Toplam 6 sonuçtan 1 ile 6 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Pop Art

  1. #1
    mysteriouslady - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec-2007
    Mesajlar
    1.499
    Konular
    191

    Pop Art






    Pop Art deyince akla gelen ilk cevap “popülist anlayış”tır; oysa ki Pop Art imgeleri tematize eder ve hatta hafif bir mizah anlayışı ile bulunma (varlık) sebeplerini ortaya koyarak sorgular. Pop Art, İngiltere ve Amerika’da 60’lı yıllarda ortaya çıkmış sanat akımıdır. İngiliz pop sanatı, Richard Hamilton, Peter Blake, Roger Coleman gibi sanatçılarla tanınır. Amerikan pop sanatında aynı dönemlerde Jasper Johns, Robert Rauschenberg, Andy Warhol, Roy Lichtenstein ve Claes Oldenburg gibi sanatçılar bu tarzı temsil eder.


    Pop Art, sanatın her dalı ve günlük yaşam imgelerinin genel anlamda en çok yaklaştığı; gerçek manada ise birbirinin en fazla düşmanı konumunda olduğu bir tarzdır. Kimi zaman imgeleri kimliksizleştirir, kimi zaman ise imgeleri güçlü ironiyle sorgulatır. Gitgide daha fazla büyüyen tüketim çarkı içine fast food’dan tutun da sinemaya kadar birçok marka girer.


    60’lı yıllara imza atmış olan Kennedy’nin, “... aya adım atmış olacağız” sözü, televizyonun başına sabitlenen yaşamlar, Nasa’nın deneyleri, yürüyen yollar, galaksiler arası düşler ve başka oluşumlar, beyaz perdede ve çizgi filmlerde yansımalarını bize göstermiştir. Fütüristik bu eğilimler giderek daha bir belirginleşir. Tüketim kültürü dünyayı sarar ve endüstri geleneği ile gelen yaşam kültürünü sorgulayan pop sanatçıları felsefelerini kolâjla anlatırlar. Bu, aslında son derece parlak, renkli, gerçekçi ya da tam tersi düşünen yaşamdan bir kadrajdır.





    Claes Oldenberg, Dev hamburger


    Pop sanatını tuvalden koparan Claes Oldenburg, tüketim imgelerinin miktarlarını irdeler; dev hamburgerler, izmaritler gibi… Hayat içinde yer edinilen ürünleri büyüterek sanat izleyicisine ruhsal ezilme gibi hissel baskı yaşatır. Stanley Kubrick’in ünlü “ Truman Show”u da aynı yaklaşımlı ütopik bir yapıttır.



    Roy Lichtenstein

    İnsan hayatlarını belgeleyen Lichtenstein, illüstrasyon sahnelerini tuvaline taşır ve o dönemin sosyal ilişkilerini belgeler. Roy Lichtenstein'in resimlerinde çizgi roman stili görülür.



    Andy Warhol ve Marliyn

    Pop Art’ın markalaşmış imajı Andy Warhol, seri grafikçi ve illüstratördür. 1928-1987 yılları arası yaşamış, Pop Art’ın en önemli temsilcilerinden Rus asıllı Amerikalı ressam, yayıncı, yapımcı ve yazar kimliği ile tanınır. Warhol, endüstriyel dünyanın sürekli tekrarını ifade eder. Oluşum süreci ve kodlamaları ile Warhol’un sanatı, parlak renkli “Marilyn”lerden ya da “çorba kutuları” ndan ibaret değildir. Yine de Marilyn Monroe tablosu en çok bilinen eseridir. Çizdiği illüstrasyonlar, sahne tasarımları, kitapları, çizgi roman kahramanları, coca cola şişeleri, çorba kutuları, tasarımları, çektiği kısa filmleri ve ödülleri, kendisinin “Fabrika” adını verdiği stüdyosundan çıkmıştır. Warhol'un stilinde, mizah içeren yaklaşımlar, koyu, baskın, parlak renkler ve belirgin imajları buluruz.

    Bütün bu çalışmalarla tanınan Warhol’un, bir röportajında söylediği “Birisinin yazdığı kitabı okumaktansa iç çamaşır alışını seyretmeyi tercih ederim,” sözü ile Pop Art’a bakışının farklı bir boyutta olduğu da söylenebilir.





    John Clem Clark

    John Clem Clark bu resminde; nostalji ve modern unsurları birleştirmiş.

    Özetle, 60’lı yıllarda artan tüketim çılgınlığını irdeleyen ve sorgulayan Pop Art sanat akımı o döneme damgasını vurmuştur.

    Günümüzde, fazlaca artan ve had safalara erişen tüketim çılgınlığını sorgulayabiliyor muyuz?



    Kaynaklar:

    *“Pop Art" Klaus Honnef

    *"Warhol Prints katalogu"

    *"Sixties Design" Philipe Garner





  2. #2
    schizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov-2007
    Mesajlar
    6.730
    Konular
    1672
    Pop art’ın hikayesi 1956’da İngiltere’de başlar: Dönemin çılgın sanatçılarından Richard Hamilton, bilmecemsi, karmaşık, acayip bir kolaj yapar ve adını da “Just what is that makes today’s homes so different, so appealing?” (Günümüz evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?) koyar. Tablodaki her şey son derece alaycı ve ironiktir; modern dünyayı simgeleyen garip eşyalarla dolu bir salonun ortasında kas manyağı olmuş bir adam durmaktadır, elinde muhtemelen halter niyetine taşıdığı dev bir topitop vardır, kanepede ise kafasına abajur geçirmiş çıplak bir arka sayfa güzeli sakin sakin hayallere dalmıştır. O dönem için son derece aykırı bir çalışmadır bu; pek çok insan nefesini tutar ve merakla neler olacağını beklemeye başlar.



    Beklenen patlama 60’larda Amerika’dan gelir. O günlerde pek popüler olan sadelik kumkuması minimalizm, böyle renkli ve canlı bir akımın karşısında fazla bir şey yapamaz tabii ki, kaderine küsüp kenara çekilir. Pop art’ın tartışmasız lideri Andy Warhol ve Roy Lichtenstein, Claes Oldenbourg, Keith Haring gibi diğer pop art duayenleri, akademik sanatın gelenekleriyle hemen hemen tüm bağları koparırlar ve soyuta da sırtlarını dönerek halka gerçeği olduğu gibi sunarlar. New York dev bir atölyeden farksızdır artık, şehirle birlikte ona bağlı tüm değerler de sanatın içindedir. Araba ilahlaşmış, cinsellik alenileşmiş, konserveler, pizzalar, patlamış mısırlar ikonlaşmış, sinema ise düşler ve yıldızlar üretmeye yarayan mükemmel bir makine olmuştur. Çizgi roman başta olmak üzere, medya ve sinema pop artçılar için önemli bir esin kaynağı haline gelmiştir. Kendini kabul ettiren şey sıradan bir sanat akımı değil, tam anlamıyla bir ‘hayat tarzı’dır.
    Çizgi roman karelerinin duvarlarımıza kazandırılması ise Roy Lichtenstein sayesinde olur. Aslında Lichtenstein bir çizgi roman çizeri değildi, yaptığı şey geniş açı klişeler çizmekti: Aşk acısıyla ağlayan kadınlar, bir tartışmanın ortasındaki çiftler, alevler içindeki uçaklardan atlayan pilotlar… Bu klişeleri, ses efektleriyle ve konuşma balonlarıyla da süsleyerek öncesi ve sonrası olan gerçek çizgi roman kareleri yaratıyordu.
    Bütün diğer pop artçılar gibi, kopyanın kopyasının kopyasını yapan Roy Lichtenstein, pop art’ı gayet güzel özetliyor:
    “Şehirde bir ağacın önüne oturamam, çünkü şehirlerde hiç ağaç yok. Ve bir ağacı düşündüğümde, ağacın medya (filmler, fotoğraflar, reklamlar vs) tarafından yapılan taklididir aslında aklıma gelen. Ben nesnenin kendisinden çok, taklidini algılarım.”


    Claes Oldenbourg ise tam boyutlarıyla oluşturulan ünlü süper-market-galeri “Store”da, gıda maddelerinin ve tanıdık nesnelerin taklitlerini sunar. Bu durum sadece resim, sinema ve müzik dünyasını değil, tasarımcıları da büyük ölçüde etkileyecektir. Diğer taraftan İngiltere de boş durmaz; 50’li ve 60’lı yılların Londrası, çılgınlar gibi pop art çağını kutlamaktadır, Peter Blake’in Elvis Presley ve Beatles için yaptığı muhteşem albüm kapakları, Brigitte Bardot için hazırladığı illüstrasyonlar tüm dünyayı etkilemiş, pop tutkusunu zirveye çıkarmıştır.Alıntı.

  3. #3
    theangelofdeath theangelofdeath isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    -YASAKLI-


    Nietzsche sende mi yahu aslında popülistliğini görmedik amcamızın ama demekki yanılmışız

  4. #4
    semuel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan-2008
    Mesajlar
    438
    Konular
    140
    Pop-Art

    II. Dünya Savaşı sonrası Batı sanat ortamına "Soyut Dışavurumculuk" akımının egemen olduğu bilinmektedir. O yıllarda galeri duvarlarını dolduran, içgüdüsel hareketlerle oluşmuş boya akıtmaları ve hızla çizilmiş imgelerle yüklü soyut dışavurumcu yapıtlar, akımın ustalarınca bilinçaltını ortaya çıkaran ve özgürleştiren örnekler olarak tanıtılmıştır.

    Oysa soyut dışavurumcu yapıtlar bu özelliklerinin yanı sıra, resim yüzeyinin odaksızlaşması, perspektifsiz bir mekan, biçimler ile arka planın bütünleşmesi gibi asıl resimsel sorunlara çözüm getiren olanaklar da sunmaktaydılar. Varoluşçu bir düşünceyi benimsemiş olan dışavurumcu sanatçı, hareketle (jestle), kullandığı malzemeyle, özel fırça vuruşlarıyla, inandığı düşünceyi, dolayısıyla kendini kanıtlıyor, ama kendi özel dünyasına dalması sonucu dış dünya ile olan ilişkisi kopuyordu.

    Bu dönemlerde İngiltere ve ABD'de çok sayıda genç sanatçının, savaş sonrasının düş kırıklıkları olarak niteledikleri bu tutumu benimsememeleri dikkat çekicidir. Böylesi bir lirik soyutlama hegemonyasına baş kaldıran gençlerin isyanı 1950'li yıllarda filizlenmiş, 1961-1962'de de Pop Sanat adıyla yeni bir akım olarak sanat dünyasına girmiştir.

    1950'den sonra Londra sanat okullarında yeni bir akım dikkat çekmeye başlar. İnsanın özel durumlarıyla ilgili konuları, dış dünya bağlamında yorumlayan Francis Bacon'un yapıtlarının genç sanatçıları etkilediği görülmektedir. Sanatta günlük yaşama yeniden dönüş isteğinin bu sanatçıları çok yakından ilgilendirdiği izlenmektedir. TV, reklam, çizgi film, sinema v.b. iletişim araçlarının çağdaş gerçekliğinin bilincine varan genç ressamlar, eğer istedikleri gerçekten yaşamın içine dalmaksa, ifade aracı olarak kitle iletişiminde kullanılan klişeleri ve imgeleri kullanmaları gerektiğine karar vermişlerdir.

    1952-1953 yıllarına doğru Çağdaş Sanatlar Enstitüsü'nde bu eğilim etkin bir biçimde gelişmiştir. Lawrence Alloway, Reyner Banham, Frank Cordell, John Mc Hale, Richard Hamilton, Tony del Renzio, Peter ve Alison Smithson ve Eduardo Paolozzi gibi sanatçılardan oluşan "Bağımsız Grup"un (Independent Group) yeni düşünceleri yaymayı amaç edindiği izlenir.

    Amerikan Pop Sanatı, İngiliz Pop Sanatı'ndan daha az duygusal olması nedeniyle ayrılır. Amerikan Popu, popüler kültürün (halk kültürünün) imgelerini tarafsız olarak ele alır ve tabloyu her türlü kişisellikten arındırmaya özen göstererek, bunları örnek aldığı modellerin anonim niteliğine daha da yakınlaştırmaya çalışır. Amerika'daki Pop Sanat İngiltere'de olduğu gibi bir grup sanatçının ortak düşüncesinden kaynaklanmamış ama bağımsız çalışan sanatçıların deneysel arayışlarının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Andy Warhol, Roy Lichtenstein, James Rosenquist, Tom Wesselmann ve Claes Oldenburg akımın başlıca temsilcileridir.

    Warhol sanatsal yaratı ile maddesel üretimi birbirinden ayırmış olur ki, onun bu tavrı kavramsal sanat düşüncesinin habercisi olarak değerlendirilebilir. Tablolarında kullandığı imge dizilerine gösterdiği ilgi giderek Warhol'u sinemaya yakınlaştırmış, ve sinema alanında "underground" bir dünyayı, çizgi dışı bir Amerikan yaşamını yansıtmıştır. Tüm yapıtları birlikte değerlendirilecek olursa, Andy Warhol'un "Pop" deyiminin tüm anlamlarını içeren karmaşık bir yaratma yolu izlediği açıkça görülmektedir.

    Gerçek bir toplumsal olay olan Pop Sanat, doğrudan yaşamın kendisine değil, tüketim dünyasının gerçeklerini yansıtan bir dizi göstergeye ilişkindir. Pop yapıtlarda bu tüketim dünyası ve onun yapay, geçici varsıllığı eleştirisiz, olduğu gibi kabullenilmiştir. Tüketim dünyası olduğu gibi gözler önüne serilir ama bu dünyanın geçersizliğini ya da bozukluğunu anlatmayı kimse üstlenmez. Akım içerdiği bu tarafsızlık nedeniyle uzun süreli bir hareket oluşturamamış, birçok sanatçı bu konuda bir kez gözlemlerini yansıttıktan sonra farklı ve daha kişisel yollara yönelmişlerdir.

    1960 Sonrası Sanat, Semra Germaner, Kabalcı Yayınevi,1997


    İngiliz Pop-Artçıları


    Pop-art, bu anlayışına ışık tutan Richard Hamilton (doğ. 1922) tarafından popüler, gelip geçici, kitle ürünü, ucuz, “sexy”, “göz boyayıcı” bir sanat olarak tanımlanır. Genç, kente özgü, işçi sınıfına yönelik, kendini çizgi romanlarda bulan, şarkılarla’, frapan giyim tarzıyla, cinselliğini yaşama biçimiyle anlatımını bulan bir karşı-kültürdür pop-art... Bu züppelik, daha 1950’lerde, İngiliz toplumunun kurallarından tiksinen aydınlara çekici gelir. Bu sanatçılar için Amerika, fantasmalarını süsleyen zenginliğin yanı sıra sıradanlığın, bayağılığın, gücün, dinamizmdir, sonuç olarak yeni bir şiirselliğin filizlendiği bir cennet ülkesidir.

    Ayrıca California’yı, yüzme havuzlarının serpiştirildiği, güzel delikanlılarla dolu bir cennet ülkesi olarak resimleyen David Hockney gibi, bu sanatçıların çoğu göçmendir; Hockney’in görüntülerinin yapay, yalancı naifliği, güleryüzlü, alabildiğine İngilizlere özgü bir sapmanın en uç noktasıdır.


    Amerikan Pop-Artı


    Robert Rauschenberg (doğ. 1925 ve Jaspers Johns (doğ. 1930), 1950’lerde, bir kışkırtma ve ince alay sanatı ortaya koyarlar; amaçları, seçkin kültüre ağırlık veren ısrarlı tavrın sanat ile yaşam arasında açtığı boşluğu doldurmaktır. Böylelikle Rauschenberg, combine-painting’lerinde, incelikli, özenli bir biçimde yapılmış tablolarına içi samanlı dolu bir tavuk veya bir keçi gibi hiç beklenmedik birtakım öğeler ekler. Ressam, bunların anlamını aramamak, çözülmesi gereken bir şifreymiş gibi bakmamak gerektiğini söyler.

    Johns’un sanatının ilkesiyse, çokanlamlılıktır. Amerikan bayrağının, bronzdan döktükten sonra üzerlerini boyadığı, bayilerde satılanlardan ayırt edilmesi imkansız bira kutularının mükemmel taklitleri çok yakından tanıdığı, yüzyılın büyük Avrupa ustalarının sorunsalını alaylı bir biçimde tersyüz eder: zor olan, sanat eserini okumak değil onun sanat eseri olduğunu ayırt edebilmektir,

    Johns ile Rauschenberg’i asıl pop-artçılardan ayıran şey, bu sanatçıların “ticari sanat” tarafından medyalar aracılığıyla yaygınlık kazandırılan bir gerçeği alıp yansıtmalarıdır: ancak söz konusu ticari sanatla da aralarına bir mesafe koyar, bir boşluk bırakırlar.

    Bunların en ünlüsü hiç tartışma götürmez bir biçimde Andy Warhol’dur, (1929-1987) Warhol, mesela bir Marilyn Monroe’nun yüzünü sonsuz bir dizi içinde tekrarlayarak bir ikonaya dönüştürürken, Mona Lisa’yı da tersine neredeyse bir reklam imgesine dönüştürür, buna koşut olarak, hazır çorba kutularına büyüleyici bir değer kazandırırken, tel sünger kutularının aynı hacimde tıpkılarını yapar.

    Claes Oldenburg da, bir nesneyi sahneleme olgusunun bile onu değiştireceğini vurgular. Avrupa’daki gerçeküstücü akıma karşı çok duyarlı olan James Rosenquist ise şöyle der:
    Doğadan, olabildiğince uzak durmayı umuyorum.

    “Bu kapsamda, Tom Wesselman tarafından “parmağım gözüne” dercesine, bile bile kirletilmiş tuvalet resimleri verismo’dan esinlenen imgeler olarak (kaba gerçekçilik) değil, kadın dergilerindeki, bal dök yala, “mikropsuz, tertemiz “ tuvalet reklamlarının bir tür karikatürü olarak ortaya çıkar.

    Topluluğun en yaşlısı olan Roy Lichtenstein (dog. 1923), çizgiresim imgelerinin agrandismanlarıyla, ağırlıklı olarak, tıpatıp bir imitasyon gerçekleştirme isteğini yansıtır; öyle ki baskıdaki tramları bile resme geçirdiği izlenimi vermek ister, ancak bu arada temel imgeyi değiştirmekte, onu “gerçeklikten koparmakta”, bir yaratıcı edim gerçekleştirmektedir.

    Basitmiş gibi görünen bu sanat, aslında onu, dadacılığa, Magritte’e, Duchamp’a yaptıkları az veya çok belirgin göndermelerle bezeyen kültürlü, aydın kişilerin ürünüdür. Bunların hepsi birer Amerikan sanatçısı olma niteliklerini de ortaya koyarlar. Keyifli bir ulusal gelenek olan resimle göz aldatıcılık gibi, naif sanat gibi Amerikan geleneklerinin mirasçısı olduklarının bilincindedirler; geçmiş kuşakların “modern yaşam” ressamları da (Stuart Davis, Charles Demuth...) aynı geleneğin izleyicisidirler. Sanatlarıyla, belli bir ironi, bir acı alay tavrı içinde olmayı inkar ederler ve günlük yaşamın bir yansıması olan sanatlarının herkese seslenmesi gerektiği ilkesini savunurlar. Pop-art hızla tüm dünyaya yayılır.

  5. #5
    mysteriouslady - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec-2007
    Mesajlar
    1.499
    Konular
    191
    Konuya olan katkılarınızdan dolayı teşekkürlerimi sunarım

  6. #6
    anqelina - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov-2012
    Mesajlar
    13
    Konular
    2
    çok güzel bir paylaşım ..