Toplam 1 sonuçtan 1 ile 1 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Tekvin'e Göre Başlangıcın Mitolojik Değerlendirmesi

  1. #1
    Tekvin'e Göre Başlangıcın Mitolojik Değerlendirmesi AurorA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Tem-2010
    Bulunduğu yer
    Gnoxis
    Mesajlar
    11.925
    Konular
    1612

    Tekvin'e Göre Başlangıcın Mitolojik Değerlendirmesi


    (a) Tanrı Gökleri ve Yeryüzünü yaratmak için işe koyulduğunda, etrafında Tohu ve Bohu, yani Kaos ve Boşluktan başka bir şey göremedi. Tanrının Ruhunun dalgalandığı Boşluğun yüzü karanlıklarla kaplıydı.

    Bu yüzden yaradılışın ilk gününde Tanrı, 'Işık olsun!' diye buyurdu ve ışık oldu.

    Yaradılışın ikinci gününde Tanrı, Yüksel Sularla (Gök kubbenin üstündeki suları) Alçak Suları (Gök Kubbenin altındaki suları) birbirinden ayırmak için bir gök kubbe yaptı ve ona 'Gök' (Cennet) adını verdi.

    Yaradılışın üçüncü gününde Tanrı, Gök kubbenin altındaki suları bir yere topladı ve onu kurutarak kuru toprağın görünmesini sağladı. Kuru alana 'Kara', toplanan sulara da 'Deniz' adını verdi. Tanrı, Karaya, bitkiler, tohum veren otlar ve ağaçları üretmesini söyledi.

    Dördüncü günde Tanrı güneşi, ayı ve yıldızları yarattı.

    Beşinci günde deniz-yaratıklarını, balıkları ve kuşları yarattı.

    Altıncı günde kara-hayvanlarını, sürüngenleri ve insanı yarattı.

    Yedinci günde Tanrı yaptığı işlerden hoşnut oldu ve dinlendi. (Tekvin I-II, 3.)

    (b)
    Buna karşın bazıları Yeryüzü ve Gökyüzünü yarattıktan sonra Tanrının, kuru toprakları nemlendirmek için yeryüzünü buharla (çiseyle) kapladığını ve böylece tohum veren otlarla çimenleri yeşerttiğini anlatırlar. Buna göre Tanrı daha sonra Aden'de bir bahçe yaptı ve yarattığı insan Adem adını vererek bahçeye koyup orada ağaç yetiştirdi. Tanrı bundan sonra bütün yaratıkları, kuşları, sürüngenleri ve son olarak da kadını yarattı.

    (Tekvin II, 4-23.)


    1.
    Yüzyıllar boyunca Yahudi ve Hristiyan teologları, Tekvin'de anlatılan yaradılış söylencelerine yalnızca Tanrı tarafından ilham verilmediğini, aynı zamanda söz konusu söylencelerin herhangi bir kutsal yazıya da atfedilmediği konusunda fikir birliğine varmışlardır. Ne var ki bu marjinal görüş şimdilerde köktenciler dışında herkes tarafından terk edilmiştir. 1876'dan beri Akadya'da (bir diğer anlatımla Babil ve Asur'da) yaradılış destanlarının birçok versiyonu ortaya çıkarılmış ve yayınlanmıştır. Bu destanlardan en uzunu olan ve 'yükseklerdeyken' anlamına gelen Enuma Elish (Sözü edilen destanın ilk iki kelimesidir) destanının M.Ö. 2000 yılının başlarında yazıldığı sanılmaktadır. Bu efsane neredeyse her biri eksiksiz olan yaklaşık 156 mısradan oluşan 7 çivi yazısı tabletinde bugüne ulaşmıştır. Söz konusu buluş yine de Beross'un Yaradılış mit tasvirlerinden haberi olan, okuyan bilim adamlarını çok şaşırtmamıştır. M.Ö. 4. yy.'da doğan Beross'un Babil sınırları içerisindeki Bel'de bir rahip olması nedeniyle Caesarealı Piskopos Eusebius tarafından alıntılanmıştır.

    2. Hem Babil hem de Sümer dilinde tapınakların arındırılmasında söylenen büyülü sözlere giriş özelliği taşıyan aynı destanın M.Ö. 6. yy. dayanan bir diğer versiyonu da Sippar'da bulunmuştur;

    Kutsal yerdeki, Tanrıların evi, kutsal ev henüz yapılmamıştı;
    Hiçbir bitki (kamış-saz) yeşermemiş, hiçbir ağaç yaratılmamıştı;
    Hiçbir yapı-taş (tuğla) döşenmemiş, hiçbir ev yükselmemişti;
    Hiçbir şehir yapılmamış, hiçbir varlığa can verilmemişti;
    Nippur yapılmamış, Ekur inşa edilmemişti;
    Erech yapılmamış, Eana inşa edilmemişti;
    Boşluk (karanlık) yapılmamış, Eridu inşa edilmemişti;
    Kutsal ev, Tanrıların evi, hiçbir barınak yapılmamıştı;
    Bütün topraklar denizdi.

    Sonra denizin sisinden bir kımıldanma (hareketlenme) oldu;
    Bu sırada Eridu yapıldı ve Essagil kuruldu;
    Dumanının derinlerinde Tanrı Lugal-du-kuda'nın yaşadığı Essagil;
    Babil şehri kuruldu ve Essagil bitirildi.

    Tanrılar, yeryüzünün canlıları, marduk hep bir anda yapıldı;
    Kalplerindeki arzuların yaşadığı, yüce dedikleri kutsal şehir.
    Marduk suyun yüzüne bir kamış koydu,
    Ve toprağı yarattı, kamışın kenarına döktü onu;
    Tanrıların kalplerindeki arzularında yaşamalarına (oturmalarına) yol açabilirdi.

    Ve insanı yarattı.
    Onunla birlikte Tanrıça Aruru insanın tohumlarını yarattı.
    Otlak yaratıklarını ve otlaktaki yaşayan varlıkları o (Marduk) yarattı.
    Dicle ve Fırat'ı o yarattı ve yerlerine yerleştirdi.
    Adlarından mazbutça söz etti.
    Otları, bataklık sazlarını, kamışları ve ormanları yarattı.
    Otlakların tohum veren bitkilerini o yarattı.
    Toprakları, bataklıkları ve balçıkları;
    Vahşi ineği ve onun küçük vahşi yavrusunu, koyunu ve onun küçük kuzusunu
    Meyve bahçelerini ve ormanları;
    Tekeyi ve dağ keçisini...

    Efendi Marduk denizin hemen yanında bir baraj inşa etti.
    [........]
    Tuğlaları (yapı-taşlarını) o düzdü, binaları o dikti;
    Evleri o yaptı, Şehirleri o kurdu;
    Şehirleri o yaptı, varlıklara o can verdi;
    Nippur'u o yaptı, Ekur'u o kurdu;
    Erech'i o yaptı, Eana'yı o kurdu.

    3. Daha uzun olan Yaradılış Destanı nasıl 'yükseklerdeyken gökyüzüne henüz isim verilmeyişini', Baba Apsu ile Anne Tiamat'ın birbirlerine harabati karıştığını ve bu birliktelikten ejder benzeri yavruların nasıl dünyaya geldiğini anlatmakla başlar. Buna göre daha genç bir Tanrı neslinin meydana gelmesi uzun yıllar alır. Bu Tanrılardan biri de Bilgelik Tanrısı olan Ea'dır ve Apsu'ya meydan okuyarak onu öldürür. Bunun üzerine Tiamat öz oğlu Kingu ile evlenir, ondan canavarlar dünyaya getirir ve Ea'dan öcünü almak için hazırlıklara başlar.

    Tiamat'a karşı koymaya cüret eden tek Tanrı da Ea'nın oğlu Marduk olur. Tiamat'ın yandaşları onun on bir canavarı olurken, Marduk'un da en büyük güvencesi yedi rüzgar, ok ve yayı, fırtına - arabası ve son olarak da etrafa korku salan zırhlı postudur. Dudaklarına koruyucu macun süren Ea, kendisini her türlü zehirden koruyacak olan bitkiyi bileğine bağladıktan sonra başını da alevlerle taçlandırır. Kavgaya başlamadan önce her iki taraf da birbirlerine sataşıp alaycı sözler söylerler; ölümcül lanetler okuyup, büyüler yaparlar. Karşı karşıya gelip birbirleriyle vuruştuklarına Marduk çok geçmeden ağı ile Tiamat'ı yakalar ve rüzgarlarından birini rakibinin karnına göndererek onun bağırsaklarını darmadağın eder. Hemen sonra da kafasını parçalayıp bütün oklarını düşmanına fırlatır. Düşmanının cansız bedenini zincirlere vurarak aldığı yenginin utkusuyla onun yanı başında bir müddet durur. Geride kalan on bir canavarı da zincirleyip hapsettikten sonra -canavarlar hapsedildikleri yerde yeraltı dünyasının Tanrıları olurlar- Kingu'nun göğsünden "Kader Yazıtları"nı söküp kendininkilerin üstüne bağlar ve Tiamat'ı kabuklu bir deniz yaratığı gibi ikiye böler. Parçalardan birini Yüksekteki Suların (gökteki suların) dünyayı basmasını önlemek için gök kubbe olarak kullanırken, diğerinden de yeryüzü ve deniz için kayalık temel olarak faydalanır. Marduk aynı zamanda güneşi, ayı, daha küçük olan beş gezegeni ve takımyıldızlarını yaratıp, başlarına adamlarını koyar. Ve son olarak da Tiamat'ın isyanı kışkırttığı için ölümle lanetlediği Kingu'nun kanından insanı yaratır.

    4.
    Her ne kadar Marduk'un yerini ilahi kahraman olarak Bel almışsa da, sözü edilen söylenceye oldukça benzeyen bir başka efsane de Berossia anlatımında geçer. Yunan mitolojisiyle belki de Hitit orijiniyle ilişkilendirildiğinde, Yeryüzü Ana, ihtişamından bütün Tanrıların korkup Mısır'a kaçtığı dev Typhon'u yaratır. En sonunda Tanrıların içinden bir tek Zeus, Typhon'u kendisi gibi kanlı bir canavar olan kızkardeşi Delphyne ile brilikte, Tanrısal silahı olan şimşeği ile öldürür.

    5. Yaradılışın ilk söylencesi (Tekvin I-II, 3.) Babil Sürgününden dönüşün hemen ardından Kudüs'te yazılmıştır. Burada Tanrı, 'Elohim' olarak adlandırılmıştır. İkinci söylence (Tekvin II, 4-23) ise muhtemelen Edom orijinli olmak üzere aynı zamanda Yahuda kökenli ve Sürgün öncesine aittir. Bu söylencede ise Tanrı'ya 'Yahve' adı verilmesine karşın, dindar editörler tarafından söz konusu ünvan 'Yahve Elohim' (genellikle Ulu Tanrı şeklinde çevrilir) olarak değiştirilmiş ve ayniyet taşıyan versiyonlara yer verilmiştir. Buna karşın Tanrı, aşağıda verilen tablolarda da görülebileceği gibi, yaradışış dizgesinde birbiriyle çelişen bir takım detayları tamamıyla gidermemiştir.

    Tekvin I Gök yüzü
    Yeryüzü
    Işık
    Gök Kubbe
    Kuru Toprak
    Otlar ve Ağaçlar
    Güneş ve Ay (ışık veren cisimler)
    Deniz-canlıları
    Kuşlar

    Tekvin II
    Yeryüzü
    Gök yüzü
    Duman (Sis-Buhar)
    Erkek
    Ağaçlar
    Nehirler
    Hayvanlar ve Sığırlar
    Kuşlar
    Kadın
    Sığırlar, Sürüngenler ve Hayvanlar
    Erkek ve kadın

    Yahudi ve Hristiyanlar her zaman sözü edilen çelişkiler karşısında şaşırmışlar ve bunları makul göstermeye çalışmışlardı. Birinci söylencedeki yedi-gün kurgusu, insanların Şabat'ı yerine getirmesi için mitsel bir ferman niteliği taşımaktadır; zira Tanrı yedinci gün dinlenmiş ve o günü kutsayıp, kutsallaştırmıştır. Bu nokta açık bir eşkilde On Emir'in (Çıkış xx. 8-11) bir versiyonunda ifade edilmiştir. İlk çağlardaki haham yorumcular, esas elementlerin ilk üç günde yaratıldığını, ikinci üç günde ise yaratılanların süslenerek güzelleştirildiğini ifade ederler. Buna göre, birinci gün ve son olarak da üçüncü gün ile altıncı günde yaratılanlar arasında bir benzeşim olduğu göze çarpmaktadır.


    Birinci Gün Dördüncü Gün
    Gökyüzünün yaratılması ve onun Günü geceden, mevsimi mevsimden ayırmak için
    karanlıktan ayrılması gökcisimlerinin yaratılması (Güneş, ay ve
    yıldızlar)

    İkinci Gün Beşinci Gün
    Gökyüzünün yaratılması ve Göklerde uçan kuşların,
    gökyüzündeki sularla, yeryüzündeki yeryüzündeki denizlerde balıkların yaratılması
    yüzen suların birbirinden ayrılması


    Üçüncü Gün Altıncı Gün
    Kuru Toprakların yaratılması Kuru topraklarda yürüyen hayvan, insan ve
    ve kımıldamayan ormanlar ile sürüngenlerin yaratılması
    thum veren bitkilerle bezenmesi


    6. Söz konusu kurgu ve benzerleri, hahamarın, Tanrıyı sistematik bir düşünce tarzıyla onurlandırma isteklerini kanıtlar. Buna göre eğer hahamların aklına Yaradılış sırasının, Babil haftasındaki gezegen Tanrılarının sırasıyla ve dolayısıyla da Menorah'ın ya da Kutsal Şamdan'ın yedi dalıyla özdeşleştirilmiş olduğu; -Zekeriya'nın (IV-10.) yanı sıra Josephus da (Wars v. 5. 5) Menorah ve yedi gezegeni ile birbirleriyle özdeşleştirir- ayrıca Tanrının da bütün bu gezegenlerini güçlerini kendisine atfetmiş olduğu gelmeseydi, gösterdikleri bu çabanın çok da gerekli olmadığı ortaya çıkacaktı. Pastoral bir Tanrı olan Nergal'in sözü edilen haftada üçüncü sırada, buna karşın astronomi Tanrısı Nabu'nun da dördüncü sırada olmasından dolayı, yaradılış söylencesinde meraların oluşması, yıldızların meydana gelmesinden önce yer almıştır. Enuma Elish'teki kurgu ise şöyledir: Gökyüzü ve Yeryüzünün birbirinden ayrılması; gezegenler ve yıldızların yaratılması; hayvanların ve balıkların yaratılması (beşinci ve altıncı tabletler parçalar halinde ve eksiktir); Marduk'un Kingu'nun kanından insanı (erkeği) yaratması.

    7. İkinci yaradılış söylencesi ilkinden daha karışıktır; yaradılış öncesi evren hakkında daha az bilgi verir ve Tekvin I ile karşılaştırılabilir hiçbir yapıya sahip değildir. Bunun yanında Yaradılışdaki işlerin gerçekte tek bir günü kapsadığına dolaylı olarak işaret eder. Giriş ifadesi yaradılış öncesi evreni evvelce bulunmayan varlıklar açısından ele alarak tasvir eden birçok Yakındoğu evren teorisini çağrıştırmaktadır: "Ağaçlar ve çalılıklar henüz yeryüzünde yoktu; otlar ve tohum veren bitkiler henüz yeşermemişti; zira Tanrı yağmuru göndermemişti ve toprağı işleyip sürecek hiçbir insan yoktu." (Tekvin II.5). "Ve sonra Tanrının yeryüzünü ve gökyüzünü yarattığı büyük gün geldi. (Tekvin II, 4a): topraktan bir buhar tabakası yükseldi (ihtimal ki Tanrının emriyle) ve onu suladı. Toprak (adama) şimdi bir insan (adam) şeklini alacak hale geldi. Tanrı insanın burun deliklerinden yaşam soluğunu üfledi ve ona bir ruh verdi. Tanrı sonra Aden'in doğusunda bir bahçe dikti ve insanı onu süsleyip bakması için orada görevlendirdi" (Tekvin II. 6-9, 15)

    8. Tekvin I, tarih öncesi ıslak bir kaostan yeryüzünün ortaya çıkışını ifade ederek başlayan Babil kozmogonileriyle benzerlik gösterir ve Dicle ile Fırat'ın kış sellerinden (tufanlarından) kuru toprağın nasıl ortaya çıktığını anlatan metaforlarla doludur. Bunun doğal bir sonucu olarak da Tekvin, tarih öncesi ıslak kaosun ardından ilk yeşerme, çiçek açma şeklinde betimlenmektedir. Buna göre ilkbahar kuşların ve hayvanların çiftleştiği mevsimdir. Buna karşın Tekvin II, Kenan iklim koşullarını ve coğrafik özelliklerini yansıtmaktadır. Yaratılış öncesi Evren, uzun bir yazdan çıkmışcasına güneş-közü, kavruk ve kuraktır. Sonunda sonbahar yaklaştığında, yağmurun ilk işareti kesif sabah çisesi ile vadilerden yükselen beyaz tabaka olur. Yaradılış, Tekvin II 4 ff'de betimlendiği şekliyle yukarıda bahsedilen böyle bir sonbahar günü meydana gelmiştir. İlkbaharı yaratıcı mevsim yapan Babil versiyonu ise, Esaret süresince alıntılanmış ve Nissan'ın ilk günü Yahudi yeni yılının ilk günü haline gelmiştir. Buna karşın sonbaharın işlendiği önceki versiyonda Tişri ayının ilk gününün Yılın birinci günü olarak şekillendiği görülmektedir.

    9. Yaradılışın hangi mevsimde meydana geldiği konusundaki uzlaşmaz fikirler, birbirlerine rakip Yahudi okullar tarafından M.S. 1. yy'dan beri savunulmaktaydı. Yunan Stoacılarıyla birlikte İskenderiyeli Philosu Evrenin ilkbaharda yaratıldığı görüşünü muhafaza ederken, Rabbi Hoşeya ve diğerleri tarafından da desteklendi. buna karşın Rabi Eliezer, Yaradılışın sonbaharda olduğu fikrini benimsedi ve söz konusu görüş Ortdokslar arasında destek gördü. Buna göre Tanrının yeni yılının ilk günü Tişri ayının birinci günü olarak kabul edildi. Yaradılışın sonbaharda gerçekleştiği konusunda hemfikir olan başka gruplar da, bu görüşü kabul ederken, Tanrının yeni yılının Elul'u yirmi beşinci günü olduğunu; Adem'in doğum günününse bundan beş gün sonra, Tişri'nin ilk günü olduğunu ileri sürmüşlerdir.

    10. Esasen üretimden ziyade yoktan var etme şeklinde mütalaa edilen Yaradılışın temel figürü Yunan mitolojisinde anlamını bulduğu gibi anaerkil doktrindir: Başlangıçta Eurynome, Her Şeyin Tanrıçası, Khaos'dan çırılçıplak ortaya çıktığında, ayaklarını basacak sağlam bir yer bulamadığından gökyüzünü denizlerden ayırdı ve dalgalar üzerinde bir başına dans etmeye başladı. Dalgalar üzerinde dans ettikçe ardından hareket etmeye başlayan rüzgar, büyük yılan Ophion ya da Ophioneus kılığında onunla birleşti ve Eurynome, Evrensel Yumurtayı yaptı. Orfik Fragmanlarında (60, 61, 70 ve 89) anlatılan benzer bir hikaede de Gece, Kreatriks, gümüş bir yumurta yapar ve yumurtadan Sevgi (Aşk), hareket eden Evreni yaratmak için ortaya çıkar. Gece mağarada yaşarken, triadda (Tanrıça üçlemesi) kendisini Gece, Düzen ve Adalet olarak ifşa eder.

    11. Buna karşın Yakındoğu söylencelerinin çoğu, kadın reisin ilahi ayrıcalıklarının bir kısmının ya da azının onun erkek savaşçı eşine atfedildiği zamanlardan gelmektedir. Bu sahne Enuma Elish'deki Evrenin nasıl Anne Tiamat ile Baba Apsu'nun birlikteliğinden yaratıldığını konu alan söylencenin yanı sıra Berossus'un Yaradılış Hikayesinde -Alexander Polyhistor tarafından özetlenmiştir- de yer alır. Buna göre El'in kendi kanı ile kili bir araya getirip yoğurur ve bu şekilde insanı yaratır.

    12. Suriyeli filozof Damascius (M.S. 6. yy'ın başlarında) Enuma Elish destanının ilkel bir versiyonunu özetler. Söz konusu söylence, Mısır Gök Tanrıçası Nut ile Yer Tanrısı Geb'in birlikteliğini anlatan efsanenin yanı sıra yunan Gök Tanrısı Uranos ile Yer Tanrıçası Gaia'nın efsanesiyle de özdeşleştirilir. Damascius, Tiamat'ı Apsu'dan önce isimlendirirken, kadınlara öncelik tanınan bu benzer kurguyu bahsettiği ilahi her çift için devam ettirir.

    13.
    Tehom - Tiamat paralelliği kurulmamış olsaydı, Tehom'un Tanrılar dünyaya getiren ve onların kendisine karşı başlattığı isyana maruz kalan ve en sonunda vücudunu Evrenin yapıtaşı olarak kullanmaya razı olan Babil'in korkunç Ana Tanrıçasını betimlediğini tahmin etmek çok kolay olmayacaktı. İbranice'deki her ismin eril ya da dişil olma zorunluluğu göz önünde bulundurulduğunda, bu dildeki dişil cinsiyet ismi olan "Tehom"un bile bu önemle yorumlanamayabileceği açıktır. Ayrıca ah son eki ya da zıt cinsiyetin son ekinden mahrum olsalar bile, İbranicede birçok kozmik terminoloji dişildir.

    14. Buna karşın Tanrıçalar, Kutsal Kitap çağlarında Yahudilerce iyi bilinmekteydi; zira Tanrıça Aşera'nın putları karşısında saygıyla reverans yapılıp (2 Krallar XXI 7., 2 Tarihler XVII 6, vb) onun konusunda ibadet edilmekteydi (Hakimler III 7.; 25-26,30, I Krallar XVII 33; XVIII 19.) Yahudiler aynı zamanda Fenike ve Filistinlilerin tanrıçası olan Aştoret'e (Astarte) de tapıp onu onurlandırmaktaylardı (Hakimler II 13; x 6; I Samuel XXXI 10; I Krallar XXII 13; vb) Nabukadnezar'ın Yahuda Krallığını yıkmasından hemen önce (M.Ö. 586) Yahudi kadınları ona 'Gökyüzünün Kraliçesi' adıyla çörekler sunuyorlardı (Yeremya VII 18). Bahsedilen kraliçe, kutsal kitapta Şamgar'ın annesi olarak isimlendirilen Anat'tır (Hakimler III 31; V. 6) ve şimdilerde Yeremya'nın evi Anatot ile de ilişkilendirilir. Bu Tanrıça erkek ve kadın Yahudiler arasında o kadar değerli bir hale gelmişti ki aralarında Mısır'a kaçanlar bile onun onuruna yere şarap döküp onun şeklinde çörekler yapmaktaydılar (Yeremya XI. IV. 15-19).

    15. Her ne kadar Aştoret ile Aşera'ya Yahuda monarşisinin sonuna kadar bütün sınıflar tarafından ibadet edilmişse de, Kutsal Kitap'ın hiçbir yerinde bu iki Tanrıçanın El ya da Elohim ile bağlantısına dair herhangi bir ima bulunmaz. Sadece Hezekiel XXIII'de şehvet ve ahlaksızlıklarıyla ünlü Ohola ile Oholiva'nın Tanrı tarafından reddedilişleri doğdukları yer olan Samiriye ve Kudüs'den ziyade bu Tanrıçalara yöneltilmiştir (bu şehirler Tanrıçaların esas ibadet yerleriydi). Aynı şekilde hiçbir Yahudi geleneği bu iki Tanrıçaya Kreatriks rolünü vermemiştir. Buna karşın Aştoret'in sahip olduğu beyaz güvercin, bu Tanrıçanın bir zamanlar böyle bir rolde olduğunu gözler önüne sermektedir.

    16. Tekvin I ve Tekvin II'nin tek tanrıcı editörü Yaratılışta Tanrı'dan başka hiçbir varlığa herhangi bir rol vermeyerek bu yolla, kutsiyet atfedilebilecek muhtemel varlık ve elementleri göz ardı etmiştir. Kaos (tohu wa-bohu), Karanlık (hoshekh) ve Derinlik-Yoğunluk (tehom) gibi soyutlamalara hiçbir şekilde ibadet edilmemiş, buna karşın söz konusu kavramlar tarihi çağlardaki anaerkil tanrılara atfedilmiştir.

    17.
    Her ne kadar sonsuz, mutlak ve her şeye gücü yeten, tek Tanrı gibi yenilikçi kavramlar ilk defa Firavun Akhenaten (Yahudileri korumuş olduğu görülmektedir) tarafından dile getirilmiş ve Yahudiler tarafından benimsenip ya da tekrar ortaya çıkarılmışsa da, Tekvin I'de bulunan Elohim ismi Sami dilinde birçok Tanrıdan biri anlamına gelen kelimenin İbranice varyantıdır. Sözü edilen Ilu kelimesi Asurlular ve Babilliler, El kelimesi Hitit ve Ugarit metinlerinde; ıl ya da Ilum ise Güneyli Araplar arasında kullanılmaktaydı. Fenike panteonundan sorumlu olan El'den, Ugarit şiirlerinde (M.Ö. 14. yy dayanan şiirlerde) 'Bull El' olarak sıklıkla bahsedilir. 'Bull El' aynı zamanda Harun (Çıkış XXXII. I-6, 24, 35) ve Yarovam (1 Krallar XIII. 28-29) tarafından yapılan ve Tanrının amblemleri lan altın erkek buzağılar ile Sidkiya'nın Tanrıyı temsil eden demir boynuzlu boğasını akla getirir (1 Krallar XXII. 11).

    18. Tekvin II'de Elohim ismi Yahve olarak telaffuz edilen ikinci bir kutsal isimle birleştirilmiş ve 'Yahve asher Yihve' ('Ben Benim') tam isminin kısaltılmış biçimi olarak göz önünde bulundurulmuştur (Çıkış III. 14). Özel adlarla söz konusu isim daha da ileri gidilerek Yeho (Yehnathan ya da Jonathan), Yo (Yonathan ya da Jonathan), Yahu (Yirm'yahu ya da Jeremiah) veya Yah (Ahiyah) şeklinde kısaltılmıştır. Tekvin'de Yahve'ye kutsal Elohim soy isminin verilmesi onun doğa üstü bir Tanrı haline geldiğini; Yaratılıştaki bütün ustalık isteyen marifetlerin ona atfedildiğini gösterir.

    Yakındoğu ilahlarına atfedilen unvan ve sembollerin birçoğu ardı ardına Tekvin'de Yahve Elohim'e isnat edilmiştir. Örnek olarak günümüze dek varlığını koruyan bir kitabede (Tanrı Baal'a yazılmıştır) Dagon'un oğlu Tanrı Baal, 'Bulutların Binicisi'dir. Mezmurlar LXV. 5'te sözü edilen unvan bu Yahudi Tanrısına atfedilmiştir. Bu Tanrı aynı zamanda "Tsafon Tanrısı" Baal gibi, yüce bir dağ olarak telakki edilen 'kuzeyin en uzağında' bir saraya sahiptir (İşaya XIV. 13; Mezmurlar XI. VIII. 3)

    19. Tüm bu anlatılanlara ek olarak Ugarit mitolojisinde rastladığımız canavar ruhlu Tanrıça Anat'a atfedilen birçok eylem, aynı zamanda Kutsal Kitap'taki Yahve Elohim'e isnat edilmiştir. Anat'ın düşmanlarına karşı gerçekleştirdiği katliamların Ugarit tasviri şöyledir;

    Askerlerin diz boyu kanına daldı Tanrıça,
    Beraberindekilerin boynuna gelen kanına.
    Ta ki karnını doyurana dek
    Evinde savaştı durdu Tanrıça...

    Bu betimleme İşaya'nın Tanrıyı ikinci görünümündeki duyduğu ifadelere benzer. Buna göre Tanrı, İşaya'ya İsrail düşmanlarından aldığı intikamı anlatmaktadır (İşaya LXIII. 3):

    Evet, onları (Benim) öfkemle çiğnedim,
    Ve onları (Benim) gazabımla
    ayaklarımın altına aldım;
    Ve kanları (Benim) giysilerime sıçradı,
    (Benim) bütün elbisemi kirlettim...


    Peygamberler ve mezmur yazarları (ödünç) aldıkları dini tasvirlerin pagan orijinleri hakkında en az, Tanrı onuruna putperest kurban ritüelleri uyarlayan rahipler kadar dikkatsizdirler. Bu noktada akla gelen en önemli soru şudur: Bu kehanetler ya da ilahiler söylenmeli mi, ya da bu ritüeller gerçekleştirilmeli miydi? Eğer söz konusu olan Anat, Baal veya Tammuz değil de Yahve Elohim'in onurunaysa, o zaman her şey doğru ve dine uygundu.

    İbrani Mitleri
    Tekvin - Yaratılış Kitabı'ndan alıntıdır.
    Robert Graves - Raphael Patai