Toplam 6 sonuçtan 1 ile 6 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Türkiye'de Öteki Sinema ( Fantastik Filmler )

  1. #1
    schizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-2007
    Mesajlar
    6.734
    Konular
    1672

    Türkiye'de Öteki Sinema ( Fantastik Filmler )



    Türkiye film işine geç girmiştir. 1950′lere kadar ülkede endüstri sayılabilecek hiçbir şey yoktu. Yerli öncü Muhsin Ertugrul tiyatro kökenli biriydi. Çoğu statik ve sahneyle sınırlı olan filmleri sinematografik olmaktan kesinlikle uzaktı. 1922 yılından 1940′lara kadar Muhsin Ertugrul için bu alandaki tek kişi denilebilir. Savaşın ardından Türk sineması genişlemeye, . yeni fikirler ve yeni temalar oluşmaya başladı. 1952′de işi Hollywood’da öğrenmiş olan yapımcı Turgut Demirağ Dracula’nın Türk uyarlamasını çekmeye karar verdi. Filmin adıysa doğal olarak Drakula İstanbul’da oldu. Çığır açıcı bu yapımın senaryosu Ali Rıza Seyfioğlu’nun Kazıklı Voyvoda adlı romanı temel alınarak yazılmıştı. Ye, yer Bram Stoker’ın Dracula’sının serbest bir uyarlamasına benzeyen filmdeki en büyük değişiklik Mina karakteriydi. Jonathan Harker’ın ağırbaşlı nişanlısı, burada gayet hoş bir dansöze dönüşmüştü. Rolü oynayan tombul, ama çekici Avusturyalı matmazel Annie Ball, İstanbul’da bir gece kulübünde çalışırken keşfedilmişti. Böylece egzotik göbek danslarının yanı sıra, ikramiye olarak hafiften erotik bir banyo sahnesi fırsatı da elde edilmişti. Bram Stoker’ın romanında sadece üstü kapalı olarak ima edilen bir ayrıntı filmin en ilginç yanıdır’ki Kazıklı Voyvoda adlı tarihi kişilikle Drakula arasında bağlantı kurulur. Bu onbeşinci yüzyılın Romen soylusu, ünvanını en sevdiği idam yöntemiyle kazanmıştı. Bir savaş esnasında 25.000′den fazla erkek, kadın ve çocuğu kazığa geçirtmiştir. Onun can çekişen, çığlık atan ve yavaş yavaş ölen kurbanlarıyla çevrili kanlı bir kazıklar ormanının ortasında, nasıl da keyifle kahvaltı yaptığı anlatılır. Başrolde oynayan Türk beyazperdesinin ustalarından Atıf Kaptanın kel kafalı ve sivri dişli sinsi sürüngen Voyvoda yorumu son derece özgündür. Film tarihçilerinin büyük bölümü, savaş sonrası çekilip dişleriyle kan emen Drakula’yı ilk sergileyen filmin, Christopher Lee’nin oynadığı Hammer’ın Technicolor Dracula’sı olduğunu söyler. Oysa bu konuda ilk olmayı hak edenler Türklerdir. Drakula İstanbul’da, Hammer’ın gişede büyük basan kazanan filminden beş yıl önce gösterime girmiştir.

    O günlerde bu film, yerel endüstri için öncü bir girişimdi. Özel efektler konusunda pek bir şey bilinmiyordu ve her şey sette doğaçlama yapılarak gerçekleştirilmek zorundaydı. Bazen şaşırtıcı sonuçlar elde ediliyordu. Sanat yönetmeni Sohban Koloğlu’nun belirttiği gibi: “Bütün efektler, en basiti bile, bir sürü sorun yaratıyordu. Örneğin bir mezarlık sahnesinde sise ihtiyacımız vardı. Zemine çökmüş ve arkadan ışıklandırılmış duman bulutu yapmak zorundaydık. Ama bunu sağlayacak donanımdan yoksunduk. Peki bu bulutu nasıl sağladık? Çok basit bir şekilde. Ekipten otuz kırk kişi, her birinin ağzında üçer dörder sigara, görüntüye girmeyecek biçimde yere uzandılar ve çekim boyunca durmaksızın sigara dumanı üflediler!
    Drakula istanbul’da gösterime girdiğinde kayda değer bir başarı elde etti, ama bu, Kazıkçı vampirin Türk perdelerinde yemden boy göstermesinden neredeyse yirmi yıl önceydi. Altmışların sonunda, tarihi filmlerin moda olduğu dönemde kel kafalı kötü adam olarak defalarca karşımıza çıkacaktı. Bunların illa, meşhur kılıçlı macera serisi Malkoçoğlu’nun başrolünü Türk süper yıldızı Cüneyt Arkın’ın oynadığı Malkoçoglu Krallara Karşıdır (1967). Popüler bir çizgi roman kahramanı olan Malkoçoğlu onbeşinci yüzyıl Osmanlı sarayının yiğit savaşçılarından biriydi ve sayısız maceralarından birinde Kazıklı Voyvoda ile de karşı karşıya geliyordu.

    Voyvoda yine çizgi roman kökenli başka bir serinin ilk bölümü olan Kara Murat’ta daha büyük bir rol oynuyordu. Burada Kazıklı Voyvoda çoğu onbeşinci yüzyıl gerçek Drakula öykülerinden alınmış bir dizi kanlı olaylar zincirinde yer alır. ‘Huzuruna çıkan Sultan’ın elçileri sarıklarını çıkarmayı reddedince Voyvoda onları kafalarına çaktırır. Onu mutlu edeceğini düşünen sevgilisi Voyvoda’ya hamile numarası yapar. Bunun bir aldatmaca olduğunu öğrenen Voyvoda, kadının bağırsaklarını deşer. En sonunda Sultanın yiğit savaşçısı Kara Murat bu zorbanın eylemlerine son vermekle görevlendirilir.
    Yetmişlerin başmda yapılan Türk kostümlü macera filmlerinin çoğunda olduğu gibi Kara Murat’ta da karşınıza her an bir kırbaçlama, dövüş veya göbek dansı sahnesi çıkabilir. Filmlere fazladan cinsel çekicilik katmak için dansöz Seher Şeniz gibi üstsüz görünmeye hazırlıklı aktrisler kullanılmıştır. Maceranın ayrıntılı kan dökme sahneleri ve cinsel istismarın bu ‘maço’ birleşimi, söz konusu filmlerin hitap etmek istediği yaş, beğeni ve beklenti grubunun genişliğine de dikkat çekiyordu.

    Yönetmenliğini Yavuz Figenli’nin yaptığı Kara Boğa‘da (1974) Voyvoda yine marifetlerini gösterir. Bu filmle sınırları Drakula İstanbul’da tarafından çizilen bölgeye dönüş yapılmıştır. Filmin başlarında bir geriye dönüşle şeytani Voyvoda’nın kambur uşağı tarafından ve bakire kanı kullanılan bir törenle hayata döndürülüşünü izleriz. Daha sonra -yağma, talan ve masum köylüleri yakma, azıcık da şeytana tapma gibi malum zevkleri olan- kara maskeli kötü adamlardan oluşmuş acımasız bir çetenin lideri olan Voyvoda en sonunda cesur bir kahramanın elinde belasını bulur, vampirler için geleneksel olarak uygulanan kalbe kazık çakıp kafasını uçurma yöntemiyle öldürülür. O günden beri Voyvoda ölüdür, en azından Türk sineması için.

    Dracula İstanbul’da 1950lerde Türk sinema salonlarında boy gösteren sayısız fantastik filmden yalnızca biriydi. Boğaziçi kıyılarında dolaşan ilk efsanevi karakter Kazıklı Voyvoda değildi: kendisinden önce Tarzan İstanbul’da (1952) ile Tarzan ve hemen ardından Görünmeyen Adam İstanbul’da (1955) ile Görünmeyen Adam buraları ziyaret etmişlerdi. Daha fazla Doğu etkileri taşıyan bir peri masal olan Balıkçı Güzeli‘nde (1953) dev bir örümcek, Üç Baba Torik‘teyse (1953) uçan bir halı vardı. Olayı günümüze daha uygun bir hale getirmek için mini etekli şirin uzaylılann kullandığı UFO’lar geldi: Uçan Daireler İstanbul’da (1955).



    Böylece şablon otururken uzun yıllar boyunca fantastik Türk sineması üç ana yol izleyecekti. Önce cinleri, dansözleri ve gösterişli kahramanlarıyla Bin bir Gece Masalları tarzında kostümlü maceralar geldi. ikinci olarak Dracula ve Tarzan gibi başarılı Amerikan filmlerinin çeşitli taklitleri. Son olarak da maskeli süper kahramanların, süper kötülere karşı olduğu filmler. Bazen her üçünün bir araya getirildiği tuhaf ve benzersiz melezler üretiliyordu.

    Türk sinemasının -1961 anayasasıyla desteklenip 1980′deki askeri darbeyle sona eren- altın çağı, altmışların, başından yetmişlerin sonuna dek sürdü. Sanatçılara tanınan daha fazla ifade özgürlüğü, izleyicilerin yükselen refahı ve yapımcıların sınır tanımaz para aşkı Türk sinemasında bir patlama yaratırken, aynı zamanda onun çöküşünü de hazırlayacaktı. Yükseliş öylesine hızlıydı ki üstünde çalışılabilecek altyapıyı hazırlama fırsatı bile olmamıştı, zaten bu konuda fazla gönüllü de yoktu. Adeta bir gecekondunun üstüne inşa edilmiş gösterişli bir konak gibiydi ve bina sonunda çökmeye mahkûmdu. 1972′de çekilen film sayısı 301 iken 1980′de 68′e düşmüştü. Yine de devam ettiği süre içinde keyif alınacak şeyler en azından kazanılacak epey para vardı.

    Sektörde ülkeyi altı ana bölgeye ayıran dağıtımcıların borusu ötüyordu. Yapımcılar finansmanı bu güçlü dağıtımcılara peşin satış yaparak sağlıyorlardı. Ana hedef en kısa sürede kazanç sağlamaktı. Temaları senaryo ve yıldızlan belirleyen şey kanıtlanmış gişe başarılarıydı. Boğaziçi’nin iki yakası boyunca kondurulmuş küçük stüdyolardan komediler, cinayet filmleri ve kostümlü dramalar yağıyordu. Film şirketlerinin çoğunun bürosunu barındıran İstanbul’un küçük sokağı Yeşilçam, an kovanı gibi çalışıyordu. Tıpkı Caz Çağı boyunca ucuz melodilerin yuvası olarak bilinen New York’taki Tin Pan Alley gibi, Yeşilçam adı da düşük bütçeli, zevksiz ve ısmarlama yapımlar anlamına geliyordu.


    Önemli yıldızlar yılda yirmiden fazla filmde, çoğu zaman da aynı anda birden fazla filmde oynuyordu. Yapımcının son teslim tarihine yetişebilmek için bir setten kaçırılıp apar topar diğerine götürülen oyuncularla ilgili öyküler vardır. Yazarlar aynı anda birçok senaryo üstünde çalışıyor, bir sayfa sona erdiğinde diğer senaryoya devam etmek için bir masadan öbürüne geçiyorlardı. Daha sonra yardımcı yönetmen kâğıt destelerini toparlayıp kendisini bekleyen çekim ekibine götürüyordu. Yapımcı yönetmen Yılmaz Atadeniz’in de belirttiği gibi, bir film iki aydan kısa bir süre içinde yazılıp çekilip kurgulanıp gösterime sürülebiliyordu. Yönetmen Semih Evin ise dört gün gibi kısa bir sürede profesyonel işi gibi görünen filmler yaratma yeteneğiyle ünlenmişti. Ama bu rekorun muhtemel sahibi, yirmi dört saatte bir filmin tamamını çektiğini iddia eden verimli yönetmen Çetin İnanç’tır. Patlamadan yararlanmak için bir gecede Seher Film, Saner Film, Erler Film gibi şirketler doğuyordu. Bu şirketlerin bir kısmı kısa sürede tarihe karışırken bir bölümü de uzun süre dayanacaktı. Eski bir yönetmen olan Türker İnanoğlu tarafından kurulan Erler Film hâlâ etkin bir güçtür, İnanoğlu’nun getirdiği yeniliklerden biri de diğer ülkelerle ortak yapımlar gerçekleştirmesiydi. İlk önce 1970′te İran, sonra İtalya, Fransa, hatta Hong Kong’la…
    1960′ların ortasında, yani patlama döneminin zirvesinde çizgi romanlar, seriyaller ve ucuz romanlardan alınan kahramanların bir araya getirilişiyle sayısız düşük bütçeli film yapıldı, italyanlar, popüler bir çizgi-romandan alınan Kriminal’i çekerek bu yolu açmışlardı. Bu renkli ve enerjik filmin büyük bölümü İstanbul ve çevresinde çekilmiştir. Herhangi bir telif endişesi taşımayan Türk yapımcı Mehmet Çaydamar, daha ünlü olan Örümcek Adam’ın benzer bir uyarlamasını çekmeye karar verdi. Sonuç Örümcek Adam‘dı (1966). Ertesi yıl Flash Gordon -Türkçe adıyla Baytekin Fezada Çarpışanlar filminde Ming ve kaya adamlar çetesiyle uğraşıyordu. Aynı yıl Fantoma İstanbul’da Buluşalım ile bu kez karşımıza Batman çıkıyordu.

    Çizgi romanlardan esinlenen sinemacıların en etkili olanlarından biri yapımcı yönetmen Yılmaz Atadeniz’dir. Kriminal’in prodüksiyonunu bizzat izlemişti ve İtalyan sadistik foto romanlarında Killing adında benzer bir karakter olduğunun farkındaydı. 1967′de kendi şirketini kurdu ve üç haftadan kısa bir sürede Killing İstanbul’da ortaya çıktı. Kurukafa maskesi ve iskelet benzeri giysisiyle bu önemli karakter, İstanbul sokaklarına bir kıyım görüntüsü getirirken halk filmin çekimlerine büyük ilgi gösterdi.

    Film ticari açıdan büyük bir başarıydı. Bir ay içinde düşük bütçeli bir filmin normal gelirinin üç katını kazanmıştı. Rakip yapımcılar da elbette bu durumdan yararlanmak için hemen harekete geçtiler. 1967 yılı içinde Frankenstein’ın canavarıyla karşılaştığı Killing Frankenstein’a Karşı ve Sihirbaz Mandrake ile karşılaştığı Mandrake Killinge KarsıDişi Killing (1967) ve Franco Nero’nun ünlü karakteri Django’yla bir araya geldiği bir Western uyarlaması - Cango ölüm Süvarisi (1967) bile vardı. Batıda tanınmamasına rağmen Killing’in Türkiye’deki kariyeri yedi filmle daha devam edecekti.
    Bir başka maskeli Atadeniz kahramanıysa 1968 yapımı Kızıl Maske ile karşımıza çıkar. Filmin yönetmeni bu kez Atadeniz’in asistanı Çetin İnanç’tir. Mor giysili Fantom’u, 1930′larda Amerikalı çizgi romancı Lee Falk yaratmıştı. Rakip bir yapımcıysa, Atadeniz’in filmiyle aynı yıl içinde, aynı isimle kendi filmini gösterime çıkarıyordu. 1971’de içine hafiften yumuşak çıplaklık katılmış olarak Fantom bu kez Cavit Yörüklü’nün yönetmenliğinde yeniden karşımızdaydı: Kızıl Maskenin intikamı (1971).


    Atadeniz’in ve onu izleyen sinemacıların en büyük esin kaynağı 1940′ların Amerikan serileriydi. Zorro ve Yalnız Süvari gibi maskeli kahramanlara bir süre sonra Demir Pençe ve Şimşek Hafiye gibi yerel uyarlamalar eşlik ediyordu. Kostümlü kahramanların en ünlüsü olan Süpermen. Süpermen Fantomaya Karşı (1969) ile Türkiye’yi ziyaret etmişti. İki yıl sonraysa Süper Adam (1971) ve Süper Adam Kadınlar Arasında ile geri dönüyordu (1972). Yıllar sonra Christopher Reeve’li filmin elde ettiği başarının ardından başrolünü Tayfun Demir’in oynadığı Türk taklidi Süpermen Dönüyor (1979) gösterime giriyordu. Başrol oyuncularının benzerlerini oynatmanın yanı sıra John Williams’ın orijinal filmdeki müziğinden bile alınlılar yapılmıştı. Filmin yapımcı ve yönetmeni Kunt Tulgar, tek kişilik bir endüstri gibiydi. Yapım ve yönetimden önce işe 1960′larda oyunculukla başlamıştı. Gerilim ve cinayet filmleri çeken şirketi Kunt Film, Tarzan Korkusuz Adam (1974) adlı bir Tarzan ve bir dövüş sanatları filmi bile çekmişti: Ejder’in intikamı. Süpermen Dönüyor filminin şaşırtıcı sefaleti Tulgar’ın akıl sağlığıyla ilgili şüpheler uyandırıyordu. Nasıl bir zihniyet döneminin en pahalı yapımını hiçbir bütçesi olmaksızın uyarlamaya kalkabilirdi ki? Oyuncuların büyük bölümü yarış sonrası ıskartaya çıkarılmış gibi görünen motorların üstüne binip sürekli olarak etrafta dolanıyordu. Bu tür yapımların ucuzluğu, bütün bu alt-türün abartılı bir parodisi olan Yılmaz Atadeniz’in Süper Selami (1979) filmi için büyük fayda sağladı. Filmin beceriksiz kahramanını -bilimkurgu temalarıyla süslenmiş yumuşak seks komedisi Astronot Fehmi’nin (1978) de aralarında olduğu- budala abazan rollerinde uzmanlaşmış komedyen Aydemir Akbaş oynuyordu. Süper Selami’deyse, bir mağarada peştemallı bir guru tarafından Süpermen’e dönüştürülüyordu. Bir sahnede uzun paçalı donunu çıkarmayı unuttuğu için süper güçleri kendisine yardımcı olmuyordu! Filmin kısa süresi içinde yer alan sayısız yumuşak cinsellik sahnesi, hatta muhtemel bir sakso başlangıcı göz önüne alındığında, çok daha sert sahnelerin kesilmiş olabileceği düşünülebilir.


    Neyse ki süper kahramanlı bütün Türk filmleri baştan savma değildi. Karmaşık ve grotesk Üç Dev Adam (1973) şaşırtıcı bir sadizm sahnesiyle açılır. Genç bir kadın boğazına kadar kuma gömülmüştür. Perdede gösterilmese de kötü adamların kadının yüzünü bir takma motor pervanesiyle doğradığını, çetenin dişi üyelerinden birinin çıplak bacaklarına sıçrayan kanlardan anlarız. Tek boyutlu tiplemeleri, hızlı aksiyon formülü ve tuhaf senaryosu (Meksikalı maskeli güreşçi Santo ve Kaptan Amerika, kötü ruhlu Örümcek Adam’a karşı savaşmak için İstanbul’a gelirler!) ile Üç Dev Adam, pek çok filmden çok daha fazla “filme alınmış çizgi roman”dır.

    Üç Dev Adam’daki ilkel sadizme, çizgi roman uyarlaması olmasa bile Türk popüler sinemasında sıkça rastlanır. Parlak çocuk Göksel Arsoy’un yapımcılığını ve başrolünü üstlendiği üç James Bond taklidi film, sinsi bir zulümle doludur. Altın Çocuk’ta (1966) Altan Günbay’ın oynadığı kel kafalı kötü adamla karşılaşır. Siyahlar giyen bu kötü adamın en büyük zevki, çıplak kadınların vucudunda sigara söndürmek, düşmanlarını çivili odalara hapsetmektir.Boynunda ilmik bağlı bir kadın, bir buz tabakasının üstüne çıkmaya zorlanır. Bir ısıtıcı getirerek buzu eritmeye başlayan Günbay, öfke ve şehvet dolu bakışlarla buz eridikçe boynundaki ilmeğin gerilerek kızı boğmasını izler.

    Nispeten daha insaflı bir eğlenceyi, yine bir Santo klonuyla karşılaştığımız Yılmayan Şeytan (1972) filminde izleriz. Binici kıyafeti, çift siperlikli şapkası ve lületaşı piposuyla şişman, bodur bir Sherlock Holmes uyarlamasının arkadaşlığını yaptığı kahramanımız, nefis bıyıklanyla doğrudan Sax Rohmer alıntısı olan kötü adam Dr Şeytan ile mücadele ederler. Doktorun en büyük kozu, hantal hantal yürürken renkli ışıklar ve kıvılcımlar saçan, ambalaj kutularından yapıldığı açıkça belli devasa gümüş bir robottur.
    Yılmayan Şeytanın durumu telif yasalarının uygulanmadığı bir ülkede Türk yapımcıların maruz kaldığı tuzaklara örnek oluşturması açısından ilginçtir. Filmin yapımcı ve yönetmeni Yılmaz Atadeniz’di Kendisinin bilgisi olmadan Yılmayan Adam adıyla bir İtalyan şirketine satılan film, orada L’invicible Bedman (”Görünmez Batman”) oldu. Sonra girişimci İtalyanlar, aynı filmi Ölümsüz Şeytan adıyla ve Amerikan filmi diye tekrar Türklere satmaya karar verdi. Jenerikteki isimlerde İngilizceleştirilmişti. Filmin yönetmeni Robert Gordon’du. Başrollerde Ruth Taylor ve Jack London vardı. Ne yazık ki iş Kunt Tulgar’ı adlandırmaya geldiğinde İtalyanların yaratıcılıkları iflas etti ve ortaya Kunt Brix adı çıktı.Bu talihsiz ifade kuşkusuz filmin Anglo sakson pazarındaki şansını baltalayacaktı.

    Türkiye’de ucuz yapımlar üretmenin kolaylığı ve bürokrasinin olmayışı İtalyan filmcilere çok cazip gelmisti. Yapımcı İtalo Martinenghi 19601ar boyunca kendi ülkesinde Üç Süpermen serisinin kazandığı başarının keyfini sürmüştü Paraya sıkıştığındaysa maliyeti düşürmenin ve işin içerisinde kalmanın yollarını aramaya başladı. 1979 yılında Türkiye’nin nüfuzlu yapımcılarından biri olan Türker İnanoğlu ile birlikte Süpermenler’i çekmek üzere İstanbul’a geliyordu. Sonuçta ortaya çıkan şey üzerine zerre kadar yakışmayan süper kahraman kostümüyle Cüneyt Arkın’ın başrolünü oynadığı bir sopalama komedisiydi. Film bir zaman makinesine göz diken bir avuç salak kanundışı adamın öyküsünü anlatır.

    Seksenlerin ortalarına doğru bu kez cebinde çok daha az parayla gelen Martinenghi her yerde hazır ve nazır Kunt Tulgar’la bir ekip oluşturdu. Birlikte, akıllara zarar Üç Süpermen Olimpiyatlarda (1984) filmini yaptılar. Ed Wood’un bile görmezden geleceği bu film, Martinenghi’nin oğlu Stefano’yu oyunculuk kariyerine başlatmak için bir zemin oluşturma amacı güdüyordu. Filmin büyük bölümü senkronize olamayan diyaloglar, (çoğunu Martinenghi ve Tulgar’ın uydurduğu) kahkaha attırabilecek özel efektler, birbirini izlemeyen senaryo ayrıntıları, tiplemeler ve mekânların yanı sıra bir sürü gereksiz araklama sahne ve komedi olma yolundaki başarısız girişimlerle doludur. Tam pes etmeye karar verdiğinizde filmi biraz canlandırmak amacıyla yeşil kukuletalı gangsterler, içine zor sığdığı mayosuyla maskeli bir kötü kadın ve başka bir gümüş robot - bir başka saçma film olan Üç Süper Adam ve Çılgın Kız‘dan (1973) aşırılmış sahneler eşliğinde ortaya çıkıverir. Bütün bu garipliklerle birlikte gerçekten de tüm kötü filmlerin olduğu gibi, Üç Süpermen Olimpiyatlarda‘nın da çok daha saygın ürünlerin umut bile edemeyeceği güçlü bir büyüsü vardır.


    Bu filmler ciddiye alınması beklenerek yapılmamıştı. Batılı sinemaseverler altmışlardaki Batman’ın televizyon dizisi için neler hissettiyse, Türk izleyicileri de bu filmlerin sahip olduğu sığ mizahın farkındaydı. Süpermen Dönüyor‘da (1979) uzayın derinliklerini ifade edebilmek için kullanılan mavi fona yerleştirilmiş cam Noel ağacı toplarından oluşan galaksinin tarifi imkansız pespayeliğini kimse inkâr etmiyordu. Son derece eğlenceli ve defalarca seyredilebilen bu filmler, mütevazı kaynaklarının onlara emanet ettiğinden çok daha büyük bir izleyici kitlesini hak etmektedir. John Baxter’ın “Science Fiction in the Cinema” adlı kitabında Amerikan dizileri hakkında yazdığı gibi, bu Türk filmlerinin esin kaynağı gayet açıktı: “Sinemaya önem veren herkes için, bu filmlerin kaçınılmaz bir cazibesi vardır.”
    Karanlık çağların yılmaz savaşçısı olarak başrolünü Kartal Tibet’in oynadığı Tarkan serisi biraz daha ciddiye alınmış yapımlardı. 1969-1972 yıllan arasında beş Tarkan filmi yapıldı. Bu filmlerin tarzı, içine bir tutam ‘isimsiz adam / Clint Eastwood’ stoisizmi eklenmiş İtalyan peplum’ları, Herkül filmleri ve altmışların ‘kılıç ve sandalet’ epiklerinin bir karışımı gibiydi. Elinde daima hazır kılıcı ve yanı başında sadık kurduyla -daha çok sevimli bir Alman çoban köpeği- Orta Asya’yı dolaşan Tarkan, kötüleri hizaya getirip güçsüzleri koruyordu. Bu yolculuklan sırasında ahlaksız Vikingler, dev bir ahtapot, kana susamış Amazonlar, kung fu yapan katiller, kötü büyücülerin yanı sıra sayısız iri memeli ve şehvetli dilberle de karşılaşıyordu.

    Aslında temel olarak kostümlü maceralar olmasına rağmen Tarkan serisi birçok çılgın fantastik bölüm de içeriyordu, içlerinde en çılgını olanı Tarkan Alan Madalyon (1972) peçeli bir rahibe ve üstsüz bir dansözün kaçırılışıyla başlar. Şeytani bir büyücü onları devasa bir çarmıha gererek kurban eder. Kanlan kanallardan akarak bir iskeletin üstüne damlamaya başlar ve onu baştan çıkaran vampir bir kadın olarak hayata döndürür. İsveçli eski striptiz sanatçısı Eva Bender’in oynadığı bu kadın Tarkan’ı devasa ve yapışkan bir örümcek ağında tuzağa düşürür. Tarkan Viking Kanı‘ndaysa (1971) kahramanımız insan yiyen dev bir ahtapotla savaşır.
    Tarkan serisi tüm mükemmel fantastik sinema örnekleriyle aynı özellikleri taşır - bir sonraki sahnede ne olacağını asla bilemezsiniz. Ama her ne olacaksa olsun bir şekilde kesinlikle doğrudur. Bu filmlerde, çok keyif veren, ama tam olarak hatırlanamayan rüyaların da özel bir mantığı vardır. Dans sekansları, kanlı bölümleri ve garip özel efektleriyle birlikte bıkkın Batılı film izleyicisini şaşkınlık içinde bırakırlar. En keyif verici yanlarıysa Türkiye manzarasını adeta bir karakter gibi kullanarak filmlere her sahnede klişeleşmemiş farklı bir görüntü ve epik bir hava vermeleridir. Filmleri kısa bir sure içinde peş peşe izlediğinizde Tarkan serisi benzersiz bir etkileyiciliğe sahip neredeyse gizemli ve destansı bir ihtişam taşır.

    Tarkan Gümüş Eyer‘deyse (1970) kahramanımızın köklerini keşfederiz. Ailesi bir çapulcu çetesi tarafından katledilince yetim kalan Tarkan bir mağarada terk edilir ve bir kurt ailesi tarafından sahiplenilerek insanlardan uzak bir şekilde büyür. Daha sonra kendi türü arasında yaşadığı deneyimler onu daima kurtların dostluğunu tercih etmeye zorlasa da insan yönü kendisini hâlâ kuvvetle çekmektedir. Sert, güçlü, ama adil karakteri, kuşkusuz Türk izleyicisi üstünde büyük bir duygusal etki yaratmıştır. Aksiyon filmleri üzerine bir süper yıldız olan Cüneyt Arkın’ın da benzer bir etkisi vardır. Filmlerinin çoğu, yine karakterinin köklerine iner ve onun kendisiyle barışık bir adam olma yolundaki mücadelesini aktarır. Kariyeri boyunca yarattığı klişeleşmiş tip, çok güçlü ama sabrı sınırsız bir adamdır. Geçmişi, her türlü kötü davranışını mazur gösterecek kadar acımasız ve adaletsizdir. Oysa o kendine hâkimdir, hayvanlar ve çocuklarla dostluk kurar, aynı zamanda büyük bir âşıktır. Yine de öfkesi kabardığında önüne geçilemez. Belki Türkler, altmışlar ve yetmişlerde kendi durumlarını da böyle görüyordu. Kayıp imparatorlukları ve kanlı geçmişleri yüzünden Avrupa’dan dışlanmışlardı. Bir tarafta kökten dinci sağcıların, diğer tarafta solcuların birbirleriyle ters düşen talepleri arasında tehlikeli bir denge sağlamaya çalışıyorlardı. Askeri müdahale korkusu daima vardı. En sonunda, 1980 yılında bu müdahalenin gerçekleşmesi doğal olarak sendikaların ve insan haklarının baskı altına alınmasına yol açacaktı Belki de bu tür olaylar Türklerin Tarkan ve Kara Murat gibi gerçek hedeflerine ulaşma veya özgürlük yolunda asla taviz vermeyen kahramanların sabır ve direnişini takdir etmesini sağlamış olabilir. Tarkan serisi gibi popüler fantastik filmler. Solcular tarafından izleyicinin üstünde uyuşturucu etki yaptığı gerekçesiyle sık sık eleştirildi. “Halkın afyonu” faktörü.
    Belki de bu filmleri yorumlamanın bir yolu daha vardı. Her şeye rağmen -Türk toplumu için gerçekten zor bir dönem olan- yetmişlerin ilk yıllarında, hayatın acımasız gerçeklerine karşı bir sığınak vazifesi gören kaçış filmlerindeki ani artış bir rastlantı olamazdı. Bunlar Binbir Gece Masalları tarzında fantastik öyküler veya peri masallarıydı. Bu tür filmlerin yapımı gerek Doğu gerekse Batının sayısız kaynağını yağmalayarak ve gelecek birkaç yıl boyunca artarak sürecekti.








  2. #2
    schizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-2007
    Mesajlar
    6.734
    Konular
    1672
    Her şey Halit Refiğ’in yönettiği Adsız Cengaver (1970) ile başlamıştı. Bu İran ortak yapımının, aralarında dev bir cin, sihirli bir ayna, baştan çıkarıcı bir cadı ve büyülü bir kılıcın da olduğu özel efekt sahneleri Londra’da Rank laboratuvarlannda yapılmıştı. Ardından Ertem Göreç’in yönettiği bir Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler (1970) uyarlaması geldi. Disney klasiğinin öyküsü ve ruhuna sadık kalan bu canlı-çalışma film o yılın tüm gişe rekorlarını kırdı. Benzer yapımların piyasayı istila etmesinin tam zamanıydı: 1971 yılında Ali Baba ve Kırk Haramiler, Aladdin’in Lambası, Binbir Gece Masalları ve Altın Prens Devler Ülkesinde gibi masal filmleri peş peşe gösterime giriyordu. Hatta bir Oz Büyücüsü versiyonu (Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde, 1971) ve iki Külkedisi uyarlaması bile yapıldı. Bu fantastik filmler dalgası sadece birkaç yıl sürecekti. Beyazperdeler kısa süre içinde arabesk diye adlandırılan filmlerin akınına uğradı. Bu, yalnızca Türkiye’ye özgü bir türdü. Kökleri, Mısır’dan ithal edilen Arapça filmlere dayanıyordu. Bu Mısır filmleri kırklı ve ellili yıllarda oldukça popülerdi. Melodramatik senaryoları, keskin hatlı, neredeyse klişeleşmiş karakterleri ve kabare dansları içeren sahneleriyle çok geniş bir izleyici kitlesine hitap ediyorlardı. Özellikle de söz konusu dönemde çalışıp hayatım kazanabilmek için kırsal kesimden büyük şehirlere göç etmiş fakir taşralıların gözdesiydiler. Türk yetkililer, bu filmler aracılığıyla içeri sızmaya başlayan “İslami etkilerden rahatsız olup ithalatını yasakladılar. Bunun üzerine izleyicilerden gelen çağrıya kayıtsız kalmayan Türk yapımcılar, yerli yıldızlar ve mekânlar kullanarak, ama orijinallerden operatik fazlalıklara sadık kalarak Mısır tarzı filmler yapmaya başladı.

    Arabesk söyleyen yıldızlar ve oynadıkları filmler, tıpkı travestilerin fazlasıyla ateşli ve gerçek olamayacak kadar cazibeli bir kadın figürünü yansıtışı gibiydi. Dolayısıyla en büyük ‘kadın’ arabesk yıldızlarından birinin, Bülent Ersoy’un aslında erkek olması şaşırtıcı olmasa gerek. 1980 yılında Londra’da bir cinsiyet değişikliği operasyonu geçiren Bülent Ersoy, geri döndüğünde verdiği bir konser sırasında sağcı bir fanatik tarafından silahla yaralanmıştı. Yetmişler boyunca, en az arabesk filmler kadar kanlı ve intikam dolu polisiye filmler türedi. Richard Harnson ve Gordon Mitchell gibi ithal “yıldızlar bir sürü düşük bütçeli gerilim filminde boy göstermeye başlıyordu. Bunların bazıları, Guido Zurli’nin yönettiği Hedef (1978) veya Faruk Agrama’nın yönettiği Babanın Arkadaşı (1972) gibi filmler, en az kendilerine esin kaynağı olan İtalyan orijinalleri kadar iyiydi. Şahit (1978) ve Belalı Elmaslar (1984) gibi diğerleriyse, bir erdem kabul edilmediği sürece beceriksizliğin sınırlarını zorluyorlardı. Türk sinemasının Ed Wood’u Kunt Tulgar bu türe de damgasını vurdu. 1983′te yaptığı Gizli Kuvvet şaşırtıcı bir çalışmadır. Filmin büyük bölümü insana kameranın kirlenen merceğini silmeyi unutmuşlar hissi veren garip bir sis fıltresiyle çekilmişti. Bu bozma efekti, zaten akıl almaz olan senaryoya daha da tuhaf bir boyut katıyordu. Filmin başlıca kötü karakterlerinden biri zenci bir suikastçıydı. Rol aldığı sahneler öyle karanlıktı ki, zavallı adamın yüzünün ayrıntılarını seçebilmek imkânsızdı.


    Bu polisiyeler ve aksiyon filmleri sayesinde, Türk sinemasının en büyük değerleri ortaya çıkıyordu: bir sürü çok başarılı kötü adam karakterleri. Erol Taş ve Akan Günbay gibi ağır topların gerçek bir canlılık ve inandırıcılıkla oynadığı “büyük suçlu” rolleri onları nefret etmekten zevk aldığınız Sydney Greenstreet ve Erıch von Stroheim gibi adamlar kategorisine sokuyordu. Onların çömezleriniyse Yılmaz Koksal ve Behçet Nacar gibi isimler oynuyordu. Polisiye filmlerde oynayarak kariyerini yaratmış olan Köksal, Jack Palance’ın serinkanlı ve sıkı olduğu gençlik dönemini çağrıştırıken Nacar da Richard Vidmark’ın Tommy örnek alınarak çizilmiş intikamcı ve çılgın bir tipti.






    Kırklar ve ellilerin Amerikan filmlerinde olduğu gibi Türk sinemasında da matinelerin idolü “iyi adam” pek kimsenin umurunda değildir. Bu filmlerin gerçek yıldızlan daima karanlık tarafta yaşayanlardır. . Bütün klasik anti-kahramanlar gibi kendi işleriyle uğraşırken soysuz bir yetkiliyle karşılaşırlar. Türün tartışılmaz yıldızı Cüneyt Arkındır. Dudaklarında alaycı gülümseyişi ve daima hazır yumruklarıyla kötüleri bozguna uğratıp düşük bütçeli filmlerin görkemli destekçisi olmaya hazırdır. Aslında bir tıp doktoru olan (ve hâlâ mesleğini sürdüren) Cüneyt Arkın’ın kariyeri 1960larda Hafit Refiğ’in Gurbet Kuşları (1964) ve Haremde Dört Kadın (1965) gibi filmlerinde yakışıklı jönü oynayarak başlamıştır. Zaman içinde Maden (1978) gibi politik melodramlarda daha ciddi roller alsa da Türk izleyicisi onu Belalı Hayat (1968) ve Son Vurgun (1968) gibi filmlerin sıkı dövüşçüsü olarak tanır. İnsan Avcısı‘nda (1975) bir polis şefinin düzenbaz kardeşini canlandırır. Arkın’ın karısı doğum sırasında ölür ve kendisi başarısız bir soygun girişiminde tutuklanır. Polis şefi olan kardeşiyse, onun oğlunu dürüst ve yasalara saygılı biri olarak yetiştirir. Arkın hapisten çıktığında, oğlunun kaçırıldığını öğrenir. Bir kez daha -ama bu kez adaletin yanında yer alarak- yeraltı dünyasına girmek zorundadır. Yetmişlerin ortasında polisiye ve gangster melodramlarının yanı sıra büyük bir cinsel istismar filmleri patlaması yasandı. Kocam Erkek Mi? (1975), Yudum Yudum Sev (1979) ve Tornavida (1979) gibi filmler kısa sürede hüküm sürmeye başlayacakolan ‘yeni dalga’ seks filmlerinin sadece birkaçıy­dı Her yerde rastlanılan Emmanuelle bile Kasımpaşalı Emmanuelle(1979) olarak karsımıza çıkatı.


    Altmışların daha ılımlı atmosferinde Suçlular Aramızda(1964) ve Ölüm Perdesi(1960) gibi filmlerle Leyla Sayar Türk erotizminin kraliçesi olur. Sayar bu ikinci filmde bir gece kulübünde şaşırtıcı bir striptiz sergiler. Gösterisindeki ‘ortağı’ elinde tabancasıyla duran smokinli bir mankendir. Sahne Leyla’nın mankenin önünde diz çöküp dudaklarıyla silahın namlusunu şarışıyla biter. O gün için fazlasıyla sıcak olan bu sahne, Jesüs Franco veya Jose Benazerafin yönettiği Avrupa filmleriyle kesinlikle aynı niteliktedir.
    Roma ve İstanbul’daki film yapım çevreleri arasın­daki sıkı bağlantılar birçok İtalyan filminin Türki­ye’de de gösterime girmesini sağlıyordu. 1970’lerin başında bunun anlamı başrollerini Lanzo Buzzanca ve Edvige Fenech gibi isimlerin oynadığı yumuşak seks komedilerinin saldırısına uğramaktı. Kaçınılmaz bir şekilde bu filmlerin yerli taklitleri hızla üretilmeye başlandı. Beş Tavuk Bir Horoz(1974) kısa sürede isti­laya dönüşecek olan saldırının açık habercisiydi. Os­man F. Seden yapımı Teşekkür Ederim Büyükanne(1973) dönemin tipik örneklerindendir. Film basit bir yanlış anlamanın etrafına kurulmuş, saçma sapan ve yapay bir seks komedisiydi. Filmdeki karışıklık bir Türk işadamının, müşterilerinden birinin büyükanne’siyle görüşmek üzere oğlunu havaalanına gönder­mesiyle başlar. Delikanlı orada fingirdek İtalyan seks yıldızı Sonia Viviani’nin oynadığı büyük Anne ile kar­şılaşır. Ergenliğe ulaşmış her erkeğin onu becermek için harekete geçmesiyle birlikte kargaşa başlayacaktır. Sonunda delikanlı Anne sayesinde itinayla erkekliğe adım atar ve film Roma’ya dönmek üzere uçağa biner­ken bütün ailenin el sallayarak veda etmesiyle biter. Bu tür yapımlar için talep arttıkça Türkiye büyük bir hızla kendi seks yıldızı sistemini kuruyordu: sürünün liderleri Arzu Okay, Mine Mutlu ve Melek Görgün gi­bi isimlerdi.

    Bu ilişkinin temeli 1960lara, İtalyanların casus ve gerilim dizileri çekmek için ucuz, egzotik mekanlar aramak üzere Türkiye’ye geldiği döneme uzanır İşlerii kolaylaştırmak için. teknik çözümler yerli yapımcılara bırakılmıştır. Bu söz sahibi yerli yapımcıların kurnaz olanları Türkiye’deki dağıtım haklarına karşılık İtalyan filmlerine yatırımlar yapmaya başladılar Makaralar bir kez ellerine geçtiğindeyse kesilip yeniden kurgulanıyor ve ortaya tamamen yeni bir ürün çıkıyordu. Yetmişlerin ortalarında Türk film piyasasının kodamanlarından Türker İnanoglu. Türk - İtalyan ortak yapımlarını tüm dünyaya pazarlamak üzere italyan Fihncenter şirketiyle bağlantı kurdu. William Berger ve Klaus Kinski gibi bütün kıtayı dolasan aktörlerin Türk yapımı’ olduğu söylenen filmlerde görülmesinin nedeni işte buydu. Bazen de tam tersi oluyor, Cüneyt Arkın denizaşırı işbirliği sonucu yabancı filmlerde yer alıyor ve kulağa egzotik gelmesi için adı Steve veya George Arkın olarak değiştiriliyordu. Hantal ama enerjik dövüş stili sayesinde Arkın bir Hong-Kong ortak yapımı olan Karateciler İstanbul’da (Karate on the Bosphorus 1974) filminde bile oynadı.
    Altmışların sonu ve yetmişlerin başında yapılan spagetti westernlere benzeyen Türk kovboy filmlerindeki İtalyan etkisi tartışılmazdı. Bunlar, poşulu sürücülerin siyah redingotlu kötü adamlar ve yarı çıplak ‘Kızılderili’ hizmetçi kızlarla karşılaştığı var olmayan diyarlarda geçen bu tuhaf melezler, bîr tür Doğa westernleridir. Aksiyonu bol ve her karesi en gotik spagetti kadar kanlı olan bu ödünç tür neredeyse yerli endüstriye kusursuzca uymuş gibiydi. Akım Ringo Kid (1967) ile başladı ve 1971’e gelindiğinde Türkiye’de yapılan 271 filmin otuzu westerndi. Bu filmler dublaj yapılarak ve Türk kökenleri Amerikanlaştırılmış takma isimlerle gizlenerek yurtdışına satılabilmiş bir avuç yerli yapım arasındadır, İtalyan Guido Zurli’nin yönettiği Küçük Kovboy Avrupa ve Amerikaya satış şansını yükseltmek için Romadaki Cinecitta stüdyolarında Pascale Petit gibi yabancı oyuncularla çekilmişti.




  3. #3
    theangelofdeath theangelofdeath isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    -YASAKLI-
    Killing ile görünmez adam güzelmiş imkansızlıklar içinden böyle filmlerin çıkması hem komik hem emek isteyen birşey kısaca deli işi Türkiye'de...

  4. #4
    schizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-2007
    Mesajlar
    6.734
    Konular
    1672
    Türkiye’ye 1968de giren televizyon, etkisini yetmişlerin başından itibaren hissettirmeye başlamıştı. Hükümet kontrolündeki TRT’nin 1973′te ülke çapında yayına geçişi, sinema salonları üstünde ani bir etki yaratır. İzleyiciler salonları birden terk etmişti. Sonuçta 1973′teki 3000 olan salon sayısı 1992′de 334’e kadar düştü, yani 200.000 kişiye bir salon.

    Yetmişlerin ortasından itibaren Türkiye’de yapılan fantastik filmlerin büyük bölümü televizyondan etkilenmişti. Efsanevi televizyon dizisi Uzay Yolu, Turist Ömer Uzay Yolunda (1973) filminin yapılmasına sebep oldu. Turist Ömer karakteri, oldukça uzun bir düşük bütçeli komediler dizisinde yer alan, arsız ve neşeli bir serseri tiplemesiydi. Silah zoruyla kıyılmak üzere olan bir nikâhtan, yabancı bir gezegene tam zamanında ışınlanarak kurtulur. Gezegende altın tenli bikinili kızlar, leopar mayolu kaslı ve mekanik bir çete, deli bir profesör vardır. Kahramanımız orada Kaptan Kirk ve sivri kulaklı Mr Spak’la bir ekip oluşturur. Her zamanki acemi üslubuyla Turist Ömer, şekil değiştirebilen ve tuzunu emdiği kurbanlarının cildinde ruja benzer izler bırakan psişik bir vampir canavarı yenmelerine yardım eder. Hamile olan müstakbel karısına ve şaşkın ailesine geri ışınlanan Turist Ömer hem Spak’ın sivri kulaklarına hem de Volkanlıların zihin kontrolüne sahip olduğunu fark eder.
    Bir başka popüler Amerikan televizyon dizisi Bewitched, her ikisi de 1975 yapımı olan Tatlı Cadı ve devamı Tatlı Cadı’nın Maceraları filmlerine esin kaynağı oldu. Bunlar özel efektlerinin çoğu atlama ve filmi hızlandırma tekniklerinden ibaret olan, neşeli ama anlamsız aşırma örnekleriydi. Kızları tuhaf giysilere sokmalarının mazeretiyse Tatlı Cadının kocasının moda sektöründe çalışmasıydı. Çok daha yaratıcı ve eğlenceli başka bir Bewitched uyarlamasıysa Minik Cadı’dır (1975). Bu filmde büyülü güçleri ve oynak bir bumu olan altı yaşında küçük bir kız vardır. Acayip bir sahnede bu küçük kız, çarşafların arasında bir adamla oynaşmakta olan ablasını koca bir boz ayıya çevirir. Başka bir sahnedeyse üstsüz bir denizkızı vardır. Biraz çaba gösterilerek bu film Alacakaranlık Kuşağında gösterilen Jerome Bixby’nin, tembel ailesini sevimli süper güçleriyle bunaltan küçük cadı öyküsü It’s A Good Life” ile aynı kefede yer alabilir. Yazık ki film “minikler içindi ve şeytani bir şekilde değil, daha Disney’vari bitiyordu.
    Minik Cadı’mn erkek başrol oyuncusu Bülent Kayabaş Sevimli Frankeştayn (1975) filminde Frankenstein mirasının varisini oynar. Bu film, Mel Brooks’un Genç Frankenstan’ının satır satır kopyalanmış halidir. Diğer birçok fantastik Türk filmleriyle kıyaslandığında, yapımcılık ve yönetmenlik olarak hiç fena değildir. Ama Brooks’un özgün filmine pek bir katkıda bulunmaz. Filmdeki tek yenilik, her iki filmin de gereksiz yere parodisini yaptığı Universal korku klasiğindeki Orta Avrupa’nın yerini minarelerin ve parlak güneşin almasıdır. Sonlara doğru film Türk kostümlü maceraları ve kung fu filmlerinden de araya bir şeyler sıkıştırabilmek için hafif çark eder. Ama bu küçük çaba yetersizdir ve filmi kurtarmak için geç kalınmıştır.
    Başka bir başarılı Amerikan filminin bedava uyarlamasıysa çok daha ilginçtir. Metin Erksan’ın yönettiği Şeytan (1975) Friedkin’in Şeytan‘ının (1973) yakın bir kopyasıdır. Aslında öylesine yakın bir kopyadır ki Tod Browning’in Drocula’sının 1931de yapılan ispanyol uyarlaması gibi, Türk filmi de neredeyse orijinalinin sahne sahne aynısıdır. Kuşkusuz ispanyol Dracula’sı Universal tarafından resmen onaylanırken. Şeytan için böyle bir izne gerek duyulmamıştır. Bir başka önemli farksa İspanyol Dracula’sı birçok yönden İngilizce orijinalinden daha üstünken, Şeytan filmi Friedkin’in orijinalinin üstüne hiçbir şey koymamıştır. Tüm eksikliklerine rağmen film şok edici sahneleri, canavar makyajı ve kaçınılmaz şeytan çıkarma sahnesiyle Türk korku sinemasının bir avuç eşsiz örneğinden biridir. İlkel özel efektler kafa dönme sahnesini, safra kusmayı ve yatağın sahibini havaya fırlatışını taklit eder. Sadece küfürler yumuşatılmıştır. Son olarak Şeytanla ilgili en şaşırtıcı şey yerleşik kurallara aykırı davranmasıyla bilinen yönetmeninin yetenekleri hakkında hiçbir ipucu vermemesidir.
    Eski bir film eleştirmeni ve senarist olan Erksan. Türk sinemasımn en özgün sanatçılarından biridir. Ülkedeki sinemacıların çoğu gibi o da her tür filmde -komedi, müzikal, melodram- ve televizyonda çalışmıştı. Erksan, yurtdışında bir festivale katılan ilk Türk sinemacılarından biridir. Susuz Yaz (1963) adlı filmi Berlin Film Festivalinde Alan Ayı ödülünü kazanmıştır. Çektiği ilk filmlerin çoğu acımasız Anadolu topraklarında geçen kırsal melodramlardı. Bir süre sonra yine şaşırtıcı bir film yapıyordu: Suçlular Aramızda. Bu filmiyle Erksan toplumsal gerçekçilikten uzaklaşmaya başlıyor, sorunlu kadın ve erkek kahramanlarının iç dünyalarını irdeliyordu. Sevmek Zamanı (1965) hiç görmediği bir kadının portresine âşık olan bir adamın öyküsünü anlatır. Sensiz Yaşayamam (1977) ise ıssız bir adada karşılaşan bir adam ve bir kadın hakkındadır. Adam bir kiralık katil, kadınsa onun bir sonraki kurbanıdır…

    Erksan’ın fantastiğin yanında acı çeken kahramanlara duyduğu sempati İntikam Meleği: Kadın Hamlet‘in (1976) ardında yatan yaratıcı güçtü. Film, günümüzde geçen bir Hamlet yorumudur, ama filmin başrol oyuncusu kadındır. Kullanılan parlak renkler, yetmişlerin disko müziği ve neredeyse her sahnede görünen aktris Fatma Girik’in sergilediği güç gösterisi sayesinde Erksan büyük başarı kazanır. Erksan’ın dişi Hamlet’i, bir dizi gerçeküstü dekorda kadın kahramanın deliliğe doğru gidişini sergiler. Çekimlerin büyük bölümünün stüdyo dışında yapılışı, filmin klostrofobik öyküsüyle ters düşerken ona benzersiz bir görüntü katar. Film Fatma Girik’in parlak beyaz pantolonuna sıçrayan iri kan damlalanyla şanına uygun kanlı bir doruk noktasına ulaşır.
    Bu göreceli zaferin ardından fantastik Türk filmlerine rastlamak giderek zorlaşır. 1980′deki askeri darbe ve ardından gelen sansürdeki artış duruma yardımcı olmaz. Korku filmleri, her nedense, daima baskıcı rejimlerin canını sıkmıştır. Seksenlerin gelişiyle birlikte dağıtımcıların yarattığı yerli yapım patlaması giderek azaldı. Yıllar geçerken işler daha da kötüleşti. Avrupa pazarına girmeye çok hevesli olan yeni Başbakan Turgut Özal, Dünya Bankasının serbest ticaret talimatlarının çoğunu yürürlüğe soktu. Film piyasasında yasal denetimin sıkılaştırılışı yabancı dağıtımcıların yolunu açtı. 1987′de 96 yerli yapıma karşılık 320 yabana film ithal edilmişti ve bu iyi bir yıldı. Video için yapılan filmler arttıkça yeni teknoloji kendini hissettirmeye başlıyordu. Ne yazık ki Terörist ve AİDS gibi ‘hızlı’ yapımların kanıtladığı üzere istismara açık bir konudan her zaman iyi bir istismar filmi çıkmıyordu. Bunlardan daha kötüsüyse, bir grup geçkince hatunun iç çamaşırlanyla ortada sahnırken teker teker avlanıp öldürüldüğü ‘erotik korku’ Lanetli Kadınlar’dı (1983)

    Kaynak

  5. #5
    theangelofdeath theangelofdeath isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    -YASAKLI-
    Deli yusuf ne kadar fantastik tartışılır kesit kesit hatırlıyorum

  6. #6

    Üyelik tarihi
    Eyl-2009
    Bulunduğu yer
    Antalya
    Mesajlar
    2.158
    Konular
    7
    Tarkan adamım ya ''Atıl kurt''
    Sağol paylaşım için.


Benzer Konular

  1. Öteki Dünya..
    Konuyu Açan: ensiferum13, Forum: Çizimler.
    Cevap: 29
    Son Mesaj : 16-Ara-2008, 21:59
  2. Öteki Sinema(Avrupa da Korku Ve Seks Sineması)
    Konuyu Açan: MALCOLMX, Forum: Sinema.
    Cevap: 4
    Son Mesaj : 20-Eyl-2008, 03:36
  3. Öteki Palyaço
    Konuyu Açan: doomedloverxxx, Forum: Not Defteri.
    Cevap: 9
    Son Mesaj : 04-Eyl-2008, 18:32
  4. Selanik' teki Evi...
    Konuyu Açan: Kinyas, Forum: Atatürk'çü Düşünce Kulübü.
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 12-Eyl-2007, 20:20