Jump to content

Hammurabi Yasası Ve Marduk-2


nevermore

Önerilen Mesajlar

Hammurabi döneminde «Marduk» olarak okunan (Sümerce: amar-utu) , Babil’in baş tanrısına, bu ses değerleriyle Sümer kayıtlarında rastlanmaması, öteden beri konuyu ilginç kılmıştır.

Ortalama tarih değerleriyle (-1792/ -1750) arasında yaşadığı kabul edilen Hammurabi’nin kanun metninde karşılaştığımız ‘Marduk’ okunuşlu tanrı, daha sonra, yaklaşık -1200’lere doğru bütünlüklü hali verilmiş gibi görünen Enuma Eliş’te, asıl yaratıcı, kahraman, Ea-Enki’nin büyük oğlu, Enlil sıfatlarıyla karşımıza çıkıyor.

Bir olgu olarak saptayalım ki, Babil kıraliyet listesinde, Marduk’la ilişkili kıral isimleri, Hammurabi döneminden çok sonra, -1200’lerden itibaren, yani bir bakıma Enuma Eliş’le birlikte ve giderek artan bir şekilde kullanılmaktadır.

Babil kıralları listesinde, Marduk-Apal-idina (-1174/-1157) Marduk-kabit-ahhesu (-1156/-1139) Itti-Marduk-balatu (-1339/-1331) Marduk-nadin-ahhe (-1098/-1081) Marduk-sapik-zeri (-1080/-1068) Marduk-zeri (-1046/-1033) gibi kıral isimlerine rastlıyoruz.

Sümer-Babil tarihinin incelenmesi sırasında, sadece ‘kavram, kelime’ ses değerlerine (‘okunuş’) bağlı kalmanın ve bu çerçeve içinde yorum geliştirmenin zayıf temeller taşıyacağına çok kez değindik. Yazının kullanımından bu yana geçirdiği evreler, farklı dillerin ortak resim değerlerini kendi sesleriyle aktarmaları, alfabeye geçildiğinde sesli harflerin kaydedilmemesi, yazının sağdan veya soldan başlanarak okunabilmesi, kavram anlamlarının sonraki yazıcılar tarafından farklı yorumlanabilmesi gibi, niyete bağlı olmayan etmenler, aynı özellikteki tanrı isimlerinin çeşitlenmesinin de nedenlerini oluşturmuşlardı.

Enki-Apsu tanrının özelliklerini hesaba kattığımızda Efes, Okenaos, Poseidon… Kavramlarının aslında farklı alfabe ve okuyuş türleri etrafında, aynı tanrının tanımı olduğunu görürüz. Kavram anlamları bakımından da durum böyledir. Örneğin, güzeller güzeli İnanna, başlangıçta Nippur’un genç, alımlı, kutsal suda arınmış, henüz çiftleşmemiş ("bakire") bir genç kızıydı ve ilk cinsel ilişkisini Enlil ile (ama eğer tablet kayıtlarındaki ifadeye güvenirsek...) bir ‘kayık’ta gerçekleştirmişti. Bay Kramer, Enlil’in, Ninlil’e, kesinlikle bir ‘kayıkta’ tecavüz etmiş olduğundan nerede ise emindir.

Bununla birlikte saptamalıyız ki, Bay Kramer gibi uzmanlarımız, konuların daha çok spekülatif yanlarıyla ilgileniyor oldukları için, bu tür ‘kayık’ gibi kavramlar etrafında dolaşıp kalırlar. Onlar, bu çiftleşmede (‘ırza geçmenin’ !) neden bir dağ başında, ovada, elma ağacı dibinde değil de mutlaka ‘kayık’ta gerçekleşmiş olarak aktarılmış olabileceği ile pek ilgilen(e)mezler.

Tabletlerin bu "kayık" kavramına güvenirsek, bir başka büyük Sümer tanrısı, Enki de, bir başka genç kızla yine ’kayık’ta çiftleşmişti. "Kayık", "gemi" gibi motifler, ünlü Nuh tufanının da temel aracı olduğuna göre, bu kavramın, belki bir başka mekân tanımı olarak kullanılmış olabileceği üzerinde durmak gerekli idi. ‘Tecavüz’ sahnesine odaklanan ve ‘gemi-kayık’ kavramının geçmişteki anlamını sorgulamayan yaklaşım, ister istemez, Eski Ahit’in «3 katlı Nuh gemisine» inanmaya da devam etmek zorunda kalır.

Tanrıların hayvan ve bitki dünyası ile ay, güneş, yıldız ve gezegenlerle iç içe geçen yapısı, insanın toprak, şeytanın ateşten yaratılması inancı; güzeller güzeli İnanna’nın « göğün kutsal ineği » olması, Musa döneminde «altın kutsal dana » ya tapılması… vb. motifler, bizlere olağanüstü karmaşa içinde ruhlar, yıldızlar, kurgular dünyası gibi görünse de, bütün bunlar, insan toplumunun en gerçek ilişkilerinin farklı tarihsel dönemlerdeki yansıtıcılarından başka bir şey değildirler; kültür birikimlerini sonraki nesillere devreden eski toplum, şimdiki toplumun bütün değerlerinin başlangıçtaki yaratıcısıdır.

İstanbul medyasının « Kanarya Aslan’ı yuttu » türü başlıklarını çok doğal bir şekilde algılayan bizlerin, eski toplumun « Aslan Kuzuyu; kuşlar tahıl’ı yemiyorlardı » türünden ifadelerinde «mitoloji», « hayaller » vb. arama tavrını bir türlü anlayamamışımdır.

Eski topluma, onun kavramlarına, eski bir toplumun yaşam koşullarını hesaba katarak; modern ayinleri tanıyarak, anane ve öteki kurumların gelişim çizgisini yakalayarak, toplumsal mantığın bireylerce belirlenemeyen değerleri bakımından yaklaşılırsa, eski toplumun kutsal peçesinin ardında bulunan doğal, saf ve en az şimdiki toplum kadar zeki yüzünde bulunan pırıltılarla karşılaşırız. Bütün bir insanlık kültür birikimini, bu insanlığa değil, ay’dan, yıldızlardan gelmiş yabancı varlıklara ait kılma çabasında, hiç olmazsa bir parça, Batı’nın, Mezopotamya topraklarında fışkıran kültürü, bu kültürü yaratanlara layık görmeyen; bunu onların atalarının yaratmış olabileceğine inanmayan tutumu yatar.

Aslında eski toplum, ona, o nasıl ise, olduğu haliyle yaklaşanlara kapısını sonuna değin açan şarklı bir misafirperver gibi davranır. Buna karşılık, ona düşmanca yaklaşanlar, bir ‘şarklı’ düşmanla, bir ‘şark kurnazı’ ile baş edemezler ve tarihi, insan toplumunun elle tutulan gerçek yaşamında değil, ya ‘Tanrıların araba’ tekerlerinin izlerinde, ya da ‘gizemli’ ! uygarlıkların yıldız esintilerinde aramak zorunda kalırlar. (1)

Hammurabi yasalarında ve Enuma Eliş’te anlatılan biçimiyle, tarihçesi erken Sümer dönemlerine değin uzanmasına karşın ‘Marduk’ okunuşlu tanrıyı, eski Sümer-Akad tabletlerinde, şu andaki bilgiler ölçüsünde, « Marduk » ses değerleriyle bulamıyoruz. Bu durumda, önce, Marduk’un, ona atfedilen özellikler bakımından kökeninin, eski kaynaklarda aranmaya çalışılması gerekiyordu.

Marduk okunuşlu tanrıyı, tanrısal büyük oğlu, ilk kez Hammurabi kanun metinleri üzerinden tanıdığımıza göre, Hammurabi’nin bu Marduk okunuşlu tanrı ile bir ilişkisi olması gerektiğinden yola çıkabiliriz.

Hammurabi olarak tanıdığımız ve ortalama tarihsel dizine göre, -1792/ -1750 yıllarında yaşamış olan bu şahıs, tablet yazımlarında ha -( h)am -mu -ra -pi (bi) lu gal, Gallugal Hahammuraba, Kaammu-rapi, Kammuraba gibi okunması mümkün bir şekilde ifade ediliyordu.

Kanun’larının ön ve son söz içeriklerinde Hammurabi, hem kırallığını, kırallar kıralı oluşunu vurgular; hem de, tanrılar tarafından çağırılmış olduğunu, yani tanrısal elçiliğini... Bu durum, Hammurabi döneminde iki erkin, kıraliyet ve dini yetkinin tek elde toplandığını gösteriyor.

Öte yandan, birçok kıral isminin tekrarına karşın, Babil kıraliyet listesinde ikinci bir Hammurabi’ye de rastlamıyoruz. Museviliğin Haham ve Rabin gibi yaşayan dini kategorileri ile ve yine Museviliğin, yola çıktığında Ab-ram iken, tanrı tarafından ‘halkların babası’ yapılması uygun bulununca ‘Ab-ra-ham’ olarak ‘adı’ düzeltilen "Hazreti İbrahim" arasında hiç olmazsa kavramsal düzeyde bir ilişki bulunuyor olabilir. Bu durum, dini çevrelerde, Abraham’ın MÖ. 2000'lerde yaşadığı "rivayet"i ile de pek ters düşmüyor.

Museviliği oluşturan Abram (Avram) (evre) (yevre) topluluğu da, Hammurabi’nin soyu gibi semitik bir ortak geçmişe dayanmaktadır. Hammurabi, bizim ‘Amorit’ler olarak da seslendirdiğimiz bir semitik kavim idi. Fıransızların ‘Amorrhéens’ diye yazdığı, Eski Ahit’e ‘Amorlular’ diye kaydedilmiş bu topluluk ve bu topluluğun tarihte bulundukları alanı, Sümer tabletlerinde ‘Martu toprakları’ olarak buluyoruz.

Martular, erken Sümer dönemlerinden itibaren Sümer tarihinde yer almış görünüyorlar. Bu bakımdan, eğer, Hammurabi, Martu topluluğun tanrısı Martu’yu, Sümer yazımıyla a-mar-utu’yu Marduk sesleriyle tanımış ve aktarmış ise, bunu tamamen kişisel bir kurguyla yapmış olamazdı. O, aidi olduğu topluluğun derinlerde kalan ve kulaktan kulağa aktarılan ilahilerinin tanrısından bahsediyor olabilirdi.

Öte yandan, Martu, Maru, Mari, Amor, Amorit biçimli okuma veya yazmaların anlattığı bu topluluk, Sümer kaynaklarında daima “Batı” bölgesi ile bir ele alınıyordu.

« Bir zamanlar,

Subur ve Hamazi ülkeleri,

Çok (?)-dilli Sümer,

Kıraliyetin ilahi yasalarının büyük ülkesi,

Gerekli her şeye sahip ülke Uri,

Güvenlik içinde (Batı’da) yaşayan Martu ülkesi,

Bütün evren,

İnsanlar tek yürekle,

Övüyordu Enlil'i tek bir ağızdan. »

Sümer tabletlerinde, Martu veya Amurrûm kavramları, Batı’da oturan toplulukların, Batı yönünün de anlatımı idi. Kuşkusuz, bu tabletler « bütün evren » dediği zaman, yukarda da görüldüğü gibi, Sümer ve en yakın ittifak topluluk topraklarını kastediyordu.

Daha önceki dönemlerde bu ‘evren’ kavramının sadece Sümer topraklarından ibaret görülmüş olduğu açıktır. Bu bakımdan Sümerler için yön tasnifi, hiç olmazsa kendini merkez varsayarak yapılıyor olmalıydı. Öyle görünüyor ki,”yevropa” terimine kaynaklık eden ‘yevre’ –ibra’ni semitleri, giderek Martu’ların yerine geçmiş ve Batı kavramı, ‘ibra’ türü bir yazımın yevre biçimli (Rus’lar Musevileri, Abra yazımını kiril alfabesi yoluyla okudukları için, günümüzde de ‘yevre’ sesiyle nitelerler) okunmasıyla türetilmişti.

Yukarıda aktarılan ilahi, Martu ülkesinin, erken Sümer döneminden itibaren, bölgede kurulmuş olan ittifakın ve Enlil, Yel-Ateş kültünün bir parçası olarak değerlendirildiğine kuşku bırakmıyor. Uruk kıralı Enmerkar’ın (bu kavramı Gılgamış veya Dumuzi olarak da anlayabiliriz), Martu’nun Uruk’a saldırısından bahsetmesi; çok daha önceki çağlarda, Enki’nin, « dünya düzeni »ni sağlarken Martuları gözeten, onlara armağan veren tutumu, bu bakımdan pek şaşırtıcı değildir. Anlaşılıyor ki, Hammurabi’nin semitik Amorit topluluğunun ataları olan Martular çoktan, Sümer’in Batı’sına gelmiş durumdaydılar.

Marduk’un Sümer karşılığı a-mar-utu, her halükarda, bu kavramın Utu, Güneş, an, Şamaş, kavramı ile bu topluluk arasında var olan ilişkiye işaret ediyor. Bu nokta, aynı zamanda, benim Tufan yorumlarımda Güneş’i, Bay Kramer gibi, Doğu yönünde değil de, neden Batı’da arıyor olduğumla da ilişkilidir.

Sümerlerin Martu sesiyle tanımladıklarını düşündüğümüz bu topluluk ile ilgili bazı tabletler, bize, « Martu »ların özelliklerini de açıklamaktadır. Martu’ların kişiselleştirilmiş bir anlatım tarzı olarak, bir "kişi" haliyle Martu, bir gün evlenmeye karar vermişti.

Bay Kramer, bu konuyu söyle özetliyor: Martu, Annesine, kendisine bir eş almasını ister: Annesi ona bu konuda öğütler verir. Bu öğütler doğrultusunda Ninab'da büyük bir şölen kurulur ve şölene Kazal­lu'nun koruyucu tanrısı Numuşda, karısı ve kızı ile birlikte katılır. Bu şölen sırasında Martu'nun yaptığı kahramanca gösteriler (bu bolümü içeren pasaj kısmen kırıktır ve büyük bö­lümü anlaşılmamaktadır) Kazallu'lu Numuşda'nın hoşuna gi­der. Ödül olarak Martu'ya gümüş ve lacivert taşı (lapis lazuli) verir; ama Martu kabul etmez; ödül olarak Numuşda'nın kızının elini is­ter. Numuşda bu teklifi sevinerek kabul eder; kızı da razı olur. Fakat kızın yakın akrabalarından birisi Martu'yu şöyle tanıtarak, kızı evlilikten vazgeçirmeye çabalar:

« Çadırda oturan, rüzgârın ve yağmurun (tokadını yiyen ?) bu adam,(Martu)

bilmiyor (?)] dua nedir,

Silahla, dağı yaşadığı yer [haline getiriyor (?)]

Aşırı kavgacı bu adam ülkelere düşman [oluyor (?)],

Dizlerini bükmesi­ni bilmiyor,

Pişmemiş (çiğ) et yiyor,

Ömründe evi olmamış,

Ölünce mezara konmuyor.

Ey... nim, niye Martu'yla evleniyorsun?"

Numuşda'nın kızı Adnigkişar bu tartışmaya basitçe şöyle karşılık verir:

"Martu ile evleneceğim "

(Kramer. Sümerler,Sümer Mitolojisi vb.)

Bu tablette yer alan bilgiler, altın değerindedir ve bize, ‘pişmemiş (çiğ) et yeme’, ‘ölünce mezara konmama’ gibi, her göçer toplulukta mutlaka olması gerekmeyen özellikler hakkında bilgi vermektedir. ‘Pişmemiş et’ yemeği, daha sonra, kutsal erkek et yiyecek türü halinde, Arami ve Hitit kültü üzerinden ‘çiğ köfte’ biçimiyle günümüze değin ulaşacaktır. Doğal olarak,‘çiğ köfte’ geleneğinin şimdi yaşadığı alanlar ile bu Martu topluluğu arasında bir ilişki kurmak aykırı değildir.

Bay Kramer tarafından « Enki ve Dünya Düzeni » başlığı atılarak çevrilen bir tabletde ise, Hammurabi kanunlarının ve Enuma Eliş’in, Marduk’u Enki-Ea’nın ‘büyük oğlu’ olarak nitelemelerini hakli kılacak bir ilişkinin varlığını görürüz. Enki, herhalde kendisine yardımcı olan, kendine tapan bu topluluğu her seferinde ödüllendirmekten geri durmaz. Magan, Dilmun Melam, Marhaşi, Meluhha, Ur, Uruk, Nippur, Dicle ve Fırat’ı dolaşarak, oraları abad eden, oralarda düzen kuran Enki, Martu’lara da armağan olarak, durmadan ‘ sığır’ verir .(2)

« Kent kurmayan, [ev] kurmayan ­Martulara

Sığır verdi Enki armağan olarak »

« Kenti olmayana, atı olmayana,

Martulara sığır verdi Enki armağan olarak »

Tabletin buradaki ifadeleri, Martu’yla evlenen gelinin yakinin gözlemleriyle uyum içindedir: Martular, kent kurmayan, evi olmayan, ölülerini gömmeyen gezgin, avcı, toplayıcı, çoban bir topluluktu.

Enki tanrı ile, bunun Kenan okunuş biçimi arasındaki ilişkiye daha önce değinmiştik. Eski Ahit’in tanrısının,Musevilere durmadan « Kenan topraklarını » vaad etmesinin gerisinde de böyle bir ilişki bulunuyor gibidir:

“O gün Tanrı, Abram(Avram)`la antlaşma yaparak ona şöyle dedi:

“Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan bu toprakları -Ken, Keniz, Kadmon, Hitit*, Periz, Refa, Amor, Kenan, Girgaş ve Yevus topraklarını- senin soyuna vereceğim.”

(Yaratılış)

Tanrı daha sonra Musa döneminde bu vaadini yineler:

“ Söz verdim, sizi Mısır`da çektiğiniz sıkıntıdan kurtaracağım; Kenan, Hitit, Amor, Periz, Hiv ve Yevus topraklarına, süt ve bal akan ülkeye götüreceğim.`“Amor, Kenan, Hitit, Periz, Hiv ve Yevus halklarını senin önünden kovacağım....

(Daha sonra ) İsrailliler Heşbon ve çevresindeki köylerle birlikte Amorlular`ın bütün kentlerini ele geçirerek orada yaşamaya başladılar.”

Bu durumda, Eski Ahit’in, Amorluların, onların ataları Martuların gelenekleriyle karşılaşmasından daha doğal bir şey olmaz. Fakat ilginç bir şekilde, Sümer-Akad tarihinin birçok temel izini bulduğumuz ve tıpkı Enuma Eliş gibi, eski kaynaklardan beslenen Eski Ahit, Hammurabi’nin tanımladığı ve erken Sümer dönemlerinden itibaren var görünen Marduk sesiyle aktarılan bir tanrıya yer vermez.(Sonraki Merodak isimli kırallardan bahsetmiyoruz)

Buna karşılık, Eski Ahit, secere sayımı sırasında, Nemrut okunuşlu tanrıdan, oldukça saygılı bir ifade tarzıyla ve soylarını saydığı öteki ‘kişi’lerde yapmadığı ölçüde geniş açıklamalarda bulunur:

"...Ve Kuş, Nimrod'un babası oldu;

o, yeryüzünde kudretli adam olmaya başladı.

O, Rabbin indinde kudretli bir aver idi; bundan dolayı, ‘Rabbin indinde Nemrud gibi kudretli avcı’, denilir.

Ve, onun krallığının başlangıcı Şinar diyarında Babil ve Erek ve Akkad ve Kalne idi. O diyardan Aşura çıktı ve Nineveyi ve Rehobot-iri, Kalah'ı ve Nineve ile Kalah arasında Reseni inşa etti; büyük şehir budur"

(Tevrat, Tekvin, 10/8-12).

Eski Ahit’in, Marduk’la eşitlendiği anlaşılan Nemrut okunuşuna nasıl ulaşmış olduğunu şu anda bilmiyoruz. Eski Ahit, belki, Nemrut okunuşuna, Tufan döneminden beri Sümer-Akad kayıtlarında bilinen ve Marduk’un da bir özelliği olan Ninurta tanımından; belki Marduk’un ‘güneşin büyük oğul’u özelliğinin Sümer-akad karışımlı bir yazımı olan “en mar utu”/ N M R T ( Eski Ahit yazarları sesli harfleri kaydetmiyordu...) yazımı, sesli harf kullanımına geçildiğinde Nemrut, Nimrut biçimini almıştı...

Kesin olan şu ki, bölge toplulukları, Marduk olarak tanınan tanrının özelliklerini, gökyüzündeki her hangi bir X gezegeninde değil; tanrılar henüz ay ve yıldız dünyasına ulaşmamış iken, erken Sümer oluşumundan itibaren yaşanan gerçek ilişkilerde aramışlardır.

(1) « 2012’de » Marduk’la randevu alışverişinde bulunan yazılar görüyoruz. Tarihi, safsatalara bulaştırma geleneği, « Marduk’la buluşma » tarihiyle başlamadı ve muhtemelen bu tur yazarlarla da son bulmayacak.

« -1649 yılında dünyanın yakınından geçen ve 3661 yıllık devinimini 2012 de tamamlayacak » bir gezegenin var olabilme olasılığı ile Marduk arasında bir ilişkiyi kurabilen bir kitap, ancak bay «vay yahu ! » türünden gazetecilerin tanıtım yazısıyla yayınlanmaya layık bir kitap olabilir.

Marduk konusundan bir safsata üreten yazarların sansızlığı şuradadır ki,-1649 yılı, hiç olmazsa Sümer-Babil kaynakları bakımından, daha dünkü konu kadar, yenidir ve bu dönemlere ait, en küçük bir tarihsel kesinti görünmediği, Babil ve Assur kraliyet listelerinden de görülmektedir

Sümer kaynakları, kendi üzerinden safsata üretilemeyecek ölçüde zengindir. Bu tarihi oldukça ayrıntılı olarak öğrenebilir ve mümkün olduğunca, gerçekleştiği biçimine yakin bir şekilde kurgulayabiliriz. Benim yapmaya çaba gösterdiğim de bundan başka bir şey değildir zaten.

2) Eski Ahit, Kenan kavimlerini söyle sıralar:

« Kenan, ilk oğlu olan Sidon`un babası,

ve Hititler`in, Yevuslular`ın, Amorlular`ın,

Girgaşlılar`ın, Hivliler`in, Arklılar`ın, Sinliler`in,

Arvatlılar`ın, Semarlılar`ın, Hamalılar`ın atasıydı.

Kenan boyları daha sonra dağıldı. »

(Yaratılış 10:15-18)

 

safak açmaza ceviri için tesekkür...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...