3 Sayfadan 1. Sayfa 123 SonuncuSonuncu
Toplam 23 sonuçtan 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
Like Tree13Likes

Konu: Türkiye'de Spiritolojik ve Parapsikolojik olaylar ( Bazı paranormal olaylar)

  1. #1
    nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    10.488
    Konular
    2414
    Blog Entries
    3

    Türkiye'de Spiritolojik ve Parapsikolojik olaylar ( Bazı paranormal olaylar)

    Türkiye’de öylesine bol miktarda parapsikolojik ve spiritoljik fenomen mevcuttur ki, bunların yoğun bir çalışma ile ortaya konulması sonucunda, şaşılacak derecede bir yığın teşkil edecektir. Her türden olan bu olaylar için ise, gene pek çok parapsikolojik ve spiritolojik medyumlar ve süjeler de bulunmaktadır. Halkımızın öteden beri gayet güçlü olan mistik yanı, bu olaylara olağan karşılamalarına yol açmaktadır. Ne var ki halen bilim kuruluşları tarafından bu konular, akademik bir çalışma kapsamına alınmadıkları için, bu olaylar ve konu, hayatı akışı içerisinde kaybolmakta ve unutulup gitmektedir. Fakat bu konuların da muhakkak, ülkemiz bilim müesseseleri tarafından ele alınmaları zamanı yakındır.
    İstanbul’un Fethinin Mukadder Planı
    Türk ulusuna karşı şiddetli bir düşmanlık psikozu içerisinde kıvranan Yunan Melago İdeacıları, Altan Öymen’nin, 27–10–1981 dolaylarındaki günlerde Cumhuriyet gazetesinde gayet güzel özetlediği şekilde, kendilerinin uzak tarihlerinde yaşamış bulunan ünlü bilgilere sahip olmuş olduklarını ve bununla da medeniyet öncülüğü yapmış durumda bulunduklarını öne sürmektedir. Ne var ki, bir millet, yakın ya da uzak geçmişinde yaşamış bulunan ünlü önder ve bilge kişilerin üstün meziyetlerini, genel millet yapısında taşıyorlarsa, onlara sahip çıkmalıdır. Tersi halde kendilerini avutmaktan ve gülünç duruma düşmekten kurtulamazlar.Günümüzün Megao İdeacıları olsa olsa, Sokrat’ı yargılayanların mirasçıları ve onların izleyicisidirler. Yoksa bütün insanlığa mal olmuş olan Plato, Sokrat, Solon, Epikür, Demokrit vs. kadim Yunan bilgelerinin izleyicileri, onların öğretilerine uygun özellikler taşıyan milletlerdir ki bunların sayıları ise, günümüzde bir elin parmakları kadar bile değildirler. Yunan megalo ideacıları, İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından alınışına çok içerlemektedirler. Oysa bu olay, bir İlahi Takdir’dir. Aşağıda okuyacağınız hususlar, bunun kanıtlarından bazılarıdır:
    İstanbul kuşatma altındayken Bizans İmparatorluğunun sonunu belirleyecek gelişmelere ilişkin kehanetler doğru çıkıyordu. Son Bizans İmparatorunun ilk İmparator gibi Constantine adını taşıyacağı söylenmişi ki, Fatih’in karşısında yer alan Bizans İmparatoru Constantine’di. ayrıca dolunayın gökyüzünde bulunacağı sürece İstanbul.’un alınamayacağı söylenmişti.24 Mayıs 1453 gecesi, dolunay olması beklenirken, ay tutulmuş ve gökyüzü uzun bir süre karanlık kalmıştı. Bu kehanetlerin çıkmasından sonra ümitsizliğe kapılan halk, Meryem Ana’nın kutsal saydıkları bir ikonunu kentte dolaştırmak istedi.Ne var ki tören sırasında ikon yere düşmüş ve anormal şekilde ağırlaşan ikonu yerden kaldırmak çok güç olmuştu. Alay yeniden yola koyulduğunda, bu kez şiddetli bir fırtına kopmuştu. Neticede son ümitleri olan bu törenden vazgeçmek zorunda kalmışlardı. Dahası ertesi gün İstanbul’u kalın bir sis tabakası kapladı. Sis kalktığında ise,6.bölümde bahsetmiş olduğumuz ufolojik tezahürler meydana geldi. Fatih’in hocaları ışıkların görünmesini lehde bir işaret olarak yorumlamış, Ayasofya üzerinde görülen ışığın İslam’ın Işığı olduğunu ve kısa bir süre sonra Ayasofya’yı aydınlatacağını söylemişlerdi.





    Xian ve gordonfreeman00 bunu beğendi.

  2. #2
    nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    10.488
    Konular
    2414
    Blog Entries
    3
    Olağanüstü Işınlama Olayları
    Gelibolu’da meydana gelen ve ufolojik tezahürlere ilişkin olarak incelediğimiz, bir alayın bir yer bulutuna girerek ortadan kaybolması olayını, parapsikoloji açısından da değerlendirilebilir ve bir ışınlama vakası olarak ele alabiliriz. Bütün bir alayın ışınlanması gibi ender rastlanan bu olaydan başka, ülkemizde daha küçük kapsamlar çeşitli ışınlanma tezahürlerine de rastlanır.
    Gene Çanakkale sınırları dâhilinde yer alan Geyikli ilçesinde ışınlama yeteneğinden ötürü Tayyareci Hoca adıyla bilinen kişi, Geyikli- Çanakkale arasında kendisini ışınlayarak yolculuk yapardı. Anlaşıldığına göre Çanakkale yöresi, ışınlama uygulamaları için uygun bir saha oluşturmaktadır.
    Eskişehir Sivrihisar’da yaşamış olan Müderris İbrahim Efendinin de Sivrihisar’dan ayrılmadan Hicaza gittiği bilinmektedir. U tür aynı zamanda değişik yerlerde görünme şeklinde tezahür eden ışınlama olaylarına “bilokasyon” diyoruz. Trabzonlular 1940 larda vefat etmiş olan Maçkalı hoca’yla ilgili bilakasyon vakalarını hala daha aralarında anlatırlar.
    Amasya’nın Gümüşhacıköy ilçesine bağlı Gümüşköy’de yaşayan ve vaktini riyazetle geçiren, İbrahim Hakkı adındaki şahıs, ışınlama olaylarıyla ün yapmıştı. İlçe merkezindeki devlet görevlilerinin anlattıklarına göre, jiple giderek bir dini tören için kendisini çağırdıkları her seferinde, onlar daha merkeze dönmeden İbrahim Hakkı Efendinin camiye gelmiş olduğunu görürlerdi.
    İlginç bir ışınlama vakası da mucizevî şifalarıyla tanınan Abalı Dede Türbesiyle ilgili olarak tanık olunmuştur. Türbede bir gece yattıktan sonra şifaya kavuşan bir hasta, ertesi gün refakatçisi ile birlikte yola çıkmamakta direnir. Kendisini orada bırakan bu kişiler, geldikleri taşıt aracıyla köylerine döndüklerinde, hastanın çoktan evine dönmüş olduğunu görürler. Hasta iki köy arasındaki mesafeyi müthiş bir hızla kat etmesini sağlayan bir güç sayesinde geldiğini ve geçtiği yolları hatırlamadığını söyler.
    Kutsal yerlerle ilgili olarak tezahür eden ışınlama fenomenlerinin bir başka örneğini de Kütahyalılar anlatmaktadırlar: 1929 yılında, zamanın Kütahya Valisi, Kütahya Belediye Matbaasının arsasını içindeki, Arap hoca denilen bir yatırın yerinden kaldırılması için emir vermişti. Bu işle görevlendirilen işçilerden ikisi, bu işe kalkışır kalkışmaz, her biri bir başka tarafta olmak üzere, kendilerini Kütahya’nın 5- 6 km. kadar uzağında bulmuşlardı. Daha sonraki çabalar da boşa çıkınca, Vali emrini geri almak zorunda kalmıştı.
    Bir ruhsal varlığın ışık bedeniyle görünmesi şeklinde tezahür eden, değişik türden bir ışınlama olayı, Macit Aray’ın Ruh ve Hayat adlı kitabında anlatılmaktadır: “bir akşam her zamanki kadro ile bir celse tertip etmiştik. Yüksek bir ruh dostumuzdan tebliğ alıyorduk. Celsede bulunanlardan merhum Nuri Gürelli, beklenmedi bir istekte bulundu ve ruha şöyle hitap eti:“Mademki şuur vibrasyonları bizi manen temasa getiriyor, şu halde bana görünmeniz mümkün müdür?”Tebliğ veren ruh, bu temenniyi anlamış ve memnun olmamıştı:- “Size görünebilirim, fakat bu hiçbir şey kazandırmaz.”
    - Çok rica ediyorum bana mutlaka görünün. Çünkü sizi çok seviyorum.
    - Ya! Demek sizin maddi bir görünüşe inanç için ihtiyacınız var
    - Hayır. Sadece bir özleyişten doğan bir dilek bu.
    Konuşma böylece uzadı gitti. Ruh görünmek istemiyordu. Arkadaşımız ve çok sevdiğimiz Turgut Akkaş, Nuri Gürelli’yi isteğinden vaz geçirmeye çalıştı, fakat mani olamadı. En sonunda ruh, u isteği kabule mecbur oldu. Gece yarısını geçmişti. Nuri’nin arabası ile çıkıp gittiler. Karşıyaka Çarşısından geçerlerken, Karadeniz Otelinin önünde otomobil bozuluvermiş. İşletmek mümkün olmayınca otele girmişler. Akkaş yatağa uzanınca karşısında ışıktan bir insan görüyor. Dışarıdaki elektriğin bir oyunu olacak diye gözünü başka ışıksız bir tafra çeviriyor. Bu defa tepeden tırnağa tam manasıyla bir insanın o yanda belirdiğini, gülümsediğini, hareket halinde olduğunu hayretle görüyor. Nuri de o sırada yatmak üzeredir. Akkaş bu gizli ziyaretçinin varlığından Nuri’nin haberdar olmaması taraftarıdır. Onu lafa tutuyor. Fakat Nuri de bu ışık içinde dolaşan varlığın kendilerine güldüğünü görünce, müthiş bir heyecana kapılarak, dualar okumaya, titremeye, görünen varlığa hitap etmeye başlıyor. Bu umulmaz ziyaretçi, hal ve tavırlarıyla, Nuri’ye karşılık veriyor ve bir süre sonra da ortadan kayboluyor.”
    Avukat Yakup Uçok’un anlattığı ve Ağustos 1963 de meydana gelen olay, Hami varlıkların bir grup insanı korumak amacıyla ışınlama olgusunu nasıl kullandıklarını göstermesi bakımından ilginçtir: “ Çorum’dan Ankara’ya gitmek üzere Samsun otobüsü kalabalık bir yolcu grubuyla yola çıkıyor, Kızılırmak köprüsünü geçip Elmadağ yokuşuna geliyorlar. Yokuşun tam ortasında bir tarafında derin uçurum, diğer tarafında sarp yamaçlar bunan yolun kenarında ak saçlı elinde sopa ile bir ihtiyar ortaya çıkıyor. Nur yüzlü ihtiyar elini kaldırarak otobüsü durduruyor. Şoföre hitabe kendinsin arabaya alınmasını söylüyor. Yolcular da görüyorlar. İhtiyarı; şoförün yer yok demsine rağmen, yolcular, “ sıkışıp aramıza alırız ihtiyarı yolda bırakma, al!” diye şoförden rica ediyorlar. Şoför de bunun üzerine “ kapıyı aç, ihtiyarı arkadan al,” diye muavine sesleniyor. Muavin arabadan aşağıya iniyor etrafa bakıyor, ihtiyarı göremiyor. Yolcular da bakınıyor ihtiyarı göremiyorlar. Muavin, şoföre, “ağabey, ihtiyar yok yola devam edelim” diyor yolcular da devam diye bağırıyorlar. Şoförden ses çıkmıyor. Hareket etmiyor. Bunun üzerine direksiyona koşuyorlar ve şoförün abranın fenleri bağlayarak durduktan sonra direksiyon başında öldüğünü görüyorlar. Herkes heyecana kapılıyor. Kimi ihtiyarı arıyor, kimi hayatlarının kurtulduğuna şaşıyor şoförün o yokuşta ölmesi mukaddermiş; eğer İdareci Varlıklar o ihtiyarı yollamamış olsalardı, yolcuların hali ne olurdu?”
    Yüksek Mühendis N:U:’nun başından geçen ışınlama olayı ise, zamanda yapılan paranormal bir yolculuğu kapsaması bakımından çok ilginçtir. N.U., Kurtuluş Savaşı sırasında,Afyon’a bağlı Sandıklı köyü civarındaki bir askeri köprü inşaatında çalışmaktadır. Bir Cuma günü çocukluğundan beri hiç kaçırmadığı Cuma Namazına yetişmek üzere yakınlardaki bir köye gidecekken, elinde olmayan bazı sebeplerden ötürü gecikir. Atına atlayıp yola koyulduğunda, vaktin iyice geçtiğini anlar ve telaşa kapılır. Vakti bilmesine imkân yoktur, çünkü yola çıktığı sırada saati durmuştur! Atını mahmuzlamasına rağmen, atın süratini arttırmadığını görür. Güneş iyice ufka doğru ilerlemiş, N.U.da namaza yetişme ümidini iyice kaybetmiştir. O kadar yolu kat ettikten sonra hiç olmasa köyde biraz dinlenmek üzere yola devam eder. Köy göründüğünde ezan sesi gelmektedir. Bunun ancak ikindi ezanı olabileceğini düşünen N.U. köy camisinin hizasına geldiğinde, yaşlı bir kişiye saati sorar. On ikiyi birkaç dakika geçtiğini öğrenince şaşırır. Hayretle gökyüzüne bakar: Yoldayken ufka aklamış olan Güneşin henüz tepede olduğunu görünce iyice şaşkınlığa düşer! Dahası inşat yerine döndüğünde, oradaki arkadaşları kendisinin öğle üzeri ayrıldığını söylerler.
    gordonfreeman00 bunu beğendi.

  3. #3
    nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    10.488
    Konular
    2414
    Blog Entries
    3
    Atatürk Hakkında Bilinmeyen Gerçekler
    Paranormal tezahürlerin, özellikle de kehanetlerin, hayatında önemli bir yer teşkil ettiğini gördüğümüz Atatürk’ün bir keresinde de spiritolojik bir deneye katıldığını, çeşitli kaynaklardan öğrenmekteyiz: 21 Şubat 1924 gecesi, Atatürk’ün yanı sıra Kazım Karabekir, Maraşal Fevzi Çakma, Ali Fuad, Fevzi ve Cevad Paşaların da bulunduğu bir akşam yemeğinden sonra, Kazım Karabekir’in teklifi üzerine, bir ruhsal irtibat celsesi yapmaya karar verirler. Salonda bulunan çivisiz bir yuvarlak masanın çevresinde toplandıktan sonra, parmak uçlarıyla masaya temas ederler, masa kendiliğinden harekete geçer. Bunu bir işaret olarak kabul eden Karabekir, kimin ruhunu çağıracaklarını sorar: Atatürk’te Abdülhamit’in çağrılmasını ister.Celse operatörlüğünü yürüten Karabekir, sultan Hamid’in ruhunu davet eder ve masa tek rar harekete geçer. Temas kuran varlığa ilk önce ne yaptığını sorarlar ve ıstırap çektiğini öğrenirler. Daha sonra Cevad Paşa Fevzi Paşanın para çantasında ne kadar para olduğunun sorulmasını ister. Fevzi Paşa çantasının içinde ne kadar para olduğunu bilmemektedir. Gelen cevapta Paşanın cebinde tam 35 lira olduğu belirtilir ve cüzdanını çıkaran Fevzi Paşa hayretler içinde parasının kuruşu kuruşuna 35 lira kadar olduğunu görür. Daha sonra Enver Paşanın ruhu çağrılır ve Karabekir “geldinse işaret ver” der demez müthiş bir gürültüyle yerinden fırlayan masa yuvarlanarak salondan dışarıya çıkar. Celsede bulunup da ruhlarla irtibata inanmayanlar, şaşırıp kalmışlardır.
    Hayatı boyunca bazen Atatürk’ün kendisi gelecekteki olaylar, bazen de başkaları Atatürk’ün yakın ve uzak geleceği hakkında ilginç kehanetlerde bulunmuşlardır.
    Atatürk daha 1931 yılında,2. Dünya Savaşının patlamasının yakın olduğunu söylemiş ve bu konudaki düşüncelerini General McArthur’a şöyle anlatmıştı: “ Versay anlaşması, Birinci Dünya Savaşına yol açan nedenlerden hiç birini ortadan kaldırmadı. Tersine rakipler arasındaki uçurumu büsbütün derinleştirdi. Şimdi içinde yaşadığımız barış dönemi, sadece bir ateşkesten ibarettir. Bence dün olduğu gibi yarın da Avrupa’nın geleceği, Almanya’nın alacağı tavra bağlıdır. Fevkalade bir dinamizme sahip olan 70 milyonluk çalışkan ve disiplinli millet, üstelik ihtiraslarını kamçılayacak siyasi bir akıma kendini kaptırdı mı, er geç Versay Anlaşmasını tasfiyeye girişecektir.”
    Atatürk bu sözleri söylerken, Hitler henüz Almanya’da iktidarı ele geçirmemişti. Ne var ki, Atatürk Almanya için böyle bir tehlikenin varlığını görmüş, Alman halkının milliyetçi duygularını ırkçılıkla körükleyen Hitler faşizminin “Avrupa Kıtasını hemen işgal edebilecek bir orduyu kısa zamanda kuracağını” beyan etmişti. General McArthur’a göre, savaşın 1940–45 yılları arasında çıkacağını söyleyen Atatürk, Almanya’nın ancak Amerika’nın savaşa katılmasıyla yenileceğini ifade etmişti. Atatürk hayatının sonlarına doğru da şöyle diyordu:“ Bir dünya savaşı yakındır. Bu savaş sonucundan dünyanın durumu ve dengesi baştanbaşa bozulacaktır.”
    Atatürk aynı şekilde Musolini’nin geleceği hakkında da ilginç açıklamalar yapmıştı: “ Mussolini bir maceraperesttir. Milleti bir uçuruma sürüklemektedir. Her tarafa saldırıyor. Beni Roma’ya davet etti. Antalya’da görüşelim cevabını verdim. Bu adam yüzünden çok şımarmış olan bir millete ders vermeyi çok isterdim, lakin yakında bir küçük millet onlara layık olduğu dersi verecektir. Ve şunu da hatırlatırı ki bir gün gelecek, Mussolini’yi kendi milleti linç edecektir…” Kehanetler aynen gerçekleşti.
    Atatürk, Kurtuluş Savaşından çok önce, İttihatçıların Trakya’da 1907de yaptıkları bir toplantı sırasında, bir Türkiye haritası çizmişti. Orada bulunanların anlattıklarına göre, o zaman hiçbir anlam veremedikleri bu harita, gelecekte, gene Atatürk’ün kuracağı Türkiye Cumhuriyetinin haritası olacaktı. Haritada bugünkü sınırlarımıza uymayan tek bir fark vardı: Atarük bizden ayrılmasını gönlünün bir türlü razı olamadığı Kerkük’ü de Türkiye topraklarına katmıştı.
    Atatürk’ün haberci rüya denilen türden, yıllar sonra yaşayacağı bir sahneyi aynen gördüğü kehanet mahiyetindeki bir rüyasını Dr. Reşit Galip’ten öğrenmekteyiz:“ Mustafa Kemal Ankara’ya geldikten bir süre sonra ilginç bir rüya görmüştü. Rüyasını ertesi gün bana söyle anlattı: rüyamda bana “paşam İnönü’den ne haber?” diye sordunuz. Ben de “vaziyet kritiktir” cevabını verdim. “ Kritik nedir? Anlamadım” dediniz. “bunun cevabını size on beş dakikaya kadar veririm” diyerek odama çekildim. “ Mustafa Kemal bana rüyasını anlattığında düşman henüz İzmir’e çıkmamış ve saldırılarına başlamıştı. İnönü mevkide önem kazanmış değildi. Aradan yıllar geçti. Birinci İnönü Zaferini kazandık ve nihayet İkinci İnönü savaşı başladı. Henüz bu ikinci savaşın neticesinin alınmadığı tehlikeli günlerden biriydi. Mustafa Kemal’in arabası Millet Meclisi’nin önünde durdu. Hemen yanına koşarak telaş ve endişe içinde “Paşam, İnönü’den ne haber ?” diye sordum.Aynen şu cevabı verdi “vaziyet kritiktir” o zaman ben “ kritik nedir? Anlamadım ki” dedim. Mustafa Kemal “ sana bunun cevabını on beş dakikaya kadar veririm” sonra gülümsedi: “ hani Ankara’ya geldikten biraz sonra ben bir rüya görmüştüm, hatırladın mı?” Hafızamı yoklayarak rüyasını anlattım. Gülerek “işte” dedi “rüya aynile vakidir. Ben İsmet’i tanırım. Göreceksin on beş dakikaya varmadan kendisinden muzafferiyet haberi alacağız”. Gerçekten de beş dakika geçmeden bir telgraf gelmiş ve ikinci İnönü savaşının da zaferle sonuçlandığını öğrenmişlerdi.
    Atatürk hakkındaki kehanetlere gelince, bunlardan en ilginci kuşkusuz, kendisinin el falına bakan bir bedevinin söyledikleriydi. Mustafa Kemal arkadaşlarıyla birlikte Bingazi’ye gidiyordu: Trablusgarp Savaşına katılacaklardı. Yolda bir bedeviye rastladılar. Bedevi el falından çok iyi anladığını söyleyerek, genç subayların fallarına bakmayı teklif etti. Hepsi avuçlarını gösterdiler, talihlerini öğrenmek istediler. Sıra Mustafa Kemal’e gelmişti. O, ya fala inanmıyor yahut bir bedevinin kehanetine itimat etmiyordu. Bununla beraber, arkadaşlarının ısrarlarına dayanamadı, elini uzattı. Sarışın subayın yumuşak ellerini sert avuçlarına alan bedevi, bu elin çizgilerine bakar bakmaz yerine fırladı, ayağa kalktı ve büyük bir heyecanla “ sen padişah olacaksın” diye bağırdı, “ padişah olacaksın ve 15 yıl hüküm süreceksin!”. Gülüştüler ve bedeviyi bırakıp yollarına devam ettiler. Aradan yıllar geçti, Mustafa Kemal, Türkiye devletinin Cumhurbaşkanı oldu. Cumhuriyetin on dördüncü yılında hastalandı. Karaciğerinin şiştiğini görenler “içme Paşam” diye yalvardıkları zaman, Atatürk Bingazi yollarındaki falcı bedeviyi hatırlayarak güldü ve “Arap vaktiyle söylemişti” dedi, “ bizim padişahlık nasılsa on beş yıl sürecek” ve ilave etti, “hesapça bu son senemizdir.”. Yıl, 1938 idi…
    Uçakların ilk deneme ve gelişme dönemleriydi. Fransa’da yapılan bir uçak gösterisine, birçok ulusun temsilcileri arasında, Osmanlı Ataşesi olarak Mustafa Kemal de katılmıştı. Gösteriyi izleyenler sırasıyla uçağa bindirilerek gezdiriliyordu. Sıra Mustafa Kemal’e geldiğinde, gösteride bulunan ve genç ataşenin komutanı olan şahıs, birden endişeye kapılarak Mustafa Kemal’in uçağa binmesine engel oldu. Öteki temsilcilerle uçmaya başlayan uçak, kısa bir süre sonra düştü ve içindekilerden hiçbirinin sağ kalmadığı görüldü.
    1929 yılında bir Hintli Mihrace, Atatürk’ü Pera Palastaki 101no’lu odasında ziyaret etmişti. Kimliği ve ziyaret nedeni günümüze kadar sır olarak kalan Mihracenin, Atatürk’e sunduğu bir hediyenin kendisinde de bir sır gizliydi. Bu hediye altın sırma işli, Hint işi bir ipek seccadeydi. Seccadenin üzerindeki desende, bir şamdanın asılı olduğu diz bir kemeri, her kemerin iki yanında birer güvercinin bulunduğu beş kubbeli bir diğer kemerin çevrelediği görülüyordu. Bu bordür motifi fillerden oluşuyordu. Desenin en ilginç unsuru ise, her iki kemerin arsındaki, dal kıvrımı ve gül motifleriyle süslü boşlukta yer alan, Romen rakamlı bir saat kadranıydı. Bu saat 09.08’i gösteriyordu.
    Esrarengiz Mihracenin ziyaretinden 9 yıl sonra, Atatürk hepimizin bildiği gibi seccadede ilenmiş olan saatte, fakat 3 dakika farkla 9’u 5 geçe vefat etmişti. O zaman anlaşıldı ki, ipek seccade bir kehanet mesajı taşımaktaydı.
    Seccade üzerindeki kadranın, çifte anlamlı olması ihtimali de mevcuttur. Bu disk on iki bölümüyle, Burçlar Kuşağını da temsil edebilir. Ancak ne yazık ki, taşıyabileceği astrolojik anlamlar bakımından henüz etüt edilmiş değildir. Çünkü muhtemeldir ki bu muamma dolu disk’in bu açıdan da etüt edilmesi halinde, birçok ilginç sonuçlara ulaşılabilir. Bu seccade halen İstanbul’daki Pera Palas Otelinin Atatürk Odası’nda bulunmaktadır.
    Yukarıdaki olayda da görüldüğü üzere, Atatürk’ün hayatında, kehanetlerin yanı sıra “9” rakamının da kendine özgü ve önemli bir yeri olmuştur. Örneğin, Atatürk’ün doğum yılı olan 1881 rakamı, 9 rakamıyla birçok ilişkiler göstermektedir.
    1+8+8+1=18=2*9 / 1+8=9,8+1=9 / 18=2*9,81=9*9 / 18+81=99
    Atatürk’ün hayatında önemli bir yer tutan ve 9 rakamını vurgulandığı diğer tarihleri kısaca şöyle sıralayabiliriz:
    1899:Atatürk, İstanbul Harp Okuluna girdi.
    Mezuniyetinde aldığı diplomanın numarası, 5998di;
    22–9–1909: İttihat ve terakkinin yıllık toplantısına Trablus delegesi olarak katıldı.
    19–5–1919: vatanı kurtarmak için Samsuna ayakbastı.
    4–9–1919: 13 ilden gelen 33 delegeyle açtığı Sivas Kongresinde Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyeti Heyeti Temsiliyesini kurdu.
    19–19–1919: Erzurum Mebus adaylığını kabul etti;
    19–9–1021: TBMM tarafından kendisini Gazi ünvanı verildi ve 40 yaşındayken Mareşalliğe(müşirliğe)terfi ettirildi.
    Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün nüfus cüzdanı numarası da, 993814-B’di.
    Bu sayı dizisindeki 938 rakamı, Atatürk’ün ölüm yılını ve geri kalan 914 de 9u 14 geçe ölüm saatinin yakın bir benzerini vermektedir.
    Öte yandan Atatürk’ün yaşamında daha böylesine çok sayıda eş zamandaş sayı dizileri vardır. Bunlar, gerçekte Yüksek İlahi Mekanizmanın olayları nasıl bir düzen ve ahenk içinde tertip ettiğinin bir diğer kanıt biçimidir de. Bu türlü eşzamandaş anlamlı tesadüfler dizilerini sizlerde yaşamınızda gözlemleyebilirsiniz.
    0warlock0 ve gordonfreeman00 bunu beğendi.

  4. #4
    nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    10.488
    Konular
    2414
    Blog Entries
    3
    Anlamlı Tesadüfler ve Olağanüstü Örnekler
    C.G.Jung, “synchronicity” prensibiyle açıklamaya çalıştığı “anlamlı tesadüfler” olgusuna karşı hayatı boyunca bir ilgi duymuş ve sürekli olarak araştırmıştı. Jung’un bu konuya ilişkin olarak vardığı sonuçları şu şekilde özetleyebiliriz:
    1- Anlamlı tesadüfler, “şans eseri” meydana gelmesi imkânsız olan ve anlamlı bir şekilde bağlantılandırılabilen rastlantılardır.
    2- Anlamlı tesadüfler, nedensel bir açıklamadan yoksundurlar
    3- Anlamlı tesadüfler, arşetipik bir temele dayanırlar.
    4-Anlamlı tesadüfler, çoğunlukla günlük hayatta ortaya çıkarlar
    Günümüzde parapsikolojinin ilginç bir aştırma sahasını oluşturan anlamlı tesadüflerin en çok rastlanılan türü kişilerin hayatında belirli bir unsurun, örneğin bir rakamın sürekli olarak ortaya çıkması ve kendini sanki bir Nişantaşı gibi hissettirmesidir. Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Prof. Hans Zeisl, işte böyle bir anlamalı tesadüfler zincirini 23 rakamına ilişkin olarak ailece nasıl yaşadıklarını şöyle anlatır:“ Büyükannemle dedemin, annemin ve benim oturduğumuz evlerle büronum numarası hep 23’tü. Bir gün, Montecarlo’ya giden annem, rulette 23 numaraya oynamış ve ikinci denemede kazanmıştı. O sırada da, hem annem hem dedem İlya Ehremburg’un yeni çıkan bir romanını okuyorduk: kitapta rulette 23 numara üzerine oynayıp kazanan bir şahıstan bahsediliyordu”
    Ülkemizde ise 18 Kasım 1980 tarihli gazetelerde, aynı türden bir anlamlı tesadüfler dizisini bu kez, 7 rakamına ilişkin olarak Orgeneral Evrenin yaşadığı açıklanıyordu. Orgeneral Evren bu konuda şunları söylemişti:“ 1917 yılının Kadir gecesi doğmuşum. Bunu ailemden öğrendim. Daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığından doğduğum günün 1917 yılının 7.aynın 7. gününe geldiğini öğrendim. 17 yaşında askeri liseye girdim. Evlenme tarihim 27 Mayıs. 17. Genelkurmay Başkanıyım. Aldığım evin numarası 17, telefon numaramda da 7 var. Evlenme aşım 27dir. 7 Mayısta da Genelkurmay Başkanı oldum. 27 Mayısta Albaydım. Babamın ölümü 7 Mayıs 1957, büyük abimin ölümü 27 Ağustos. Takım Komutanlığım 57. ve 7. Batarya. Alay komutanlığım ise 227. alaydır. Büyük kızımın düğünü 17 Ekimde olmuştur. 12 Eylül harekâtı da Cumhuriyetimizin 57. yılına tesadüf etti. Galiba ölümüm de yedili bir rakam olacak.
    Üzerinde durulması gereken bir husus hem 23 hem de 7 rakamlarının, derin anlamları olup arşetipik rakamlar olmalarıdır.
    Aşağıdaki tren kazaları dizisi anlamlı tesadüfler olayı için çok belirgin bir örnektir. Bu kazalar bir arada ve bir ay içerisinde buluşmak için sözleşmiş gibidirler. İşte bu bir araya getirme işlemi, yeryüzü olaylarını tanzim ve tertip eden Yönetici Ruhsal Planlarının bir kanıt faaliyetinden ibarettir. Onlar sade olması mukadder hale gelmiş bu olayları bir ay içerisinde toplamışlar ve tasarruf güçleri hakkında bir kanıt vermişlerdir. Olaylar şunlardır:
    3-Ocak–1979, Feneryolu tren kazası 4-Ocak–1979, Eskişehir- Polatlı arası önlenen kaza4-Ocak- 1979, Esenkent tren kazası9-Ocak–1979, Behiçbey tren kazası9-Ocak–1979,Gebze tren kazası14-Ocak–1979,Kars tren kazası22-Ocak–1979, Kayseri tren kazası31-Ocak–1979, Haydarypaşa önlenen tren kazası
    gordonfreeman00 bunu beğendi.

  5. #5
    nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    10.488
    Konular
    2414
    Blog Entries
    3
    Anadolu’nun Geçmiş Devirlerinde Devler
    Eski Ahit/ Tekvin:6/4 “Allah oğulları insan kızlarına vardıkları ve bu kızlar onara çocuk doğurdukları zaman, o günlerde hem de ondan sonra yeryüzünde Nefilim (devler)vardı; bunlar eski zamandan zorbalar, şöhretli adamlardı”
    Meksika, Pedro de Los, Rios’daki Elyazması Metinden “dünyanın yaratılmasından 4008 yıl sonra meydana gelen tufandan önce, Anahuac ülkesinde, dev bir ırk olan Tzocuillixeco yaşıyordu; bunlardan birinin adı xelua idi…”
    Dzyan Kitabı, bölüm 2, kıta-XI “onlar(Atlantisliler) bedenlerinin cesametinde olan, dokuz “yati”(8m.) yüksekliğinde devasa heykeller inşa ettiler.”
    Görüldüğü üzere birçok kadim kaynakta söz edilen dev insanların Anadolu’da da yaşamış olabileceğini gösteren birçok kanıt mevcuttur. Bunların en ilgincine kukusuz, 7 Temmuz 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan, Bahri Turgut Okaygün’ün hazırladığı Büyük Memleket Röportajlarının 15.bölümü olan “Şarkı Anadolu’da Köyler ve Köylüler” başlıklı yazıda rastlıyoruz: “Mardin’deki Hasan Keyif tarihi surlarının kapıları geceleri hala bir buçuk metre uzunluğunda muazzam bir anahtarla kilitlenir. Bütün şehir harabeleri ve ekseriyetle sarayların, muhteşem bine ve abidelerin üst kısmı yıkılmış, ikinci kat ve alt taraf sağlamdır bir köylü izinsiz bir ev yaptırmak istemiş, beş on kazma darbesinden sonra bir kubbeye rastlamış ve delerek içeri girmiş. Burada, temin edildiğine göre, bir soba cesametinde büyük bir insan kafasına rast gelinmiş. İskelet mübağalalı bir büyüklükte ve ırarla iddia edildiğine bakılırsa boyu üç metreyi geçiyormuş. Köylü bir hayaletle karşılaşınca kahramanlık yapayım diye, o bulunmaz kafayı kazma ile kırmaya başlamış, sonra farkına varılmış parçalar, toplattırılarak bacak kemikleri ile beraber Maarif Vekâletine gönderilmiştir. Tarih asarı atika ve müstehaseler faslında bir eşine daha tesadüf edilmeyen bu devasa insan iskeletinin akıbetini tahkik ve tamik Ankara’daki arkadaşlara aittir. Bu köylünün kazısında bir hayli de kıymetli eşya bulunmuştur. Yer müsait olsaydı size bu hususta bazı acıklı misaller verebilirdim.”
    Yıllar sonra 15 Ekim 1969 tarihli gazetelerde, gene dev insanların mevcudiyetini ima eden belirtilerin bulunduğuna ilişkin bir haber daha çıkmıştı: “Salihli’de bir yanardağın eteğinde, İ.Ö.2000 yılında yaşamış insanların ayak izleri bulundu. Salihli Demirkööprü Barajının yakınında bulunan, Nebiler köyünün yanındaki sönmüş yanardağda İ.Ö.2000 yılında yaşamış insanların ayaz izleri bulunmuştur. 49 numara ayakkabı büyüklüğünde izleri taşıyan kalıplar derhal tetkik edilmek üzere Ankara’ya sevk edilmiştir.”
    Dev ayak izlerine ait bir diğer haber de,18 Temmuz 1969 günkü gazetelerde yayımlandı: “ Kelkit’te eski insanlara ait, 50-60cm. Uzunluğunda ayaz ileri bulundu. Gümüşhane’nin Kelkit ilçesine bağlı Gümüşözü köyü yakınlarındaki bir dağlık alanda eski çağlara ait olduğu sanılan insanların ayaz izlerine rastlanmıştır. Yetkililer yapılan ilk belirlemelerde, Gümüşözü civarındaki kayalarda,50-60cm. Uzunluğunda insan ayağı izine rastlandığını belirterek, kesin sonucun bölgeye gönderilecek teknik heyetin incelemesinden sona anlaşılacağını bildirmişlerdir.”
    Bunlardan başka Türkiye’nin çeşitli yerlerinde dev mezarlar bulunmaktadır. İstanbul, Beykoz’da Yalıköyü Mescidinin köşesinden ve Gazi Yunus Sokağına gidilen Gazi Yunus Mezarlında, yaklaşık8.5 m. Boyunda 3m. Eninde ve baş kısmı 2m.yüksekliğinde olan bir sanduka bulunaktadır. Üstü toprakla doldurulmuş olan sandukanın ortasında üç büyük çam ağacı, taflan ve defne ağacı vardır. Çorum’un Hıdırlı semtinde ise, Yusuf Bahri Türbesinin yanında, son derece güçlü ve iri yapılı bir şahıs olduğu söylenen Çelebi Gazinin yattığı bir mezar vardır:1.5m. Genişliğinde, baş tarafı 2.5m. Yüksekliğinde olan bu mezarın boyu, 10m.yi bulmaktadır! Herodot tarihinde de komşu ülkelerden Yunanistan’daki Mora Yarımadasında vaktiyle 3,5 metre uzunluğunda bir dev mezarın bulunduğu ve açıldığında içinden, tabut kadar büyük bir cesedin çıktığı yazılıdır.
    Anadolu’da geçmiş devirlerde yaşamış olduğuna inanılan dev insanlarla ilgili tradisyonlar oldukça yaygındır. Naima tarihinde, Bergama Kalesini yaptıran Nemrut Cebbarın bir dev olduğu ve kalenin tepesinden eğilmek suretiyle Bergama Çayından su içtiği yazılıdır. Kütahya Kalesini de “boyları minare gibi olan” devlerin yaptığı söylenmektedir. Kütahya ile Yoncalıdaki Nemrut Kayaları arasında dizilen bu devlerin söktükleri devasa kaya parçalarını birbirlerine aktarmak suretiyle Kütahya Kalesini inşa etmeye başladıklarına, fakat devlerin başkanının üç yüz yaşındaki oğlunun ölmesi üzerine bu inşaatı yarım bıraktıklarına inanılır. Ayrıca Konya’da yer alan Suğla gölünün bağlı olduğu yer altı akıntılarının, bir zamanlar bir dev tarafından tıkandığı ve böylece devin düşmanlarına ait toprakları da suların bastığı anlatılmaktadır.
    gordonfreeman00 bunu beğendi.

  6. #6
    nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    10.488
    Konular
    2414
    Blog Entries
    3
    Bursa ve Uludağ’daki Şaşırtıcı Sırlar
    Bursa’nın 36 km kadar güneybatısında yer alan ve Paul Lucas’ın Agarta’dan gelen dervişlerle karşılaştığı Uludağ, zaman zaman gizemli olaylara sahne olur. İngiliz Daily Chronicle gazetesinin 30 Temmuz 1889 tarihli sayısında, İstanbul’daki bir gazetecinin, Uludağ’da meydana gelen muamma dolu bir kaybolma olayına ilişkin bir haber yer alıyordu:
    Bay Macmillan’ın kaderi, sanki bir gizem perdesiyle örtülüdür. Olay kısaca şöyle cereyan etmiştir: Ünlü yayıncı Macmillan’ın oğullarından biri olan Bay Macmillan, bir geziye katılarak üç hafta önce kadar İstanbul’a gelmişti. Ayın 11 inde buradaki konsolosluğun sekreterlerinden biri olan Bay Hardinge’le birlikte Bursa’ya gitti. 13 ünde bir yardımcıyla birlikte at sırtında Uludağ’a tırmanmaya başladılar. Dağdaki ikinci düzlüğe çıktıklarında, atlarından indiler ve öğle yemeklerini yedikten sonra yardımcılarını atlarının başında bırakarak yürüyerek tepeye çıkmaz üzere yola koyuldular. Dağda biri diğerinden daha yüksek olan iki zirve vardır. Bir süre tırmandıktan sonra, ikiye ayrıldılar ve Bay Hardinge yüksek zirveye yönelirken, Bay Macmillan da arkadaşını daha sonra izlemek üzere ötekine tırmanmaya başladı. Zirveye ulaşan Bay Hardinge, Bay Macmillan’ı aşağıdaki tepede gördü ve mendilini sallayarak ona işaret verdi. Bay Macmillan tepeden inmeye başladı.Ve son kez görüldüğünde inişi hemen hemen yarılamıştı. Arkadaşının yanına gelmediğini gören Bay Hardinge, aşağıya inerek onu son kez görmüş olduğu yere gitti. Bay Macmillan’dan eser yoktu. Bay Hardinge ile yardımcısı, kendisini her yanda aradıktan sonra bulamayınca, Bursa’ya dönerek Tarabya’daki İngiliz Konsolosluğuna, Bay Macmillan’ı tuhaf bir şekilde ortadan kaybolduğunu haber veren bir telgraf çektiler. Bay Macmillan’ın İngiltere’deki akrabaları, haberi öğrenince kendisinin bulunması için hiçbir masraftan kaçınılmamasını bildirdiler.Konsolosluğun tercümanı olan Bay Block, arama ekipleri oluşturarak yetmiş kişiyi çeşitli yönlerde seferber etti ve Bay Macmillan’ı canlı halde bulacak olan kişiye 500 Sterlin, cesedini bulacak olan da 25 Sterlin tutarında ödül vereceğini açıkladı. Arama faaliyetine toplam iki yüz kişi katıldı. Ne var ki, hiçbir sonuç alınamadı. Uludağ yolcularının yanındaki yardımcı ise, her an için, Bay Macmillan’ı işitebilecek bir mesafede bulunduğunu ve kendisini son gördüğünde, tepenin yarısına kadar inmiş olduğunu söylemektedir. Bay Mamillan’ın kaderi hakkında çeşitli tahminler yürütülmektedir. Uludağ çevresinde herhangi bir yolcuyu gözünü kırpmadan öldürebilecek ya da kaçırabilecek olan Çerkez ya da başka kökenli birçok kişi yaşamaktadır. Fakat bunlar ilerini bilen kişilerdir; onu canlı olarak ellerinde tutsalardı isteyecekleri fidyeyi şimdiye kadar çoktan bildirmiş olurlardı. Öldürülmüş olması dâhilinde de, katiller “cesedi bulduklarını” öne sürerek 25 sterlin tutarındaki ödülü isteyeceklerdi. Rehberler ise, Uludağ’da bir yolcunun içine düşebileceği hiçbir yarığın bulunmadığını belirtmektedirler. Böyle bir şey olsaydı dahi, Bay Macmillan’ın cesedinin, arama ekiplerince çoktan bulunmuş olması gerekirdi.
    Macmillan hiç bir zaman bulunamadı ve kendini örten gizem perdesi de aralanamadan öylece kaldı. Macmillan’ın tuhaf bir şekilde ortadan kaybolmasından 48 yıl sonra, Uludağ’da buken ayılar tarafında evlat edinilen çocukların en son örneği olan bir “ayı kız” yakalandı. 1937 yılında Uludağ’ın yamaçlarında avlanmakta olan bir grup avcı, bir dişi ayıyı vurmuşlardı. Aniden ayının ininden fırlayan, güçlü kuvvetli ufak tefek bir yaratık, şaşkınlık içindeki avcılara saldırdı. Bu garip yaratığı etkisiz hale getirdiklerinde, hayretler içinde onun Homo Spiens Ferus, vahşi beşer türünden bir ayı kız olduğunu gördüler. 16 yaşlarındaki vahşi çocuk, bir ayıyı andırıyor ve aynen bir ayı gibi homurdanıyordu. Davranışları da ayılarınkine oldukça benziyordu. Daha sonra Bursa’daki akıl hastanesine teslim edilen ayı kız, beşeri hayata alıştırılmak üzere özel bir bakım altına alınmıştı.
    Uludağ’la ilgili olarak yakın zamanlarda tanık olunan bir diğer gizemli olay da, dağın üzerinde işitilen bir dizi garip patlamaya ilişkindir. 1979 yılında Temmuz ayının son günlerinden Eylül ortalarına kadar, Uludağ’da gök gürültüsüne benzere patlama sesleri duyulmuş ve aynı zamanda, depremi andıran güçlü sarsıntılar hissedilmişti. Uludağ sırrını bu kez de açmadı ve patlamaların mahiyeti anlaşılamadı.
    1952 yılında Uludağ’ın güney yamaçlarından Orhaneli’ne doğru aklaşan iki ufonun görüldüğü UFO gözlemi ile Agartalı devrisin Bursa’da ortaya çıkışını hatırladığımızda, Uludağın gerçekten de farklı mahiyetlerde olan bu gizemli fenomenlerin hepsini irtibatlandırabilecek olan bir takın sırlar taşıyıp taşımadığı sorusu aklımıza takılmaktadır. Uludağ’ın bu adı almazdan önce taşıdığı isimler de çok ilginçtir. Klasik Çağdaki adı Olimpostu; yani tanrıların ikamet ettiği bir dağ olarak biliniyordu. Daha sonra Türkler Anadolu’ya geldiklerinde, inzivaya çekilmiş rahiplere yurt olan bu dağa, Keşiş Dağı demişlerdir. Uludağ 14. y.y.dan itibaren de Türk Dervişlerine mesken olmuştu. Görülüyor ki Uludağ hangi uygarlığın sınırları içinde kalmışsa o kültüre özgü inisiyatik faaliyetler için bir odak noktası oluşturmuştur.
    gordonfreeman00 bunu beğendi.

  7. #7
    nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    10.488
    Konular
    2414
    Blog Entries
    3
    Anadolu’da Yağan Göksel Yiyecekler
    Zaman zaman dünyanın çeşitli yerlerinde, kurbağalardan jelatimsi maddelere kadar değişik türden birçok nesnenin gökten yağmur gibi indiği görülmüştür. Nitekim 16 Haziran 1969 tarihinde, İstanbul’un Kâğıthane semtinde, sağanak şeklindeki yağmurla birlikte kurbağa yağmıştı.

    Kuşkusuz bunların en ilginci, yenilebilir cinsten olan, besin niteliği gösteren maddelerin yağışına ilişkin vakalardır. Bu tür yenilebilir madde yağmuru olaylarının en eski ve en tanınmış örneğine, Eski Ahitte rastlarız:
    Çıkış:16 / 4, 5 “Ve Rab Musa’ya dedi: İşte ben sizin için gökten ekmek yağdıracağım ve benim şeraitimde yürüyecekler mi yoksa değimli, onları imtihan edeyim diye, kavım her gün çıkıp bir günlük devşirecekler. Ve vaki olacak ki, altıncı günde, getirdiklerini hazırlayacaklar ve her gün devşirdiklerinin iki katı olacak.”
    Çıkış:16 / 13, 15 “Ve vaki oldu ki, akşamleyin bıldırcınlar çıkıp ordugâhı kapladılar ve sabahleyin ordugâhın etrafına çiğ düşmüştü. Ve düşmüş olan çiğ kalkınca, işte, çölün yüzünde, toprağın üzerinde, kırağı gibi küçük yuvarlak bir şey vardı. Ve İsrailoğulları görüp birbirine dediler: bu nedir? Çünkü o nedir bilmediler. Ve Musa onlara dedi: bu Rabbin yemek için size verdiği ekmektir.”
    Çıkış:16 / 31 – 36” Ve İsrail evi onun adını mana koydular ve o kişniş tohumu gibi beyaz ve lezzetli ballı yufka gibi idi. Ve Musa dedi: Rab'bin emrettiği şey budur: Mısır diyarından sizi çıkardığım zaman, çölde size verdiğim ekmeği görsünler diye nesiller için ondan bir omer dolusu saklanılsın. Ve Musa Harun’a dedi: bir testi al ve içine bir omer dolusu manna koy ve nesilleriniz için saklanılmak üzere onu Rabbin huzuruna koy. Ve Rabbin Musa’ya emrettiği gibi saklanılmak üzere Harun onu Şehadetin önüne koydu. Ve İsrailoğulları ahalisi olan bir diyara gelinceye kadar, kırk sene mana yediler. Keman diyarı hududuna gelinceye kadar mana yediler.”
    Batıların Eski Ahitteki adıyla mana dedikleri bu tür maddelerin, Anadolu’da sık sık yağdığı görülmekte ve halk arasında genellikle “kutsal helva” diye bilinmektedir. Çeşitli görünümlerde ve tatlarda olabilen mannanın, Suriye, Irak ve İran’da da yağdığına tanık olunmuştur.
    19.yy.ın ünlü gizemli olaylar araştırmacısı Charles Fort, “Lanetlenmişlerin Kitabı” adı kitabında, 1841-1846 yıllarında, Anadolu’ya manna yağdığını belgelemiştir. 1946 yılındaki mana yağmuruna, M.J. Teesdale’in Science and Gossip(3–229)dergisinde yayımlanmış olan bir yazısında da değinilmektedir.
    Teesdale’e göre,1946 yılında Anadolu’daki bir kılık sırasında, birkaç kez mana yağdığı görülmüştür. Üstelik bir keresinden kutsal helva yağmuru, birkaç gün hiç kesilmeden sürmüştür. Charles Fort, 1883 yılında bu kez İstanbul’da tanık olunan bir diğer vakayı da yayımlamıştı: “London Times 25 Aralık 1883: Bit Türk gazetesinde öğrenildiğine göre, 25 Aralık 1883 tarihinde, Üsküdar’da bilinmeyen bir madde olarak tanımlanan bir maddenin kar gibi tanecikler ya da ince tabakalar halinde yağdığı gözlemlendi. Tuzlu bir tadı olan söz konusu maddenin, suda hemen eridiği görüldü.”
    İngiliz bilim dergisi Nature’ın Ocak 1891 tarihli sayısında, Anadolu’da yenilebilir türeden “liken” yağmurunun meydana geldiği belirtilmektedir. Bilim adamlarının liken dedikleri maddeden ekmek yapılmış ve oldukça güzel bir tadı olduğu görülmüştür. Yakın zamanlarda tanık olunan bir kutsak helva yağmuru vakasını da 24 Haziran 1965 tarihli gazetelerden öğreniyoruz:
    Mardin’in Cizre ilçesinin Cudi Dağı yakınlarında bulunan Kivah ormanlarının 50km.lik sahasında, üç günden beri çok miktarda kutsal helva yağmaktadır. Meşe yaprağının üzerine tozşekeri halinde yağan kutsal helvayı köylüler toplayarak satmaktadırlar. Kutsal helvanın kilosu Cizre’de 350 kuruş, Mardin’de beş liradır. Şeker gibi tatlı olan kutsal helva, büyük rağbet görmektedir. Köylüler geceleyin Cudi dağının üzerinden kayan beyaz bulutların ormanlığı üzerinden geçişi sırasında helvanın toz halinde yağdığını söylemektedirler.” Bu olayla Cudi dağının yakın ilişkisi, üzerinde durulması gereken bir husustur.
    gordonfreeman00 bunu beğendi.

  8. #8
    nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    10.488
    Konular
    2414
    Blog Entries
    3
    Yüksekten Düşenlerin Mucizevi Kurtuluşları
    Duruişiti ve kehanet bahislerinde geçen iki ayrı vakada görüldüğü gibi, beşerler, Hami Varlıklar tarafından sürekli bir gözetim ve himaye altında tutulmaktadırlar. Bu İlahi himayenin, özellikle, spatyomdan tertemiz varlıklar olarak fizik plana inen bebekler ve belirli bir yaşa kadar da çocuklar üzerinde yoğunlaştığını ve zaman zaman birer mucize olarak nitelendirebileceğimiz olaylar şeklinde tezahür etiğini görüyoruz. Doğal olarak ölümle ya da en azından ağır yaralanmayla sonuçlanması gereken bazı kazalardan burnu dahi kanamadan kurtulan çocuklara sık sık rastlanmaktadır. Yakın bir tarihte İstanbul Boğaz Köprüsünün girişinde, otoyolun yanındaki dik yamaçtan aşağıya doru yuvarlanan bir otomobildeki bebeğin açık camdan fırlayarak yamacın başındaki çalılara takılıp kazadan sapasağlam çıktığını gazetelerden hatırlarız.
    Çocuklara yönelik İlahi himayenin en çapıcı örneklerini, kuşkusuz yüksek apartman katlarından düşüp de tek bir yara dahi almadan kurtulan çocuklara ilişkin vakalar dizisinde görmekteyiz. Bu tür olayların nispeten kısa bir süre dâhilinde peş peşe sıralanmaları da özellikle düşündürücü bir unsurdur:
    “Bayburt’ta beşinci kattan düşen çocuğun burnu bile kanmadı. Oturdukları evin beşinci katından zemine düştüğü halde burnu bile kanamayan dört yaşındaki Eren Eraslan’ı görenler hem şaşırdılar hem de sevindiler. Babası Köksal Eraslan ve annesi de oğullarına hiçbir şey olmadığı için sevinçten çılgına döndüler. Köksal Eraslan olayı şöyle anlattı: “apartmanın beşinci katında oturuyoruz. Ben hanımla sohbet ederken Eren de balkonda bisikletine biniyordu. Bir ara balkona çıktık ve Eren’i göremedik. Bu sırada komşular geldi ve Eren’in balkondan düştüğünü ancak hiçbir şey olmadığını söylediler. Eren’i yeniden bize veren Allah’a şükürler olsun.”(gazeteler, Aralık 1978)
    “ İstanbul’da çalıştığı inşaatı beşinci katından düşen gencin burnu bile kanmadı. Beş katlı bir yapının beton işinde çalışan Hüseyin Erişkin, harç arabasının ayağına takılması sonucu 22m. Yükseklikten boşluğa uçtu. Yere düşerken de telefon ve elektrik tellerini kopardı. Bu sırada hızı azalan genç işçi, beton harcın üzerine yumuşak iniş yaptı ve kazadan yara almadan kurtuldu. Yere düştükten hemen sonra ayağa kalkan Erişkin, elini yüzünü yıkayıp iş elbiselerini değiştirerek hastaneye kontrole gitti. Kısa bir muayeneden sonra taburcu edilen Erişkin, “ bir anda kendimi boşlukta buldum. Elektrik tellerinin üzerine düştüğümde kontaklar meydana geldi. Kıvılcımlar çıktıkça korktum. Bu kazayı yarasız atlattığım için sevinçliyim.”dedi. Kaza sırasında tellerin kopması sonucu, bölgedeki elektrikler kesildi, telefonlar arıza yaptı.”(gazeteler, Haziran 1979)
    “ Beşinci kattan düşen çocuk sadece dişim ağrıyor dedi. İstanbul’un Yedikule semtindeki evlerinin balkonunda oynarken beşinci kattan aşağı düşen Özlem Kadıoğlu adındaki bir kız çocuğu, mucize eseri ölümden kurtulduktan sonra, sadece “dişim ağrıyor” diye şikâyet etti. Çocuğun balkonda oynarken korkuluk demirlerinin arasına girip, sonra da dengesini kaybederek bahçeye düştüğü belirtildi. Baygın halde Çapa Hastanesine kaldırılan yavrunun sadece çenesinden hafif bir şekilde yaralandığı anlaşıldı.”(gazeteler, Ağustos 1979)
    “Diyarbakır’da hırsızın beşinci kattan attığı çocuk ölmedi. Olay şöyle meydana geldi: Anadolu Ajansı muhabiri Raif Türk’ün evine, eşiyle birlikte işte bulunduğu sırada bir hırsız girdi. Türk’ün 2 yaşındaki çocuğuna bakmakta olan, 10 yaşındaki Duriye Kanat adındaki kız çocuğunun, kendisini ele vermemesi için beşinci kattaki dairenin penceresinden aşağı attı. Feryat ederek sokağa düşen Duriye, yere düşer düşmez ayağa kalkarak “hırsız var” diye bağırmaya başladı. Ancak komşular şok geçirdiğini sandıkları kıza inanmayınca, hırsız da kaçmayı başardı. Hastaneye kaldırılan küçük Duriye’de düşmeden ötürü herhangi bir kırığa ya da eziğe rastlanamadı ve sağlık durumunun gayet iyi olduğu bildirildi.”(gazeteler, Kasım 1980)
    “İstanbul’un Haseki semtindeki bir apartmanın üçüncü katından düşen 9 aylık Coşkun Sürek’in burnu bile kanamadı. Annesi ev işlerini yaparken uyuması için küçük Coşkun’u açık pencerenin dibindeki divana yatırmıştı. Ancak sırtüstü yatırılan bebek bir süre sonra yüzükoyun dönmüş ve emekleyerek pencereye tırmanmıştı. Pencereden uçan Coşkun sokakta duran bir otomobilin kaputu üzerine düşünce, çıkan gürültüye koşan komşular, otomobilin üzerinde ağlamakta olan yavruyu gördüler. Doktorlar derhal Cerrahpaşa Hastanesi Acil Servisine kaldırılan bebeğin hiçbir şeyi olmadığını belirttiler. Sadece sol gözünün altı moraran Coşkun, hastanede bir gün kontrol altında tutulduktan sonra taburcu edildi.”(gazeteler, 20 Aralık 1981)
    Görüldüğü gibi gazetecilerin “mucize eseri” ya da “yumuşak iniş yaptı” şeklindeki ifadelerle açıklamaya çalıştıkları İlahi Himayenin tezahüründen başka bir şey değildir. Hatta yerçekimi kanununun işlevini yitirdiği vakalara dahi rastlanmaktadır. 1950 lerde tanık olunan bu tür bir olayda 2.kat balkonundan yuvarlanan bir çocuğun tam aşağıda duran kesilmiş bir ağacın sivri kök uçlarının ya da ağacın hemen yanındaki inşaat artığı cam ve taş parçalarının üzerine değil de, balkonun çıkıntısının altında, duvarın dibinde yer alan yarım metrelik düz toprak şeridin üzerine düştüğü görülmüştü. Dizlerindeki birkaç sıyrıktan başka hiçbir yara almayan çocuğun özellikle o bölgeye düşmesi inanılmaz bir şeydi. Çünkü yavrucak ya düz bir hat çizerek, ileriye doğru bir eğri çizerek düşmesi gerekirken, görünmeyen bir kuvvet tarafından özel olarak taşınmışçasına, duvarın dibine doğru yani geriye uçmuştu!
    gordonfreeman00 bunu beğendi.

  9. #9
    nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    10.488
    Konular
    2414
    Blog Entries
    3
    Türkiye’deki Manyetik - Çekimsizlik Yokuşları
    14 Temmuz 1980 gecesi TRT’nin yayınladığı “İşte Cumartesi” adlı programda, sonradan büyük yankılar uyandıracak olan bir manyetik yokuştan görüntüler sunulmuştu. İlgili filmde, programın yapımcısı Uğur Dündar, söz konusu yokuşun alt ucunda duran arabasının yanında görülüyordu. Sonra film ekibinin ses kayıtçısıyla birlikte, arabasına biniyor, motorun çalışmadığını gösteriyor ve vitesi boşa alarak arabadan çıkıyordu. Bu arada da yokuşta faal olan gizemli güçler hakkında bilgi veriyordu. Birkaç saniye sonra araba yokuş yukarıya doğru geri geri gitmeye başlıyor ve U.Dündar da arabasının yanında koşarak abasını izlemeye çalışıyor… Gizemli bir güç tarafından yokuş yukarı çekilen araba hızlandıkça U.Dündar da arabasına yetişmekte güçlük çekiyor… Aynen kendisi gibi motorları çalışmayan ve vitesleri boşa alınmış olan arabalarını yokuş yukarı sürüklenmeye bırakan diğer kişiler de onu izliyorlar…
    Bu manyetik yokuş Kırklareli’ndeki Pınarhisar-Demirköy yolu üzerinde, İslambeyli köyünden 1,5km.ötede Istranca dağlarının Karaman Bayırı eteklerinde, Sait Köprüsü denilen yerde bulunmaktadır. Yaklaşık 250 metre uzunluğunda, 20-25 derecelik bir eğime sahiptir. Lüleburgaz Belediye Başkanı Özcan Değirmencioğlu, bu gizemli yokuş hakkında şunları söylemektedir: “ Yöre halkı bu yolu iyi tanır. Zaman zaman bu hatta çalışan şoförler yokuşu alt ucunda duran gizli gücün kendilerini yukarı çekmesini beklerler. Bu onlar için aynı zamanda da eğlence kaynağı olur. Program sırasında ekrana gelen Renault benim arabamdı. Birçok kez bu olaya şahit olmuşumdur. Arabanızla inin yokuştan aşağı. Boşa alın kontağı, ister kapatın, ister çalışır durumda olsun motorunuz. Yokuşun bir yerinde arabanızın iyice yavaşladığını ve durduğunu hissedeceksiniz. Çok değil bir iki saniye sonra arabanız yokuşu geri geri çıkmaya başlayacaktır motor çalışmadığı halde bu geri çıkış, önce yavaştan olacak, sonra hızınız gittikçe artacaktır… Bizler bu hızı ölçtük. Araba 17km.süratle yokuşun başına geri geri çekiliyor.”
    Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesinden Prof. Dr. Hayati Çelebi, konuyla ilgili olarak bir yorum yapmış ve burada araştırmalar yapılaması için çağrıda bulunmuştu: “ Söz konusu yolun yokuş yukarı doğrultusunda çok güçlü bir manyetik alan oluşturan bir tepenin bulunduğu anlaşılmıştır. Bu tepe, arazide dikkatle bakıldığında diğer tepelerden kolayca ayırt edilebilecek niteliktedir. Bundan başka yolun yokuş aşağı doğrultusunda bu olayda etkisi olmayan bir tepe daha vardır. Fakat esas rolü oynayan, sözü edilen ilk tepedir ve bunun önemli bir kısmı manyetik demir filizi olan ve mıknatıs özelliği gösterdiğinden mıknatıs taşı olarak da bilinen magnetitten oluşmaktadır.Kimyasal formülü Fe3O4 olan siyah renkli bu demir filizi, yerin çekim alanı veya bulutlar, yıldızlar ve ay gibi atmosferdeki elektriklenme nedeniyle dıştan çok kuvvetli bir manyetik alanın etkisi sonucu polarizasyona uğramış ve böylece çok güçlü ve şiddetli bir manyetik alan kaynağını oluşturmuştur. Vitesten çıkarıldıktan sonra yokuş aşağı kendi hızı ile hareket eden vasıtalar, zıt yönlü bu manyetik alanın etkisiyle hızlarını yavaş yavaş kaybederek, sonunda eğiminde azaldığı bir noktada durmaktadırlar. Burada oldukça kısa bir süre hareketsiz duran vasıtalar, bu kez aradaki bu alan tarafından küçük bir mıknatısın toplu iğneyi çekmesi gibi kendine doğru çekilerek gittikçe artan bir süratle (17km./saat) zıt yönde yokuş yukarı doğru hareket etmektedirler. Eğer asfalt yol manyetik alan kaynağına kadar uzansaydı, vasıtalar daha çok sürat kazanarak kaynağın olduğu yerde duracaklardı. Önle alınmadığında bu durum belki de çok tehlikeli olacaktı. Sonuç olarak şunu belirtmek isterim ki, her yönüyle ilginç olan bu sahada çeşitli bilimsel gözlem ve araştırmaların yapılmasına gereksinim vardır. Özellikle doğada spontan olarak oluşan bu büyük ve güçlü manyetik alan laboratuarından, fizik bilimine ilişkin yapılacak olan pek çok araştırmalar olabilir kanısındayım.”Toprağın derinliklerinde gömülü olan manyetik bir derin madeninin bu yokuş yukarı çekilme olayına yol açması ihtimalinin yanı sıra, burada, yerçekimi kurallarını tersyüz eden bir anti-gravitasyon alanının mevcut olduğu da düşünülebilir. Çünkü manyetik yokuşu incelemeye gidenler, buradaki gizemli gücün sadece metal otomobilleri değil, yola dökülen suyu da yukarıya doğru çektiğine hayretler içinde tanık olmuşlardır. Üstelik yola inşaat işçilerinin kullandıkları türden bir su terazisi yerleştirildiğinde, aletin içindeki hava kabarcığı yukarı kayacağı yerde aşağı kaymıştır.
    Denildiğine göre, Bolu Dağında ikinci bir manyetik yokuş daha vardır. Burada arabalrı vitesleri boşa alınmadan dahi yokuş yukarı sürükleyebilen çok etkin bir gücün faaliyeti söz konusudur. Aslında dünyanın her yanında daha birçok manyetik yokuş bulunmaktadır. Örneğin bunlardan dördü İngiltere’de yer alır. Bunlardan Electric Brae(elektirk bayırı) İngiliz BBC televizyonunca tüm dünyaya tanıtılmıştır. İngiltere’deki bir diğer manyetik yokuş üzerinde de, yok yerine bir ırmak mevcuttur ve bu ırmak yokuş yukarı akar! Ayrıca Kuzey Amerika’da yedi, Avustralya’da iki, Fransa’da ve İtalya’da da birer manyetik yokuşun bulunduğu bilinmektedir. Bu ülkelerde üzerinde yol bulunan manyetik yokuşların, alt ucuna, yolculara orasının bir manyetik yokuş olduğunu ve ilginç özelliğini açıklayan levhalar dikilmiştir. Kuzey Amerika’da, Kanada’nın New Brunswick kenti yakınlarında yer alan manyetik yokuş, geceleri faaliyete geçmesi bakımından ilginçtir. Güneş batıktan sonra abaların yokuş yukarı çekilmesinin yanı sıra, gündüz aşağı doğru akan bir dere yukarıya doğru akmaya başlamakta, tahta sopalar cam bilyeler yokuş yukarı yuvarlanmaktadırlar. Hatta yokuşun ulaştığı tepedeki kayaları geceleyin yerinden kaldırmak bir hayli kolaylaşır. Buna karşılık yokuş aşağı inmek hem arabalar hem de insanlar için aynen dik bir yokuş tırmanıyormuşçasına bir çaba sarf etmeyi gerektirir. İlginç bir husus da, Avustralya’daki manyetik yokuşlardan birinde, yokuş yukarıya doğru saatte 18km.lik bir hızla kaydıklarının tespit edilmiş olmasıdır. Bu hız Trakya’daki yokuşta görülen çekilme hızıyla aynıdır.
    İngiliz coğrafyacı-gezgin- yazar Egerton Sykes’a göre, akademik çevreler, bilimsel olarak açıklanamayan bu tür “gravitasyonel düzensizlik” sahalarının keşfedilmesine karşı çıkmakta ve olumsuz tepkiler göstermektedirler. Kırklareli’nin manyetik yokuşu da bu çeşit tepkilerle karşılaşmıştır. Ne var ki, bu tür olumsuz yorumlarla unutturulmak istenen manyetik yokuş konusu kapanmış değildir; henüz gündeme yeni gelmiştir.1981 yılı Kasım ayında, manyetik yokuş, bilim Araştırma Merkezinin üyelerince incelenmiştir ve yokuş hakkındaki bilinen genel enformasyona ilaveten, şu önemli hususlar tespit edilmiştir:
    1-Yokuşun tepe kısmında, pusulanın kuzey ucu yere doğru bir sapma göstermektedir. 2-Radyestezik sarkaç, çekim yönünde linear salınım yapmaktadır.3-Kütleleri daha fazla olan objeler, daha büyük bir çekim gücüne maruz kalmaktadırlar. 4-Yokuşu yer aldığı Trakya yöresinde, çok sayıda höyük mevcuttur. Bunların bir “ley” hattı sistemi dâhilinde yer aldıkları düşünülebilir.
    Dünyanın önde gelen fizikçilerinden T. Towsend Brown, elektrikiyet ile gravitasyon arasındaki, Biefield-Brown adıyla anılan bağlantı etkisini 28 yıl süreyle inceledikten sonra, şu kesin sonuca varmıştır: her bir elektromanyetik fenomenin, elekrtogravitasyonel bir bezeri mevcuttur. Bulgularını 1966 yılında yayımlayan Alman bilim adamı Wilhelm Laun ise şöyle diyordu: “ Kökeni elementer partiküle dayanan yerçekimi gücü, elektrik ve manyetik alanın bir birleşik gücüdür…”Einstein’ın öğrencilerinden dr. Erwin Saxl da, elektrikiyet ile yerçekimi arasındaki dinamik bir etkileşim kavramını ortaya atmış ve gravitasyonel sabite’nin hiç de sabit olmadığı sonucuna varmıştı. Bu durumda, elektromanyetik mahiyetteki düzensizliklerin, bulundukları yerlerde, gravitasyonel anomalilere yol açıp açmayacakları sorusu akla gelmektedir. Bu ihtimal göz önüne alındığında, manyetik yokuşların yerçekimini çarpıtan niteliklerinin, dünyanın manyetik alanındaki anomalilerden ileri geldiğini düşünebiliriz.
    Dünya tarihinin değişik dönemlerinde manyetik alanın büyük değişimlere uğramış olduğu bilinen bir gerçektir. Dünyanın eksenlerinin yer değiştirmesi eklenen günlerde yaşadığımıza göre, manyetik alanda bu tür br değişimin oluştuğu bir dönemden geçiyor olmamız oldukça akla yatkındır. Bermuda Üçgeni, Kuzey Amerika’daki Büyük Güller Yöresi, Çanakkale Bölgesi ve Ege Denizi gibi dünyanın çeşitli yerlerinde ortaya çıkan esrarengiz olaylar, Ufolojik tezahürler ve muamma dolu felaketler ile elektromanyetik düzensizlikler arasında daima bir bağlantı kurulabilmesi, bunlara yol açan esas faktörün, dünyanın manyetik alanında meydana gelen söz konusu deişim olabileceğini göstermektedir. Bu durumda manyetik yokuşlarda tezahür eden anti-gravitasyonel etkilerin yukarıda sözünü ettiğimiz yerlerde de görülmesi gayet doğaldır. Nitekim George Van Tassel, Bermuda Üçgeniyle ilgili bir yazısında, bu bölgede oluşan kaybolma olaylarının sebebini gravitasyon etkisi, uçak ya da gemileri önce levite etmekte ve etkinin sürmesi halinde, levite olan obje ya da objeler genişlemekte yani moleküler bir değişime uğramakta ve en nihayet dezentegre olmaktadırlar. Anti-gravitasyonda ötürü, objelerin moleküler yapılarında meydana gelen böyle bir çözülme sırasında, eğer olayı meydana geldiği ortamda nem varsa, bu da iyonlaşmaya yol açmaktadır. Görülüyor ki Çanakkale’deki kaybolma olayını da, Tasel’in bu ilginç savına dayanarak açıklamak mümkündür.
    Bu konunun bir diğer ilginç yanı, anomalilerin yol açtığı olayların, kaybolmaların yanı sıra, uçakların beklenmeyen ve açıklanamayan düşüşlerini de kapsamasıdır. Yani anti-gravitasyonel tezahürlerle birlikte, doğal olmayan bir gravitasyon etkisi, şiddetli bir aşağı çekiş de görülmektedir. Birbirinin zıddı olan bu iki etkinin aynı yerde ortaya çıkması, ancak tek bir olguyla açıklanabilir: bu da, manyetik düzensizliklerin yol açtığı gravitasyonel anomalilerin, bir girdap şeklinde tezahür etmesidir. Girdap biçimindeki oluşumların özelliği, dış yüzeylerinde sarmak şeklinde bir “yukarıya çekme” etkisi meydana getirirken, merkezlerinde bir “aşağı çekme” etkisi oluşturmalarıdır. Nitekim yakın bir tarihte, anti-gravitasyonel tezahürlerin görüldüğü manyetik yokuşun yer aldığı Trakya’da meydana gelen beklenmedik uçak facialarına da, bu türden girdap biçimi bir gizemli güç oluşumunun yol açmış olabileceğini düşünebiliriz.
    Gizemli güçlerin Trakya bölgesindeki mevcudiyetinin, daha başka ilginç paranormal fenomenlere yol açtığını da görüyoruz. Örneğin, 13 Eylül 1946 tarihli gazetelerde, manyetik yokuş gibi Pınarhisar yakınlarında yer alan Vize ve Saray ilçeleri arasındaki Saluk ve Örenli köyleri civarında, 1000dönümlük bir araziden, gündüzleri dumanların geceleri de alevlerin çıktığı yazılıdır. Bu arazideki toprak kendi kendine yanarak kor haline geliyordu. Olayın mahiyetini bir türlü anlayamayan yetkililer, buradan kapkara, sünger gibi bir toprak çıktığını söylemişlerdi. Dahası yanan bölgede sürekli olarak bir sarsıntı hissedilmişti. Edirne’de ise, Selimiye Camii ile Yıldırım semtindeki Hıdır Baba türbesinde, dilekte bulunan kişilerin dileklerinin gerçekleşip gerçekleşmemesine göre sağa ya da sola dönen ya da üzerine çıkan kimseyi döndüren 3 tane kutsal taş vardır. Bursa dışında Türkiye’nin başka hiç bir yerinde rastlanmayan bu “dönen taşların” özellikle Edirne’de ortaya çıkması, burada yani Trakya bölgesinde paranormal olayların oluşmasını sağlayıcı bilinmeyen doğaüstü güçlerin ve yüksek varlıkların bir faaliyet alanı olmasına bağlanabilir.
    gordonfreeman00 bunu beğendi.

  10. #10
    nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    10.488
    Konular
    2414
    Blog Entries
    3
    Türkiye’deki Ruhsal Cerrahi Olayları
    Ruhsal cerrahinin bir dalı sayılan etherik cerrahinin ülkemizde de uygulandığını görmekteyiz. 7 Kasım 1951 yılında, Melih Bey adındaki bir ruhsal varlık tarafından bir celse sırasında yapılan ve medyumun durugörü yoluyla izlediği etherik ameliyat sonucunda, S.Tekelioğlu, yıllarca kendine ıstırap veren basur memelerinden kurtulmuştu. Celseden sona düzenlenen tutanakta, medyumun verdiği enformasyona dayanılarak, bu paranormal cerrahi uygulamasının safhaları şöyle anlatılıyordu:“ Ameliyata başlamadan evvel, medyum tarafından ışıkların söndürülerek sadece ameliyatı yapılacak nahiyeyi aydınlatır vaziyette, bir gece lambasının yakılmasını söyledi. Elektrikler söndürülerek odayı hafif aydınlatan ve şahısları ve eşyayı görmeye oldukça müsait bir lamba yakıldı. Melih bey’in ameliyata lüzumlu alet ve ilaçları birer birer çıkararak ve gömleğini giyerek, yüzüne maskesini takıp ameliyata hazırlandığı, medyum tarafından ifade olundu. Ameliyat sırasında bir gün evvel diplerinden bağladığı basur memelerini, Melih Bey eterle ovalayarak beyazlatmakta ve müteakiben oları kesmekte olduğu ve kesilen memelerin üzeri nitradarjan mahlûlü sürdüğü, sırasıyla anlatılmaktaydı. Memelerin eterle ovuşturulması sırasında ve her defasında daha çok şiddetlenen bir eter kokusu odaya yayılmaktaydı. Bu konunun odanın dışına kadar yayıldığı, Bay S. Tekelioğlu’nun dışarıda bulunan kayınvalidesi tarafından da ifade edilmiştir.”Ameliyatın ertesi günü başında bir ağırlık ve vücudunda bir halsizlik hisseden Tekelioğlu, ameliyat edilen yerin şeklinin değiştiğini ve memelerin kaybolduğunu belirtmişti.
    Türkiye’de, mucizevî şifa tezahürlerinin birçok örneklerine rastlanır. Apor ve ışınlama fenomenleriyle ilgili bölümlerde de sözü geçen, Horasanlı 7 Erenlerden Abalı Dede’nin Ankara Bağlum ilçesindeki Memlük köyünde yer alan türbesi, bu tür mucizevî şifalara sık sık sahne olmaktadır. Buraya her çeşit hasta getirilmekte ve bir gece süreyle türbede yatırılmaktadır. Hastaların sağlıklarına kavuşmuş bir halde ertesi sabah türbeyi terk ettikleri çok görülmüştür.
    Kutsal yerlerde meydana gelen mucizevî şifalardan bir diğerini de 8 Temmuz 1963 tarihli gazetelerde okuyoruz: “Nevşehir’in Kozaklı köyünden, İzzet Ozkan Hatipoğlu adında, 49 yaşındaki bir şahıs, Mevlana Türbesinde dua ederken bayıldı. Kendine geldiği zaman, üç sene evvel işitme hassasını kaybeden kulaklarının açıldığını hayret ve sevinçle gördü.”
    20 Kasım 1979 tarihli gazetelerde ise, kendiliğinden meydana gelen ilginç bir mucizevî cerrahi olayıyla ilgili bir haber çıkmıştı:Balya Dereköyden 23 yaşındaki bir kadın, doğumdan sonra şiddetli bir ağrıyla bayılmıştı. Yanındakilerin gördüğüne göre, çocuk doğduktan sonra çocuk başı büyüklüğünde bir cisim de çıkmıştır. Annenin sağlığı açısından, cisimle birlikte hemen Bandırma Devlet Hastanesine götürülmüşlerdir. Ameliyathaneye alınan hastadan çıkan cismin “rahim” olduğu anlaşılmıştır. Doğa tarafından yapılan bu ameliyat sonucunda annenin içinin temiz, yalnız batında 150-200cm.küp kan olduğu görülmüştür. Doğanın yapmış olduğu ameliyatı hastanede tamamlayarak, yarığı kapattılar. Hastanın sağlığı şu anda çok iyidir. Tansiyonu 8, nabzı ise 100dür. Verileni yemekte hatta a ayağa kalkıp dolaşabilmektedir. Tıp tarihinde mitolojiden bu yana dünyada ilk kez görülen bir olaydır.”
    Bir diğer tür mucizevî cerrahi fenomenine de Peygamber sünneti adı altında rastlıyoruz. “ Kayserinin Talas kasabasında ilkokul üçüncü sınıf öğrencisi 12 yaşındaki Emin Çay adlı çocuk, uykusu sırasında “kendi kendine sünnet olduğunu” hayretle fark etmiştir. Olaydan sonra derhal sünnet yatağına yatırılan Emin, kendisiyle konuşan arkadaşımıza şunları anlatmıştır: “dün bahçede kuş avlamaya çıkmıştım. Serçelere bir tuzak hazırladım. Kuşların gelmesini beklerken ahırın kapısında dalıp uyuyakalmışım. Rüyamda bana kuş vereceklerini dua etmemi söylediler. Fakat vermediler. Uyandığım zaman sünnet olduğumu anladım. Doğru eve koşarak anama babama anlattım. Onlar da çok şaşırdılar, çok korktular” bu inanılmaz olay, bütün kasabada kısa süre içinde duyulmuş ve Emin Çay’ın evi ziyaretçilerle dolup taşmıştır. Halk arasında “Peygamber Sünneti” denilen olaya çok nadir olarak rastlanıldığı öğrenilmiştir.”İslam tradisyonunda, nefes etme yoluyla tedavi etme şeklindeki Psi-tıp uygulamalarının önemli bir yeri vardır. Ne var ki ehil olmayan kişiler tarafından giderek dejenere edilen, çarpıtılan ve üfürükçülüğe dönüştürülen bu tür şifa uygulamalarını yasaklama zorunluluğu doğmuştur. Ancak nefes etme gücüne gerçekten sahip olan ve bu yeteneği yerinde ve adabında uygulanarak beşerlerin hayrına kullanan şifacılara ülkemizde daima rastlanmaktadır. Nitekim Atatürk’ün kendisi dahi böyle bir şifacının yeteneğinden yararlanmıştır. Erzurum bölgesi Umumi Müfettişi Tahsin Uzer’in İstanbul’daki evinde, sinirlendiği bir sırada yüzüne felç gelen Atatürk’ü Beykoz’dan getirtilen bir hoca, nefes etmek suretiyle şifaya kavuşturmuştu. Atatürk de bunun üzerine Beykozlu Hocaya ömrünü sonuna kadar hastalara nefes etme iznini vermişti.
    ManYah ve gordonfreeman00 bunu beğendi.


Sayfa etiketleri:

harun yahya paranormalolaylar

bergama tahtacıları pikniği

mannanın özellikleri

minnoş adında kediler resmi

türk paranormal olaylar

türkiyede paranormal olaylar

macit aray ruh ve hayat hakkinda

ksenoglasi

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140