılacak . Bölge halkı ,“Bunlar dedelerimizden miras kalan arazilerdir . Sınırdaki kaçakçılığın önlenmesi nedeniyle elimizden alınmıştı . Biz de karşı çıkmamıştık. Madem mayından arındırılacak, o zaman bize geri verilmesi gerekmiyor mu? Arazilerin ihaleye açılmasına karşıyız ” diyor . Bu ihaleyi kazanan firma 49 yıllığına arazileri kiralamış olacak . Bu da muhtemelen yine bir İsrail firması olacak .

ÖZELLEŞTİRME NEDİR ? SATIŞ NEDİR ?

 

Bu arada bazı kurumlar da özelleştiriliyor . Özelleştirmenin lügatteki manası nedir ? “ Devletin doğrudan ekonomik girişimlerinin mülkiyet ve yönetiminin özel kişi ya da kuruluşlara devredilmesi . ” Eğer bu kuruluşlar yabancıya devrediliyorsa , bunun , yabancıya toprak satışından ne farkı var ?

 

DİNİMİZE EL ATILIYOR

 

Yabancıların aldığı bu topraklarda hıristiyan nüfus artıyor . Ve misyonerlik faaliyetleri de yoğunlaşıyor .

 

Dünya Kiliseler Birliği’ nin geliştirdiği bir proje , sadece İstanbul’da değil Anadolu’nun her köşesinde , azınlıklar tarafından kurtarılmış bölgeler oluşturulmasını öngörmektedir .

 

Bir kaç yıl öncesine kadar misyonerlik faaliyetleri yasaktı . Ancak Başbakan Erdoğan’ın İtalya’da imzaladığı anlaşma ile misyonerlik faaliyetleri meşrulaştı. 17 Aralık zirvesinden sonra da artık önüne geçmek imkansızlaştı. Ve şimdi Hükümet bu durumdaki bir bölgede yabancılara harıl harıl toprak satmaktadır .

 

SATILAN TOPRAKLAR ELÇİLİK STATÜSÜNE SAHİP OLUYOR

 

Anayasanın 90. maddesi Uyum Yasalarına göre değiştirildi ve bu şekilde Uluslararası Yasalar bizim yasalarımızın üstüne oturtuldu . Şimdi o topraklar elçilik statüsüne sahip . Yani Türkiye’nin o topraklar üzerinde en ufak bir tasarrufta bulunma hakkı yok .

 

ENDİŞE EDECEK BİR ŞEY YOKMUŞ !

 

Ve Maliye Bakanı övünerek ve zevkle şöyle konuşmaktadır : “Belki belli yerlerde köyler kurulacak , İngiliz , Alman köyü gibi ... Bu tren inşallah çok daha hızlı gider . ”

 

Hükümet , “Endişe edecek bir şey yok , herşey kontrol altında , tapu yabancıda olabilir ama bizim sınırlarımız içinde olduğu sürece bir sorun yok demektir , ” diyor.

 

Oysa sorun büyük . Çünkü her şey inceden inceye hesaplanmış . Önce devlet köylüden desteğini çekecek . Sonra Yabancıya Toprak Satışı Yasası yeniden düzenlenip ortaya sürülecek .Böylece yabancılar en verimli topraklarımızı çaresiz bırakılmış köylümüzden çiftçimizden satın alacak ve Türk köylüsü kendi toprağında yabancıya ırgat olacak . O topraklar ki şehitlerimizle kaynaşmış .Şimdi ise biz onları satıyoruz ve para kazanıyoruz diye övünüyoruz . Acaba şehit aileleri ne düşünüyor ?

 

Ve işte bütün bunlardan sonra toprak satışlarını eleştirenlere bir köşe yazarımız “Paranoyak ” diyebiliyor .

 

85 YIL ÖNCE

 

Bu arada Atatürk ne diyor ?

 

Atatürk 3 Ocak 1921’de şehit çocuklarına öğretim sağlamak niyetiyle , Amerikalıların , Anadolu toprağında sağlık ve öğretim kurumları kurmak isteğine ret cevabı verirken , şu gerekçelere dayanıyor :

 

1 . Yabancıların şu gayeler peşinde koştukları tespit edilmiştir : Memleketin dahilindeki mesailerinden insafsız kar temin etmek . Bizim için en az zararlı olan bunlardır .

 

2 . Bir bölgede elde ettikleri iktisadi imtiyazlara dayanarak ilerde oraya sahip olma hakkı çıkarmak . Bu gibilerin memleketimiz dahilinde çalışmalarına katiyen müsaade edilmemesi kararlaştırılmıştır . Bu suretle hareket etmekle ,yalnız kendimize değil, bütün insanlığa fevkalade büyük bir hizmet yaptığımıza

kaniyiz ; zira hiç şüphem yoktur ki , Harb-ı Umumi’nin başlıca müsebbipleri , bu gibi gayeler peşinde koşan sermayedar grupları ve onlara alet olan politikacılardır .

 

3 . İktisadi , ilmi , ve insani maksatlar altında memleketimize gelip - gelecekte istilalar hazırlamak için - muhtelif unsurları , gerek hükümete gerekse biri birine karşı tahrik etmek . Bu gibiler hem Harb-ı Umumi’nin hem de memleketimizdeki feci boğazlaşmaların başlıca müsebbiplerindendir.

 

4 . Ruhlarına yerleşmiş bulunan Hıristiyanlık hiss-i saikasıyla , hem Hıristiyan azınlıklarla ilgilenmek ; hem de onlara , ister kasıtlı ister kasıtsız , aralarında yaşadıkları Müslümanlardan ayrılmak arzusunu aşılamak .

 

Anayasa Mahkemesi’nin 1986 yılında yabancılara toprak satışı ile ilgili olarak verdiği iptal kararı :

 

“ Yabancıların arazi ve emlak edinmelerinin mülkiyet sorunundan öte, egemenlik ve bağımsızlık sorununu oluşturacağı hükmü gözetilerek , öncelikle kanunun iptali için yargı yolu kullanılmalıdır .”

YABANCILAR 150 YIL ÖNCE NE DEMİŞ

 

1855 tarihli Time Dergisi ise yabancıya toprak satışları ile şöyle telkinde bulunuyor :

 

“Toprak mülkiyeti hakkının yabancılara tanınması , Osmanlı ve Anadolu topraklarına yapılan yatırımların ve sermayenin teminat altına alınmasıdır . Bu bir diplomatik başarıdır . Batı sermayesi bu toprağa nüfuz etmeli , ona sahip olmalıdır .”

 

Kısacası , Anayasa Mahkemesi’nin “toprağın devletin kurucu unsuru olup satılamayacağı” gerekçesiyle iptal ettiği yabancıya toprak satışı yasası bir kenara atılıyor ve bu hükümet , Avrupa Birliğini ve Amerika’ yı memnun etme uğruna , yasaya ve Anayasaya karşı hile yoluyla hazırladığı iptal koşullarını taşıyan yeni yasayı süratle Meclisten geçirerek toprak satışlarının önünü böylece yine açıyor .

 

 

RAHŞAN ECEVİT - 13 HAZİRAN 2006

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Askıya alınan sulama projelerinin başlaması için AKP hükümetini sıkıştırıyor

İsrail GAP'ı istiyor

 

Güneydoğu Anadolu'da toprak satın aldığı, vaat edilmiş toprakları zaman içerisinde ele geçirmek istediği iddiaları bir yana, İsrail, Türkiye'nin çeşitli nedenlerle yapamadığını yapıp, bölgede üretim yapmak ve dünyaya satmak istiyor.

 

34 yaşını doldurmaya hazırlanan GAP'ı, AKP hükümeti 2010'da tamamlamayı planlıyor. Ancak, tamamlanacağına yönelik şüpheler sürüyor; neden olarak ise, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik belirsizliğin devam etmesi gösteriliyor. Proje kapsamında öngörülen 18 organize sanayi bölgesinin ancak 5'inin tamamlanmış olması bile, GAP'ın sanayileşme ile olan ilişkisinin dahi yaşama geçirilemediğinin kanıtı olarak ileri sürülüyor.

 

GAP, son yıllarda 'bitmez, tamamlanamaz' yüklemleriyle geçen zamanını, bir yandan da başka bir konunun öznesi olarak sürdürüyor. Türkiye'nin tamamlayamadığı en büyük kalkınma projesi, başka ülkelerin iştahını kabartıyor. Bölgeye ilgisi olan ülkeler bahsi geçtiğinde ilk akla gelen ise, hiç şüphesiz İsrail oluyor. İsrail, uzun yıllardır GAP bölgesini 'en yakından takip eden ülkeler' sıralamasında birinci sıradaki yerini koruyor. Toprak alımı iddialarına kadar uzanan bu ilginin altında yatan en önemli öğe ise, hiç şüphesiz, İsrail'in bölgede yürüttüğü ve yürütmeyi istediği, planladığı sulama projeleri.

 

İsrail'in öncelikli arzusu

İsrail, öncelikli olarak, bölgenin yap-işlet modeline dayalı sulama ihalelerinin bir an önce hayata geçirilmesini talep ediyor. Şanlıurfa-Harran Ovası'nın 1995 yılında sulanmaya başlamasıyla artan katma değer, İsrail'in sulama projelerine olan ilgisine de dayanak teşkil ediyor. Resmi rakamlara göre, 2002 yılı sonu itibarıyla, sulamanın faydası 120 milyon dolara yaklaşıyor. GAP genelinde hedeflenen toplam sulama faydasının ise 3 milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor. Harran'da sulama sonrasında ulaşılan kişi başına düşen katma değerin 600 dolar seviyesinden 2 bin dolar seviyesine çıkması da, bölgedeki sulu tarımın ekonomik girdisini bir başka açıdan gözler önüne seriyor.

 

Bölgenin sulu tarıma geçmesi halinde doğacak katma değerin öneminin farkında olan İsrail, protokolü imzalanan ve yapım aşamasına gelen sulama projelerinin hayata geçmesini istiyor. Bu projelerin en önemlisinin, yaklaşık 67 bin hektarlık alanı sulayacak olan üç aşamalı "Mardin-Ceylanpınar Sulama Projesi" olduğu biliniyor.

 

Tüm bunlara ek olarak İsrail, 6500 hektarlık Samsat Pompaj Sulaması II. Kısım, 18 bin hektarlık Kralkızı Cazibe Sulaması II.Kısım ile 13 bin hektarlık Kralkızı-Dicle PIV Pompaj Sulaması inşaatlarının bir an önce başlatılmasını bekliyor.

 

Halihazırda, 2005 yılında tamamlanması planlanan Yaylak Ovası Sulama Projesi inşaatı da İsrail firması TAHAL'ın da bulunduğu bir ortaklık tarafından yürütülüyor. Projenin 2003 yılı sonu itibarıyla yaklaşık 116 bin dolarlık bir maliyet rakamına ulaştığı, 2004 yılı için ise 30 trilyonluk bir ek ödeme yapılması öngörülüyor. Sözleşmenin toplam bedeli ise 165 bin dolara ulaşıyor. Proje sayesinde 18 bin hektarlık bir alanın sulanması planlanıyor.

 

İsraillilerin yapmak isteği sulama projelerinin maliyetinin, tahmini olarak 100 milyon dolar seviyesine yaklaşacağı tahmin ediliyor.

 

Tarımsal gelişimde rol

TAHAL yetkilisi, Yaylak projesiyle ilgili olarak, "TAHAL firmasının proje temsilciliğini yürüten biri olarak söyleyebilirim ki, bu proje sayesinde bölge halkının toplumsal ve ekonomik yapısının gelişeceğini umuyoruz. Sizin de belirttiğiniz gibi, büyük bir alan bu proje sayesinde sulu tarıma açılmış olacak ve bu oran bölge için önemli bir kazanç. İsrail firmalarının bölgedeki varlığı da daha çok bu tür projelere dayanıyor" diye konuşuyor ve kendilerinin, bölgenin tarımsal gelişiminde rol üstlenmek istediklerini, İsrail'de başarı sağlayan yeni tarım teknolojileri hakkında bilgi aktarımında bulunma arzusunda olduklarını belirtiyor.

 

İsrail'in tarımsal gelişimde üstleneceği rol de bu noktada önem kazanıyor. Yapılan planlara göre, GAP'ın tamamlanması için gerekli bütçenin 16 milyar dolar seviyesinde olduğu biliniyor. Türkiye'nin, içinde bulunduğu ekonomik durum nedeniyle böylesine büyük bir meblağı, GAP'ın tamamlanması öngörülen 2010 yılına kadar sağlamasının mümkün olmadığı herkes tarafından kabul ediliyor. Türkiye'nin eli kolu bağlı bu görüntüsü de, yabancı sermayeyi harekete geçiriyor.

 

Dışişleri İsrail ile işbirliği öneriyor

GAP İdaresi, İsrail hükümet kuruluşu MASHAV ile bölgede modern tarım teknolojisinin uygulanması amacıyla bir işbirliği yürütüyor. Bu işbirliği, tarıma dayalı sanayilerin geliştirilmesinde sulama sistemleri, tohum ıslah birimleri ve verimlilik artırıcı diğer tekniklerin yerleştirilmesi gibi konuları kapsıyor.

 

İsrail'in resmi rakamlarına göre, 2003 yılı içindeki Türkiye'ye ihracatı 400 milyon dolara yaklaşıyor.

 

Türkiye'nin Tel Aviv Büyükelçiliği tarafından hazırlanan bir başka raporda ise, İsrail'in Türkiye'ye yönelik ihracatının, 2000 yılı rakamlarına göre 40 milyon dolarlık kısmını, tarım ürünlerinin oluşturduğu kaydediliyor. Bu rakam İsrail'in tüm tarım ihracatının yüzde 4'ünü oluşturuyor.

 

Aynı raporda, "Türk tarım ürünlerinin İsrail piyasasına girmesini sağlayacak en önemli araç, Türk-İsrail firmaları arasındaki ortak yatırımların desteklenmesidir. Özellikle İsrailli firmaların GAP'a olan yoğun ilgileri, İsrail'in tarım teknolojilerindeki üstünlüğü, İsrail'de tarım sektöründe su kullanımının çok pahalı olması ve giderek tarıma daha az su ayrılması gibi nedenler dikkate alındığında, Türk ve İsrail firmalarının özellikle GAP bölgesinde yatırımlara yönelmeleri ve uzun vadeli işbirlikleri geliştirmeleri daha doğru olacaktır" değerlendirmesi yapılıyor.

 

Koşer Sertifikası

İsrail'in GAP'ta üretim yapmak istemesinin bir başka nedeni dini kurallara dayanıyor. İsrail, ciddi bir su sıkıntısı içerisinde olduğu için, tarımsal üretimde gerileme tehlikesi yaşıyor. Kuzeyden güneye toplam 500 km'lik bir ülke olan İsrail'in yıllık yağış miktarı 800 mm. ile 50 mm. (Bir metrekareye düşen yağış miktarı) arasında değişiyor. Ülkenin güney bölümlerinin yarıdan fazlası yıllık ortalama 200 mm.'den az yağış alıyor.

 

Ülkenin kuzeyinde bulunan Tiberias Gölü'nden ise yılda ortalama 400 milyon metreküp su temin ediliyor. Fakat son on yıllarda gölün su seviyesinde önemli düşüşler yaşanıyor ve bu nedenle gölden tarım alanlarına su sevki kontrol altında tutuluyor. Bu bağlamda İsrail Su Komisyonu, önümüzdeki 20 yıllık dönemde, İsrail'in toplam 445 milyon m3 ek su ihtiyacı olacağını tahmin ediyor.

 

Bu sıkıntı en çok pamuk ve sebze üretimini etkiliyor. Bu nedenle İsrail, gıda açığını başka ülkelerdeki üretimleriyle kapamaya çalışıyor. İsrail, tüm gıda ithalatında, dini kurallara uygunluğu tasdik eden 'Koşer Sertifikası' arıyor. İsrail'de sosyal yaşamı önemli oranda belirleyen dini inançlar nedeniyle, GAP bölgesindeki tarımsal üretimi kendi kontrolünde yürütmek istiyor.

 

İsrail'in aksine GAP bölgesinde ise su sorunu yok ve bu nedenle bölgenin sulu tarıma açılması sonrasında itici ürün olarak pamuk öngörülüyor. Bölgenin ülke bütçesine sağlayacağı katma değerde pamuk, bir karşılaştırma aracı olarak sunuluyor. Tüm hesaplamalar çerçevesinde, bölgede üretilecek kütlü pamuğun 1 milyon 200 bin tona ulaşacağı tahmin ediliyor. Yine bu tahminlere göre, Türkiye üretiminin de 2 milyon ton seviyesinde olacağı, böylelikle bölgenin, Türkiye üretiminin üçte birini üstleneceği belirtiliyor. Türkiye ve GAP bölgesinde üretileceği tahmin edilen yaklaşık 3 milyon ton kütlü pamuğun 700 bin tonunun ihraç edilmesi planlanıyor. Bu durum ise, elbette ki İsrail'in iştahını kabartıyor.

 

Tüm bunların dışında bölgede gübre de gerekmiyor. Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu üyesi olan ve çalışmalarını tarım alanında sürdüren Necdet Topçuoğlu, GAP'ın sağlayacağı ekonomik girdinin yanı sıra, toprağın zenginliğine de dikkat çekiyor. Topçuoğlu, "Bu topraklarda fosfor kendiliğinden doğar. Suyu verdiğiniz zaman, fosforlu gübre atmışçasına o topraklardan verimli ürün alıyorsunuz. Dolayısıyla, önümüzdeki yıllar için pamuk özelikle GAP bölgesinde çok daha fazla istenen, aranan bir ürün haline gelecek" diye konuşuyor.

 

Topçuoğlu, bölgenin enerji açısından önemiyle ilgili olarak ise "Devlet Su İşleri'nin orada yürüttüğü, Birecik Barajı, Ilısu Barajı, Kargamış Barajı başta olmak üzere 13 baraj projesi var. Yapıldığında hepsinin kuyruk suyu birbirine değecek. Adeta göllerle örülecek orası. Terörün önlenmesi ve teröristin engellenmesi bakımından da çok önemli. Türkiye'nin ucuz enerjiye ihtiyacı var. Basından da izlediğimiz kadarıyla, bir hidroelektrik santralinden elde edilen elektriğin maliyeti 3 cent. Oysa doğalgaz dönüşümlü santrallerden elde edilen enerji 17 cent" diye konuşuyor.

 

Olmert'in ziyareti

İsrail Başbakan Yardımcısı Ehud Olmert'in temmuz ayında yaptığı Ankara ziyareti de, İsrail'in, hükümetten GAP ile ilgili taleplerini içeriyordu. Üstelik Olmert bu ziyaretinin çerçevesini, "Türkiye'ye siyaset için değil, iş için geldim" şeklinde açıklamıştı. Olmert'in ziyareti, İsrail'i memnun eden bir "GAP güvencesi" almasıyla sonuçlandı.

 

AKP hükümeti ekonomik krizi öne sürerek, GAP'ta İsrailli firmalara verilen ihalelerin büyük kısmını askıya almıştı. Olmert'in ziyareti sırasında gündeme gelen 'askıdaki ihaleler', Mardin Ceylanpınar'da 3, Dicle Kralkızı'nda 2 ve Adıyaman Kahta'da 1 sulama projesiydi.

 

Recep Tayyip Erdoğan'ın, Filistin sorununu gerekçe göstererek kendisine randevu vermediği Olmert, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in yanı sıra Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Devlet Bakanı Ali Babacan ve Enerji Bakanı Hilmi Güler tarafından kabul edildi. Hükümet üyeleriyle yapılan görüşmelerde, IMF programı çerçevesinde askıya alınan projelerin hayata geçirileceği güvencesini almayı başardı.

 

İsrail Ceylanpınar için hazır

GAP sayesinde 1.7 milyon hektarlık bir alanın sulanması öngörülüyor. Ceylanpınar Tarım İşletmesi, GAP sayesinde sulu tarıma açılacak olan alansal büyüklüğün dışında yer alıyor ve işletmenin yüzölçümü 175 bin hektara ulaşıyor. Ceylanpınar, bu büyüklüğüyle, başta İsrail olmak üzere tüm ülkelerin ilgisini çekiyor. Dahası İsrail bu ilgisini tarım işletmesinin 500 bin dönümlük, yani üçte birine denk gelen 50 bin hektarlık alanı için verdiği işletme teklifi ile somutlaştırmış durumda. İsrail'in talip olduğu alan, tüm GAP bölgesinde sulanması planlanan alanın 30'da birine denk geliyor ki, uzmanlar,"Burayı aldıktan sonra bölgeden başka bir arazi almaya gerek kalmaz" değerlendirmesi yapıyor.

 

Ceylanpınar'ın tüm büyüklüğü için verilen örnek ise neredeyse dudak uçuklatıyor: Ceylanpınar, 175 bin hektarlık büyüklüğü ile, Avrupa'nın 23 ülkesinden daha büyük bir alanı kaplıyor. İşletme sınırları içerisinde 3 ilköğretim okulu, 110 yatak kapasiteli 5 adet misafirhane, 192 adet lojman, 6 adet yatakhane, 13 adet lokal ve 4 market bulunuyor.

 

İsrail'in teklif raporu

İsrail'li yetkili Joseph Dloomy tarafından hazırlanan ve Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü'ne (TİGEM) verilen ve 'yap-işlet' modeline dayalı öneride şu noktalar dikkat çekiyor:

 

İsrail proje teklifi kapsamında her yıl 100 bin dönümlük bir alanın sulu tarıma açılmasını ve beş yıl içinde sulu tarıma açılacak alanı tamamlamayı teklif ediyor. Bu proje kapsamında 90-100 metreden su çıkartılacağını, bu iş için de 830 kuyu açmayı ve her 600 dönüm için bir sulama makinesi kurmayı öneriyor. Bu yolla alanın yüzde 65'inde pamuk, yüzde 20-25'inde nohut ve tahıl, yüzde 10-15'inde patates ve sebze üretmeyi planlıyor. Sermaye yatırımı olarak 270 milyon dolara ihtiyaç duyulacağı, her yıl da 45 milyon dolarlık ek bir bütçeye ihtiyaç olacağı belirtiliyor. Toplam sermaye ihtiyacının yüzde 38'inin su, yüzde 62'sinin ise tarımsal üretim ve pazarlama için kullanılacağı vurgulanıyor.

 

46 milyon dolar kar

Proje kapsamında bin 350 kişiye sürekli istihdam sağlanacağı, projenin yaşama geçmesiyle birlikte yüzde 57'si pamuk, yüzde 36'sı patates ve diğer sebzeler, yüzde 7'si ise nohut ile tahıl satışlarından olmak üzeri 195 milyon dolarlık gelir elde edileceği öngörülüyor. Yıllık net karın ise 46 milyon dolara ulaşacağı tahmin ediliyor. Üstelik rapora göre, tüm bu sayılara, yılda bir ürün alınması halinde ulaşılacak. Yılda iki, hatta üç ürün alınması halinde, bu rakamın daha da artacağı belirtiliyor. Teklifin, sulama, üretim ve pazarlama teknolojisi ile su kaynaklarının entegre bir paketi olduğunun da altı çiziliyor.

 

Rapor, İsrailli Merhav şirketinin uzmanlar takımı tarafından Ceylanpınar Tarım İşletmesi'ne yapılan inceleme gezisinden elde edilen bilgeler ışığında hazırlanıyor. Raporda, Ceylanpınar Tarım İşletmesi'yle ilgili olarak yapılan, "Su kaynakları hariç, altyapı makul bir şekilde geliştirilmiştir. Toplam arazi alanı yaklaşık 1.75 milyon dönüm olmasına rağmen, sadece 50 ila 100 bin dönümlük bölümü halihazırda sulanabilmektedir. Su 165 kuyudan sağlanmaktadır" değerlendirmesi dikkat çekiyor.

 

Sulama maliyeti çok düşük

Öte yandan Ceylanpınar'ın su zenginliği ise, İsrailliler tarafından, "Çiftlik, kuzeyden doğup, Suriye ile güney sınırına akan çok geniş bir sulama alanı üstünde bulunmaktadır. Bildiğimiz kadarıyla yıllık su kaynağı, yıllık sulama talebini aşmaktadır. Su kalitesi neredeyse tüm ekinlerin sulanması için uygundur" şeklinde kayda geçiriliyor.

 

DSİ verileri, sıfır ile 150 metre arasındaki bir mesafeden su çıkartılmasının aynı maliyette olduğunu belirtiyor. Bu noktada raporda yer alan, "Su tablosu derinliği çiftliğin kuzey kısmında yaklaşık 100 metrede başlayıp, güney kısmında 30 metreye kadar yaklaşıyor" tespitiyle, bölgenin sulama konusunda işleticiye büyük kolaylık sağlayacağı öngörülüyor.

 

Drenaja gerek yok

Uzun yıllar sulu tarım yapılmamış alanlarda drenaj sistemi büyük önem taşıyor. Drenaj sayesinde, sulu tarıma açılan alanlardaki toprak altı suyunun buharlaşmayla yüzeye yükselmesi ve bu yükselmenin tuzlanmaya neden olması drenaj kanallarıyla engelleniyor. Hal böyleyken, çiftliğin dikkat çekici bir yanı ise, drenaj kanalları yapımına gerek duymaması. Bu yolla imar ve işletme maliyeti önemli ölçüde düşüyor. Bu gerçek, raporda "Toprak yüzde 40-50 kil içeren yapıya sahiptir. Bu nedenle herhangi bir drenaj sorunu olmayacaktır" sözleriyle ifade ediliyor.

 

Projenin beş yıl içinde 500 bin dönümlük sulanmış arazinin gelişimini hedeflediği, bunun da su, zirai makineler, pazarlama gibi sektörlerin gelişimi anlamına geldiği belirtiliyor.

 

Pamuk, patates, sebze

İsrailliler, 500 bin dönümlük alanın yüzde 65'ini pamuk üretimi için ayırmayı planlıyor ve Türkiye'nin büyük miktarlarda pamuk ithal eden bir ülke olduğuna dikkat çekiyor. Bu nedenle, pamuğun pazarlanmasında bir zorluk yaşanmayacağı vurgulanıyor. Bu vurgulama, "Yerel piyasa herhangi bir ek kaynağı kolayca emecektir. Yine de doğrudan ihracat ayarlanabilir" değerlendirmesiyle destekleniyor.

 

Patatesin pazarlanması için ise "Müşteri koşullarına bağlı olarak, paketlenmiş yüksek kaliteli patateslerin tedariki için süpermarketler ile uzun dönemli anlaşmalar" önerisinde bulunuluyor. Sebze ekimiyle ilgili olarak da İsrailliler, büyük oranda sebzelerin işlenmesini; konserve yapılmış, suyu alınmış, dondurulmuş ve şoklanmış ürünlerin piyasaya sunulmasını planlıyor.

 

Önerilen ekinlerle ilgili olarak yapılan genellemede pamuk, nohut ve fıstığın pazarlamasının kolay olduğuna, fiyat sabitliğinin de makul seviyelerde bulunduğuna dikkat çekiliyor. Pamuk gelirinin iyi seviyede olacağı, patatesin ise, pazarlanmasının zorluğuna rağmen, getirisinin çok yüksek olacağı vurgulanıyor.

 

Su sektörüne yapılacak yatırımın yaklaşık 120 milyon dolara yaklaşacağı, ziraat makineleri yatırımı için 84 milyon dolarlık bir yatırımın gerektiği, pazarlama için ise 54 milyon dolara ihtiyaç duyulacağı tahmin ediliyor. İdari altyapının kullanımı ve geliştirilmesi için ise 12 milyon dolarlık bir teklifte bulunuluyor. Bu rakam 270 milyon dolara, işletme bedeli olan 45 milyon dolarla birlikte 315 milyon dolara ulaşıyor. Bu parasal yatırım karşılığında ise yıllık olarak tahmini 195 milyon dolarlık bir gelir elde edileceği belirtiliyor. Pamuk, bu gelir kaleminde 112 milyon dolar ile ilk sırayı alıyor.

 

Başka yere gerek kalmaz

Necdet Topçuoğlu, İsrail'in Ceylanpınar'a olan ilgisini, "500 bin dönüm toprakla Ortadoğu'yu besler adam. Buğday ekecek, nohut ekecek, bir de bunları yem bitkileriyle değiştirecek. Hayvancılığı bitkisel üretimin sigortası, bitkisel üretimi hayvancılığın sigortası olarak görecek. Et ve süt entegre tesisleriyle, denetim ve pazarlama zincirini de kurarak, çok büyük çıkar sağlayacak. Ceylanpınar'ı aldıktan sonra başka yerlerden toprak almasına gerek kalmaz zaten" sözleriyle özetliyor.

 

Güneydoğu Anadolu Projesi'nin kaderi

 

Bir dönem, tüm siyasi iktidarların sahiplenmek için yarıştığı bir projeydi Güneydoğu Anadolu Projesi. Bu tartışmalar, Süleyman Demirel'in "GAP'ı kaptırmam!" çıkışıyla özdeşleşen bir rekabeti beraberinde getirmişti. Özellikle seksenli yıllar boyunca, dönemin ANAP Genel Başkanı ve Başbakan Turgut Özal ile Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel arasında, GAP'ın sahibinin kim olduğu yolundaki tartışmalar çok uzun süre ülke gündemini meşgul etti. Özal döneminin ünlü "İcraatın İçinden" programlarının jenerik görüntülerini, iktidar ile muhalefetin sahiplenme yarışına konu olan GAP oluşturuyordu. Türkiye'nin birinci, dünyanın beşinci büyük projesi olan ve 34 yaşına giren GAP ile birlikte kurak topraklar suya kavuşacak, ürün artışı sağlanacak, elektrik açığı kapanacak, bölgenin işsizlik sorunu ortadan kalkacak, bölgesel eşitsizlik sona erecek, kısacası Güneydoğu Anadolu'yla birlikte tüm Türkiye 'makus talihini' yenecekti. Ancak, hiçbir şey beklendiği gibi olmadı. Toplam 34 milyar dolarlık bütçesinin 16 milyar dolarlık bir kısmının hayata geçtiği GAP, hatırı sayılır bir enerji üretimi sağlamasının dışında istenilen amaca ulaşmayı başaramadı. Özellikle bölgede 15 yıl boyunca süren ve askeri uzmanların 'düşük yoğunluklu savaş' olarak adlandırdıkları çatışmalara ek olarak, kronikleşmiş ekonomik krizler sonucu, GAP'ı tamamlamak için gerekli olan para bir türlü denkleştirilemedi. Proje alanı içerisinde Fırat ve Dicle su havzalarıyla birlikte, tarihte Yukarı Mezopotamya olarak bilinen ovada yer alan Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa ve Şırnak illeri vardı. Su Kaynakları Programı kapsamında, 22 baraj, 19 hidroelektrik santrali ve 1.7 milyon hektar alanda sulama sistemleri yapımı öngörülüyordu. Toplam maliyetinin 32 milyar dolar olacağı hesaplanan proje kapsamında yapılacak enerji santrallerinin toplam kurulu gücünün ise yıllık 27 milyar kilovat saat olacağı öngörülüyordu. Proje tamamlandığında, yılda 50 milyar m3’den fazla su akan Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde kurulan tesislerle, Türkiye toplam su potansiyelinin yüzde 28'i kontrol altına alınacak, 1.7 milyon hektarın üzerinde arazinin sulanması sağlanacaktı. GAP'ın meydana getireceği yüksek tarım ve sanayi potansiyeli sayesinde, bölgedeki gelir düzeyinin 5 kat artacağı, 2005 yılında 9 milyonu aşacak olan bölge nüfusunun yaklaşık 3.5 milyonuna iş imkanı yaratacağı hesap ediliyordu.

 

GAP'ta ulaşılan son nokta

 

Geçen yıllar içerisinde, projenin nakdi gerçekleşme oranı yüzde 43.3 düzeyinde kaldı. Gerçekleşme, sektörler baz alındığında, enerji projeleri bakımından yüzde 12, sosyal sektörlerde ise ancak yüzde 58 düzeyinde bir seviyede tutturulabildi. Fakat proje bu haliyle bile bölge ve Türkiye'ye büyük oranda ekonomik katkı sağlamayı başardı. Karakaya ve Atatürk barajları ile birlikte 1999 ve 2000 yıllarında işletmeye alınan Kralkızı, Karkamış, Dicle ve Birecik barajlarında gerçekleştirilen toplam hidroelektrik üretimi, tesislerin açılışından bugüne kadar yaklaşık 11 milyar dolar değerinde enerji üretimi sağladı. GAP barajlarının ürettiği 11.5 milyar kilovat saatlik enerji, Türkiye'nin toplam hidroelektrik enerji üretiminin yarısına yaklaştı. Harran Ovası'nda, 1995 yılında başlayan sulama sayesinde, yaklaşık 220 bin hektarlık bir alan suya kavuştu. Sulama projelerinin tamamlanmasıyla, hedeflenen toplam sulama faydasının 3 milyar dolar olacağı hesaplandı.

 

-

Okan KONURALP Tempo

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Israil-Türk gizli dostluğu

 

Öcalan'a yönelik suikastler bir hayli fazla, bunların kimileri biliniyor, kimileri ise sümen altı edilmiş durumda. Açığa çıkanların sayısı ise oldukça az. Bunlar arasında en fazla bilineni Bekaa Vadisi'den çıkan 21 ajan. Yıl 1990, 21 ajan Öcalan'ı öldürmek için, PKK'nin içine sızdırılıyorlar. Bu sızan kişiler daha önce Dev-Sol, Dev-Yol, Halkın Kurtuluşu gibi örgütlerin içine de sızmışlar. Ajanların gerçek kimlikleri Bekaa Vadisi'nde ortaya çıktıktan sonra, çoğu gerçek kimliklerini açıklayıp, itiraflarda bulunmuşlar. Sorguları ise Bekaa Vadisi'ndeki komutanlardan Şahin Bariç tarafından yapılmış. Bekaa Vadisi'nde kurulan mahkeme yüz kişiden oluşmuş. PKK buna " Halk Mahkemesi" diyor. Duruşmaların tümü videoya alınıyor ve son sözü jüri veriyor. Ve ilk ajan yargılanmaya başlanıyor. Ilk ajan Tacim Daş. Daş 1979'dan beri MIT içinde çalıştığını söylüyor. Kendisini 14 yaşında Izmir Karşıyaka Karakolu'ndan bir komiser, tombalacılıktan yakalıyor, sonra MIT'e çalışıyor. ( 2000'e Doğru, 7 Ocak 1990, s. 11) Daş'ın gelmesinden sonra Öcalan Akademi'ye geliyor. Bu geliş Daş'ı tedirgin ediyor. Yeni olduğundan henüz silahı yok. Silah edinmek için karargaha gidiyor. Sigara içmek için gösterilen gerekçe bir ipucu oluyor, sonrası geliyor... Öcalan durumu öğreniyor ve üzülüyor. Öcalan, "Halk çocuklarını gönderiyorlar. Insanın vicdanı dayanamıyor. Bir ikisinin biletini alıp Avrupa'ya gönderdik. Planları beni tören sırasında öldürmek şeklindeydi. Örtülü ödenekten milyonlarca dolar ödüyorlar bunlara" diyor. Daş'ın duruşmasından idam çıkıyor. Daş korkuyor. Sonra serbest kalıyor. Diğerlerine de benzer cezalar veriliyor, yani serbest kalıyorlar; ancak hepsi Öcalan'ı öldürmek istiyor. Kod adı " Çarli" olan Dursun Çınar, Öcalan'ı öldürmek için Şam'a geliyor. Şam'a gelen timin başına geçiyor. Maksadı anlaşılınca kaldığı otelde yakalanıyor. "Hanifi" kod adlı da aynı şekilde yakalanıyor. Ali Taşkın, Şam'da Dursun Taşkıran'ın komutasındaki Abdullah Öcalan'a suikast timinde yer alıyor. Otelde yakalanıyor. Muzaffer Tahta Istanbul'da faaliyetlere başlıyor, PKK'lilerle ilişkiye geçiyor, yine ajan olan Yusuf Yılmaz, kod adı Heybet, birlikte çalışıyor. Yusuf Yılmaz Dev- Sol, Sosyalist Vatan içine de sızmış. Gültepe Halk Merkezi'nden Zeytinburnu Halkevi'ne kadar çok yerde çalışmış, Sıvas, Siirt ve Istanbul arasında gidip gelmiş. Muzaffer Tahta ve Mehmet Yaşar ile birlikte Şam'a gidiyor. Amacı Öcalan'ı öldürmek olan diğer ajanların adları ise şöyle; Cihangir Şanal, Hikmet Kara, Kasım Özdemir, Cengiz Polat, Bekir Çaypınar, Vakas Çetindağ, Fevzi Açıkgöz, Bayram Koç, Mehmet Dağdeviren, Mazlum Deniz, Mehmet Güleryüz, Halit Akyüz.

Türk Israil askeri dostluğu

Şubat ayında Genelkurmay ikinci Başkanı Çevik Bir 23 Şubat 1996'da Israil'e gidiyor. Burda iki ülkenin kaderi olan hava, kara ve deniz kuvvetlerinin sürekli işbirliğine dayanan gizli bir "Askeri, Eğitim ve Işbirliği Anlaşması" yapılacak. Anlaşmaya göre Türk ve Israil uçakları birbirlerine hava sahalarını açacaklardı. Demirel 11 Mart 1996'da Israil'e gidip,

Serbest Ticaret Anlaşması'nı imzalıyor. 16 Nisan'da Israil Hava Kuvvetleri komutanı Ankara'ya geliyor. Bir gün sonra Sekiz F-16 Israil uçağı Türk hava sahasında uçuş eğitimi yapıyor. Mayıs ayında da Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya Israil'e gidiyor. Son rutuşları ise Ezer Weizman yapıyor. Weizman 11 Haziran'da Türkiye'ye geliyor. Ilişkiler rayına giriyor ve 23 Şubat 1997'de de Genelkurmay Başkanı I. Hakkı Karadayı Israil'e gidiyor, ancak Karadayı Filistin'de barış gücü olarak bulunan Türk askerlerini bile ziyaret edemiyor. Israil buna itiraz ediyor. Weizman, iki ordunun- Türk ve Israil- birlikte manevra ve eğitim görme olanağının doğmasından çok mutlu olduğunu söylüyor. (Hüseyin Aykol: Ortadoğu Denkleminde Israil-Türkiye Ilişkileri. Öteki yay. Ankara 1998. s. 15,16 ve 17.)

Erbakan ve Israil

Türk-Israil ilişkileri sürekli gizli tutuldu. Çünkü Türkiye-Israil ilişkileri, Islam ülkelerinin tepkisini topluyor. Islam ülkeleri ile de bir biçimde ilişkilerini sıkı tutmak isteyen Türkiye buna bir formül buluyor. ANAYOL yıkılıyor ve yerine Refah-Yol geliyor. Erbakan'ın Islam ülkeleri arasındaki "bekası" gözönüne alınarak, Israil ile yapılacak yazılı anlaşmalar, kamuoyu önünde Erbakan'a yaptırılıyor. Refah Partisi'nin Israil karşıtı politikası boğulurken, Müslüman kitlenin tepkileri de böylece Erbakan kozu ile gideriliyordu. Türkiye, Israil'den ne istediğini resmi olarak söylemese de "bir terör sorunumuz var" diyor. Ancak, Israil Türkiye'nin ağzındaki bu baklanın "PKK" olduğunu biliyor. Türkiye'nin ısrarla dile getirdiği "PKK'ye karşı birlikte hareket etme ve istihbarat işbirliği" kabul edilmiyor gibi görünüyor. Ilk başta "Ortadoğu'da yeterince düşmanımız var. Bir de Kürtleri ve PKK'yi karşımıza almak istemiyoruz" deniliyor. Bu böyle kabul ediliyor.

Çeteler ve Israil

Devletin Susurluk dosyasında sonra serbest bırakılan Ibrahim Şahin, 27- 30 Ekim 1996 tarihinde Oryent Energey Agencyes and Services şirketinin başkanı Shimon Moar'ın davetlisi olarak Israil'e gidiyor. Amaç Israil Askeri Endüstrisi'nce üretilen sistemleri incelemek. Gezi, Ege Zeytincilik Şirketi'nin sahibi Erol Evcil'in özel uçağı ile yapılıyor. Ibrahim Şahin'den önce de Israil'e giden ünlü bir Türk var: Çatlı. Çatlı'nın bölgedeki eylemleri biliniyor . Yeşil ve aynı zamanda BOTAŞ'la yakın ilişkiler içinde. BOTAŞ'tan iyi tanıştıkları isimler de var, bunlar arasında Emekli Yarbay Korkut Eken Botaş'ta çalışıyor ve Çatlı, Hadi Özcan adlı Kocaelili bir arkadaşı ile BOTAŞ'tan ihale almak için ortak ihaleye giriyor. Çatlı Türkiye'de adı ordu ile anılan OYAK'ın, Nisan 1996 yılında KKTC'ye düzenlediği geziye eşi ve iki kızı için rezervasyon yapıyor. Ancak Turizm firması Özbay soyadını kullanan ve eşim ve çocuklarımla birlikte gideceğim diyen bu adamdan kuşkulanıyor. Bunun üzerine Çatlı kimlik yerine ödemeyi evde yapacağını söylüyor. Yetkililer eve gidip 142 milyon lira alıyorlar. 26 Mayıs- 1 Nisan tarihleri arasında yapılacak olan gezi ve Çatlı'nın kalacağı Jasmine Otel'e giriş belgesi veriliyor. Çatlı, Özbay kimliği ile KKTC'yi gidiyor, Kurban Bayramı izni... Susurluk Kazası'nda Sedat Bucak'ın otomobilinden çıkan Beretta Marka suikast tabancasının Israil'den gönderildiği ortaya çıkıyor. OYAK Turizm şirketi daha sonra yaptığı açıklamada Çatlı'nın KKTC için yaptığı başvuru sırasında verdiği Nişantaşı'ndaki 277 1278 numaralı evin Yahudi asıllı bir kişiye ait olduğunu belirtiyor. (Doğan Akın, Cumhuriyet, 22.12.96) Çatlı bu silahla kimi vuracaktı? Bu halen bilinmiyor... Mehmet Ali Ağca, Güneri Civaoğlu'na Çatlı'nın Costra Rica'da CIA ajanları ile birlikte eğitim gördüğünü söylüyor. (Aktaran Enis Berberoğlu, Hüriyet, 05.02.97) 24 Ekim 1984'te Paris'te yakalanan Çatlı'nın üzerinden 45 gram eroin çıkıyor. CIA ajanları para yerine eroin kullanıyor. Çatlı 1985-90 yılları arasında cezaevinde kalır. CIA'de Asala için eğitim görür. Hapisten sonra Çatlı tekrar göreve hazırdır. 1995'te Zaho'da, 96'da Grozni'de ve Susurluk'ta kırılan devlet çekmecesinde...

Oyun içinde oyun

Kasım '98 ajanslardan bir haber geçiyor. " ABD, GAP'a yatırım yapacak." Yer Diyarbakır. Tarih 28 Kasım 1999. Diyarbakır'da düzenlenen ve ABD'li belediye başkanlarının da katıldığı Güneydoğu Anadolu Bölgesi Belediye Başkanları Konferansı'nda konuşan ABD'nin Ankara Büyükelçisi Mark R. Parris, GAP bölgesinde yatırım yapmak isteyen Amerikan enerji ve tarım şirketleri bulunduğunu belirterek, " Önümüzdeki hafta Ankara'da bir Amerikan iş merkezini hizmete sokacağız. Hazar Ticaret ve Yatırım Finans Merkezi, ABD Ithalat ve Ihracat Bankası, Denizaşırı Özel Yatırım Şirketi ve ABD Ticaret ve Gelişim Merkezi'nden temsilcileri bir araya getiren bu merkez, özellikle Bakü-Ceyhan petrol boru hattı ile Hazar ötesi doğal gaz boru hattının gerçekleşmesine yönelik çalışmalar yapacak. Bizler, Hazar gölünün büyük petrol kaynaklarının dış pazarlara taşınmasında Bakü-Ceyhan'ın ticari, politik ve çevresel olarak uygun seçenek olduğunu düşünüyoruz. 15 yıllık terörizmin Güneydoğu'ya getirdiği korkunç maliyetin de farkındayız. ABD, Türkiye'nin refaha kavuştuğunu görmek istiyor. Işte bu nedenle böylesine seçkin ABD'li belediye başkanları delegasyonu burada" diyor. Söz bitiyor, kimse konuşmuyor. Amerika konuştuğu zaman, kim konuşabilir ki? 8 Aralık 1998, Salı günü ajanslar yeni bir haber geçiyorlar: " ABD'li GAP, GAP'a geliyor." Bir isim benzerliği mi yalnızca? Belli değil, ancak isim benzerliği olsada iki GAP'ın nikahı kıyılacağı kesin. Ama damat kim olacak? Elbetteki Israil. ABD, Israil'e bir iş veriyor ve bu işi kimse bilmiyor. Üstelik verilen bu işin alt yapısı da yaklaşık altı aydır kuruluyor. Türkiye Suriye'yi sıkıştırıyor. Öcalan Suriye'den çıkmak zorunda kalıyor. Amerikalı tekstil devi GAP, GAP'ta yatırıma hazırlanıyor. GAP Kalkınma Idaresi Başkanı Olcay Ünver, ABD'nin GAP ile adaş GAP firmasının bölgede tekstil yatırımı konusunda ön bağlantılarını yaptığını söylüyor. Olcay Ünver, 2010 yılında tümüyle tamamlanması hedeflenen bölgede yatırım yapmak isteyen yerli ve yabancı firma sayısının her geçen gün biraz daha arttığını söylüyor. GAP'ta yatırım yapmaya karar veren dünya tekstil devi GAP şirketi, 1969 yılında Don Fisher tarafından kot pantolon ve kaset satmak üzere ABD'nin San Francisco kentinde kuruldu. Adı, o yıllarda popüler olan Gap nesli tartışmalarından esinlenerek kondu. Şirket daha sonra üretime geçerek kısa sürede Amerika'da bir çok şehre yayıldı. Şu anda GAP'ın başta Amerika'da birçok şehrin yanı sıra Ingiltere, Fransa, Japonya ve Kanada'da olmak üzere toplam 2 bin 344 satış mağazası bulunuyor. Geçen yıla oranla satışlarını yüzde 40 arttıran şirketin yıllık cirosu ise 7 milyar dolara ulaştı.

PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan'ın Kenya'dan kaçırılmasında Israil'in rolü neydi? Böyle bir soruyu sormak uluslararası emperyalizm bağlamında düşünüldüğü zaman yanıtlanması zor değildir, ancak " Kürt Sorunu ve Israil" denildiği zaman sorun çetrefilleşir. Çünkü Israil ile Türkiye arasındaki ilişkinin göbek taşında Kürt Sorunu duruyor ve Türkiye Israil'e adeta, "Bana Kürtler konusunda yardım et, sana istediğini veririm" diyor. Diyalog uzuyor. Israil ne yapabilirim? diye bir çıkış yaptığında Türkiye'nin yanıtı özetle " Apo'yu kaçır" oluyor. " Neden Apo, neden iz?"denildiği zaman, Türkiye'nin yanıtı kısa oluyor: " Sizin Eichmann pratiğiniz var. Öcalan'ı da, tıpkı Eichman gibi kaçırın." Israil bu teklifi düşünüyor. Ancak Öcalan'a karşılık birşeyler istemesi gerek. Israil " su" diyor ve " GAP" diye ekliyor isteklerine. Pazarlık tamam. Işin bundan sonraki kısmı ajanlara kalıyor. Bu arada Öcalan Kenya'ya gidiyor. Kenya ABD'nin bir üssü ve aynı zamanda Israil'in en fazla iş yaptığı bir ülke. Kenya'daki sulama sisteminin sahibi yine Israil. Operasyon başlıyor. Israil ve CIA kolkola. Öcalan Kenya'dan MOSSAD elamanlarınca kaçırılıp, Türk MIT'ine teslim ediliyor. Israil Öcalan'ı kaçırma sözüyle kalmıyor. Çünkü Türkiye Israil'e GAP'ta büyük pay verecek, bu yüzden Israil Öcalan'a neler yapılması gerektiğini de söylüyor. Öcalan tıpkı Eichmann gibi bir adaya kapatılıyor ve cam kafeste yargı süreci böylece başlıyor. Israil "Biz sizin işinizi yaptık" diyor ve buna karşılık Türkiye'den bir an önce adım atmasını talep ediyor. Türkiye " Biraz daha bekle" yanıtını veriyor. Ancak Israil diretiyor. Sonuçta Türkiye bütün kapılarını Israil'e açtığı gibi GAP'ın en büyük hissesini Israil'e veriyor. Nasıl? GAP Idaresi'nden alınan bilgiye göre, son 20 gün içinde, takvim hesabıyla 1 Mart'tan itibaren Israilli iş adamları Ankara'da. Işadamları Ankara'yı kendilerine mesken tutmuşlar ve Girişimcileri Destekleme Merkezi'ne başvurup, GAP'tan hisse almak istediklerini söylüyorlar. Ancak , bu görüşmeleri "gizli" yapıyorlar. GAP Idaresi'nde herhangi bir karışıklık olunca da " Sonra görüşürüz" deyip ayrılıyorlar. Aradan bir kaç saat geçtikten sonra Başbakanlıktan gelen bir telefon GAP Idaresi'ni harekete geçiriyor ve Israilli işadamları gelip görüşmelerini sürdürüyorlar. Israilli yetkililer arkalarına aldıkları devlet desteğini iyi kolladıkları için pazarlık yapmaktan çekinmiyorlar. Sonuçta GAP Idaresi " 5 dese" onlar 3'e" pazarlığı kazanıyorlar.

Bu oyunun birinci perdesi. Ikinci perde ise koyu bir mahzende geçiyor. Yalnızca figüranlar var. GAP Idaresi ve Israilli işadamları bu sefer silik birer figüran olarak yalnızca imza atıyorlar. Bazan anlaşmıyorlar, ancak bölge ile ilişkilerini de kesmiyorlar. Yer , bu defa Başbakanlık ve Tarım Bakanlığı. Bu iki dev bina önünde yine işadamları. Ecevit seçimleri düşünüyor, herşey için " seçimden sonra" diyor. Türkiye'nin kaderini tayin eden ve onsuz yaprak dahi kımıldamayan Genelkurmay seçimden sonra DSP ve ANAP Koalisyon hükümetini uygun buluyor. Bunun için herşey seferber edilecek. Başbakan Ecevit, yardımcısı Yılmaz. Tarım Bakanlığı bu işbirliğinden oldukça rahatsız. Çünkü bir sürü evrak var ve hangi evrakı çekse, ordan uygunsuzluk akacak. Israil toprak istiyor GAP'tan. Tarım Bakanlığı'na bağlı çalışan Tarım Reformu Genel Müdürlüğü, kanun uyarınca " Toprak alımı" için yapılan başvuruları değerlendirmek zorunda. Yapılan başvurular yazılı olarak Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği'ne bildiriliyor. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği yine bir yazı ile " Toprakları kim alacak" sorusunu yöneltiyor. Tarım Reformu Genel Müdürlüğü bu sefer " Biz toprak almak istiyoruz" diyen insanları Milli Istihbarat Teşkilatı'na bildiriyor. Istihbarat'a " Bu toprak almak isteyen kişileri araştır" diyor. Istihbarat araştırıyor. Eğer toprak reformundan ya da satılacak topraklardan istifade eden kişiler PKK'ye ya da HADEP'e yakınsa bu hemen bildiriliyor. Sözgelimi bir kişinin ailesinden bile olsa bir PKK'linin olması onun topraklardan istifade edememesi anlamına geliyor. Bölgenin tümü Kürt ve hangi partiden olursa olsun mutlaka " Kürtçülük" ile bir bağlantı söz konusu. Istihbarat yanıt veriyor: " Efendim toprak alacak olan X adlı şahıs ANAP'lı, ya da DYP'li ancak onun amcası oğlu..." Hükümet " eh ne yapalım" diyor ve yasadan istifade ederek, yanına Istihbaratı, Tarım Bakanlığı'na alarak, " Durum böyle ise toprakları yabancı sermayeye açmaktan başka çaremiz yok" diyor. Sorun çözülüyor. Israil'in GAP'ta toprak alma hülyası böylece gerçekleşiyor. Ancak Israil'in devlet yapısının felsefi bir örgütlenmesi var. O da şu: Israil gittiği her yeri kendine yurt olarak tutar. Onun için ayak bastığı her yer onundur, onun dışında birşey olamaz. Türkiye bir yerde Israil'e" evet", demiş ve Israil Türkiye'nin isteği olan " Öcalan'ı" elleriyle teslim etmiş. Bu bir. Ikincisi önümüzdeki iki yıl içinde iki kent önemli oldu. Bunlardan ilki Efes, ikincisi Harran. Fethullah Gülen'in Türkiye'de, Papa'nın Vatikan'dan başlattığı " Dinlerarası Diyalog"un iki merkezi olan bu iki ilçe oldukça önemli. Efes Hırıstiyan alemi, Harran müslümanlar için kutsal. Iki kutsal kent, iki dinin diyaloğu... Ancak Israil ne Hırıstiyanları seviyor, ne de Müslümanları. Türkiye bu iki kentinde "Dinlerarası Diyalog Semineri" için merkez seçmiş, ama istemiyor. Ne olacak peki? Üstelik 1999 yılı bütçesi içinde Harran'da yapılacak diyalog için önemli bir para da ayrılmış. Ancak son anda Devlet Planlama Teşkilatı, GAP Idaresi'nin gönderdiği bütçeyi fazla buluyor ve " Bu seminer olmazsa olmasın, bunun için bahsettiğiniz bütçe bizi aşıyor" yanıtını veriyor ve bütçeyi de kararı da hiçe sayarak onay vermiyor. Kararı onaylamıyan Devlet Planlama Teşkilatı mı? Elbetteki hayır. Kararı veren kim sorusu isi bütün oklarıyla Genelkurmay'ı ve Ecevit'i gösteriyor. Oyun tamam. Peki hangi firmalar GAP'a talip? GAP Idaresi 67 firmanın adını sayıyor ve bunlar arasında en önemlilerinin adını şöyle sıralıyor: Agripo, Agridev, Development, Deta Engineers, Hovev, Itan, Zınkal, Velves, Lıptı Art, Ludan, Rafheal, Klay mar, ISV vs... Son perde de yenilmiş bir Türkiye var. Başbakan Ecevit rahatsız. Elleri sürekli yüzünde. Israil memnun edilmiş ama, beride Suriye duruyor. Israil gibi Suriye'ye de Türkiye'nin verdiği bir söz var: Su. Israil Fırat'ın suyunun Suriye'ye verilmesinden yana değil, su ise Suriye'nin herşeyi. Suriye Öcalan'ı su ile değişti, ama mesele bununla bitmedi. Suriye Enformasyon Bakanı Dr. Muhammed Salman, " PKK bitti, ama su sorunu çözülmedi" diyor. Türkiye kaçamak yanıt veriyor: " Haritalar değişmedi daha" diyor. Çünkü " Hatay daha Suriye haritalarında görünüyor." Ayrı bir Suriyeli bakan buna karşın Türkiye'yi irkilten şu cevabı veriyor:" Israil'in işgali altındaki Golan'dan sonra sıra, işgal altındaki bir başka Arap toprağına, Hatay'a gelecek."

(Suriye ile Su Sorunu, Hasan Cemal: Milliyet, 10 Mart '99).

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

İSRAİL'İN GÖZÜ GAP'TA

 

"O gün Rab Abramla ahd edip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa, FIRAT ırmağına kadar senin zürriyetine verdim." (Tekvin Bölümü, 15/18, 21)

 

İsrail'in Güneydoğu Anadolu'yu içine alan kutsal sınırları ve suya olan acil ihtiyacı, GAP ile yakından ilgilenmesine yol açmaktadır:

 

Büyük çoğunluğu çöllerden ve kurak arazilerden meydana gelen İsrail için su, en önemli sorunlardan biridir. Yeterli su kaynağını bulamamaktan endişe eden İsrail'in dış politikasında da bu korkunun izleri açıkça görülüyor.

 

"İsrail, GAP konusunda Türkiye ile iş birliği yapmak istediğini, İsrail'in su kaynaklarından yoksun olduğunu, Türkiye'nin ise zengin su, toprak ve iş gücüne sahip bulunduğunu belirtti." (Şalom, 29 Ocak 1992)

 

"Gelecek sene Kudüs'te bulvarlar gül kokmayacak ve İsrail belki de çölü çiçeklendiren bir ülkenin gözalıcı görüntüsünden vazgeçmek zorunda kalacak. Eski kültürler ve Negev pamukları içinde olduğu gibi kutsal şehrin süslenmesi için çok suya ihtiyaç var, ama su yok." (L'Express, 16 Ağustos 1991)

 

"Şimon Peres: Nüfus artıyor. Suyu üretmek için imkan oluşturmazsak, bu kez su için savaşacağız." (Cumhuriyet, 12 Haziran 1991)

 

"İsrail Hayfa Üniversitesi'nden Prof. Armon Sofer 1990'da verdiği demeçte, Ortadoğu'da su kaynaklarının kullanımı yüzünden savaş çıkacak dedi." (Milliyet, 31 Ekim 1990)

 

Türkkaya Ataöv de İsrail'in Ortadoğu'daki su problemini ve bu problemi çözmek için ne gibi metodlar kullanabileceğini şöyle açıklamıştır:

 

"Ortadoğu'da bir su problemi var. Belki de bu cümle değiştirilmeli ve suyla ilgili ekonomik ve stratejik sorunlar var denmelidir... Bazı ülkelerde 'su güvenliği' vardır. Türkiye ve bir miktar da İran'ın yeterli su fazlası var.

 

İsrail ve işgal altındaki topraklarda kişi başına düşen su miktarı gittikçe azalmaktadır. Libya ve Suudi Arabistan kendi yeraltı kaynaklarını kullanmaktadırlar. Suriye ve Irak ise gelecek için endişeli.

 

Su gerçekten petrol kadar önemli mi oluyor? Komşu ülkeler arasındaki rekabeti artırarak onları silahlı bir anlaşmazlığa mı yöneltiyor? Suyun giderek değerinin arttığı ve anlaşmazlıkların hızlandırıldığı doğrudur.

 

Bazı gruplar ve devletler, barajları, boru hatlarını, damıtma tesislerini ve dağıtım hatlarını sabote edebilir.

 

İsrail, bölgesindeki suyu kontrol altına almak istiyor. Ürdün nehrinden, Yarmuk ve Batı Şeria'daki kaynaklardan İsrail büyük miktarda su sağlıyor. Versay Barış Konferansı'nda 1919'da ileri sürülen Siyonist haritaya Litani Nehri dahildir. İsrail 1982'de Lübnan'a saldırısında bu nehri kontrol altına almak istemiştir.

 

İsrail, işgal altındaki topraklardaki Yahudilerin su ihtiyacını karşılıksız olarak sağlarken, Filistinlilerden en yüksek fiyatı istiyor. Aşağı yukarı tüm su anlaşmazlıkları politik kargaşalarla sonuçlanıyor.

 

Mısır, Nil'in normal su akışını isteyerek, şimdi İslami grupların desteğinde olan güney komşusu Sudan'la anlaşmazlığa düşüyor. Bu iki ülke 1959'da Ortadoğu'daki suyla ilgili tek anlaşmayı yaptı.

 

Su konusunun, Ortadoğu bölgesinin en hassas konularından biri olduğu yerli ve yabancı basında da sık sık yer almaktadır.

 

Türkiye'nin GAP'ı ise Kürt meselesiyle iç içedir. Dicle-Fırat sularının kullanımı projesiyle birçok amacı olan bir plan gerçekleşecek ve hidroelektrik gücü elde edilerek geniş alanlara sulama yapılacaktır." (Türkkaya Ataöv, Turkish Daily News, 19 Şubat 1993)

 

Ortadoğu su sorununda üç kilit ülke, Sudan-Etiyopya-Türkiye'dir. Etiyopya'nın İsrail güdümlü dış politikası, gözleri Türkiye ve Sudan üzerine çekmektedir. Bu durumda GAP da ayrı bir önem kazanmaktadır. Güneydoğu'da Kudüs merkezli manevralara çık sık rastlanmaktadır. Sudan'ın İsrail açısından sahip olduğu stratejik önem ise, bu ülkede yaşanan sorunların son bulmasını da engellemektedir. Su sorununun Ortadoğu'da bir savaşa yol açabileceği ihtimali ilk olarak 1986 yılında CIA'in Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi tarafından ortaya atılmıştır.

 

"Merkezi Washington'da bulunan Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi, 1986'da durup dururken, 'Ortadoğu'nun Su Sorunu' başlıklı bir rapor yayınlar. Raporda bölgedeki kuraklığın artacağı, nehir debilerinin azalacağı, günlük hayatta suyun petrolden daha değerli olacağı gibi araştırma sonuçlarına yer verilir ve bir de kehanette bulunulur: ... Nil, Ürdün ve Fırat... Ortadoğu'da, gelecekteki bir savaş, mutlaka bu üç nehrin sularının paylaşılmasından çıkacak..." (Tempo, 10-16 Haziran 1990)

 

Ortadoğu'da patlak veren su krizinin kilit ülkesi ise İsrail'dir. İsrail'in şu andaki su ihtiyacının büyük bir bölümü Taberiye Gölü'nden karşılanmaktadır. Oysa Taberiye Gölü'ne akan Litani Nehri Lübnan üzerinden gelmektedir ve kontrolü İsrail'in sınırları dışındadır. İsrail'in Güney Lübnan'ı işgal etmesi ile bu sorun bir süreliğine ortadan kaldırılmıştır. Bu da İsrail'in su uğruna savaşmaktan kaçınmayacağını göstermektedir.

Dönemin Tarım Bakanı Rafael

 

İsrail'e sürekli Yahudi göçü devam ettiği ve yeni gelenler için her gün daha fazla yerleşim alanları açıldığı göz önünde bulundurulursa, gelecekteki İsrail Devleti'nin nüfusuna yetecek kadar su kaynağı Ortadoğu'da bulunmamaktadır. İhtiyaç duyulan suyun GAP'tan sağlanmasıyla, planlanan 'Büyük İsrail' projesinin kurak topraklarda değil 'Barış Suyu' projeleriyle verimli topraklarda gerçekleşmesine çalışılmaktadır.

 

Barış Suyu projesiyle Fırat'ın suyunun Suriye üzerinden önce Ürdün'e daha sonra İsrail'e aktarılması planlanmaktadır. İsrail'e gereken suyun gönderilmesi için bütün bu planlar yürütülürken, İsrail'in sessiz bir politika izlemesi de dikkat çekicidir. Tarihte ne zaman İsrail'in büyük, fakat kamuoyuna hissettirilmemesi gereken bir menfaati olsa, İsrail sessiz bir politika izler: Gelişmeler hakkında doğrudan yorumda bulunmak yerine, kendi fikirlerini kontrolü altında olan ağızlardan söyleterek, arka planda kalmayı tercih eder.

 

Su konusunda, kamuoyunun dikkatinin zaman zaman piyon olarak kullanılan Suriye'ye çevrilmesi de söz konusu bu metodun bir parçasıdır. Bir dönem çok gündemde olan Suriye-Türkiye arasında yaşanabilecek potansiyel savaş senaryoları sonucunda, 'Barış Suyu'nu devreye sokabilmek ve 'Barış için Suriye'ye su' mesajı altında İsrail'e gereken suyu sağlamak hedeflenmiştir.

 

İsrailli liderlerin su sorununa bakış açısı da Ortadoğu'da su kavgasının merkezinin Tel-Aviv olduğunu gözler önüne sermektedir.

 

"İsrail Tarım Bakanı Rafael Eitan: Bölgede su, saatli bombadır." (Hürriyet, 14 Temmuz 1991)

 

Su sorunu hakkında bu denli ilginç görüşleri olan Eitan, bir dönem Mossad'ın askeri kanadı LAKAM'ın eski şefi olarak da görev yapmıştır. Bugün ise İsrail ordusu Genelkurmay Başkanı'dır.

 

 

İzak Rabin

 

"İsrail'in en ünlü casusu Rafael Eitan 1968'de İsrail İstihbarat Örgütü 'LAKAM'ın başındaydı." (Dangerous Liaison, Andrew and Leslie Cockburn, sf.85)

 

"İsrail Tarım Bakanı Rafael Eitan uyarıyor: 'Taberiye Gölü'ndeki su seviyesi hiçbir zaman bu kadar düşük olmamıştı. İsrail'in su rezervleri hayati tehlike altında." (Nature, Ağustos 1991)

 

"Su darlığı İsrail'i tehdit ediyor." (Şalom, 9 Ocak 1991)

 

Ve İsrail'in bu büyük su ihtiyacına paralel olarak bölgede savaş rüzgarları da sık sık esmektedir:

 

"İsrail Başbakanı İzak Rabin: Umarım ki su sorunu silahla çözülmez." (Sabah, 22 Aralık 1992)

 

"İsrail ve Ürdün su rezervlerini tekrar doldurabileceklerinden yüzde 15 kat fazla bir hızla tüketiyorlar. Ürdün'ün teklifi 350 milyon dolarlık birleşik bir barajı Yarmuk Nehri üzerinde kurmak. İsrail ve Ürdün BM'nin aracılığını yaptığı gizli görüşmeler yapıyorlar. İsrail'deki her yerleşim yeri günde 280 lt, yani Filistin'dekinin 4 katı su harcıyor. İsrail, Lübnan'la Litani Irmağı'nın suyunun alınmasıyla ilgili antlaşma yapmaya çalışıyor. Amman'daki Batılı bir diplomat 'Su İsrail'in elinde silah gibidir ve çözülemeyecek bir problem olur' diyor." (Newsweek, 12 Şubat 1990)

 

Geçtiğimiz yıllarda İsrail'in Batı Şeria ve Gazze'deki suyun %60'ını elinde tuttuğu bildirilerek, Sovyet Yahudilerinin göçü ile İsrail'in su ihtiyacının daha da artacağı belirtildi... Washington Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü araştırmacılarından, Joyce R. Starr ve Daniel C. Stoll "Ortadoğu'daki Su Kaynakları Konusunda ABD Dış Politikası" adlı araştırmalarında, Ortadoğu'da gelecekte muhtemel bir savaşın petrol yüzünden değil de su yüzünden çıkacağını belirtmişlerdir:

 

"İsrail'in Batı Şeria ve Güney Lübnan'ı işgal etmesinin en önemli nedenlerinden biri de buraların zengin su kaynaklarına sahip olmaları. Golan Tepeleri dağlık, yağışlı ve münbit bölgeler. Buraları gözden çıkaramıyor. Ayrıca İsrail Taberiye Gölü'nün Suriye'ye ait bölümünü de işgal etmiş durumda, bütün gölü kullanıyor. Çünkü denizden su arıtma çok masraflı bir işlem. Bu İsrail'in enflasyonunu bile etkiliyor...

 

Su gücü dostluk kazanmak ve birlikte ticaret için kullanılabilir. Fakat aynı zamanda bir nükleer güce de benzer ki, bir kere sizin buna sahip olduğunuz insanlar tarafından bilinirse, bu onlarda büyük bir saygı uyandırır. Türkiye'nin su zengini bölgesi Güneydoğu. Güneydoğu'daki olaylar daha genişlerse komşuluk ilişkileri açısından daha da önemli olacak." (Economist, 14 Aralık 1991)

 

"Kızgın su kavgaları Ortadoğu için yeni bir şey değildi. Bundan evvelki birçok savaş bu üç büyük nehirle ilgiliydi: NİL, DİCLE, FIRAT." (Newsweek, 12 Şubat 1990)

 

"Kaynaklar durmaksızın artan ihtiyaçlar yanında sınırlılar. Aynı ritimle insanların sayısı da artmaktadır. Su, devletler arasında baskı kaynağı olmuştur ki, bu daha çok Orta ve Yakın Doğu'da geçerlidir. Fırat, Dicle, Nil; yarın belki de bu ırmakların kontrolü için savaşılacaktır." (L'Expansion, 4-17 Temmuz 1991)

 

"Batılı kaynaklar, Ortadoğu'da petrolden daha değerli hale gelmeye başlayan suyun, 2000'li yıllara doğru stratejik bir önem kazanarak bölgede savaş rüzgarları estirebileceğini belirtiyorlar." (Cumhuriyet, 23 Temmuz 1992)

Alıntı

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Büyük İsrail Projesi ve Türkiye

 

Editor Emin Cemal Kunt |11.09.2005

 

Editörlerimizden Emin Cemal Kunt, İsrail`in GAP ile olan ilişkisini sizin için araştırdı.Gerçekten İsrail için vaatedilmiş topraklar arasında gözüken GAP`de neler oluyor. İşte GAP`ta oynanan oyunlar rapor ve belgeleri ile...

 

kinci dünya savaşı sonrasında Ortadoğu bölgesinde kurulmuş olan Yahudi devleti İsrail, yarım yüzyıllık geçmişi arkada bıraktıktan sonra bütün dünya ülkeleri gibi yirmibirinci yüzyılda geleceğini aramaktadır. Yeni dünya düzeni sürecinde her ülke daha iyi bir konuma sahip olabilmek için birbirleriyle yarışırken hem büyümenin hem genişlemenin hem de güçlenmenin yollarını aramaktadır. Böylesine bir süreç içinde zayıf ve küçük devletler daha da gerileyerek diğer devletlerin avlanma sahasına girerken güçlü bir merkeze ve geleceğe yönelik sağlam bir projeye sahip olan ülkeler yanıbaşlarındaki küçük ve zayıf ülkelere göz koymaktalar ve bu doğrultuda o ülkeler üzerindeki etkinliklerini geliştirmenin arayışı içine girmektedir. Küreselleşme döneminde dünyanın çeşitli bölgelerinde bu tür gelişmeler gündeme gelmiş ve kendini güçlü gören devletler bölgelerinin merkezi konumuna kendilerini getirerek çevredeki ülkeleri bazı antlaşma ve ittifaklarla bölgesel yapılanmalara doğru sürüklemektedirler. Avrupa kıtasındaki ülkelerin bir kıtasal birlikteliğe yönelmeleri ile Avrupa Birliğinin gündeme gelmesi gibi, Kuzey Amerika’da NAFTA. Güney Amerika’da MERCOSUR ve Asya’da ŞANGAY İTTİFAKI gibi bölgesel antlaşmalar bölgenin güçlü merkez devletlerinin öncülüğünde ve çevresinde gündeme gelmektedir.

 

Orta Doğu bölgesi, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışından sonra çeşitli devletlere bölündüğü için 20. yüzyıl boyunca parçalı bir yapı içinde kalmış ve günümüze kadar eski imparatorluk arazisinde güçlü bir merkezi yönetim kurulamamıştır. Bu yüzden bölge bir çok emperyalist saldırıya maruz kalmıştır. İsrail, ikici dünya savaşı sonrasında kurulmuş olan bir bölge devleti olduğu için önce bölgede tutunabilmenin yollarını aramış daha sonra da bölge ülkeleri üzerinde dolaylı yollardan etkinliğinin artırarak tarihten gelen Siyonist proje olan Büyük İsrail projesini gerçekleştirebilmek için kesin ve kararlı politikalar uygulamıştır. Önce Lübnan bir terör merkezine dönüştürülmüş, İsrail’in bekası için Lübnan’daki beka vadisi bir terör üssü haline dönüştürülmüş ve soğuk savaşın son dönemlerinde bölgedeki bütün ülkelere terör ve anarşi Lübnan üzerinden ihraç edilmiştir. Böylece Birinci Dünya savaşı sonrasında oluşturulmuş olan yeni devletler düzeni sarsılmaya başlanmış ve daha sonra bu ülkelerin parçalanmasına giden yol alt kimlikler ile cemaatlerin ve yerel toplulukların kışkırtılması ile açılmaya başlanmıştır. Bu girişimlerin sonuçları Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra ortaya çıkmış ve bölgenin bütün ülkeleri Türkiye dahil olmak üzere dağılma sürecine sürüklenmiştir. Daha önceden hazırlanmış olan belirli plan dahilinde Büyük İsrail projesinin uygulama alanındaki devletler çökertilerek bölge arazisi yeni yapılanma için elverişli bir konuma getirilmek istenmiştir.

 

Bölgenin en küçük ülkesi olmasına rağmen , İsrail’in bölgesel yeniden yapılanma projesini kesintisiz olarak uygulanmasında ABD ile Türkiye Cumhuriyetinden de yararlandığı görülmüştür. Bölgenin merkezi ülkesi olan Türkiye’den bir şemsiye olarak yararlanan İsrail Türkiye’nin rejimini ve konumunu Arap ve İslam dünyasına karşı bir şemsiye olarak kullanarak kendini korumuş ve Türkiye’yi bölgeye giriş kapısı yaparak Orta Doğu’nun bütününe yönelik politikalarında Atatürk’ün Cumhuriyet’inden yararlanmıştır. Böylesine bir sonuç elde edebilmek için Türkiye’de tıpkı batı ülkelerinde olduğu gibi ciddi bir Siyonist lobi oluşturulmuş ve bu lobinin üyeleri Türk devleti ile toplumunun en üst yerlerine getirilerek İsrail’in çıkarları doğrultusunda politikaların Türkiye için üretilme ve uygulanmaları sağlanmıştır. Bunun sonucunda Türkiye Arap ve İslam dünyasından kopmuş , ABD ve NATO zorlamaları ile doğudaki komşuları ile düşman konumuna sürüklenmiştir. İsrail’in çıkarları doğrultusunda Türkiye için politikalar bu lobiler aracılığı ile uygulamayla aktarılırken, diğer yandan da Türkiye Büyük İsrail Projesi doğrultusunda dönüştürülmeye çalıştırılmıştır. Özellikle Avrupa Birliği süreci ve bu doğrultudaki uyum paketleri Türkiye’nin İsrail’in istediği yapıya dönüşmesini sağlamak için kullanılmıştır. Ayrıca küreselleşme programları ve bu doğrultuda Türkiye’ye zorla kabul ettirilmek istenen IMF ve Dünya Bankası reçeteleri de Türkiye’nin Atatürk’ün kurmuş olduğu ulusal , üniter ve çağdaş cumhuriyete dayanan devlet yapılanmasından uzaklaşması için ısrarlı biçimde kullanılmıştır. Yirminci yüzyıl boyunca bu tür çeşitli yöntemlerle Türkiye’yi Büyük İsrail politikasına uygun bir biçime dönüştürmek isteyen İsrail, bu durumun açığa çıkması nedeniyle eskisi gibi bu yolları uygulayamaz bir duruma gelmiştir.

 

Yeni dönemde çökertilen Türk ekonomisi özelleştirme yolu ile tasfiye noktasına geldiğinde, İsrail ile bağlantılı ve uluslararası Yahudi lobilerinin denetimi altında bulunan çeşitli büyük firmalarının alıcı olarak devreye girdikleri görülmektedir. GAP bölgesinde İsrail’li firmalar Türkiye’deki ortakları aracılığı ile büyük arazileri satın alarak kapatırlarken , özelleştirme listesine alınan eski kamu iktisadi kuruluşlarının ise gene İsrail bağlantılı büyük çok uluslu şirketler tarafından satın alındıkları görülmektedir. Bir anlamda siyasal süreçte Büyük İsrail Projesinin duraklama aşamasına geldiği bu noktada aynı projeye ekonomik yönden devam edildiği ve bu doğrultuda Türkiye ekonomisinin önde gelen kuruluşlarının ve Türkiye’nin zenginliğini temsil eden büyük ekonomik şirketlerin ya da bankaların hızla özelleştirme aracılığı ile uluslar arası Yahudi lobilerinin denetimi altına girdiği ve bu yoldan Büyük İsrail Projesine devam edildiği anlaşılmaktadır. Küreselleşmenin ekonomi politikaları Türk devletini küçültürken, Türk kamu iktisadi kuruluşlarını özelleştirme ile küresel sermayenin güdümüne teslim ederken , ülkemizde Atatürk’ün Cumhuriyeti geride kalmakta ve Büyük İsrail Projesinin önü açılmaktadır.

 

Özelleştirme ile yabancılara satılan bütün Türk şirketleri , bankaları ve kamu iktisadi kuruluşların yeni sahiplerinin bir an önce dökümleri yapılmalı ve yeni patronların sermayesinin yüzde kaçının İsrail bağlantılı Siyonist lobilerinin denetimi altında olduğu kesin rakamlarla ortaya konulmalıdır. Türkiye’nin bütün sahilleri haraç mezat yabancılara satılırken , ülkemizin bütün su kaynaklarına dönük İsrail projeleri uygulama alanına getirilirken , Anadolu’nun verimli toprakları yabancıların eline geçerken , dünyanın en değerli madenleri bu alandaki çok uluslu tekellerin eline geçerken , Atatürk Cumhuriyeti’nin açıkça satıldığı görülmektedir. İsrail Orta Doğu’nun en küçük devletidir ama sahip olduğu lobiler aracılığı ile dünyanın en büyük ekonomik ve siyasal gücüdür. Burada dünyanın en büyük gücü bölgenin en küçük devletine sahip çıkmakta ve bu devleti büyültürken, Türkiye’yi sahip olduğu bütün zenginlikleri ile satın almaktadır. Bu aşamadan sonra hiçbir yabancı kuruluşa Türkiye’nin hiçbir şeyi satılmamalıdır. Aksi takdirde küçücük İsrail’in bütünüyle sömürgesi durumuna Türkiye’nin sürüklenmesi önlenemeyecektir.

 

Kaynak : YANKI DERGİSİ / ANIL ÇEÇEN

 

 

Soru: ABD ve İsrail`in ortak Irak operasyonu gerçekte Türkiye`nin yararına dönüştürebilirmi? Yoksa Türkiye`nin her girişimi İsrail`in lehinemi

Evet burada Batı, tehlikenin büyüğü küçüğü olmaz, tehlike tehlikedir. Mikrobunda büyüğü küçüğü olmaz. Güneydoğu Anadolu bölgemizde, Kuzey Irak diye bilinen yerde, evvela şunu düzeltmek gerekiyor. Uluslararası literatürde Kuzey Irak diye anlaşılan yer Kerkük, Musul. Musul ve Kerkük, Kuzey Iraktır. Barzani ve Talabaninin bulunduğu bölgeye Kuzey Irak denmez, Yukarı Irak denir uluslar arası literatürde. O Hürriyet Gazetesinin gündelik hayattaki ,Kuzey Irak diye bir laf ortaya , işte öyle gidiyor.

Şimdi orada İsrail`in etkisi büyük, İsrail biliyorsunuz orada kendisine küçük bir İsrail daha istiyor. Yani ikinci bir İsrail olmadığına göre o bölgenin Hindistan`a kadar olan o bölgenin, kontrol altındatutulması mümkün değil , onun için İsrail`in orada projesi var. İsrail`in gerçek projesi ise Kuzey Irak, yani burada sözünü ettiğimiz Talabani bölgesi için kendi modelini oraya teklif ediyor. İsrail modeli nedir, İsrail kendi kutsal kitabına dayanarak dünyada kurulmuş tek devlettir. Yani bir kutsal kitabı getirip sınır göstermeden, coğrafi sınır vermeden, Birleşmiş Milletlere müracat ederek, Birleşmiş Milletler tarafından devlet yapılmış bir, ülke. Buda dünyada bir tek örnektir. Demekki sınırları belli değil İsrail`in, İsrail`in sınırları belli olmadığı için Filistin`in sınırları belli olamıyor. Filistin`in sınırları belli olmadığı için Filistin Devleti kurulamıyor. Çünkü İsrail`in sınırı belli değil, İsrail sürekli olarak benim sınırım şuraya buraya diyor. Başlangıçta 49-51 idi bu iş . Şimdi 94-6 kaldı. Adamları yüzde 6`lık bir yere sıkıştırdılar, ona bile hayır diyor. O bile yetmiyor. Peki daha ilersinde ne var, GAP var. GAP`ta bugün kaç tane yabancı şirket, 81 şirket var. 73`ü ne şirketi yahudi şirketi. Bu yahudiler kim fasik kürtçe konuşan yahudiler. Kim bu kürtçe konuşan yahudiler, kürt yahudileri. Türkiye`de pek çok kürt yahudisi, hepsi de toplumun en tepesindeler. Kimisi yazar çizer takımından, kimisi A gazetesinin yöneticisi, İşte Kürtçülük propagandası bu sayede yapılıyor. Kimisine nobel verdirilmeye çalışılıyor, ötekine yamukluk yaptırılıyor, birtanesine pamuk toplatılıyor. Vesaire.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, 1948 senesine kadar Urfa, Harran, Mardin, Diyarbakır bölgesinde en eski yahudiler, kadim yahudiler, Türklerden çok önce orada yaşayan yahudiler var idi bunlar Ek... yahudileri tevratta yer alan, Nebukatnazar`ın sürgüne gönderdiği yahudiler yaşıyorlar idi.

Bu insanlar, 1948`de Kuzey Irak yani Talabani, Süleymaniye bölgesinden, Erbil bölgesinden İsrail`e gittiler. İsrail`de, Telaviv`de , bende gördüm gezdim, Kürdistan Yahudileri Müzesi var. Bu müzeye dünyanın en zengin yahudileri para vermişler. İnanılmaz güzellikte bir müze, bizden giden 7000- 8000 yahudi ve Kuzey Iraktan gitmiş olan yaklaşık 40000 yahudinin kurmuş oldukları bir müze. Bunlar kendilerini Kürdistan`lı Yahudi kabul ediyorlar, Türkiye`de isimleri Orhan, Selim Yaşar, Kemal var vesaire. Bu insanların çoğu Kürt ve yahudi . Şimdi o bölgede 1999 yılında 19 eylülde Kürdistan Yahudileri partisine girildi, Süleymaniye`de ve Avrupa Birliğinin ilerme raporlarına göre Kürt kimliğinin açıklanması mecburiyeti getirildi Türkiye`ye ve o bölgeye. Şimdi onlar Kürt kimliğini açıklayarak yönetimi yönlendiriyorlar anayasa çalışmaları, parlemento çalışmaları hep İsrail desteği ile yönetiliyor. Kuzey Irak ta Kürdistan dedikleri bölgede model İsrail modeli bunu unutmayın çok önemli oradaki model İsrail`e tanınmış olan Birleşmiş Milletler statüsü modelidir. Sınırları belli olmasın ama burada bir devlet olsun modeli.

Evet Yahudilerde siyonist kelimesinin ekonomik paylaşımdan bahsederken İsrailde ekonomik bir paylaşım olduğunu söylerken yahudi siyonistler diye bahsediniz, siyonist kelimesi dini bir kavram değilmidir? Süleyman tapınağının bulunduğu yerin adı Siyon tepe oradan mı gelmektedir, çelişki olmuyormu?

Orada nasıl söylediğimi hatırlamıyorumama ben anlatayım onu. Siyonizm bildiğiniz gibi milliyetçi bir harekettir. Seküler yani. Bunun içinde de üç tane ayrı akım var. Dinci Siyonistler var Muhafazakar Siyonistler var, Sosyalist Siyonistler var. İşçi partisi, solcu ve yahudilik dinine bağlı kalmama çabasında olan bir siyonist grup. Muhafazakarlarda, muhafazakarlarında tamamının düşüncesi, efendim tabiiki dinimizi koruma zorundayız ama uymak zorunda değiliz. Birde dinci siyonistler var tıpkı Türkiye`de olduğu gibi , hayatını ya ona göre organize edersin yada yaşamazsın. Bu üçü de İsrail`de şeriat yasaları bulunduğu için İsrail dünyada Vatikan gibi olan bir ülke yani Hem Şeriat var gündelik hayatta hem seküler hukuk var, uluslararası hukuk var. Siyonistlerin üçüde siyonist . İsrail Devletinin gerçek adı nedir. İsrail Siyonist Devletidir. İsrail Devleti diyoruz kısaca ama İsrail siyonist devletidir gerçek adı, yahudi devleti değil. Şimdi siyonizm bir milliyetçi akımdır. Bir devlet kurabilmek içine gerekli olan akımdır. Çıkış yeri ve çıkış sahipleri çok farklı yalnız çıkış sahiplerinin başında da Sabatay Sevi hareketi gelir. Yani bizim dönme dediğimiz hareket gelir. Dönme hareketi başladığı için Avrupa`da, 17 yüzyıldan itibaren milliyetçi akımlar, yahudiliğin içinde kök salmaya başladılar. O milliyetçilik akımının sonucunda biz kendimize bir toprak bulup devlet kuralım dediler. Özellikle ikinci dünya savaşında da sonrasında dediler bizim kendimize ait devlet olsaydı, Hitler bizi öldüremezdi. Siyonist ekonomiden söz edilir mesela çünkü adı İsrail Siyonist Devletidir.

Kaynak : Aytunc Altındal

 

Güneydoğu’da 3 bin ajan var, 13’ü sınır dışı edildi

Devletin üç önemli kurumu Genelkurmay, MİT ve Emniyet, Güneydoğu bölgesindeki yabancı ajanları, neler yaptıklarını, hangi ülkelerin istihbarat servisleri adına faaliyette bulunduklarını içeren bir rapor hazırladı. Ay sonunda yapılacak Milli Güvenlik Kurulu toplantısında gündeme gelmesi beklenen rapora göre, bölgede değişik ülkelerin istihbarat servisleri adına çalışan 13 ajan son üç ayda sınır dışı edildi.

Rapora göre aralarında ABD, Rusya, İngiltere, Almanya, Yunanistan, İsrail, Mısır, Belçika, İsveç, Birleşik Arap Emirlikleri, İran ve Ermenistan’ın da bulunduğu 40 civarında ülkenin istihbarat servisleri adına çalışan 3 bin ajan Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde faaliyet gösteriyor. Bu kişilerin bir bölümü Kürt ırkçılığını körüklemek için çalışıyor, Kürtçülük ve ayrılıkçılık niyetiyle kurulan dernekler ve sivil toplum kuruluşlarına maddi ve manevi destekte bulunuyor. Genellikle arkeolog, sivil toplum kuruluşu temsilcisi, gazeteci, sosyolog, diplomat, yazar gibi kimlikler taşıyan istihbarat elemanları bütün bölgeye yayılmış durumda. Ajanların en çok olduğu iller ise sırasıyla Diyarbakır ve Mardin.

Raporda belirtildiğine göre, ülkelerinin istihbarat birimleri adına çalıştıkları tespit edilen 40 civarında gazeteci de sürekli olarak bölgede bulunuyor. Dosyadaki ilgi çekici bilgilerden biri de her iki Körfez savaşıyla birlikte Türkiye’deki yabancı ajan sayısının artması. Bölgeye bu yılın ilk yarısında gelen yabancı diplomat ve gazeteci sayısı, 2002 yılına göre yaklaşık iki kat arttı. Ziyaretler en çok Diyarbakır’a yapıldı. Diplomat sıfatını kullanarak Diyarbakır’ı ziyaret eden yabancı sayısı geçen yıl 55 iken, bu rakam 2003’ün ilk 6 ayında 105’i buldu. Diyarbakır’a aynı dönemde 57 gazeteci, 67 de resmi heyet geldi. Diyarbakır`dan sonra en çok ilgiyi Mardin ile Batman çekiyor. Mardin’e geçen yıl 36, bu yılın ilk 6 ayında 41 diplomat geldi.

İSRAİL FİRMALARININ GAP`A YÖNELİK FAALİYETLERİ

GENEL:

 

1.) gap, fırat ve dicle nehirlerinin arasında kalan geniş sahayı içine alan ve barajların hidroelektrik santrallerini, tünelleri, sulama tesislerini, her çeşit alt yapıları, tarım, sanayi, turizm ile ilgili tesisleri, ulaştırma, eğitim ve sağlık ile ilgili bütün hizmetleri içine alan büyük ve geniş projeler demetidir. gap`ta yedi büyük proje grubu vardır. bunlar aşağı fırat projesi, dicle projesi, sınır fırat projesi, suruç-bazik projesi, adıyaman- kahta projesi, adıyaman-göksu projesi ve gaziantep projesidir. gap kapsamında 13 proje paketi halinde 22 baraj ve 19 hidroelektrik santral ünitesi vardır.

bu proje, 75.000 kilometrekare`lik bir sahayı içine alan dev bir projedir. gap`ın tamamlanması ile kurulacak olan hidroelektrik santrallerden, karakaya hidroelektrik santrali de dahil yılda 27.345 milyar KWH`lik enerji elde edilecektir. sulama tesisleri ile de 1 milyon 800 bin hektar tarım alanı sulamaya alınacaktır.

2.) ocak 1994`te yayınlanan tıme dergisinde dünyanın 7 harika projesi içerisinde GÜNEYDOĞU ANADOLU PROJESİ`de gösterilmiştir.

3.) israil`in ortadoğu politikası çerçevesinde;

a) israil`in eski ankara büyükelçisi david granit`in "gap gibi bilinçli bir bölgesel planlamayı öngören, yöre halkına refah getirecek bir projeye tam destek veriyoruz, israil`in sulama ve deniz suyunu kullanılır hale getirme teknolojisindeki üstünlüğü sayesinde gap için ideal bir ortak olabileceği" ni belirtmesi

b) israil`in ankara büyükelçisi zui elpelceg`in "israil`in suya ihtiyacının olduğu, türkiye`nin ise su açısından şanslı bir ülke olduğu, gelişmiş bir sulama sistemi kurulması ve bunun tarımda kullanılması durumunda gap bölgesinin bir kaliforniya haline geleceği" ni öne sürmesi

c.) türkiye`yi ziyaret eden israil cumhurbaşkanı ezer weizmann`ın da "gap projesine israil`in katılımı" nı önermesi

ç.) diğer yandan, ağustos 1995`te ankara büyükelçisi olarak atanan zui elpeleg`in "türkiye`de su da bol, toprak da, ancak bizde her ikiside yok" şeklinde beyan vermesi

d.) ayrıca, 2002 yılında israil hükümeti tarafından şanlıurfa ilinde yapılan/yapılacak çalışmalar hakkında suriye devletine ait bir TV kanalında programlar yayınlanması gibi hususlar göz önüne alındığında, israil`in gap projesine ortak olabilme çabaları açıkça ortaya çıkmaktadır.

4.) israil`in;

a.) kuruluşundan sonra güneydoğu anadolu bölgesinden göç ederek israil`e yerleşen kürt kökenli yahudi ailelerden bir kısmını şanlıurfa bölgesine yerleştirdiği ve onları finanse ettiği

b.) tarımda kendi uyguladığı kollektif tarım çiftlikleri modelini türkiye`de de uygulama gayretinde olduğu

c.) fırat sularını kontrol etmek için türkiye`ye ve gap projesine ilgi gösterdiği değerlendirilmektedir

İSRAİLLİ FİRMALARIN GAP KAPSAMINDA ŞANLIURFA İLİNE YÖNELİK FAALİYETLERİ

1.) konu ile ilgili elde edilen bilgilerin bir çoğu duyum niteliğinde olup teyide muhtaç bilgilerdir. ancak teyid edilmesine yönelik olarak çalışmalar sürdürülmektedir.

2.) açık kaynakta yer alan israil sanayi ve ticaret bakanlığı tarafından eylül 2000`de yapılan bir açıklamada; "gap kapsamındaki 6 baraj ve sulama projesi için açılan ihaleyi israil`de inşaat ve mühendislik alt yapıları alanında isim yapan ashtrom, merhav, soleh boneh ve tahal şirketlerinin kazandığı" hususları belirtilmiş, ancak söz konusu firmaların faaliyetleri ile ilgili bilgilere ulaşılamamıştır.

3.) ancak;

a.) "tei- ekinciler" isimli bir israil şirketi tarafından nisan 2001`den beri, gap kapsamındaki bozova- yaylak su projesine yönelik çalışmalar devam etmektedir. (muhtemelen şirketin asıl amacı, toprak analizlerini yaparak yeraltı kaynaklarını tespit etmektir)

b.) ayrıca, bozova ilçesindeki su kanalı projesi, taşeron bir firma olan "kolin" isimli bir ispanyol firmasına yaptırılmaktadır.

4.) araştırması devam etmekle birlikte gap projesinde ihale alan firmaların;

a.) MERIT INTERNATIONAL INC (İSRAİL)

b.) BERTI-BRUDO-JAKOB BEHAR (İSRAİL)

c.) ZINKAL (İSRAİL)

ç.) ARAT LTD (İSRAİL)

d.) PAL-YAL, MERAZ (İSRAİL)

e.) SORTEL B.V. (HOLLANDA)

f.) KOÇ HOLDİNG - SUMITOMO (TÜRKİYE - JAPONYA) olduğu yönünde bilgiler alınmıştır.

5.) öte yandan, şanlıurfa ilinin suriye ile olan sınır bölgesindeki toprakların mayından temizlenmesi konusunda bölgede yoğun derecede uğraşlar verilmektedir. söz konusu topraklar ile, önümüzdeki dönemde özelleştirme kapsamına alınan ceylanpınar tigem çiftlik arazisinin özelleşmesi durumunda, israil asıllı iş adamlarının; bu bölgelerde doğrudan veya dolaylı olarak toprak satın alarak/kiralayarak bölgede tarım ve hayvancılık çalışmaları içerisinde bulunacağı yönünde bilgiler alınmıştır.

6.) öte yandan;

a.) bazı yahudi asıllı kişilerin bölgemizde, ilimizin ileri gelenleri ile irtibat kurarak ve köyleri dolaşarak toprak alma yönünde girişimlerde bulundukları ve şanlıurfa ili nüfusuna kayıtlı vatandaşlar adına alınan toprakların israil şirketleri tarafından dolaylı olarak uzun süre için kiralandığı

b.) şanlıurfa il merkezinde bulunan bazı yahudi asıllı kimselerin, kendi adına il merkezindeki önemli görülen yerlerde yüksek fiyatlara arsa alma çalışması yaptıkları ve şanlıurfa nüfusuna kayıtlı bazı şahısların toprak alarak tarımsal araştırmalar yaptıkları yönünde teyide muhtaç bilgiler alınmıştır.

7.) israil ile bağlantısı olduğuna dair teyid edici bilgiler olmamakla birlikte

a.) k. şirketler grubuna bağlı olan "k. - a." şirketinin;

1.) nisan 2003`de, şanlıurfa-mardin yolu üzerindeki hayvancılık ve besi çiftliği kompleksinin faaliyete başladığı, arazi hariç 17 milyon abd doları yatırım öngören bir projeyle, ortalama 1000 adet inek besiciliği, yılda 9 milyon süt üretimi ile besiciliğe hizmet verecek yem bitkileri tarımı için entegre bir tesis planladığı, bu maksatla fabrika alanı çevresindeki sulu tarım yapılabilecek toprakları alma yönünde girişimlerin olduğu, bunu da koç vakfı`nın imkanlarını kullanarak vakıf aracılığı ile gerçekleştirdiği

2.) kurulduğu zamanlarda şirketin yönetimine etki eden 10 - 15 yahudi asıllı kişinin bulunduğu, halen bu sayının iki kişi ile sınırlı kaldığı

3.) 2003 yılı içerisinde şanlıurfa ili merkez ilçeye bağlı bazı köy mezralarda tarımsal çalışma için yüksek fiyatlarda arazi satın aldığı, harran-siverek arasında sulu tarım yapılan bazı arazileri alma ve bu bölgede bir çiftlik projesi oluşturma yönünde girişimlerde bulunduğu, ancak sonuç alamadığı

4.) harran ovasında türkiye`nin en modern süt ve et entegre tesisleri kurma projesini hayata geçirme çalışmalarının devam ettiği, sulama konusunda dünya çapında deneyimli üretici firmalarla distribütörlük anlaşmaları yaptığı, bu firmaların; NAANDAN SULAMA SİSTEMLERİ (İSRAİL) ve VALLEY SULAMA SİSTEMLERİ (ABD) olduğu

5.) ayrıca, şanlıurfa ilinde biber fabrikası, trakmak ve borsan gibi iş sahaları kurduğu yönünde bilgiler alınmıştır

 

b.) şanlıurfa organize sanayi bölgesinde bulunan ve asıl sahipleri g.k.e. başkanı f.s ile israil`li bir ortağının olduğu "g.s." tekstil firmasının;

1.) harran ve bozova ilçesinin bazı köylerinde tarım çalışmaları yürüttüğü

2.) şanlıurfa merkez haşimiye semtinde bir handa bulunan dükkanı, israil eski genelkurmay başkanı moşe dayan adına bir müze haline getirmek maksadıyla, 1 milyon dolar karşılığında almak istediği, ancak sonuçlanmadığı istihbar olunmuştur.

8.) ayrıca harran ilçesinde yaşayan yahudi ve ermenilere maddi yardımda bulunulduğu, yine israilliler tarafından harran ilçesindeki kutsal sayılan "yakup`un kuyusu" adlı yeri restore etme planlamaları yapıldığı yönünde teyide muhtaç bilgiler alınmıştır.

DEĞERLENDİRME;

 

1.) gap`ın önemi tüm devletler tarafından bilinmekle birlikte, ulusal menfaatler için israil`in de bu projede gözünün olabileceği kıymetlendirilmektedir.

2.) elde edilen teyide muhtaç bilgiler ile basında yer alan haberler çerçevesinde, israil devletinin;

a.) şanlıurfa ili bölgesinde bölge vatandaşları, bölgede faaliyet gösteren bazı şirketler adına toprak satın alarak bu topraklarda doğrudan veya dolaylı olarak bazı yatırımlar yapmak gayreti içerisinde olabileceği

b.) yeraltı ve yerüstü kaynakları konusundaki araştırma gayretlerini ısrarla sürdürerek bölgeye yönelik projeler içerisindeki yerini sağlamlaştırma düşüncesinde olabileceği

c.) su sorunu yaşadığı, kalıcı su temin etme yönündeki uğraşlarını daha da arttırarak bölgedeki mevcut su kaynaklarını kendi kontrolüne alma yönünde çalışmalarını devam ettirebileceği

ç.) bölgede kurulan veya kurulacak olan şirketleri kendi güdümünde çalıştırarak veya kendi güdümünde yeni şirketler kurarak bahsi geçen emellerine ulaşma yönünde planlamalar içerisinde olabileceği

d.) ayrıca bölgede yaşayan yahudi, ermeni azınlığı her yönden destekleyerek gap ve türkiye aleyhine değişik faaliyetlerde kullanma gayretlerinde bulunabileceği değerlendirilmektedir.

EK OLARAK;

ceylanpınar ilçesinde alınabilecek arazinin, tarım işletme müdürlüğü kontrolünde olduğunu, 2002 yılında israil firmalarının 10.000 dekar arazi kiralamak için tarım işletmeleri genel müdürlüğüne teklifte bulundukları, tarım işletmeleri genel müdürlüğünce kabul etmediğini

ceylanpınar tarım işletme müdürlüğüne ait arazinin özelleştirilmesi durumunda, en güçlü alıcının israil firmaları olduğunun değerlendirildiği, bununla ilgili ceylanpınar ilçesinde herhangi bir faaliyetin tespit edilemediği

İSRAİL BİLGİ NOTU (29 aralık 2003)

şanlıurfa ilinde israil adına faaliyet gösteren, israil adına arazi alan firmalar ile s.-t. , a. k. şirketinde çalışan israil asıllı müdürler ve ziraat teknisyenleri hakkında yapılan araştırma sonucunda elde edilen bilgiler aşağıya çıkarılmıştır

1.) şanlıurfa ilinde faaliyet gösteren ö.k. sahipleri a.ö. ile a.ö bunlar ermeni asıllı israil adına akziyaret ve harran tarafında arazi aldığını. (teyide muhtaç)

2.) şanlıurfa ilinde faaliyet gösteren m.o. sahibi ö.k. şahsın gayrimüslim olduğunu, israil adına şanlıurfa ilinde tarafından arazi aldığını. (teyide muhtaç)

3.) harran ve bozova bölgesinde yaşayan çiftçilerin israil adına toprak aldıklarını (teyide muhtaç)

4.) şanlıurfa ilinde başka firmalar adına satılan israil tohumlarının aşırı olduğunu, bu tohumların bir sefer kullanıldığını

5.) şanlıurfa ilinde faaliyet gösteren t.z. a. l. ş.`nin üç ortağının olduğunu, bunların i.k. - ş. m.k. ile s.k.`un araştırmaya devam ediliyor olduğunu arz ederim.

________________________________

 

31 ARALIK 2003

 

 

şanlıurfa ilinde israil adına faaliyet gösteren, israil adına arazi alan firmalar ile s.-t. -a. k. şirketinde çalışan israil asıllı müdürler ve ziraat teknisyenleri hakkında yapılan araştırma sonucunda elde edilen bilgiler aşağıya çıkarılmıştır.

1.) istanbul ili osmanbey`de ikamet eden şanlıurfa nüfusuna kayıtlı yahudi dönmesi i.y.n. adlı kişinin döviz büroları ile tekstil fabrikalarının, şahsın arap ülkeleri ile çalıştığını, eşinin yahudi olduğunu, eş çevresinin kuvvetli olduğunu, bu şahsın eşinin çevresini kullanarak israil adına bazı faaliyetlerde bulunduğunu, eşinin akrabası olan haim adlı kişinin 7 sene önce takriben (1997) senesinde s.k. ile şanlıurfada birlikte vakıf ve okul açtığını, vakıf aracılığı ile veya vakıf nüfuzunu kullanarak hazine arazilerinin veya özel arazilerinin (k.-a. b. ve t. ü. A.Ş) geri kalan bir kısım araziyi a. b. isimli şahsın satın aldığı ve bunu k.- a. şirketine sattığını, 2-3 yıl önce şirketin o zamanki müdürünün a. b. olduğunu ancak daha sonra işten atıldığını, şimdiki genel müdürün r. t. olduğunu, Haim`in şirketinin arazi bölümüne a. t. (mossad ajanı olabilir) şahsında hayvan bölümüne baktığını.

 

2.) işçilerin bir bölümü k. b. bir kısmıda h. bankasından maaş aldıklarını a. b. (rum) bölgenin ileri gelenleri ile irtibata geçerek eski şanlıurfa milletvekillerinden olan cenap gürpınar`ın oğlu kasım gürpınar`a ait olan 9 köyde arazi alarak bir çiftlik yapmaya çalıştıklarını (siverek - hilvan arası olabilir) geçen sene sedat bucak`ın da arazisini alma girişiminde bulunduklarını, ancak sedat bucak`ın kabul etmediğini, siverek belediye başkan yardımcısı hasan çelebinin hilvan`la siverek arasında 9 köyü bulunduğunu........ köyün arazilerinde meyve bahçelerini istediklerini ancak hasan çelebi`nin henüz vermediğini, ayrıca diyarbakırda atik aileleri ile akyıllar ailelerinin kendi arazilerinin bir bölümünü bu şahıslara sattıklarını ve şu anda bu arazilerde pamuk ekimi yapıldığını.

s. şirketinde k.- a. ile ortak olduğunu, k.a. `nın ithalat ve ihracat bağlantıları, 15.000 hayvan 7.000 besi, diğerinin süt üretildiğini, etin bir kısmının marete gönderildiği.bütün toprak alımlarını s. k. v. ile yaptıklarını.

i. y.`ın (istanbul`da yaşıyor) ayrıca trakyada 700 dönüm sulu arazi aldığını, haim ve ibrahim`in samimi dostu olduğunu, s. firmasının israil abd ortaklı bir firma olduğunu, 2003 yılında a. b. tarafından k. a. `nın yanındaki arazi kiralanmıştır.

k. a. kurulduğunda 10- 15 yahudi çalışırken şu anda 2 ziraat yüksek mühendisinin çalıştığını .

02 OCAK 2004

 

1.) o.p. : suruç ilçesi nüfusuna kayıtlı doktor (harran ilçesinde görevli) ancak a. , k. köyü sağlık merkezi lojmanında oturur. tedaş ve devlet hastanesi ile merkez sağlık ocağındaki kürt kökenliler ile grup oluşturmaya çalışıyor, a. ilçesinde eczane işletir. israil bağlantılı s. b. fabrikanın sahibi ile bağlantılıdır. (il merkez mıntıkasında) ayrıca r. ve c. kuyumculuk dükkanlarının sahipleri ile bağlantılıdır.

2.) m.d. : h.`de g. hanın karşısında terzi dükkanı var. terzinin ismi şaron isimli yahudidir. o. p. ile beraber iki adamı ile birlikte yakınındaki on aile ile akçakale, harran ve şanlıurfa il merkezinde 476 parça başkalarının üzerine arsa alımları mevcuttur.

3.) r. d. : h.`de gümrükhanı (eski ismi hanedayan) bu şahsın dükkanı kumaş satan küçük dükkanın yanında, sakallı çaycının tam karşısında dükkanı var. bu dükkana moşe dayan`ın torunu 1 milyon dolar teklif etmiş sonuç belli değil.

 

4.) doktor i. b. : muhtemelen il merkez çukurdoruç köyünde (yahudi kökenli). bunun 6.000 dönüm arazisi var olup, arazisini korusunlar diye 100-150 kişiye para vermiştir. halen kendisinin avukatlığını ise şanlıurfa milletvekili adayı avukat i. n. isimli şahıs yapmaktadır.

5.) h. b. : adıyaman kahta ancus köyü nüfusuna kayıtlı o. b.`ın oğludur. ermeni kökenli olup, il merkez bölgesinde g.b. şirketinin sahibidir.

6.) ceylanpınar tigem`de daha önce yerleşen göçerler sekiz köy oluşturmuşlar, o köyde topraklar için zilliyetlik elde etmek maksadıyla girşimde bulunmuşlardır. MGK gündeminde bu konu vardır

 

KAYNAK: İSTİHBARAT RAPORLARINDA İSRAİL`İN GAP SENARYOSU

HASAN TAŞKIN

 

Y. Tuncay: A.B.D.`nin, Irak işgalinde, hep gündeme getirilen petrol dışında ne tarz kaynaklara yönelmesi söz konusu. Yani sadece petrol müdür hedef, yoksa başka kaynaklar da var mıdır burada?

Suat Parlar: Bizim bugün Irak olarak nitelendirdiğimiz topraklar, Ortadoğu`nun kalbi sayılan topraklar. Fırat ve Dicle nehirlerinin akış mesafesinin en önemli bölümü Irak`ta gerçekleşiyor. Şaddül Arap su yolunu da, Fırat ve Dicle oluşturuyor. Tarihte de burası verimli hilaldir ve insanlığın bütün kurumları bütün önemli kazanımları bu bölgede ortaya çıkmıştır. İslamın kurumlaşması bu bölgede gerçekleşebilmiştir. Irak son derece önemlidir. Ortadoğu`nun kalbi sayılan Irak`ı kontrol etmek demek, bu çok önemli su yolları üzerinde bir denetimi sağlamak anlamına gelir. Özellikle de İsrail`in bu bölgedeki varlığının mutlak güvenlik çerçevesi içerisinde A.B.D.tarafından garantiye alınması bir yanıyla bu su kaynaklarının İsrail`in su politikası doğrultusunda yönlendirilmesi anlamına da gelir. Fırat ve Dicle, Türkiye`den bakıldığında, aynı zamanda GAP gibi çok önemli bir projenin su güvenliğini, gıda güvenliğini garanti edecek bir projenin çerçevesini de ortaya koyuyor. Irak`la İran arasındaki savaşın en temel gerekçelerinden birinin Şaddül Arap su yolu olması düşünüldüğünde, verimli hilal açısından, Irak denilen, özünde Mezopotamya topraklarının kalbi sayılan topraklar açısından, suyun ve tarımın önemi bir kez daha anlaşılıyor. Bu görmezden gelinecek bir gerçeklik değil. Bugün ABD`de domatesin fiyatı, petrolün, daha doğrusu benzinin fiyatının dört beş mislidir. Bu bile önemli bir ölçü. Giderek bölge ülkelerinin hepsinin müthiş bir gıda güvenliği krizine düşmüş olmaları suyun önemini bir kez daha ortaya koyuyor. İsrail mutlak güvenliğini bölgedeki bütün su kaynaklarının kontrol edilmesi ve bu ölçekte kendi tarımsal potansiyelinin çok pahalıya malolmakla birlikte, bölgenin kıt su kaynaklarının aşırı derecede yağmalanması üzerine kuruyor. Irak`taki su kaynaklarına İsrail`in bigâne kalması düşünülemez. Bu çok önemli. Nasıl ki petrolün Türkiye`de, İsrail üzerinden artık taşınması söz konusu ise, Irak petrolünün suya yönelik olarak da bazı projeler elbette gündemde olacak. Çünkü önümüzdeki dönemde Ortadoğu`da savaş ve kriz gerekçesinin su olacağına dair İsrailli ve Amerikalı uzmanların saptamaları var. Aslında bu bölgenin su kaynaklarının doğru, eşitlikçi temelde paylaşımı, bölge halklarının çıkarlarıyla uyumlu paylaşımı, herhangi bir krizi herhangi bir savaşı çok rahat önler. Ama İsrail`in militarist politikası, su emperyalizmi, A.B.D. destekli olarak bölge ülkelerine dayattığı su krizi düşünüldüğünde ve suyun bu bölgede askeri stratejinin bir parçası olarak hem İsrail hem Türkiye tarafından değerlendirildiği düşünüldüğünde, geleceğe yönelik olarak bu senaryolar da çok haksız sayılmaz. Türkiye`nin bölge ülkelerine yönelik su politikasını, İsrail`le stratejik ilişkilerinden ve A.B.D. ile ortak bazı askeri stratejik hesaplara sahip olmasından bağımsız değerlendiremeyiz. Türkiye`nin bu bölgede bir su stratejisinden, su politikasından söz etmek pek mümkün değil. Türkiye`nin buna yönelik çok ciddi bir alt yapısı veya strateji geliştirebilecek bağımsız kaynakları yok. En önemlisi zaten Türkiye bu anlamda bağımsız değil. Ama bu bağımlılığa artık emperyalist merkezlerin baskılarının yanı sıra bir de İsrail`in stratejik baskıları eklenmiş durumda. Yani Türkiye`nin su politikasını, su stratejisini İsrail belirler hale geldi. Meseleye böyle bakıldığında A.B.D. ve İsrail`in Fırat ve Dicle nehirlerinin çok önemli mesafeler katettiği Irak`a yönelik olarak petrolün yanı sıra su ve tarım ölçeğinde de bazı projeleri gündeme alacağını söylemek mümkün. Gerçi o bölgeler inanılmaz ölçekte tahrip edildi. Şu anda Irak`taki tarımsal alanların büyük bir bölümü oraya yağdırılan uranyumlu mermiler nedeniyle müthiş ölçüde bir çevre felaketiyle karşı karşıya, ama gelecekte o bölgelerde bir takım teknolojik arındırma çalışmalarından sonra, grantasyonlar gündeme gelebilir. İsrail`in inanılmaz ölçekte toprak kapattığını biliyoruz. İsrail, bugün Musul`da, Kerkük`te özellikle Kuzey Irak`ta çok büyük ölçekte toprak satın aldı. Bu sadece petrolle ilgili değil, bunun önümüzdeki dönemde kolonizasyonla ilgili yönleri olabilir. Ayrıca İsrail`in kendi gıda güvenliğine ilişkin olarak burada bazı çalışmalar yapması söz konusu olabilir. Gözlerden hiç kaçırılmaması gereken bir nokta var o da şu, İsrail şu anda sahip olduğu su kaynaklarının %78`ini gayri safi milli hasılasına %7 oranında katkısı bulunan tarım sektörü için yapıyor ve İsrail şu anda bölgedeki en fazla tarım ithal eden ülkelerin başında geliyor. İsrail bu anlamda kendi dar tarım potansiyelinin zaten bilincinde ve ithalata dayanıyor. İsrail GAP`ın yanı sıra verimli hilalde de toprak kapatıyor ise, ki kapatıyor burada birçok soruyu sormak lazım. Yani yerleşim politikasını limitlerine vardırmış bir İsrail, Filistin`de limitlerine vardırmış bir İsrail sınırlarının da tarif edilmemesi, halen hukuksal açıdan tanımlanmamış sınırlarının olmaması avantajından da yararlanarak yayılmacılık faaliyetini sürdürecek gibi görünüyor. Elverir ki 8-10 sene sonra yazacağımız kitaplar, GAP bölgesinde ve verimli hilalde İsrail`in kolonizasyon faaliyeti üzerine olacak. İsrail buralarda toprak kapatıyor. Dolayısıyla A.B.D.`nin bölgeyi işgalini petrol kaynaklarının kontrolü dışında veya Amerika`nın stratejik ihtiyaçları veya euro-dolar çatışması ekseninde müttefiklerinin enerji kaynakları üzerinde ABD`nin veto yetkisini kullanma anlamının dışında başka özellikleri de var. Buradaki tarımsal potansiyel, buradaki muazzam su potansiyeli elbette, A.B.D. tarafından da, İsrail tarafından da görmezden gelinemez. En azından A.B.D.`nin, İsrail`in bölgedeki varlığını gelecekte güvence altına alacak ekonomik ve siyasi yeni bir Ortadoğu düzenini kurarken, bu kaynaklardan İsrail`in yararlanması konusunda bir takım mekanizmalar geliştireceği açık. İşgalin bölgedeki su kaynakları ve tarımsal potansiyel anlamında da yönleri olduğunu iyi akılda tutmalıyız. Bu çerçevede de GAP`ın değerini çok doğru algılamalıyız.

GAP`ı, bu işgalle boyutlanan, Ortadoğu`da yeni dünya düzeni çerçevesi içerisinde değerlendirmeliyiz. Çünkü şunu görüyoruz, İsrail`in bölgede bir su bankası kurulması ve suyun ticari metaya dönüştürülmesi ve su bankasına da en fazla Türkiye`nin sularının yatırılması doğrultusunda bir politikası var. Meseleye böyle bakıldığında, İsrail o kendi sahte barışını sağlarken, Türkiye`nin su kaynaklarını dayanmayı planlıyor ve kendi askeri yayılmacılığının stratejik desteği olarak Türkiye`nin su kaynaklarını görüyor. Meseleye böyle bakıldığında, önümüzdeki dönemde hem ABD, hem İsrail, hem Türkiye`de su konusunda yeni bir büyük oyunun tezgahlanmaya başladığını göreceğiz. Böyle baktığımızda da GAP`ın anlamı da daha netleşiyor, GAP şu anda rahatlıkla söylemek mümkün, İsrail`in sebze meyve sepeti haline ve askeri stratejik yapılanmasının doğal parçası haline gelmiştir. Bunun Suriye ile ilgili yanları da vardır ve İsrail Enerji Bakanı Paritski`nin açıkladığı gibi İsrail`le Türkiye arasında önümüzdeki süreçte kurulacak bir enerji koridorunun en önemli parçası GAP`tır. İsrail GAP`ı kendi projesi olarak değerlendirmektedir. Burada çok ciddi yatırımları vardır. İsrailli firmalar GAP`ta tarımsal işletmelerin yanı sıra enerji alanında da önemli yatırımlar yapmışlardır ve bunların hepsinin arkasında da İsrail hükümeti bulunmaktadır. İsrail hükümeti Türkiye ile yaptığı anlaşmalarda, bu bölgeye yapılacak yatırımların İsrail hükümetinin onay verdiği kuruluşlar tarafından yapılmasını şart olarak getirmişlerdir. Uzun zamandan beridir bu politika yürürlüktedir.

 

İsraili GAP a sevkeden neden

 

 

İsrail`i bölgede yatırım yapmaya sevkeden sadece elinde bulundurduğu tarım teknolojisi değil. Onu bölgeye yönelten bir başka neden ise ileride kendi ülkesinde doğması muhtemel tarım arazilerinin azalması tehlikesi. İsrail Tarım Bakanlığının tahminlerine göre 2020 yılında İsrail`in nüfusu yüzde 42 oranında artarak sekiz buçuk milyona ulaşacak. Buna bağlı olarak şehir nüfusunun artışı ile birlikte doğacak konut ihtiyacı sebebiyle tarım arazilerinin en az yüzde on sekizi kaybedilecek. Ayrıca bugün için de tarımda kullanılabilen yedi yüz milyon metreküp suyun da en az yarısının artık tarımda değerlendirilemeyeceği düşünülürse İsail`in tarım üretiminde gelecekte oldukça zorluklar çekeceği düşünülebilir. Uzmanlara göre 2020 yılına kadar ülke tarım üretiminin de en az nüfus artışı kadar artacağını tahmin ediyorlar. Ancak bugün ihracat gerçekleştiren İsrail`in sahip olduğu 360 bin hektarlık arazi ve yetersiz su potansiyeli göz önüne alındığında ileriki yıllarda ülke tüketimini karşılayamayacağı anlaşılıyor. Dış Politika yazarı Ferruh Sezgin de buna benzer bir tespitte bulunuyor. İsrail`in düzenli bir şekilde istediği nüfusa ulaşmak için gayret sarf ettiğini belirten Sezgin şöyle devam ediyor: "İsrail devletinin birtakım milli hedeflerinin olduğu kesin. Bu milli hedefleri Nil`den Fırat`a kadar büyük ülke şeklinde özetleniyor. Şimdi İsrail bugünkü askeri teknolojisi ve kabiliyetleri ile bu hedeflerin çoğunu elde etme kudretine sahip ama, ele geçirdiği bu hedefleri uzun süre elde tutma kudretine sahip değil, nüfusu ve ordusunun azlığı sebebiyle. Şimdi bunu gerçekleştirmesi için yapması gereken tek şey ordusunu büyütmek, peki ordusunu büyütmek için ne yapmalı? Nüfusunu artırmalı. Ne kadar sağlıklı bilemiyorum ama deniliyor ki yapılan optimizasyonlar neticesinde İsrail`in ele geçirdiği askeri siyasi hedeflerini elde tutacak orduyu kendisine çıkaracak nüfusu yirmi milyon olarak hesaplamış. Bunu yapmak dünya kapitaline, dünya iletişim organlarına sahip İsrail gibi bir ülke için çok kolay. Kritik noktaya gelelim. Bu kadar nüfusu topladınız peki nasıl besleyeceksiniz? Bu kadar nüfusun bugünkü İsrail sınırları içinde beslenme imkanları bulması mümkün değil. Nereden beslenecekler? Bakın çevreye bir tek GAP var. Önce altyapıyı hazırlayacak yani GAP bölgesinde toprak sahiplenecek, burada üretim elde edecek ve sonrasında ise istediği nüfusa ulaşmaya çalışacak."

Urfa Valisi neden merkeze alındı?

GAP toprak alımının salt İsrail ile sınırlı olması sözkonusu değil. Toprakların belirli bir kısmının bazı engellemelere rağmen PKK yandaşları tarafından alındığı söyleniyor. Bir taraftan PKK, diğer taraftan İsrail, başka yabancı ülkeler ve Türk vatandaşı bazı Güneydoğulu azınlıkların toprak alımları karşısında devletin yetkili organlarını derin bir düşüncenin aldığı belirtiliyor. GAP çerçevesindeki etkinliğini doğal olarak kaybetmek istemeyen yöneticilerimizin henüz satılmayan bazı kamu arazilerini orada güvenebilecekleri Türkmenlere satmaktan yana tavır koydukları da dillendirilen bir başka görüş.

Yabancı devletlerin ve özellikle de İsrail`in bu ilgisine ilk anlamda bir teşhis koyamadığını belirten emekli binbaşı, stratejist ve dış politika yazarı Ferruh Sezgin bunu "hasımlarımız çok profesyonel davranıyorlar" sözü ile açıklıyor ve şöyle devam ediyor: "Profesyonel oldukları için de işi yapılması gerektiği şekilde yapıyorlar: Birtakım paravan Türk firmaları üzerinden toprak sahibi olmaya başlıyorlar. İşte bu durumda siz de şu ülkeler şu kadar toprak satın aldılar ve bu bizim bütünlüğümüzü tehdit ediyor diye kamuoyunun önüne bir belge de sunamıyorsunuz. Eliniz kolunuz bağlanıyor".

Devamında ise şu çarpıcı iddiayı aktarıyor Sezgin: "Orada bu işleri engellemeye çalışan bir Urfa valisi vardı ama onu da merkez valisi olarak geri çektiler. Bu olayla bağlantısı var mı bilinmez? Ama kendi bölgesinde cereyan eden bazı işlere karşı çıktığı yolunda bilgiler geldi bize. Kendisinin Ecevit`in konvoyunu engellediği söylendi ama bu mümkün değil, hangi vali başbakanı bir şehre sokmak istemez ki? Düşünüyorum, acaba bu adam birilerinin tekerine çomak soktuğu için mi bu oyun oynandı da merkeze alındı?"

Urfa eski Valisi Şahabettin Harput da merkeze alınmasını bazı güç odaklarına bağlıyor. Bu odakların öteden beri kendisinden rahatsızlık duyduğunu belirten Harput şöyle devam ediyor: "Ben Urfa`ya gittiğim günden beri belli çevreler alınmam için ellerinden geleni yaptılar. Sayın Başbakan`ın gelişi ve orada kopartılan fırtına zahiri bir gerekçe sayıldı ve merkeze alındık. Demek ki hayırlısı böyleymiş. Ben bir misyonun temsilcisiyim, ideallerim var. Dün neysem bugün de oyum. Birileri beni hiç bir zaman hazmedememiş olabilir, bu ülkenin inancı ve mefkureleri karşısında olan gruplar var. Bu kimseler beni Urfa`da da bir tehlike olarak görmüş olabilirler, bu doğaldır da". Merkeze alınma gerekçesini üstü örtülü bir şekilde açıklayan Harput, GAP`taki yabancı ülkelerin faaliyetleri ile ilgili sınırın çok iyi tanzim edilmesini de sözlerine eklemeden edemiyor: "Ben yabancı firmaların, özellikle İsrailli firmaların burada yüksek oranda yatırım yapmalarını ülke stratejisi açısından doğru bulmuyorum. Çünkü bölgenin stratejik durumu herkesin malumu. Özellikle İsrail`in bölge üzerindeki uzun vadeli politikaları ve stratejilerini de herkes biliyor. Türkiye herkes ile işbirliği yapmalı, İsrail ile de yapmalı. Ama bu arazi vererek, toprak vererek değil teknolojik manada olmalı. Bunun sınırı orada kalmalı. Biz bunu her zaman dile getirdik".

Oysa bölgede gerek toprak satışı gerekse yatırım yapan yabancı devletlerin bu durumunu normal bulanlar da yok değil. Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Kamil Uslu bu isimler arasında. Yabancı firmaların bölgedeki faaliyetlerini ilk anda art niyetli değerlendirmemek gerektiğini belirten Uslu sözlerine şöyle devam ediyor: "Biz zaten yabancı sermayeye muhtaç bir ülkeyiz, yabancı sermayeyi istememe gibi bir lüksümüz olmamalı bence. Dünyanın tarımsal bilgi birikimi bakımından en gelişmiş ülkesi İsrail`dir. Atık suları dahi üç defa kullanan bir teknolojiye sahip, varın gerisini siz düşünün. İsrail kendi topraklarında elde ettiği bu bilgi birikimlerini aynı iklim koşullarına sahip olan GAP bölgesinde kullanmak istiyor. Çünkü kendi topraklarında kullanacağı alan kalmadı artık. Evet İsrail`deki bazı fanatiklerin düşüncesi İsrail topraklarını genişletmek ve Güneydoğu`ya kadar yaymaktır ama genel kanatin bu yönde olduğuna ben inanmıyorum."

Son bir hatırlatma; peki sorun bu denli çetrefilli bir hal alırken, yani tabiri caizse toprak satışı bir nevi iş işten geçti noktasına gelirken Türkiye neden kılını kıpırdatmadı? Dış politika yazarı Ferruh Sezgin`e göre; "Çok yüksek stratejileri olan bir planlama. Türk devletinin bu plandan habersiz olması mümkün değil."

 

ÜNLÜ BORSA SiMSARININ GAP`A iLGiSi

 

Dünyanın ünlü para simsarı George Soros`un eski ortağı ve Şubat 1999`da "Millennium GLK" adını verdiği dünya turu kapsamında Türkiye`yi de gezen Jim Rogers için de GAP Bölgesi çok şey ifade ediyor. Yahudi kökenli Jim Rogers`in eşi Paige Parker`la gerçekleştirdiği Türkiye gezisine ve 500 bin dolar değerindeki özel yapım aracına Türk medyası büyük yer vermişti. Rogers o günlerde internetteki sitesinde ve International Harold Tribune`de yayınlanan bir makalesinde ABD`li yatırımcıları GAP bölgesinde arazi almaya çağırıyordu.

 

GAP NEDİR?

 

 

Temel hedefi, Güneydoğu Anadolu Bölgesi halkının gelir düzeyi ve hayat standardını yükselterek, bu bölge ile diğer bölgeler arasındaki gelişmişlik farkını ortadan kaldırmak, kırsal alandaki verimliliği ve istihdam imkanlarını artırarak, sosyal istikrar, ekonomik büyüme gibi milli kalkınma hedeflerine katkıda bulunmak olan GAP, çok sektörlü, entegre ve sürdürülebilir bir kalkınma anlayışı ile ele alınan bir bölgesel kalkınma projesi niteliği taşıyor. Proje alanı Fırat ve Dicle havzaları ile yukarı Mezopotamya ovalarında yer alan 9 ili kapsıyor (Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa, Şırnak).

1970`lerde Fırat ve Dicle nehirleri üzerindeki sulama ve hidroelektrik amaçlı projeler olarak planlanan GAP, 1980`lerde çok sektörlü, sosyo-ekonomik bir bölgesel kalkınma programına dönüştürülmüş durumda. Kalkınma programı, sulama, hidroelektrik, enerji, tarım, kırsal ve kentsel altyapı, ormancılık, eğitim ve sağlık gibi sektörleri kapsıyor. Su kaynakları programı 22 baraj, 19 hidroelektrik santrali ve 1.7 milyon hektar alanda sulama sistemleri yapımını öngörüyor. Toplam maliyeti 32 milyar ABD doları olan Proje`nin, enerji santrallerinin toplam kurulu gücü 7476 MW. Yılda 27 milyar kilowatsaat enerji üretimi öngörülüyor.

Proje, gelecek kuşaklar için kendilerini geliştirebilecekleri bir ortam oluşturulmasını amaçlayan sürdürülebilir insani kalkınma felsefesi üzerine kurulu. Kalkınmada adalet, katılımcılık, çevre korunması, istihdam, mekansal planlama ve alt yapı geliştirilmesi GAP`ın temel stratejileri arasında.

DÜNYANIN EN BÜYÜK 9 PROJESİ

 

24 Ocak 1994 tarihli TIME dergisi

Dünyanın dokuz büyük projesini şöyle sıralamaktaydı.

 

1- Manş Tüneli, İngiltere-Fransa

 

2- Yangtze Elektrik Santrali, Çin

 

3- Asma Köprü, Hong Kong

 

4- Narmada Vadisi Projesi, Hindistan

 

5- Akashi Kaiyko Köprüsü, Japonya

 

6- Büyük Yapay Nehir Projesi, Libya

 

7- Kuala Lumpur İkiz Kuleleri, Malezya

 

8- Güneydoğu Anadolu Projesi, Türkiye

 

9- Hibernia Petrol Platformu, Kanada

 

Dünyanın yedi harika projesi ise şöyle sıralanmakta;

 

1- Metro Sistemi, Los Angeles, Amerika

 

2- Güneydoğu Anadolu Projesi, Türkiye

 

3- Büyük Yapay Nehir Projesi, Libya

 

4- Taipei Transit Sistemi, Tayvan

 

5- James Körfezi Kompleksi, Kanada

 

6- Manş Tüneli, İngiltere-Fransa

 

7- Hong Kong Havaalanı, Hong Kong

Yasin YAĞCI

 

Tablo I - GAP`TA DIŞ KREDİ KULLANILAN PROJELER (TOPLAM 2.1 Milyar dolar)

KREDİ VEREN KURULUŞ - HÜKÜMET PROJE ADI KULLANILAN KREDİ

ABD EXIMBANK ATATÜRK BARAJI VE HES 111 Milyon ABD Doları

İSVİÇRE BANKASI KARAKAYA BARAJI VE HES 468 Milyon ABD Doları

DÜNYA BANKASI KARAKAYA BARAJI VE HES 120 Milyon ABD Doları

AVRUPA YATIRIM BANKASI KARAKAYA BARAJI VE HES 104 Milyon ABD Doları

İTALYAN HÜKÜMETİ KARAKAYA BARAJI VE HES 85 Milyon ABD Doları

AVRUPA KONSEYİ SOSYAL KALKINMA FONU (ESDF) KRALKIZI - DİCLE PROJESİ 69 Milyon ABD Doları

BATMAN PROJESİ

ÇINAR-GÖKSU PROJESİ 76 Milyon ABD Doları

17.75 Milyon ABD Doları

ÇAMGAZİ BARAJI

BİRECİK BARAJI VE HES 22 Milyon ABD Doları

ŞANLIURFA-HAVİ KIRSAL ALAN SU TEMİNİ PROJESİ 31 Milyon ABD Doları

GAZİANTEP ÜNİVERSİTESİ HASTANESİ İNŞAATI 6 Milyon ABD Doları

GAZİANTEP II. ORGANİZE SANAYİ BÖLGESİ 6.7 Milyon ABD Doları

TOPLAM 184 Milyon ABD Doları

TÜRK-ALMAN MALİ PROTOKOLÜ GAZİANTEP İÇME SUYU PROJESİ 25 Milyon DM

ATATÜRK BARAJ GEÇİŞ HATLARI PROJESİ * 705 Milyon DM

(* 2.1 Milyon ABD dolarına dahil DEĞİL)

TÜRK-FRANSIZ FİNANSMAN PROTOKOLÜ GAZİANTEP ATIK SU ARITMA TESİSİ PROJESİ 120 Milyon Fransız Frangı

DİYARBAKIR ARINMA TESİSİ 60 Milyon Fransız Frangı

AVUSTURYA HÜKÜMETİ KARKAMIŞ BARAJI VE HES 200 Milyon ABD Doları

İSVİÇRE-ALMANYA TİCARİ İŞBİRLİĞİ ATATÜRK BARAJI VE HES 782 Milyon ABD Doları

Tablo II- GAP’TA DIŞ KAYNAKLI HİBE KULLANILAN PROJELER

KURUM - KURULUŞ PROJE ADI HİBE MİKTARI

ABD TİCARET VE KALKINMA AJANSI - TDA

TDA GAP ULUSLARARASI HAVAALANI

 

GAP COĞRAFİ ENFROMASYON SİSTEMİ 720,000 ABD Doları

 

377,000 ABD Doları

KANADA ULUSLARARASI KALKINMA AJANSI - CIDA

CIDA GAP BÖLGESİ HASAT SONRASI TEKNOLOJİLERİ

 

ATATÜRK BARAJ GÖLÜ ALT BÖLGE GELİŞTİRME PLANI 284,000 ABD Doları

= 399,000 Kanada Doları

 

249,000 ABD Doları

= 349,000 Kanada Doları

ABD ULUSAL SAĞLIK ENSTİTÜSÜ GAP’TA PARAZİTER HASTALIKLAR 150,000 ABD Doları

FRANSIZ HÜKÜMETİ KANAL DÜZENLEMELERİ VE SULAMA TEKNOLOJİLERİ 187,266 ABD Doları

= 1 Milyon FFr

WHO SITMA MÜCADELE 200,000 ABD Doları

MUSEVİ - AMERİKAN ORTAK YARDIM KOMİTESİ - JDC DİYARBAKIR’DA SOKAKTA ÇALIŞAN ÇOCUKLAR 45,000 ABD Doları

DÜNYA BANKASI - AVUSTRALYA HÜKÜMETİ ŞANLIURFA - HARRAN OVALARI TARLA İÇİ GELİŞTİRME PROJESİ

GAP KENTSEL SANİTASYON VE PLANLAMA 300,000 ABD Doları (Proje Hazırlık Çalışmaları)

664,000 ABD Doları

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GIDA VE TARIM ÖRGÜTÜ - FAO GAP-FAO SÜRDÜRÜLEBİLİR KIRSAL KALKINMA, PLANLAMA & YATIRIM TEŞVİK KONULARINDA KAPASİTE GELİŞTİRME 158,000 Milyon ABD Doları

AVRUPA BİRLİĞİ GAP BÖLGESEL KALKINMA PROGRAMI 47 Milyon EURO

BM KALKINMA PROGRAMI - UNDP GAP-UNDP SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA PROGRAMI - 29 ALT PROJE PROGRAM BÜTÇESİ 5.2 Milyon ABD Doları - 1.3 Milyon ABD Doları Kullanılmıştır.

İSRAİL SULAMA TEKNOLOJİLERİ 70,000 ABD Doları

İSRAİL ATIKSULARIN YENİDEN KULLANIMI 50,000 ABD Doları

İSVİÇRE HÜKÜMETİ - UNDP GENÇLER, DEZAVANTAJLI GRUP ve KENTSEL YOKSULLUK

(MARDİN`DE KATILIMCI KENTSEL REHABİLİTASYON PROJESİ) 2.2 Milyon ABD Doları

 

(350,000 ABD Doları)

FRANSIZ HÜKÜMETİ KÜÇÜK YERLEŞİMLERDE ATIKSULARIN YENİDEN KULLANIMI 540,000 ABD Doları

= 3.3 Milyon FFr

GAP’ın uluslararası ilişkileri aşağıdaki başlıklar altında değerlendirilebilir

Emin Cemal Kunt [email protected]

Alıntı

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Amerikanın savaş sonrasında Irak hakkında ne düşündüğü, neler planladığı hala netleşmedi. En azından kamu oyuna açıklanmış ayrıntılı bir plan yok.

 

Biz de gelen binlerce sinyalden, yüzlerce konuşma, beyanat, olaydan yola çıkarak bir bölgeyi mercek altına alalım. Tabii bizi en çok ilgilendiren bölge olması sebebiyle konumuz : KUZEY IRAK

 

Önce bölgenin niçin önemli olduğunu inceleyelim.

 

Bölge, yeraltı kaynakları bakımından çok zengin bir yapıdadır. Gerek gravitesi yüksek, yüzeye yakın olması sebebiyle ucuza üretilen petrol, gerekse fırat nehri tabanında yer alan dünyanın en zengin altın yatakları bütün iştahları kabartmaktadır.

 

Irak, ortadoğu içinde merkezi bir coğrafyada yer almaktadır. Bağımsız, güçlü bir Irak, bölge kontrolünü elinde tutan güçler için ancak bir kabus olabilir. Bu devleti zayıf düşürmek için en kolay kopartılabilecek parçası ise, mevcut yapısı gereği Kuzey Iraktır.

 

Kuzey Irak, etnik nüfus yapısına göre incelendiğinde, çoğunluğun kürt olduğu görülür. Ayrıca türkmenler de dikkate alınması gereken bir nüfusa sahiptir.

 

Ancak burada çok enteresan bir oluşum vardır. En büyük kürt aşireti olan barzani aşiretinin büyük çoğunluğu yahudidir. Bu aşiretin, geçmişte İsrail devletinden, ayrıca güçlü yahudi lobisinin etkisiyle ABD den yardımlar gördüğü sır değilidir. İsrail gizli servisi mossad da bu aşirete gerekli istihbarat desteğini sürdürmektedir.

 

İşte bu noktada oynanan oyunlar pek çok boyut kazanmaktadır.

 

Bölgede, yahudi kökenli bir kürt devleti kurulması, İsrail ve ABD için ideal bir hedeftir. Çünkü :

- Bölgede 2. yahudi devleti kurulmuş olacak

- Büyük bir düşman ülke bölünmüş olacak

- Arap ülkeleri arasında bölünme sağlanacak

- Türkiyenin başı üzerinde sallanan bir kılıç oluşturulacaktır.

 

Son günlerde yapılan görüşmelerde Türk tarafının ısrarla üzerinde durmasına rağmen ABD nin bir kürt devleti oluşumunu kesinlikle engelleyeceği taahhüdü alınamaması, garantilere bağlanamamasının da, bu güne kadar genellikle Türkiye ile aynı cephede yer almaya özen gösteren İsrailin kürt devleti konusunda yan çizmesinin de sebebi budur.

 

Olay bizi niçin ilgilendiriyor?

 

Bunun pek çok sebebi var. Sırayla inceleyelim.

 

Dünya gıda tekeli, ABD, İngiltere ve Avustralyanın elinde. GAP den sonra, Türkiyenin Güneydoğu bölgesi büyük önem kazandı. Bu bölgede, tekel ülkelerden daha yüksek kalite ve verimde tarım yapmak mümkün. Böylece gıda üçlüsüne karşı Türkiye bir tehdit unsuru olacaktır. (GAP için Avustralyanın işletme hakkını istediğini ancak bu isteğin Türkiye tarafından reddedildiğini konuyla ilgili olanlar hatırlayacaklardır)

 

Güneydoğu anadolu bölgesinde yeterince petrol olduğu ancak üretim maliyetlerinin arap ülkelerine göre daha fazla olduğu da artık bilinmektedir. Yakın bir gelecekte bu petrol, üretilebilir maliyet sınırı içine girmiş olacaktır.

 

Önümüzdeki 30 yıl içinde bütün dünyada tatlı su sorunu yaşanacağı öngörülmektedir. Bu süre, ortadoğu için 5 yıl kabul edilmektedir. Bölgeye en yakın su kaynakları ise doğu ve güneydoğu anadoludur. Suyun getireceği baskı gücü ile Türkiye, bölgede yeni güç olmaya adaydır.

 

Asya ile ortadoğu arasındaki köprü görevini, aslında doğu ve güneydoğu anadolu bölgesi sağlamaktadır. Bu bölge, Türkiyenin çevresiyle irtibatını sağlamaktadır.

 

Doğu ve güneydoğu anadolu bölgesi eğer Türkiyeden koparılabilirse bu tehlikelerin hepsi birden telafi edilmiş olacaktır.

Bu durum gerçekleşmese bile bu yönde tehdit oluşturan bir kuzey ırak kürt devleti, Türkiyeyi frenlemeye yeterli olacaktır.

 

Bölgede dönen oyunlardan bizim payımıza düşen de, bir kürt devleti kurulmasını savaş sebebi saymamızın da perde arkasının bir kısmı bunlardır.

Alıntı

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Kitabın Adı Sınıraşan Sularımız Ve Ortadoğu'da Su Sorunu Sempozyumu

Kitabın Yazarı Coşkun KIRCA, Kamuran GÜRÜN, Olcay ÜNVER, İhsan BAĞIŞ

Yayınevi ve Adresi Harp Akademileri Yayını - İSTANBUL

Basım Yılı 1995

 

KİTABIN ÖZETİ :

 

Bu kitap yukarıda adı geçen konuşmacılar tarafından yapılan sempozyumdan derlenmiş bir Harp Akademileri yayınıdır. Kitapta öncelikle bize; sınırlarımız içinden doğup komşu ülkelerden geçen nehirlerimiz olan Fırat ve Dicle hakkında sayısal bilgiler verilmektedir. İkinci bölümde ise kıyıdaş ülkelerle bizim aramızdaki su politikaları değerlendirilmektedir. Bu yapılan sempozyumun amacı Ortadoğu'daki su sorununa Türkiye'nin nasıl bir politika takip etmesi gerektiğini belirlemek ve haklılığımızı göstermektir.

 

1. SU KAYNAKLARI MÜHENDİSLİĞİ AÇISINDAN FIRAT-DİCLE HAVZASI

 

Türkiye su zengini bir ülke değildir. Su zengini ülke olabilmek için Amerika ve Kanada gibi yılda kişi başına 10.000 m3 ve daha fazla su üretmek gerekmektedir. Türkiye'nin Meriç, Aras, Fırat, Dicle nehirleri sınır ötesi akmaktadır ve bu nehirlerden Dicle ve Fırat ülke su ihtiyacını karşılamaktadır.

 

Sınır ötesi nehirler için Milletler arası Hukuk Derneği çalışmalarıyla ortak kurallar oluşturulmaktadır. Türkiye'nin Fırat ve Dicle nehirleri ile ilgili bazı milletler arası taahhütleri mevcuttur. İlki; Suriye'nin, Kuveyt suyunu Halep'i sulamak için kullanması. İkincisi; Lozan'ın 109'ncu maddesidir. Bu madde ile Suriye, nehirlere hiç katkı sağlamadığından su üzerinde kazanılmış bir hakkı yoktur, Irak ise taşkın sulama yapması nedeniyle bu hakkından mahrumdur. Yani bu maddeyi ileri sürerek suyu sahiplenme iddiaları pek kuvvetli olmayacaktır.

 

Fırat nehri için düşünürsek; yıllık su potansiyeli 31,5 m3 (*) Türkiye'den, 4 m3 Suriye'den olmak üzere 35,5 m3'tür. Türkiye bunun 17 m3'ünü, Suriye 8 m3'ünü, Irak ise 10,5 m3'ünü kullanmaktadır. Irak su potansiyeline hiç katkıda bulunmamasına rağmen 24,5 m3 su ihtiyacı olduğunu beyan etmektedir ve her yıl 14 m3 su ihtiyacının karşılanmadığını bildirmektedir.

 

Dicle nehri için düşünürsek; yıllık su potansiyeli 25 m3 Türkiye'den ve 23 m3 Irak'tan olmak üzere 48 m3'tür. Türkiye bunun 3 m3'ünü, Irak ise 45 m3'ünü kullanmaktadır. Buna rağmen kendisinin 46,5 m3 su ihtiyacı olduğunu bildirerek yıllık 1,5 m3'lük bir açığı olduğunu öne sürmektedir.

 

(*) Değerler milyar m3 üzerindendir.

 

Bütün bunlar düşünülerek Türkiye'nin; Fırat ve Dicle'den sağladığı su potansiyeli ve bu potansiyeli arttırmak için neler yapabileceği konusunda bir çalışmaya girmesi gerekmektedir. İkincisi; su satılabilir bir metadır. Türkiye ne yapıp edip su satmaya başlamalıdır. Özellikle Manavgat'tan İsrail'e yapılacak su satımı hem Suriye karşısında ittifak kazandıracak hem de suyun satılması ülkeye yeni bir gelir sağlayacaktır. Şunu unutmamalıyız ki kimse bize petrolü bedava, hatır için vermiyor. Biz de kimseye su vermek mecburiyetinde değiliz.

 

2. FIRAT VE DİCLE'YE KIYIDAŞ ÜLKELER ARASINDAKİ İLİŞKİLERDE SU AKTÖRÜNÜN ROLÜ VE TÜRKİYE'NİN BU KONUDA İZLEYEBİLECEĞİ POLİTİKALAR

 

GAP'ın takip ettiği amaçlardan biri kalkınma amacı kadar önemlidir. Bu amaç; Türkiye'nin bütünlüğünü korumak ve tekil devlet niteliğini muhafaza etmektir.

 

GAP projesinin Güneydoğu Anadolu toprağına getireceği verim düşünülenden çok fazladır. Bunun sayesinde nüfus yapısının iç göçler yoluyla değiştirilmesi ve bu yoldan Türk halkının birbiriyle kaynaşması da önemlidir.

 

Türkiye'nin belirli bir su miktarını Suriye ve Irak'a verme mecburiyeti bugün yürürlükteki hukuk kurallarında mevcut değildir. Bunun tek istisnası 1987 yılında imzalanan ve yıllık mı, aylık mı, günlük mü verileceği belli olmadığı için Suriye'nin her an çeşitli taleplerine mesnet teşkil edebilen 500 m3/sn su verme yükümlülüğüdür. Türkiye bu yükümlülükten kurtulmalıdır. Bunun için milletler arası hukukta mukabele bilimsel esasını kullanmalıdır. Bu esasa göre bir tarafın hukuk kaidelerini sadece belirli bir alanda ihlâl etmesi halinde antlaşma uygulanmaz.

 

Türkiye'nin temel siyaseti kendi suları üzerinde egemen olmaksa bu konuda herhangi bir komşu devletle, herhangi bir hukukî yükümlülük içine girmemesi gerekmektedir. Hukukî yükümlülük altına girmesi demek, Fırat ve Dicle sularının münhasıran kendi egemenliği altında olduğu tezine istisna tanımak, bu tezden vazgeçmek demektir.

 

Bu su meselesini jeostratejik bir bütün içinde görmek gerekir. Bir devlet sizden arazi talep ediyorsa, bir devlet sizin için tedhişçi çeteler gönderilmesine yardımcı oluyorsa, o devleti hasım bir devlet olarak görmek gerekir. Hasım bir devleti güçlendirmek, hasım karşısında kendi imkânlarımızı sınırlamak, hasmın hasma olan bir devletle işbirliği imkânlarını aramamak jeostratejik ve diplomatik akla aykırıdır. Bu yüzden Türkiye'nin Arap komşularıyla ilişkilerinde İsrail çok önemli bir unsurdur.

 

Kısaca 1987 antlaşması dışında su konusunda bir başka hukuk kuralı bizi bağlamaz. Türkiye'nin çıkarı bundan bir an önce kurtulmaktır. Her hâlde yeni hükümler altına girmek değildir. Suriye ve Irak'la su sorunu, bu memleketlerle genel ilişkilerimizin çerçevesi dışında görülemez. Bu mesele Orta Doğu meselesindeki güvenlik ihtiyaçlarımızın bütünü içinde tahlil edilir.

 

Alıntı

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

EL THAWRA

YENİ BİR KİTAP... ARAPLAR VE SU, TÜRKİYE İLE SİYONİST REJİM ARASINDA

 

ANKARA, 12/06(BYE)--- Irak'ta yayımlanan günlük El Thawra gazetesinin 11.06.2001 tarihli Arapça internet sayfasında, yukarıdaki başlık altında yeralan Prof. Dr. İbrahim Halil El Allaf imzalı yorumun çevirisi şöyledir:

"Araplar ve Fırat Türkiye ile İsrail Arasında" adlı kitabında Ayda El Ali Seriyeddin, Arap su güvenliğinin Arap ulusal güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olduğu gerçeğinden yola çıkıyor. Arapların kuzey komşusu Türkiye, özellikle Güneydoğu Anadolu'da, Irak ve Suriye'nin su çıkarlarını dikkate almadan sulama projelerini sürdürüyor. Bu arada Siyonist rejimle yalnız askeri güvenlik alanında değil, su alanında da işbirliği, daha doğrusu ittifak yoluna gidiyor. Siyonist rejim ise hala Batı Şeria ve Golan'ın topraklarının yanı sıra sularını tutuyor, Arap sularından daha fazlasını istiyor. Bu konuda Türkiye ile eşgüdüm içinde bulunuyor. Siyonist rejim başbakanlarından biri, bu durumu şu sözlerle dile getiriyor: "Ana su kaynakları Türkiye'de bulunuyor; oradan Suriye, Lübnan, İsrail, Ürdün ve Batı Şeria'ya ulaşıyor. Dolayısıyla İsrail ve Suriye arasında Golan'daki su sorununun en iyi çözümü, Suriye'nin, su kaynaklarını Türkiye'den almasıdır. Biz de elimizdeki bütün su kaynaklarını elde tutacağız. Doğru çözüm de budur."

 

Yazar, "Siyonist rejim Başbakanı Şimon Perez, Siyonist rejimin, Siyonistlerin su gereksinimlerinin yüzde 30'unu elde ettikleri Golan yönünde kuzeye doğru atılımını haklı göstermek için Suriye'yi suyunu Türkiye'den alma yönüne yönlendiriyor" değerlendirmesinde bulunuyor.

 

Yazara göre, Türkler 1996 yılında Siyonist rejimle askeri güvenlik anlaşmasının yanı sıra bu anlaşmayı izleyen anlaşmaları imzalamakla, gelecekteki yönlerini belirleyerek fiziki somut kanıtlarla Araplarla işbirliği yapma eğiliminde olmadıklarını ortaya koymuşlardır. Bu yüzden Arapların çıkarlarını ve haklarını koruyacak tek bir tutum içinde olmaları gerekiyor. Bu da, Dicle ve Fırat nehir sularının, üç ülke, Irak, Suriye ve Türkiye arasında yapılacak nihai bir anlaşmayla adil bir biçimde bölüşülmesinin gereği vurgulanmadan olmaz.

 

Arap Birliği Askeri Dairesi'nce, Türkiye'nin suyu Arap ülkelerine karşı bir baskı silahı olarak kullanma çabası konusunda hazırlanan rapor, Türkiye'nin, gerçekleşmesi durumunda Arap su güvenliği üzerinde zararlı etkiler bırakacak birtakım projeler yoluyla Orta Doğu'da bölgesel rolünü güçlendirmek olarak gördüğü uğraşları konusunda geniş bilgi içeriyor. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ile Türkiye'nin 1987 yılında önerdiği barış suyu projesi, Araplara baskı uygulayıp işlerine karışma aracı olacak. Raporda, Türkiye'nin ister kendi isteğiyle, ister Amerikan baskılarına boyun eğerek Irak ve Suriye'ye akan suyu kesme tehdidine başvurabileceği belirtiliyor. Dolayısıyla Siyonist rejimin bu projelerden yararlandırılması durumunda, bu, Arap düzenini, Arap ve Arap olmayan ülkeleri kapsayacak bir Orta Doğu düzenine dönüşmesi için gerekli koşulların yaratılmasıyla olumsuz yönde gelişmesi için itici bir güç niteliğinde olacaktır.

 

Yazar, 1991 yılında Irak'a yönelik Amerikan-NATO-Siyonist saldırısı sırasında Suriye ve Irak'a akan Fırat sularını kesme kararının altında yatan gerçeği de su yüzüne çıkararak diyor ki: "Siyasi ve askeri bir karardı. Aynı zamanda ekonomik bir karardı. Öyle ki bu karar, Fırat havzasındaki tarımın geleceğinin felaket ve acılarla dolu bir gelecek olacağı yönünde bir uyarı ziliydi."

 

Suyun kesilmesini sağlayan kararın siyasi boyutunu gösteren etkenlerden biri, Türk yetkililerin Suriye ve Irak'a yönelik imalı tehdidi olup Türk yetkililer, hiçbir koşul altında, Colorado nehrinin yatağını Meksika topraklarından tamamen kaydıran Amerikalıların yaptığını yapmayacakları açıklamasını yapmışlardı.

 

Yazar, Türkiye'nin bakış açısına da değinerek eleştiriyor ve "Türkiye suyun bölüşülmesi ilkesini reddediyor. Buna karşılık Suriye, Türkiye ve Irak'ta arazi üzerinde yapılacak araştırmalara göre suyun kullanılması ilkesini ortaya atıyor. Bu arada suyun en dengeli ve daha iyi bir biçimde kullanılması ilkesine dayanarak sulama projelerine öncelik veriyor. Dolayısıyla, üç ülkeden her biri, su projelerine ya da Dicle ve Fırat'ın yıllık su akışına uygun düşecek payları belirlenmeden başkasına zarar vermemeye yönelik uluslararası hukuk kuralları nasıl uygulanabilir" diyor.

 

Türkiye'nin tutumu, Suriye ve Türkiye ile Irak ve Türkiye arasında yapılmış anlaşmaların özüne ters düşüyor. Bu arada Araplar ile Türkler arasındaki komşuluk ruhunun yanı sıra uygarlık, coğrafya ve ekonomi bağlarıyla da uyuşmuyor. Türkiye, üç ülkeden her birinin su payını ulusal çıkarlarına uygun bir şekilde güvence altına alacak bir anlaşmaya varılmasına karşı bir tutum sergilemekle, ABD ve Siyonist rejimi, hegemonya ve zorbalığın yanı sıra Arap varlığının tehdit edilmesine dayanan bölgedeki siyasetlerinin uygulanması yönünde memnun ediyor.

 

Su sorunu ya da Arap su güvenliği olarak bilinen şeyin, Arap ulusal güvenliği ile sıkı bir bağlantısı bulunuyor. Kimileri bunu Arap-Siyonist anlaşmazlığının köşe taşı olarak kabul ediyor. Çünkü Siyonist rejim, Arapların toprak ve sularını, özellikle de Filistin, Ürdün, Suriye ve Lübnan'ın sularını çalmayı sürdürüyor. Türkiye ise Dicle ve Fırat sularının denetimini elinde bulunduruyor. Bu arada Uganda, Ruanda ve Etopya, Nil sularının denetimini ellerinde bulunduruyorlar. Arap Birliği raporunda yer alan en son istatistiklere göre, Arap yurdunun tüketimi için yeterli su oranı 173 milyar metreküp olarak tahmin ediliyor. Oysa halihazırda Arap ülkelerinin gereksinimi 3.5 milyar metreküpü bulmuyor. Bu sayı, nüfusun artmasıyla birlikte artacak. Arap ulusunun karşı karşıya bulunduğu bu büyük tehlike karşısında su sorununu çözüme kavuşturacak Arap planlarının ortaya konması bir zorunluluktur.

 

 

Alıntı

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

eee Birikinti bu kadar BIRIKIME karma hakettin:D

 

Bu birikimine Birazda Araplari eklersen ( yani Suudileri ) onlarin Amerika ve Ortadogu Politikalarinida eklersen Nobel Ödülü de alirsin diye düsünüyorum :dance2:

http://de.wikipedia.org/wiki/Bild:Michaelmoore1.jpg

 

 

bu gördügün Amacamin ismi Michael Moore, "FAHRENHEIT 9/11" diye bir Dokumentasyon Film yapti, Georg Bush ve BUSH asiretinin neredeyse icini döktü, Büyük Capta Silah Tüccarligi yapan BUSH ve yandaslarinin, Amerikayi nasil ve neden savasa sürükledigini gösterdi...(Firmalar... Carlyle Group, ve Haliburton... googlede, bakabilirsin)

 

Bin Laden Ailesinin bu yukardaki sözü gecen Firmalarda büyük Hisseleri var, ayrica Sudiler neredeyse Amerikanin Milli hasilasinin 10% na sahipler. Filmde Bin ladenin Beyaz Sarayda Bush la yemek yedigini görüyorsun, ve PENTAGONDAN (11. Eylül) cikan Dumanlarin vermis oldugu bir Panoramayi ve gülüsmelerini

 

ve daha neler neler, yani Ortadogudaki 50 yildir süren Israil katliamina Suudilerin nicin sessiz kaldigina, Türkiyeye nicin sirtlarini döndüklerine bakarsan Ortaya sessizce desteklenen bir Israil Politikasi cikiyor. Araplarin Türklere karsi yüzillardir süre gelen bir KIN politikasi var...yani Israilin arkasinda Tek Amerikanlar deyil, birde Suudiler var..

 

Zaten günün birinde savas cikacak olursa, araplari temizleme Stratejisi Türkiyenin Gizli yürüttügü ilk Planlardan birisi

 

Allah korusun ama, seninde deginmis oldugun gibi gidisat kötü

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

  • Similar Topics

    • Beklenmedik anda gelen Gülme krizi

      Beklenmedik anda özellikle ciddi ortamlarda hiç alakasız gelen gülme krizleri hakkında duygu ve dusunceleriniz nedir? Sizce Ruhsal bir dengesizlikten mi kaynaklanıyor. Sıra arkadasım arada kendi kendine güler niye gülüyorsun diye soruncada aklına komik bir anının geldiğini soyler ilkokuldayken benimde basıma çok geldiği için ilk ciddiye almadım ama kız biraz dengesiz.

      , Yer: İnsan Psikolojisi

    • İran'dan misilleme uyarısı...

      http://media.haberedikkat.com/images/2013/08/28/ic-iran-israil-misilleme.jpg Fars haber ajansının geçtiği habere göre, İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Mansur Hakikatpur, ABD'nin Suriye'ye saldırması halinde İran'ın misilleme olarak İsrail'e saldıracağını duyurdu. Hakikatpur; 'Eğer ABD Suriye'ye askeri bir müdahalede bulunursa, bölgedeki devrimcilerin nefreti İsrail'in üzerine çevrilecektir' ifadelerini kullandı. Öte yandan Suriye'den de benzer bir açıklama geldi. Baas Partisi'nin önemli

      , Yer: Gündem

    • 6 Bin Doktorun Ortasında Kalp Krizi Geçirdi

      http://cdn1.turkishny.com/stories377/local/121012-kriz.jpg   “Kalp krizi geçirmek için en iyi yer neresi?” gibi bir soru bu konudan uzak kalmak isteyen birçok kişiyi rahatsız edebilir. Fakat kriz kaçınılmazsa o zaman 6 bin doktorun katıldığı bir sağlık kongresi sırasında fenalaşmak bir hastanın başına gelebilecek en iyi şeylerden biri olsa gerek. ABD’de gerçekleştirilen “Amerikan Üniversitesi Acil Doktorları Kongresi” sırasında ziyaretçilerden biri kalp krizi geçirdi. “Şanslı” hastaya kongred

      , Yer: Gündem

    • Meteoroloji'den yağış uyarısı

      [h=2]Meteoroloji, bir haftadır Karadeniz bölgesinde etkili olan yağışlara ilave olarak, yarın sabah saatlerinden itibaren Karadeniz üzerinden gelen yeni bir yağışlı hava kuzey kesimlerde etkili olacağını bildirdi[/h] ANKARA (ANKA) Meteoroloji Genel Müdürlüğü tarafından yapılan son değerlendirmelere göre, yarın Sinop,Samsun, Ordu, Kastamonu, Karabük, Amasya, Tokat, Kars, Ardahan, Ağrı ve Iğdır’da sağanak ve gök gürültülü sağanak yağış bekleniyor. Yağışların öğle saatlerinden itibaren Sinop ve S

      , Yer: Gündem

×
×
  • Yeni Oluştur...