Toplam 8 sonuçtan 1 ile 8 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Paracelsus

  1. #1
    Paracelsus nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    12.323
    Konular
    2872

    Paracelsus


    Paracelsus ismiyle ölümsüzleşen Aurolus Phillipus Theophrastur Bobastur Von Hohenheim, 1493 yılında doğdu. Teutonic Order’un (Cermen Tarikatı) Büyük Ustası olduğu söylenen çok meşhur bir hekimin oğluydu ve ilk eğitimini babasından aldı.
    [The Teutonic Order (Cermen Tarikatı) dini bir Katolik tarikattır ve üyeleri Ortaçağ ve yeniçağın önemli bir bölümünde haçlı seferlerine katılmış oldukları için Cermen Şövalyeleri diye de bilinir ]
    On altı yaşında Basle Üniversitesi’ne girmiş ve simya, cerrahi ve tıp okumuştur. Simya bilimiyle üniversiteye girmeden önce tanışmıştır. İsaac Hollandus’un eserlerini inceleyerek, kendi döneminde kullanılan malzemelerden daha üstün ilaçlarla hastalıkları tedavi etme azmini kazanmıştır. Bunun dışında simya alanında bizzat keşiflerde bulunmuştur. Paracelsus tıbba, ilaç olarak afyon ve cıva kullanımını sokmuştur. Eserleri tıp bilimine ve manyetizma ilkelerine dair ileri bir bilgiye sahip olduğunu gösterir. Bunlar, Manly Hall’un onu “Kimyevi eczacılık ve terapinin babası, on altıncı asrın en ilginç tıp düşünürü” olarak tarif etmesini haklı çıkaracak başarılarından sadece birkaçıdır.
    Paracelsus simya bilimine yüksek mertebeden bir usta, Henry Cornelius Agrippa’nın da öğretmeni olan Başkeşiş Trithemius tarafından inisiye edilmiştir. 1516 yılında, hâlâ, şehrin zengin hekimlerinden biri olup nekromansi deneyleri yüzünden otoritelerle bozuşarak şehri terk etmek zorunda kalan Sigismund Fugger’den mineroloji, tıp, cerrahi ve kimya konularında ders almaya devam etmiştir. Paracelsus bundan sonra, hayatını astrolojik kehanetler ve çeşitli türden okült çalışmalarla idame ettirerek göçmen bir hayatı seçmiştir.
    Seyahatleri sırasında Almanya, Fransa, Macaristan, Hollanda, Danimarka, İsveç ve Rusya’yı ziyaret etmiştir. Rusya’da Tatarlar tarafından esir alınmış ve huzuruna çıkarıldığı Büyük Han’ın divanının en sevdiği üyelerinden biri haline gelmiştir. Bu hikâye doğruysa, Han’ın oğluyla birlikte Çin’den Konstantinopolis’e elçi olarak gitmiş, burada bir Arap usta tarafından ona en yüce sır, evrensel eriyik Alcahest açıklanmıştır. Manly Hall’ın sözleriyle, “Paracelsus bilgisini hapçı doktorlardan değil, İstanbul’daki dervişlerden, varlık çağıran, çiğin içinde semavi cisimlerin ışınlarını yakalayan ve çaresiz hastalıkları iyileştiren, körlerin gözünü açıp cüzamı temizleyen, hatta ölüleri bile dirilten ve vebaya anında son verebilen büyücülerden, sihirbazlardan, çingenelerden öğrenmiştir.”
    Paracelsus sonunda Avrupa’ya dönmüş, Tuna nehrini takip ederek İtalya’ya gelmiş ve burada askeri cerrah olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki mucizevî tedavileri burada başlamıştır. 1526 yılında Almanya’ya dönmüş ve daha önce okuduğu okulda fizik, tıp ve cerrahi profesörü olarak çalışmaya başlamıştır. Bu çok önemli mevki ona Erasmus ile Ecolampidus tarafından teklif edilmiştir.
    Derslerinde, dönemin otoriteleri tarafından kesinlikle değişmez ve karşı çıkılamaz olarak görülen ve en ufak bir farklı yorumunun sapıklık olarak görüldüğü Galen’in sistemini köhne diye bir kenara attığı için ona Hekimlerin Luther’i unvanı verilmiştir. Paracelsus, Galen’in sistemini bir kenara atmakla kalmamış, onun ve takipçilerinin eserlerini tunç bir tavada sülfür ve nitratla yakmıştır. Bu cüretkâr davranış, hayli kendine özgü fikirleriyle birlikte ona sayısız düşman kazandırmıştır. Mineral ilaçlarla gerçekleştirdiği tedaviler, tıp fakültesi ve bu ‘sapığın’ öğretileriyle otoriteleri sarsılan şahsiyetlerin düşmanlığını arttırmıştır. Paracelsus Basle’deki profesörlük mevkiini bu yüzden elinde uzun süre tutamamış ve şehri terk ederek göçmen hayatına geri dönmek zorunda kalmıştır.
    Bu ikinci sürgün döneminde onun 1526’da Colmar’da ve 1530’da Nuremburg’da olduğunu ve bir kez daha tıp doktorlarıyla kavgaya tutuştuğunu ve onlar tarafından şarlatan ilan edildiğini okuyoruz. Ancak bu sefer ağır fil hastalığı vakalarını iyileştirerek ve bunun ardından o dönemler mucizevi olarak görülen birkaç tıp başarısına imza atarak rakiplerine üstünlük kazanmıştır.
    Franz Hartmann “Paracelsus” adlı kitabında şunları yazar: “Maehren, Kaernthen, Krain ve Macaristan’a, en sonu da simya sanatının hayranı olan Bavyera dükü Prens Palantine tarafından Salzburg’a davet edilmiştir. Fakat hak ettiği bu rahatlık dönemi çok uzun sürmemiştir.”
    Kısa bir hastalığın ardından 1541 yılında White Horse Hanı’nda ölmüş ve St. Sebastian kilisesinin mezarlığına gömülmüştür. Hayatı hakkında yazanlardan biri ortodoks tıp otoritelerinin gönderdiği bir suikastçının ölümünü hızlandırdığını iler sürse de, bu hikâyeyi destekleyecek herhangi bir kanıt yoktur.
    Onun biyografisini yazan yazarlardan hiçbiri Paracelsus’un henüz on altı yaşındayken simya yazınını çok iyi bilmesini garip karşılamamaktadır. O dönemler insanların daha erken olgunlaşmasını hesaba bile katsak, olağan üstü bir zekâya sahip biri olduğunu sonucuna varmak zorundayız. Kendi dönemindeki bilginlerden ancak çok azı onun öğretilerini anlayabilmiştir. Bunu sonucunda çağının âlimlerinin aptallığı ve inatçılığı konusunda kibirlenmesi doğal karşılanmalıdır. Hekimler arasında sayısız düşman edinmiş olmasına rağmen, hiçbir övgünün takdir etmeye yeterli olmayacağı bu ustanın müritleri de olmuştur. Müritleri ona en soylu ve sevgili monarkları, Alman Hermes, Felsefi Trismegistus ve Filozof Kral, Ölümsüz İsim, Kutlu Theophrastus unvanlarıyla adeta tapmıştır.


    Mr. Arthur Edward Waite’



    alıntıdır..
    bu arada Paracelus Henry Cornelius Agrippa’nın da öğretmeni olan Başkeşiş Trithemius tarafından inisiye edilmiştir.





  2. #2
    Xero - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ağu-2008
    Bulunduğu yer
    İzmir
    Mesajlar
    1.486
    Konular
    10
    "...20 yaşına geldiğinde 12 yıl sürecek olan seyahatine başlamıştır.Bir çok avrupa ülkesini ve Rusya'yı ziyaret etmiştir.Büyük ihtimalle Asya'ya da gitmiştir.Hermesçi sanatın büyük sırları ona Arap ustalar taradından İstanbulda verilmiştir.Doğa ruhları ile gayp alemlerinde yaşayan varlıklara dair bilgisi büyük ihtimalle doğrudan veya müritleri aracılığıyla temas ettiği Hint Brahmin lerinden almıştır,orduda hekimlik yapmış ,tıp bilgisi ve yeteneği ona büyük bir ün kazandırmıştır ... "

  3. #3
    Paracelsus nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    12.323
    Konular
    2872
    Paracelsus, yeni cerrahi ile ilgili olarak şöyle demektedir: Cerrahiinsanın kemiklerini ve diğer yapısını bilmek zorundadır; aksi taktirde nasıl teşhis koyabilirsiniz? Sadece dış yapıyı bilmeniz yetmez, aynı zamanda iç yapıyı da bilmek zorundasınız, bütün ven ve arterleri, sinirleri, kemikleri, onların şekil ve uzunluklarını, yerlerini bilmek zorundasınız. Aynı şekilde, İbn-i Sinâgibi, Paracelsus'da cerrahi müdahale için anatomibilmek gerektiğini ileri sürer. Ona göre, cerrah, bir berberin ya da bir kasabın tendonları ya da lifleri ayırmasından daha çok şey bilmek zorundadır. Hatta cerrahın ne gibi bir bilgi sahibi olması gerektiğini bir örnekle şöyle belirtmektedir. Cerrah hastanın mizacını bilmek zorundadır aksi taktirde yanlış bir ilaç verir, ve hastayı harap eder, o kesilmiş bir bacak yerine yeni bir bacak koyamaz. Ben Veriul’da bir berber-cerrah gördüm. O kesilmiş bir kulağı bir nevi yapıştırıcı ile yerine yapıştırmaya çalışıyordu. Bu yapılan hareket mucize olarak nitelendirildi; sevinç çığlıkları atıldı; ancak, kulak ertesi günü düştü. Aynı şekilde bacak da yapıştırıldığında o da düşecektir. Burada Paracelsus, devrindeki organ reparasyon ameliyatları konusundaki çalışmalara karşı çıkmaktadır. Bu tip çalışmalar Ambroise Pare dahil birçok cerrahın ilgisini çekmiştir. Paracelsus'a göre, bir cerrah bütün bitkileri tanımak, bilmek zorundadır; onları nasıl kullanacağını, onların çok hızla mı yoksa yavaş mı etki ettiğini bilmek zorundadır. Ayrıca, onların etkilerinin bilinmesi gerekir, etkilerinin kaslar mı, kemikler mi yoksa damarlar üzerinde mi olduğunun cerrah tarafından bilinmesi lazımdır. Örneğin balsamın kırık için mi, yoksa yaralarda mı etkin olduğunun bilinmesi gerekir. Buna ilave olarak, yaranın açık ve korumasız olmasına göre, uygun bir pansumanla, yarayı temizleyip, onu dış etkilerden korumalıdır. Mümkün olduğu kadar doğanın tedavi gücünün yarayı iyileştirmesine yardımcı olmalıdır. Bu da her şeyden önce iyi beslenme ile mümkün olur. Bursalı Ali Efendi'nin Cerrahnameadlı eserinde cerrahiyi nasıl tanımladığına bakalım: ‘fennü cerahat sanattır; onda vücutta arız olan çeşitli durumlar ele alınır; vücudun alışık olduğu hale iade edilmesi için yapılan işlemlerdir. Örneğin oluşmuş şişlerin tedavisi gibi: Cerrahi’yi bu şekilde belirleyen Ali Münşide, Paracelsus ve İbn-i Sinâgibi bu sanatı icra edebilmek için anatomi bilmenin önemini vurgulamaktadır. Ayrıca, yine Paracelsus gibi, onun da cerrahinin felsefi yanıolduğunu vurguladığını görmekteyiz. Cerrahnâme, incelendiğinde, genellikle, tedavinin, Paracelsus'un önermiş olduğu gibi, daha çok medikal olarak yürütüldüğü belirlenmektedir. Bu bilgilerden de anlaşılacağı gibi, Cerrahname tipik bir cerrahi kitabı değildir. Muhtemelen yazarımız Ali Münşi, Paracelsus ve ondan bir süre sonra yaşamış olan Hildanus'un (1560-1624) etkisiyle böyle bir eser kaleme almış olmalıdır. Cerrahname'de Hildanus'un adına, Galenve İbn-i Sîna'nın yanı sıra sık sık rastlanmaktadır. Hildanus devrinde Almanya'da cerrahinin kurucusu olarak kabul edilmiş bir bilim adamıdır. Onun Observationes Medico-Chirurgicae(Basel1606) adlı eserindeki kangren olaylarındaki amputasyon ve özellikle de kalça amputasyonundaki bağlama tekniği ile ilgili açıklamalarıyla dikkati çekmiştir. Bilindiği gibi o devir, cerrahinin henüz bilim olma yolunda önemli adımlar atmakta olduğu bir zaman kesitini oluşturmakta idi. Ancak hekimimiz Bursalı Aliüzerinde bu iki bilim adamından 'Paracelsus'un etkisinin daha baskın olduğu, Cerrahnameve onun diğer eserlerinden anlaşılmaktadır. Cerrahname, adlı eserinde Bursalı Ali Münşi'nin cerrahi vakalarda çok ilaçla tedaviyi tercih etmesi de bunun delili olarak kabul edilebilir. Ayrıca, etkilendiği bilim adamlarında da görüldüğü gibi, Ali Münşi'de de, Galenve diğer klasik tıp yazarlarının etkisinin devam etmekte olduğu da aşikardır.




    Vitam cum morte mutavit.
    Ölümle hayatı takas etti.
    (Mezartaşı yazısı)


    Cerrahname eserinde Paracelsus etkisi

  4. #4

    Üyelik tarihi
    Nis-2010
    Mesajlar
    56
    Konular
    2
    istanbulda cinci hocalarla çalışmış ha herşey bir yana 16 yaşında simyanın herşeyini bilmesi dikatimi çekti..

  5. #5
    Hevvez Hevvez isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    -YASAKLI-
    Paracelsusun Homunculusu bizim kitaplardan aldığı bu makaleden anlaşıldı.Zira Paracelsus homunculusu ortaya atmadan ve tarifini vermeden çok ama çok önce bizim kitaplarda geçiyor.Foruma koymuştum.Bu makaleden Batıdaki Majinin dahi Havasstan birşeyler aldığını çıkarabiliriz.

  6. #6
    Wasteland Wasteland isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    -YASAKLI-
    Kimdir

    Paracelsus (Phillipus Theophratus Bombastus von Hohenheim). Almanca konuşun İsviçreli doktor ve kimyager. 16. yüzyılın önemli bilim adamlarından ve modern tıbbın kurucularından biri olduğu kabul edilir.
    1493 yılında Zürich yakınlarında doğdu.
    Doktor olan babasından ilk temel bilgileri aldıktan sonra üniversiteye gitmiş ancak burada edinmiş olduğu bilgiler kendisini tatmin etmediği için çeşitli bilim merkezlerine yolculuklar yaptı.
    Paracelsus, günün tedavi şekline, otoritelerin tıbbi kuramlarına karşı çıkmış ve bunun sonucunda, biraz da çılgın tavırlarıyla, bir tür sembole dönüşmüştür. Çılgınlıkları o zamanki geleneksel tıbbın eskidiği ve artık yenilenmesi gerektiği şeklindeki tepkisinin bir göstergesidir. Akademik olan her şeye meydan okumuştur. Zamanında uygulanan tıp uygulamasına hayatı boyunca karşı çıkmış ve mücadele vermiştir. Aklı sürekli çalışan, kuramlar üreten biridir.
    Onun, geçmişle olan savaşının en somut şekli, öğrencilerin yaktığı geleneksel ateşte herkesi gözü önünde İbn-i Sina, Hipokrates ve Galen gibi otoritelerin eserlerini yakmasıdır. Böylece, Orta Çağ'da dogmatik hale gelen Galen, İbn-i Sina gibi, yeni gelişmelerin önündeki engeller olarak gördüğü hekimlerin kimliklerinde, eski tıbba son verdiğini sembolize ediyordu.
    Bu hareketiyle büyük bir tepkinin doğmasına sebep olan Paracelsus, hemen hiçbir yerde fazla kalamayıp, kent kent dolaşmıştır. Paracelsus, tıp eğitiminde geleneksel olarak kullanılan Latince yerine derslerini Almanca vermiştir.
    1541'de 48 yaşında Salzburg'da ölmüştür.
    Temel tezi: iatrokimya

    Aynı şekilde, Paracelsus, yeni cerrahi ile ilgili olarak şöyle demektedir: Cerrahiinsanın kemiklerini ve diğer yapısını bilmek zorundadır; aksi taktirde nasıl teşhis koyabilirsiniz? Sadece dış yapıyı bilmeniz yetmez, aynı zamanda iç yapıyı da bilmek zorundasınız, bütün ven ve arterleri, sinirleri, kemikleri, onların şekil ve uzunluklarını, yerlerini bilmek zorundasınız. Aynı şekilde, İbn-i Sinâgibi, Paracelsus'da cerrahi müdahale için anatomibilmek gerektiğini ileri sürer. Ona göre, cerrah, bir berberin ya da bir kasabın tendonları ya da lifleri ayırmasından daha çok şey bilmek zorundadır. Hatta cerrahın ne gibi bir bilgi sahibi olması gerektiğini bir örnekle şöyle belirtmektedir. Cerrah hastanın mizacını bilmek zorundadır aksi taktirde yanlış bir ilaç verir, ve hastayı harap eder, o kesilmiş bir bacak yerine yeni bir bacak koyamaz. Ben Veriul’da bir berber-cerrah gördüm. O kesilmiş bir kulağı bir nevi yapıştırıcı ile yerine yapıştırmaya çalışıyordu. Bu yapılan hareket mucize olarak nitelendirildi; sevinç çığlıkları atıldı; ancak, kulak ertesi günü düştü. Aynı şekilde bacak da yapıştırıldığında o da düşecektir. Burada Paracelsus, devrindeki organ reparasyon ameliyatları konusundaki çalışmalara karşı çıkmaktadır. Bu tip çalışmalar Ambroise Pare dahil birçok cerrahın ilgisini çekmiştir. Paracelsus'a göre, bir cerrah bütün bitkileri tanımak, bilmek zorundadır; onları nasıl kullanacağını, onların çok hızla mı yoksa yavaş mı etki ettiğini bilmek zorundadır. Ayrıca, onların etkilerinin bilinmesi gerekir, etkilerinin kaslar mı, kemikler mi yoksa damarlar üzerinde mi olduğunun cerrah tarafından bilinmesi lazımdır. Örneğin balsamın kırık için mi, yoksa yaralarda mı etkin olduğunun bilinmesi gerekir. Buna ilave olarak, yaranın açık ve korumasız olmasına göre, uygun bir pansumanla, yarayı temizleyip, onu dış etkilerden korumalıdır. Mümkün olduğu kadar doğanın tedavi gücünün yarayı iyileştirmesine yardımcı olmalıdır. Bu da her şeyden önce iyi beslenme ile mümkün olur. Bursalı Ali Efendi'nin Cerrahnameadlı eserinde cerrahiyi nasıl tanımladığına bakalım: ‘fennü cerahat sanattır; onda vücutta arız olan çeşitli durumlar ele alınır; vücudun alışık olduğu hale iade edilmesi için yapılan işlemlerdir. Örneğin oluşmuş şişlerin tedavisi gibi: Cerrahi’yi bu şekilde belirleyen Ali Münşide, Paracelsus ve İbn-i Sinâgibi bu sanatı icra edebilmek için anatomi bilmenin önemini vurgulamaktadır. Ayrıca, yine Paracelsus gibi, onun da cerrahinin felsefi yanıolduğunu vurguladığını görmekteyiz. Cerrahnâme, incelendiğinde, genellikle, tedavinin, Paracelsus'un önermiş olduğu gibi, daha çok medikal olarak yürütüldüğü belirlenmektedir. Bu bilgilerden de anlaşılacağı gibi, Cerrahname tipik bir cerrahi kitabı değildir. Muhtemelen yazarımız Ali Münşi, Paracelsus ve ondan bir süre sonra yaşamış olan Hildanus'un (1560-1624) etkisiyle böyle bir eser kaleme almış olmalıdır. Cerrahname'de Hildanus'un adına, Galenve İbn-i Sîna'nın yanı sıra sık sık rastlanmaktadır. Hildanus devrinde Almanya'da cerrahinin kurucusu olarak kabul edilmiş bir bilim adamıdır. Onun Observationes Medico-Chirurgicae(Basel1606) adlı eserindeki kangren olaylarındaki amputasyon ve özellikle de kalça amputasyonundaki bağlama tekniği ile ilgili açıklamalarıyla dikkati çekmiştir. Bilindiği gibi o devir, cerrahinin henüz bilim olma yolunda önemli adımlar atmakta olduğu bir zaman kesitini oluşturmakta idi. Ancak hekimimiz Bursalı Aliüzerinde bu iki bilim adamından 'Paracelsus'un etkisinin daha baskın olduğu, Cerrahnameve onun diğer eserlerinden anlaşılmaktadır. Cerrahname, adlı eserinde Bursalı Ali Münşi'nin cerrahi vakalarda çok ilaçla tedaviyi tercih etmesi de bunun delili olarak kabul edilebilir. Ayrıca, etkilendiği bilim adamlarında da görüldüğü gibi, Ali Münşi'de de, Galenve diğer klasik tıp yazarlarının etkisinin devam etmekte olduğu da aşikardır.

    Paracelsus, varlıkların hepsinin ortak bir temeli olduğunu ileri sürdü; bu temel, daha önce ileri sürülen 4 elementin yanı sıra, onun materia prima (ilk maddeler) adını verdiği tuz, civa ve kükürtten oluşuyordu.
    Bunlardan civa ve kükürt, İslâm Dünyası'nda, transformasyon Teorisi kapsamı içinde, temel iki element olarak sunulmuştu. Bu yedi temel element, canlı veya cansız bütün varlığın temel maddesini oluşturuyordu. Öyleyse aslında canlılar ve cansızlar özde farklılık göstermezler; temel yapı olarak aynıdırlar. Demek ki, onların işlevleri arasında da benzerlikler olmalıdır.
    Bu ilkeden hareket eden Paracelsus, kimyada kabul edilmiş yasa ve ilkelerin, aslında canlılar için de geçerli olduğunu savundu. Bir canlı, belli bir kimyasal yapıya sahipse, buna bağlı olarak o yapıda oluşacak bozukluklar, doğal ki kimyasal kökenli olacak ve kimyasal ilkelerin açıklama modelleriyle anlaşılabileceklerdir; bu durumda yapının düzeltilebilmesi de, ancak kimyasal maddelerle olanaklı olacaktır: Bu anlayışa iatrokimya denmiştir.
    Bu kurama dayanarak, Paracelsus, vücut işlevlerinin, örneğin midenin işleyişinin kimyasal bir süreç oluşturduğunu ileri sürer. Mide sindirim görevini besin maddelerini ısıtıp, ıslatarak veya onları bazı hareketlerle parçalayarak değil; midenin salgıladığı bazı sıvılar vasıtasıyla onu kimyasal bazı değişimlere tabi tutar. Bu yaklaşımı temel alan sonraki yüzyıllarda, bazı bilim adamları, araştırmalarını salgı bezleri üzerinde yoğunlaştırmışlardır.

    Farmakolojinin babası


    Paracelsus modern tıbbın yanında, modern farmakolojinin (ilaçbilimi) de kurucusu olarak nitelendirilebilir. Pek çok kimyasal madde üzerinde araştırmalar yapmış ve antimonu bulmuştur ki, daha sonra 17. ve 18. yüzyıllardaantimon, iatrokimya görüşlerini destekleyenler tarafından sıkça ilaç olarak ya da ilaç karışımları içinde kullanılmıştır; bu tip ilaçlara arkana tipi ilaçlar denir. Paracelsus'un bazı terimleri Arapça'dan aldığı söylenir, alkol terimi de, örnek gösterilir.
    Paracelsus sonraki dönemlerde birçok bilim adamını etkilemiştir. Bunlardan van Helmont özellikle sindirim ve solunum sistemlerini incelemiştir. Silvester gazı dediği karbondioksit gazını van Helmont'un bulduğunu biliyoruz.

    Galileo'nun Öncülü


    İatrokimya görüşünün yanında, yine 16. yüzyılda fizik bilimini ve fizik ilkelerini canlı yapının açıklamasında temel alan görüşler gelişmiştir ki, bu görüşlerin temsilcileri arasında Galilei, Descartes ve Steno sayılabilir. Bunların görüşleri de iatrofizik olarak adlandırılmıştır.
    Bu okulun temsilcilerinin daha çok tekniğin gelişmesinde etkin olduğu görülmektedir. Örneğin Galileo ve bir grup arkadaşı Academia del Cimento'yu kurmuşlardır; onların çalışmaları sayesinde mercek üzerinde yapılan çalışmalar daha sonraki yıllarda gelişmiş ve mikroskop ve teleskop bilimsel araştırmalar yaparken kullanılmaya başlanmıştır.


    İslâm Tıbbından Etkilenimi


    Cabir İbn Hayyanminerallerin oluşumuyla ilgili olarak, söz konusu edilen civa-kükürt kuramını benimsemiştir. Civa-kükürt kuramının kökeninde iyi-kötü ve dişi-erkek gibi ikilem fikri vardır.
    Bu ikilem fikri daha sonra, Paracelsus ve onu destekleyenlerce yeniden ele alınmış ve bu temel üzerinde asit-baz ikilemi biçimlendirilmiştir.


    Deneysel yöntemin kabulü

    İatrokimya ve iatrofizik görüşleri, daha sonra mekanik okulu oluşturacak şekilde birleşmiştir; mekanik okul, canlı ve cansız bütün varlıkların yapı ve işlevlerinin birbirine benzediğini ve dolayısıyla fizik ve kimya olaylarının açıklanmasında kullanılan prensiplerin biyolojide de geçerli olduğunu kabul etmiştir.
    Bu görüşten hareket eden bilim adamları, canlı varlıkların da cansız nesneler gibi, laboratuvarda incelenebileceği fikrini savunmaya başlamalarıyla biyolojide deneysel yöntemin yaygın olarak kullanılması söz konusu olmuştur

    Toksikoloji


    İatrokimya ve iatrofizik görüşleri, daha sonra mekanik okulu oluşturacak şekilde birleşmiştir; mekanik okul, canlı ve cansız bütün varlıkların yapı ve işlevlerinin birbirine benzediğini ve dolayısıyla fizik ve kimya olaylarının açıklanmasında kullanılan prensiplerin biyolojide de geçerli olduğunu kabul etmiştir.
    Bu görüşten hareket eden bilim adamları, canlı varlıkların da cansız nesneler gibi, laboratuvarda incelenebileceği fikrini savunmaya başlamalarıyla biyolojide deneysel yöntemin yaygın olarak kullanılması söz konusu olmuştur


    Özet


    Hemen hemen herkes, uygun kullanılmadığında zararlı olacak kimyevi maddelerle temas halindedir. Pekçok ölüm ve belki bunun yüz katı kadar fazla kaza kimyevi maddelerin dikkatsiz kullanılması sonucu meydana gelmektedir.
    Toksikoloji üç ana alt dala sahiptir: Bunlardan sanayi toksikolojisi, hava ve sudaki kimyevi kirleticilerin zararlı etkilerini inceler. Bunun yanında çalışma ve ev ortamında mevcut olanları da konu alır. Ekonomik toksikoloji ise ilaçlarda, yiyeceklere ilave edilen maddelerde, kozmetik, gübre ve veteriner ilaçlarındaki kimyevi maddelerle meşgul olur. Adli toksikoloji de özellikle ölüm veya ciddi yaralanmayla sonuçlanan vakaların tıbbi yönüyle meşgul olur.
    Her kimyevi madde, toksik etkisine bağlı olarak altı sınıftan birinde mütalaa edilir. Çok fazla toksik, çok toksik, orta derecede toksik, az toksik, oldukça toksik olmayan ve oldukça zararsız.
    Zehir, çok fazla veya çok toksik olan kimyevi maddelere verilen isimdir. Bunların az miktarları ciddi zarara veya ölüme sebep olur. Deney hayvanının her kilogramı için 50 miligram ağızdan verildiğinde, 48 saat içinde, bu hayvanların en az % 50'sinin ölümüne sebep olan maddeye kimyevi olarak zehir etiketi konulur. İnsanlar için bu miktar yaklaşık olarak bir çay kaşığı dolusu kadardır.
    Toksikoloji, hayvanlar üzerinde deney yaparak, kimyevi maddelerin toksisite derecesini belirlemeye çalışır. Bu maksatla pekçok hayvan kullanılır. Fareler bu iş için kullanılan küçük; maymun ve çiftlik hayvanları büyük hayvanlar arasındadır. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin tamamlanmasından ve sonucun insanlar üzerindeki etkisi tahmin edildikten sonra sınırlı sayıda deneyin insan üzerinde yapılmasıyla makul bir emniyet elde edilir. Buna kimyevi maddelerin insan derisi üzerinde etkisinin araştırılması misal gösterilebilir.
    Eğer kimyevi maddelerin hastalık veya ölüme sebebiyet verdiği zannedilirse, ölünün kanı, idrarı ve kas parçaları adli toksikolojiye analiz için verilir. Yapılan deneylerle, zararlı kimyevi maddeler ve miktarları tespit edilebilir.

    Tarihçesi


    Toksikoloji denilince akla ilk olarak Paracelsus gelir. 16. yüzyılda Paracelsus'un (1493-1541) zehiri tanımlarken kullandığı "Her madde zehirdir. Zehir olmayan madde yoktur; zehir ile ilacı ayıran dozdur" şeklindeki ifade, bugünkü modern toksikolojinin de çıkış noktasıdır.

    ALINTI

  7. #7
    Hevvez Hevvez isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    -YASAKLI-
    Paracelsusun tam ismi:Phillipus Theophratus Bombastus von Hohenheim
    Ne gariptirki Full Metal Alchemistte Edward'ın babasınında ismi Hoheheimdı

  8. #8
    Mrs_Echelon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Haz-2008
    Bulunduğu yer
    Asakusa
    Mesajlar
    1.010
    Konular
    32
    Paracelsus Felsefesi

    Rönesans döneminin gerçek yeniliği bilim alanında olmuştur. Bu dönemde Copernicus, Kepler, Galileo gibi hem bilim insanı hem filozof olarak nitelenebilen büyük kişiler yetişmiş, bunun dışında kuramsal düzlemde bilim düşüncesine çeşitli katkılarda bulunan pek çok düşünür çıkmıştır. Bunlardan Paracelsus (1493-1541) Rönesans’ın başlarında yaşamış İsviçreli Alman bir düşünür, hekim ve kimyacıdır.
    Doğa felsefesi alanında Yeni-Platoncu temelden yola çıkmış ve görüşleri bilimsel temelden uzaklaşarak gizemci boyutlar kazanmıştır. Doğa biliminin yeni yeni kıpırdandığı bir dönemde bu tür bir yaklaşım pek şaşırtıcı değildir. Ortaçağ sonlarında Ockhamlı William’ın nominalizmi savunması ve çifte hakikat kuramını öne sürmesi teoloji ile felsefeyi birbirlerinden ayırmış görünüyordu. Bu ayrışmada bilim ve felsefe arasında bir ayrım yapılmamaktaydı. Paracelsus için de felsefe, doğa bilgisinden başka bir şey değildi ve bu yüzden, felsefe adına, doğaüstü güçler içeren bir metafizik ortaya koydu. Ona göre doğa canlıdır ve tanrısal güçlerle, ruhlarla doludur. Her varlık türünün kendine özgü bir ruhu olsa da doğanın da bir bütün olarak genel ve kapsayıcı bir ruhu ya da güç odağı vardır. Paracelsus buna “vulcanus” adını vermektedir. Doğayı tam olarak bilebilmek için her şeyi kendi özüyle ruhuyla bilmenin yanı sıra, bir de vulcanusu yani doğanın genel özünü bilmek gerekir. Doğa bir makrokosmos iken, insan onun içinde yer alan bir mikrokosmostur. Bu nedenle insan kendisinden hareketle doğayı daha iyi anlayabilir. İnsanı anlamanı n yolu tıp biliminden geçer; insan vücudundaki doğa güçlerini öğrenen bir doktor, bunları makrokosmosta, yani doğada yeniden bulacaktır; bu şekilde doğayı insana yararlı ve zararlı öğeleriyle tanımış olacaktır. Bunun için doğadan korkmamak, tam tersine onunla bütünleşerek, onunla birlikte duyarak, yaşayarak, eylemde bulunmak gerekir. Bu şekilde doğayı anlamak olanaklı olabilir. İnsanda onun özel ruhu olarak ‘archeus’ bulunur. Bu bir tür insana özgü ruh ya da yaşam gücü demektir. İnsanı çok iyi tanıyabilmek için, bu yaşam gücünü çok iyi keşfetmek ve bilmek gerekir. Bir insanın sağlam olması onun archeusunun engelsiz işlemesine bağlıdır; hastalık, archeus’un yabancı bir güce bağlanmış olmasıdır. Bu nedenle hastalığı karşıt güçlerle değil, insanın özünü sağlamlaştırmakla iyileştirmelidir. Hasta bir organa ancak onun kendisinden yapılmış bir madde ile yardım edilebilir.
    Başarılı bir hekim her şeyden önce doğadaki iyi ve kötü ruhları (geister) birbirinden ayırt edebilmeyi bilmeli, iyileri desteklemeyi, kötülerle savaşmayı öğrenmelidir. Bunun yolu ise birtakım gizemli-büyülü işlemlerden başkası değildir. Ayrıca bir de her şeyde evren ruhu (vulcanus) bulunduğuna göre, bütün hastalıkları iyileştirecek bir tümel-ilacın da var olması gerekir. Bu da bütün bilgelerin peşine düştüğü ama henüz bulamadıkları o ‘taş’tır. Paracelsus da bu taşı bulabilmek için pek çok kimya deneyleri yapmış, bu arada kimyanın bazı temel yönlerini aydınlatmak gibi olumlu bazı sonuçlara ulaşmıştır. Ama bunlar kuşkusuz rastlantısal olmaktan öteye gitmez.


    Paracelsus’a göre her varlık türünün kendine özgü bir ruhu olsa da evrenin bir bütün olarak da ruhu vardır ve bu ruha vulcanus denir.

    Paracelsus’a göre her insanda archaeus denen bir yaşam gücü bulunur. Sağlık archaeusun engelsiz işlemesi, hastalıksa yabancı bir güce bağlanmasıdır.




    Alıntıdır