4 Sayfadan 2. İlkİlk 1234 SonSon
Toplam 34 sonuçtan 11 ile 20 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Oyunlardan Tiradlar

  1. #11
    Oyunlardan Tiradlar pithc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ara-2006
    Bulunduğu yer
    klan savaşlarında...:)
    Mesajlar
    3.472
    Konular
    238
    lady tesekkurler...





  2. #12
    schizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-2007
    Mesajlar
    6.732
    Konular
    1672
    Oyunun Adı: Cesaret Ana ve Çocukları
    Yazan: Bertolt Brecht
    Çeviren: Ayşe Selen

    ANA – Yazık oldu komutana... yirmi iki çift çorap... kaza diyor herkes. Sis sebep olmuş.Komutan alaylardan birine, “ileri?, diye bağırdıktan sonra atını geriye doğru mahmuzlamış. Ancak sis dolayısıyla şaşırıp cepheye dalmış.Ve kurşun yemiş... Kala kala dört fener kalmış... Ve kurşunu yemiş. (Arkadan bir ıslık sesi işitilir. Cenaze töreninden kaçan erleri görür. Tezgaha girer) Ayıp, ayıp, komutanın cenaze töreninden kaçılır mı? Yağmurdan kaçıyorlar. Üniformanız ıslanır tabii. Söylentiye göre, cenazede çan çalmak istemişler, ama sağken onun emriyle kiliseler kapandığı için zavallı komutan mezara indirilirken çan sesi duyulmayacak. Büsbütün garip gitmesin diye üç pare top atacaklar... (İçki isteyen askerlere) İçki istiyorsanız paraları sökülün önce. Yoo... çamurlu çizmelerle çadırıma giremezsiniz! Yağmur yağsa da yağmasa da dışarı da zıkkımlanacaksınız. Yalnız subayları içeri bırakıyorum. Komutan son zamanlarda epey sıkıntı çekmiş, maaş ödeyemedeği için. İkinci Alay’da karışıklık çıkmış. “Din uğruna savaşıyoruz, para isteyemezsiniz? diye kestirip atmış. (Cenaze marşı duyulur) Acırım böyle komutanlara, imparatorlara. Belki de ileride kendilerinden bahsettirecek heykellerini diktirecek şöyle özel bir şey yapmak isterlerdi; örneğin dünyanın fethi gibi, bu bir komutan için yüce idealdir, zaten başka bir şeyi de beceremezler. Kısacası, kıçı çatlayıncaya kadar çalışır, didinir, ondan sonra da, hayatta bir bardak biradan ya da iki laklaktan daha yüce bir ideali olmayan aşağılık halk gelip yaptıklarının içine eder. Onların bütün güzel planları, yöneticilerin basitlikleri yüzünden hep berbat olmuştur. Çünkü, imparatorlar hiçbir şeyi kendi başlarına yapamazlar. Halkın ve askerlerinin desteğine muhtaçtırlar. Haklı değil miyim? Savaş bitecek mi dersiniz? Laf olsun diye sormuyorum, hani ucuz mal var da, alıp depoya koysak mı diye soruyorum. Ama savaş biterse, onları atmaktan başka çare kalmaz.

  3. #13
    birunsatan birunsatan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    -YASAKLI-
    Oyunun Adı: Bir Evlenme
    Yazan: Nikolay V. Gogol
    Çevirenler: Melih Cevdet Anday - Erol Güney

    AGAFYA TIHONOVNA - Aman yarabbim... Karar vermek ne güç şeymiş... Bir kişi, iki kişi olsa ne ise... Ama dört kişi... Gel de birini seç. Nikanor İvanoviç biraz zayıf ama hiç de fena değil. İvan Kuzmiç de fena değil. Açık konuşmak gerekirse, İvan Pavloviç de biraz şişman ama, pekala gösterişli bir erkek. Söyleyin bana ne yapayım? Baltazar Baltazaroviç de değerli bir adam. Ah ne zor şey bu karar vermek... Anlatamam, anlatamam. Nikonor İvanoviç'in dudaklarını, İvan Kuzmiç'in burnunu alsak... Baltazar Baltazaroviç'in de halini tavrını... Bunun üzerine de İvan Pavloviç'in gösterişini katsak o zaman seçmek kolay olurdu. Oysa şimdi düşün, düşün... Vallahi başıma ağrılar girdi. Bence en iyisi ad çekmek. İşi kısmete bırakmalı. Kim çıkarsa kocam o olour. Adlarını birer kağıda yazarım. Sonra kağıtları kaparım. Kısmetim kimse belli olur. (Masaya yaklaşır. Kağıtla makas alır. Kağıtları keser, katlar, bunları yaparken de konuşur.) Ah şu kızlar ne talihsiz... Hele aşık olan kızlar... Erkekler bunu kabul etmezler, anlamak da istemezler. Ne ise, hepsi hazır. Bunları çantamın içine koyayım. Gözlerimi kapayıp çekeyim. Ne olursa olsun. (Kağıtları çantaya koyar. Eliyle karıştırır.) Ah, içime bir korku geldi. Allah vere de Nikonor İvanoviç çıksa; ama ne diye o olsun... İvan Kuzmiç daha iyi. Peki, İvan Kuzmiç de neden? Ötekilerin ne kusuru var? Hayır, istemem. Kim çıkarsa o olsun. (Eliyle kağıtları karıştırır ve çantadan yalnız birini değil, hepsini birden çıkarır.) A... hepsi birden çıktı. Kalbim çarpıyor... Olmaz, olmaz. Yalnız bir tane çekmek lazım. (Kağıtları gene çantasına koyar, karıştırır. Bu sırada Koçkarev girer. Yavaşça ilerleyerek arkasına gelir.) Ah Baltazar Balta... yok canım, Nikonor İvanoviç çıksa.. Hayır, hayır, istemiyorum. Kısmetim ne ise o çıksın.









    Oyunun Adı: Sabahattin Ali
    Yazan: Tuncer Cücenoğlu

    SABAHATTİN ALİ - (Sanki bir gazeteciyle söyleşir gibi) Evlendiklerinde babam otuz, annem ondört yaşındaymış.. Yani babam annemden onaltı yaş daha büyükmüş.. Ailenin ilk erkek çocuğu olarak Eğridere’de doğmuşum.. Çocuklara verilen adlar genellikle babaların siyasal eğilimlerini belirleyecek ipuçlarını da taşır içlerinde... Adımı neden Sabahattin koymuş babam, biliyor musunuz? Çünkü babam Prens Sabahattin’in düşüncelerine değer veren bir adamdı... Onunla tanışmak onuruna sahip olduğunu söylerdi hep... Diğer erkek kardeşimin adı da Fikret’tir... O da babamın hayranlık duyduğu şair Tevfik Fikret’ten almıştır adını.. Yani babam edebiyatı seven, özgür düşünceli bir subaydı.. Jön Türkleri tutardı..
    O günün deyimiyle “Hürriyetçi?ydi.. Tevfik Fikret’in şiirlerini, özellikle “Sis? i
    ezbere bilir, her yerde okurdu.. (Babası gibi )
    Sarmış yine ufuklarını bir inatçı duman,
    Bir ak karanlıktır gittikçe artan.
    Baskısı altında silinmiş gibi cisimler,
    Bir tozlu yoğunluktan oluşmuş gibi resimler,
    Bir tozlu ve ürkünç yoğunluk ki bakışlar

    Dikkatle giremez derinliğine, korkar!

    Sana layık bu derin, karanlık örtü,
    Layık bu örtünme sana, ey zulümler mülkü!..
    Ey zulümler alanı, evet ey parlak sahne.
    ...
    Ey sonu gelmeyen kuyruklu yalan,
    Ey mahkemelerden durmadan sürülen hak;
    Ey kuruntu ve kuşkuyla duygusunu yitiren,
    Vicdanlara kadar uzanan meraklı kulak;
    Ey dinlenme korkusuyla kilitlenmiş ağızlar...
    Erdem ve utancın unutulmuş yüzü...
    Korku yüküyle iki büklüm gezmeye alışmış koca ünlü toplum...
    Ey önüne eğilmiş baş.. Alnı pak ama iğrenç.
    Ey kimsesiz başıboş çocuklar...
    İkiyüzlü gülüşler...
    Örtün evet ey facia... Örtün evet ey kent;
    Örtün ve sonsuza dek uyu, ey dünya ******su...?
    Serveti Fünun, Şahbal ve İçtihat gibi dergileri okurdu babam... İlkokula gitmeden bir yıl önce bana okuma yazmayı öğrettiğinden beri, o dergilerin hemen bütün sayılarını biriktirdiğini görmüşümdür kitaplığında... Müzikle de ilgilenirdi... Mandolin ve flüt çalardı. Çok yönlü bir adamdı anlayacağınız... Annem Hüsniye güzel ve gösterişli bir kadındı.. Giyimine düşkündü, süslenmeyi severdi.. Roman okurdu durmadan... Ama kavga ederdi babamla hep... Babama güler yüz göstermezdi hiç... Nedenini anlayamadığım bir saldırganlık içindeydi babama karşı.. Sürekli olay çıkartırdı evde... Küçük kardeşim Fikret’i benden daha çok severdi... Şımartırdı onu... Yedi yaşıma basınca İstanbul’da ilkokula başladım.. Ama ailem Çanakkale’ye gidince öğrenimim orada sürdü... Çanakkale’de boğazda bir ev kiralamıştı babam... Ancak Birinci Dünya Savaşı nedeniyle okul ansızın kapanıverdi.. Çünkü öğretmen kalmamıştı okulda.. Pek uzun sürmedi bu durum, öbür subayların da yardımıyla yeniden açıldı okul. Subaylar öğretmenlikleri paylaşmışlardı... Okuldaki Türkçe dersini de babam veriyordu. Babam her gece bir duble rakısını içer sonra yatağına yollanırken “Ben yatmaya gidiyorum Sabahattin? derdi kulağıma sessizce... “Annenin gene heyheyleri üstünde...? Gider yatardı... Annem ve Fikret de erken yatarlardı... Ben evimizin balkonuna çıkar saatlerce oturur, boğazdaki duran ya da çok az sayıda da olsa geçmekte olan gemileri izlerdim hep... Bir gece gene herkes uykuya çekildiğinde yatağımdan kalktım balkona çıktım.. İstanbul’a gidişi engellemek için ağızlarını boğaza bir yumruk gibi çeviren toplar gene öylece durmaktaydılar... Bir karaltı gibiydi toplar.. Bizim güvenliğimizi koruduklarını söylerdi babam ama gene de korkutucuydular... Ben ay ışığının altında beklemekte olan gemileri izlemeyi seçerdim daha çok.. Gene öyle yaptım.. O gemilerden birine bindiğimi ve çok uzaklara gittiğimi düşlüyordum... Ama nedense bu tek başıma gidişe gönlüm razı olmuyor, babamın da benimle gelmesi gerektiğini düşünerek zenginleştiriyordum düşlerimi... Ama annemi asla istemiyorum yanımızda! Çünkü babamla hep kavga ediyor .. Fikret’i de istemiyorum. Fikret annemle kalsın... Çünkü annem Fikret’i benden daha çok seviyor... Birden yanımda Fikret’i gördüm... Herhalde onu da uyku tutmamıştı... “Ben de durayım mı yanında? dedi.. “Peki? dedim...Sessizce oturdu yanıma... Nefesini alıp verirken bile dikkatliydi... Düşlerimin bozulmasına kızdığımı bilirdi... Benimle birlikte o da izliyordu gemileri...
    (Birden aydınlanmaya başlar her yer.. Arkasından kararır... Sonra ıslık sesi gibi sesler... Daha sonra silah ve bomba sesleri... Sanki yaşamaktadır anlattıklarını..)
    Fikret hemen sarıldı elime... Nasıl da titriyor zavallıcık... Korkuyla açılmış gözleri... Anlamaya çalışıyor gibiydi olanları... Ben de ona sarılıyorum... Öylece kaldık... Eylemsiz, bekliyoruz... Gemilerin yanına yöresine bombalar düşmeye başladı... Denize düşen bombaların ardından, denizden beyaz minare gibi su sütunları yükseliyor gökyüzüne... Gemiler kaçmaya çalışıyor... Bir gemi isabet aldı!
    (Birden bir uğultu kopar gökyüzünden..)
    Uçaklar geliyor... Aman allahım babam nerde? Neden gelip de kurtarmıyor bizi?
    İsabet alan gemiden insanlar atlıyor denize... Sahile yüzerek kurtarmaya çalışıyorlar kendilerini... Fikret iyice sarılmış bana... Yalnızca titriyor... Buna titreme denmez aslında... Zangır zangır sallanıyor... Önce babam, ardından annem geldi koşarak yanımıza... Annem Fikret’i yakaladı elinden... Babam da beni... Kucaklarına aldılar bizi... Sokağa çıkıyoruz... İnsanlar kaçışıyor yaylı arabalara binerek... Kenti terk ediyorlar... Bir yaylıya da biz biniyoruz... Annem gene babamı suçluyor: “Battaniyeleri unuttun!? Babam hiçbir şey söylemeden yeniden dönüyor eve... Biraz sonra elinde battaniyelerle geliyor..
    Çılgın gibi kaçışan insanlarla birlikte kentten epeyce uzaklaşıyoruz... Artık sesler çok uzaklardan geliyor... Biraz sonra da duyulmaz oluyor sesler... Fikret: “Ü....ü....üü...şü...yo...rum.. ? diyor anneme... İşte o gece kekeme oldu Fikret...
    Babam da birkaç ay sonra istifa etti... Çünkü kalp hastasıydı artık... Annemin histeri krizleri de iyice artmıştı... İçlerinde en sağlamı bendim... Babam bir gün:
    Artık bu koşullarda bu kentte kalamayız..Bu bombardımanın durması mümkün değil...İzmir’e gidiyoruz..? dedi.

    --------------------



    Oyunu Adı: Don Cristobita ile Dona Rosita'nın Acıklı Güldürüsü
    Yazan: Federico G. Lorca
    Çeviren: Memet Fuat



    SİVRİSİNEK – Bayanlar, bir de baylar! Dinleyin hele! Küçük, delikanlı, kapa çeneni... sen de, küçük hanım, otur yerine, yoksa öyle bir pataklarım ki seni, yerinden bile kıpırdayamazsın bir daha! Susun, sessizlik babasının evindeymiş gibi dolaşsın dursun. Susun, susun da son söylenen sözlerin tatlı kalıntıları süzüle süzüle suyun dibine otursun. (Bir davul sesi.) Ben, bir de benim bu kumpanyam ta eskiden, soylu kişilerin tiyatrosundan kalmayız; kontların, markizlerin tiyatrosundan; altınlar, aynalar tiyatrosu; hani şu soylu bayların uyumaya geldiği, soylu bayanların da... onların da uyumaya geldiği... Beni, bir de benim bu kumpanyamı kapatıp üstümüze kilidi basmışlardı. Neler çektik, bilemezsiniz. Ama bir gün ben anahtar deliğine gözümü uydurdum, ışıkta taze menekşe gibi titreyen bir yıldız gördüm. Zorladım, dayandım, sonuna kadar açtım gözümü... çünkü rüzgar delikten içeri parmağını sokmuş, gözümü kapatayım diye dürtüp duruyordu... o yıldızın altından, cici kayıkların yol sürdüğü geniş bir ırmak bana bakıp gülümsedi. Söyledim arkadaşlarıma, tarlalardan, çayırlardan koşa koşa kaçtık, basit insanları, soylu olmayan kişileri aradık; onlara belki gösterebiliriz diye şeyleri, küçük şeyleri, küçük, minik işlerini dünyanın; dağlardaki yeşil ayların altında, kıyılardaki gül rengi ayların altında. Eh, şimdi de ay yükseldiğine, ateşböcekleri ufacık mağaralarına çekildiklerine göre, "Don Cristobita ile Dona Rosita'nın Acıklı Güldürüsü" adlı oyunumuza başlayabiliriz. Kaba Cristobita'nın tersliklerine, yaratacağı üzüntülere, Dona Rosita'nın çekeceği acılara hazırlayın kendinizi; yalnızca bir kadın değil Dona Rosita, donmuş suların üzerinde uçan bir yağmurkuşu, dokunsan kırılıverecek, küçücük bir ispinoz; onun çekeceği acılara ağlamaya hazırlanın. Hadi, başlayalım öyleyse! (Çıkmasıyla girmesi bir olur.) Gel, şimdi... ÇAL!... RÜZGAR GİBİ ES!... şu merak dolu yüzleri yala geç; al götür iç çekişlerini dağların ardına; sevgilisiz küçük kızların gözlerinde birken yaşları kurut!
    (Müzik)
    Dört küçük yaprağı vardı
    ağacımın
    da rüzgar...
    aldı götürdü.
    Konu pithc tarafından (02-Şub-2008 Saat 23:49 ) değiştirilmiştir. Sebep: Ardarda Atılan Mesajlar Birleştirildi

  4. #14
    Oyunlardan Tiradlar pithc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ara-2006
    Bulunduğu yer
    klan savaşlarında...:)
    Mesajlar
    3.472
    Konular
    238
    Oyunu Adı: Yangın Yerinde Orkideler
    Yazan: Memet Baydur



    NURİ – Bir kere Zonguldak'a gitmiştim, yıllarca önce... Karanlıktı abicim... (Sessizlik.) Kömür madenlerinde çalışıyordum o zamanlar... Grizu patlar, herkes ölür, geriye kalanlar çalışmaya devam eder, yine grizu patlar, yine herkes ölür... geriye kalanlar çalışmaya devam eder... Ama bir gün geldi ki.. kravatın icadını açıkladım abicim. Kravat abicim.. boyunbağı.. hani "kravatsız girlmez" derler ya.. işte oradaki kravat.. (Bir elinde tabanca, öbüründe Dom Perignon) Madendeydik abicim.. ineli on saat olmuştu... Hepimiz öksürüyorduk... Birisi başlıyordu kısa bir öksürük solosu geçmeye.. derken bir diğeri katılıyordu.. derken bir üçüncü, dördüncü derken onlarca, yüzlerce, binlerce insan öksürmeye başlıyordu... Senfoni gibi! Feci bir durum abicim.. bildiğin gibi değil.. orada.. o gün aklıma geldi abicim... Kravat abicim.. boyunbağının icadını icat ettim orada, yerin yedi kat dibinde... Şöyle dedim kendi kendime: Uygar insan öksürmez. Doğrudur ha, kaç yüz kere gözlemiştim, o herifler hiç öksürmüyordu.. karıları da öksürmüyordu, çocukları da... Çünkü uygardılar... Neden uygardılar abicim ve biz neden uygar değildik ve ha babam öksürüyorduk? Ha? Sorarım size ulan dedim kendime içimden bağırarak! Biz neden öksürüyorduk durup dururken?! Dokuzuncu koridorda bir patlama oldu abicim.. ben bunları düşünürken... Bütün galeri çökmüş.. ertesi gün öğrendim... 44 ölü.. yaralı filan yok.. zaten o meslekte ya ölürsün.. ya da yaşarsın.. ikisini de öksürerek yaparsın ama.. ama.. neden, neden, neden öksürüyorduk acaba? (Sessizlik.) Uygar değildik. Neden uygar değildik? Kravat takmıyorduk çünkü! (Sessizlik.) Anlaman gerekiyor abicim, kravatlar öksürmez. Bak anlatayım sana! Yıllarca.. yüzyıllarca önce.. kravatın icadından epey önce.. kömüre ihtiyaç duyan bazı insanlar.. bazı ince insanlar, boğazlarına kömür tozu kaçmasın diye boyunlarına bez parçaları bağlamaya başladılar! Basit bir eylemdi bu ama koskoca bir tekstil, mensucat sanayi doğdu bu gereksinimden! (Sessizlik.) Bez parçaları pahalıydı.. yerin yedi kat dibinde kendi ciğerini tükürmek ucuzdu.. dolayısıyla herkes boynuna dolayamıyordu şu medeniyet yularını! Kravat takabilenler.. yeryüzüne çıktılar.. takamayanlar.. yeraltında kaldılar... O gün orada bunu açıkladım herkese... Kravat, kömür tozları boğazınıza kaçmasın diye icat edilmiş ve son derece uygar bir alettir. İşime son verdiler abicim. Ben de buraya döndüm... Yine... Kravatın İcadı ve Muhtelif Kullanılışı diye bir kitap yazdım. Yazmak istedim yani... Heh heh heh.. kağıt kalem zor bulunuyor buralarda.. kravat gibi namussuzum! (Sessizlik.) İşte böyle! (Sessizlik. Birbirlerine bakarlar bir an. Sonra Nuri önüne bakar hüzünlü.) Kravat.. kömür madenlerinde icat edilmiştir.
    --------------------
    Oyunu Adı: Ful Yaprakları
    Yazan: Civan Canova



    RICHARD - Ben Romeo'nun Jüliet'i tanıdığından dah fazla tanıyorum seni. Sen de beni. Juliet'in Romeo'yu, Ophelia'nın Hamlet'i, Eva Braun'un Hitler'i, Diana'nın Charles'ı tanıdığından daha fazla tanıyorsun. En azından onlardan daha çok sohbet ettik. Daha çok vakit geçirdik birlikte. Ve yakında sıra ölüme gelecek. Bütün aşıklar gibi. Aşkımızla ilgili yazılı bir belge olmayacak belki, ama ilgilenenler ilerde internet kayıtlarından bulabilirler bizim hikayemizi. Ve ben, iki sevgiliye yaraşan en güzel ölümü buldum. Anlatayım mı?
    Siyanür dolu bir küvete girmeliyiz önce... Ya da baldıran otu... Evet, bu daha iyi. Siyanür derimizden içeri girebilir. Ve de vaktinden önce öldürebilir bizi. En iyisi baldıran otuyla kaynatılmış köpüklü su. Üzerinde ful yaprakları. Binlerce yaprak. Önce o suya girip yıkanmalıyız... Saatlerce... Sadece dokunmalıyız birbirimize. Ellerimizle... Saçlarımızı okşamalıyız. Omuzlarımızı, göğüslerimizi, bacaklarımızı... Sonra çıkmalıyız köpüklerin ve ful yapraklarının arasından... Gözlerimiz kapalı, kokularımız ciğerlerimizde, tenimiz, terimiz ve baldıran otlu vücutlarımız birbirine karışmış, dakikalarca sevişmeliyiz. Wagner çalmalı odada. Faust bizi izlemeli perdenin kenarından, sessizce...
    Gerçek aşkları göze alamadık. Ölüme bile atlayamadık gerçek aşklarımız için. Oysa nedir ki ölüm? Hiç değilse düşlerimizdeki aşklar için yapmalıyız bunu. Yok olsak bile adresimiz belli olmalı bu saçma sapan boşlukta. Madonna ve Richard. Güneş sistemi... Mars... Kainat... Özel ulak.
    Gün ağırınca, önce kapıyı çalacaklar. Meraklılar. Sonra da kıracaklar kapıyı. Sonra da, ne yazık ki iki ayrı beden bulacaklar içerde. İki baş, dört kol, dört bacak ve birbirine sırtını dönmüş iki yürek.
    Ben şimdiye kadar hiçbir ölüme üzülmedim aslında. Ne bir savaş esirine, ne babama, ne de ful yapraklarına... Gülüp geçmedim belki ama hiç üzülmedim. Umursamadım. Ve de... Hep korktum ölümden. Çok düşündüm ölmeyi ama cesaret edemedim.
    Mars'a yollanacak olan kapsüle isimlerimizi yazdırdım bu sabah. Düşünsene, aşkımız tarihe geçecek. Adem'den beri hiçbir aşk bu kadar uzaklarda duyulmamış, hiçbir aşık böylesine bir gurur yaşamamıştır. Mars'a isimleri yazılan ilk bir milyon insan arasında biz de varız Madonna. Önce uzun bir süre boşlukta dolaşacak adlarımız, sonra da bambaşka bir gezegene düşecek. Ve insanlık kendini yok edinceye, kainat bir atom çekirdeği haline gelinceye kadar orda kalacağız. Sonsuzluğa kazınan kutsal bir aşk. Sen ve ben. Madonna ve Richard...
    Konu schizophrana tarafından (17-Nis-2008 Saat 10:13 ) değiştirilmiştir. Sebep: Ardarda Atılan Mesajlar Birleştirildi

  5. #15
    schizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-2007
    Mesajlar
    6.732
    Konular
    1672
    Oyunu Adı: Vanya Dayı
    Yazan: Anton Çehov
    Çeviren: Ataol Behramoğlu

    SONYA - Ne yapabiliriz? Yaşamak gerek! (Bir sessizlik) Yaşayacağız Vanya Dayı. Çok uzun günlet, boğucu akşamlar geçireceğiz. Alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız. Bugün de, yaşlılığımızda da, dinlenmek bilmeden, başkaları için çalışıp didineceğiz. Ecel saati gelip çatınca da uysalca öleceğiz ve orada, mezarın ötesinde, çok acı çektik, gözyaşı döktük, çok acı şeyler yaşadık diyeceğiz... Ve Tanrı acıyacak bize ve biz seninle, canım dayıcığım, parlak, güzel, sevimli bir hayata kavuşacağız ve buradaki mutsuzluklarımıza sevecenlikle, hoşgörüyle gülümseyeceğiz ve dinleneceğiz... İnanıyorum buna dayıcığım, bütün kalbimle, tutkuyla inanıyorum... (Voynitski'nin önünde diz çöker ve başını onun avuçlarına koyar. Yorgun bir sesle tekrar eder.) Dinleneceğiz! Dinleneceğiz! Melekleri dinleyeceğiz, elmaslar gibi yıldızlarla kaplı gökleri göreceğiz. Dünyanın tüm kötülüklerinin, tüm acılarımızın, dünyayı baştan başa kaplayacak olan merhametin önünde silinip gittiğini göreceğiz ve hayatımız bir okşayış gibi dingin, yumuşak, tatlı olacak. İnanıyorum, inanıyorum buna. (Dayısının gözyaşlarını mendiliyle kurular.) Zavallı, zavallı Vanya Dayı, ağlıyorsun... (Gözyaşları arasından) Hayatında mutluluğu tadamadın, ama bekle Vanya Dayı, bekle... Dinleneceğiz.... (Kucaklar onu.) Dinleneceğiz! Dinleneceğiz!
    --------------------
    Oyunu Adı: Güldürü Üstüne Aldatma Ya da Tam Tersi
    Yazan: Ahmet Önel

    DALGACI – (Işıklar yandığında koltuğundadır. Elinde tenis raketi..) Ne çok şey anlatabilirim! Hoşsohbet biriyimdir aslında. Yine de, pek sevmezler beni. Nedense çekinirler. Huysuz herifin biri olduğum söylenir orda burda. Aldırmam. Her söylenen lafa kulak kabartırsanız işiniz iş demektir, yalan mı! Benim işim ise.. Size komik gelebilir belki ama, oyun oynarım ben. Sıkı bir oyuncuyumdur hani. Fazlasını sormayın, anlatmam. Bir işim daha vardır bu arada. Ona iş denir mi, bilmem ama.. (Kolundaki aleti gösterir.) Bunu saat sanırsanız aldanırsınız. Dünya nüfus göstergesidir bu. Şu an, evet şu an yeryüzünde kaç insan evladı var, anında söyleyebilirim. Tam tamına, altı milyar, yediyüz yirmi milyon üçyüz kırkaltı bin seksen dört kişi. Yemin ederim ki doğru! Eh, ne yapalım, herkesin bir merakı var işte. Ben sizin o minik içki şişelerini yan yana dizip de eşe dosta gösterip böbürlenmenize karışıyor muyum! Aslında itiraf etmek gerekirse, sorumluluk duygusu fazla olan biri değilim. Sorumluluk almaktan da ana değilim hani. Dalgacının biri olduğum bile söylenebilir canım! Bana kalsaydı ne o, ne bu, şair olmak isterdim! Çok ciddiyim. Güzel, körpecik kızlar sırtımı kaşıyıp yelpaze sallarken ben de şarabımı yudumlayıp şiirler döktürseydim fena mı olurdu sanki! Ya da bir yazar olup öyküler kurmak! Bakın bu da fena değil.. Yeni yeni insanlar salardım yeryüzüne ve onlar birbirlerini didiklerlerken ben de bir köşeye çekilir ve keyifle izlerdim kurguladığım dünyayı. Olmadı işte! Ne yaparsınız, beni kurgulayan da böylesini uygun görmüş. Ancak hayatın kendine has kuralları var. Acımasız bir dünyayla burun buruna geliyoruz pencereyi araladığımızda. Üzümler kendiliğinden şaraba dönüşmüyor. Çaba gerekiyor çünkü. Sonuç olarak, şiiri çoktan bıraktım. Öyküye zaten başlamamıştım. Herkes gibi yaşamayı seçtim sizin anlayacağınız. Ayrıca bir yazar nedir ki! Eninde sonunda kendi gölgesiyle sohbet eden bir ademoğlu! Yalan mı?
    Şimdiden kantarın topuzunu kaçırdım bile. Yazmak şart değil ya, bir öykü anlatacaktım size. Her ne kadar yazar olamadıysam da, bir yazarın öyküsünü aktaracaktım. Aldığı bir siparişin heyecanıyla soluğu kıyıkentteki bir motel odasında alan bir düş ustasının öyküsünü, evet! Eh, motel masrafını ödeyecek olan kendisi değil nasıl olsa! Motelin en güzel odasına yerleşmekten kim alıkoyabilir ki kendisini! Ne keyifli bir durum, öyle değil mi! Ancak şu üzümdeki çaba burada da gerekiyor. Sözcüklerden şarap yapmak kolay mı sanıyorsunuz yoksa? Felsefe paralayacak değilim. Yüzüme gözüme bulaştırmadan öyküyü anlatabileyim, yeter bana. Son olarak söyleyeceğim şu: Yazarlar yarattıkları aracılığıyla özlemlerini dile getirirler biraz da.. Maharet sözcüklerde sizin anlayacağınız. Ah sözcükler! O görünmez kanatlar.. O duyulmayan kanat çırpışları.. Kimi zaman da nasıl aldatır biz çaresiz insanları! Bütün bu söylediklerim gibi tıpkı. Yoksa siz.. deminden beri konuştuğumu mu sanıyorsunuz? (Yerinden doğrulur, raketi sallayarak çıkar.)
    Konu schizophrana tarafından (03-Şub-2008 Saat 00:08 ) değiştirilmiştir. Sebep: Ardarda Atılan Mesajlar Birleştirildi

  6. #16
    birunsatan birunsatan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    -YASAKLI-
    tiradlar oyuncular için oyun dışında da gelişim için gerekli olan çalışma alanlarıdır. Ki bazı tiyatro toplulukları, oyuncu alımlarında tirad çalışmalarına çok önem verir.
    Oyunculuk çalışmaları sırasında, en önemli çalışma alanlarından biri tiradlardır...

  7. #17
    semuel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oca-2008
    Mesajlar
    439
    Konular
    140
    Alıntı birunsatan Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    tiradlar oyuncular için oyun dışında da gelişim için gerekli olan çalışma alanlarıdır. Ki bazı tiyatro toplulukları, oyuncu alımlarında tirad çalışmalarına çok önem verir.
    Oyunculuk çalışmaları sırasında, en önemli çalışma alanlarından biri tiradlardır...
    hatta oyunculuk bölümlerinde oyuncular her dönem bir tirad seçerek o tirada ve karaktere uygun postür çalışmaları ile parça verirler derslerinde. çoğu oyuncunun bitirme çalışması da bu tiradlardan oluşur.
    bu eğilime hizmet etmek amacıyla, örneğin Yılmaz Öğüt ün editörlüğünde mitos-boyut yayınlarından çıkan sahne çalışması için 100 MONOLOG isimli 4 serilik kitaplar da var..

  8. #18
    Oyunlardan Tiradlar pithc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ara-2006
    Bulunduğu yer
    klan savaşlarında...:)
    Mesajlar
    3.472
    Konular
    238
    MARTI / ANTON ÇEHOV

    Nina

    Yalnızım, yapayalnız. Bir şey söylemek için yüzyılda bir açarım ağzımı ve sesim bu boşlukta kederle çınlar ve hiç kimselere ulaşmaz... Sizler de, ey solgun alevler, işitmiyorsunuz beni... Sabah öncesinde çamurlu bataklıktan yükselirsiniz siz ve tan vaktine kadar sürtüp durursunuz, düşüncesizce, iradesizce, hiçbir yaşam kıpırtısı taşımaksızın... Sonsuz maddenin babası şeytan, bir yaşam kıpırtısı doğar korkusuyla, taşlarda ve sularda olduğu gibi, her an sizlerin atomlarını da değiştirir ve durmaksızın değişirsiniz. Evrende sürekli ve değişmez olarak bir tek ruh kalır sadece. Bomboş, derin bir kuyuya atılmış bir tutsak gibi, neredeyim, beni ne bekliyor, bilmiyorum. Fakat bir tek şey var bildiğim, çok iyi bildiğim: Maddi güçlerin yaratıcısı şeytanla amansız, acımasız kavgada, zafer mutlaka benim olacak ve sonuçta da madde ile ruh eşsiz bir uyumda birleşip kaynaşacak, bu ise dünyasal irade'nin egemenliği olacaktır. Fakat uzun, yavaş, binlerce yıllık bir sürecin sonrasında, hem ay, hem parlak Sirius, hem yeryüzü toza dönüştükten sonra gerçekleşecek bu... Ama o zamana kadar dehşet, dehşet... (Sessizlik. Göl üzerinde iki kızıl ışık görünür) İşte, amansız düşmanım şeytan yaklaşıyor... Korkunç, kızıl gözlerini görüyorum onun...






    --------------------
    Federico García Lorca
    Kanlı Düğün

    Bırak vursun!Beni öldürsün diye geldim buraya.Beni onlarla beraber kaldırsınlar diye.Ama onun elleriyle değil.Kancalarla,orakla,hemde zor kullanarak,kemiklerimi kırasıya.Bırak vursun!Bilsin ki ben temizim,bilsin ki ben çılgın olabilirim.Ama göğüslerinin aklığını hiçbir erkeğe açmamış bir kız olarak gömebilirler beni.
    Ötekiyle kaçtım! Kaçtım! Sen olsan sende giderdin. İçi dışı yarayla dolu arzudan yanıp tutuşan bir kadındım ben. Oğlunsam kendisinden çocuklar toprak,sağlık umduğum bir avuç suydu.Ama öteki çalılıklarla tıkalı karanlık bir ırmaktı.Sazlıkların fısıltısını mırıltılı türküsünü getiriyordu bana.Soğuk sudan bir küçük çocuğa benzeyen oğluna uydum bende.Ötekiyse yüzlerce kuş saldı üstüme.Bu kuşlar yolumu tuttular,beyaz beyaz kırağı bıraktılar yaralarım üzerinde.İstemezdim.unut maki bende istemezdim.Oğlun benim yazgımdı,ona ihanet etmiş değilim ama ötekinin kolu denizin itmesi boğanın çekmesi gibi sürüklüyordu beni.Her zaman da sürükleyecekti.Her zaman,her zaman!Kocamış bir kadın olsam da,oğullarımın oğulları saçlarımdan tutsa da.
    Sus! Sus, al öcünü. İşte karsındayım. Bak boynum ne yumuşak. Bahçendeki bir yıldız çiçeğini koparmaktan daha az zahmet ister. Ama onurumla oynama. temizim ben. Yeni doğmuş bir kız kadar temiz.Bunu sana ispatlayacak kadar da güçlü!Yak ateşi elimizi içine sokalım.sen oğlun adına,ben vücudum adına.Elini ilk çeken sen olacaksın.


    --------------------
    MACBETH – Yapmakla olup bitseydi bu iş,
    Hemen yapardım, olup biterdi.
    Döktüğüm kanla akıp gitse her şey,
    Bir vuruşta sonuna varılsa işin,
    Bir anda bu dünyayı olsun kazanıversen,
    Zaman denizinin bir kumsalı olan bu dünyayı
    Öbür dünyayı gözden çıkarır insan.
    Ama bu işlerin daha burada görülüyor hesabı.
    Verdiğimiz kanlı dersi alan
    Gelip bize veriyor aldığı dersi.
    Doğruluğun şaşmaz eli bize sunuyor
    İçine zehir döktüğümüz kupayı.
    Adam burada, iki katlı güvenlikte:
    Bir kere akrabası ve adamıyım:
    Ona kötülük etmemem için iki zorlu sebep.
    Sonra misafirim; Değil kendim bıçaklamak,
    El bıçağına karşı korumam gerek onu.
    Üstelik bu Duncan, ne iyi yürekli bir insan,
    Ve ne bulunmaz bir kral.
    Her değeri ayrı bir İsrafil borusu olur
    Lanet okumak için onu öldürene!
    Acımak yeni doğmuş bir çocuk olur, çırılçıplak,
    Kasırganın yelesine sarılmış,
    Ya da bir melek, görülmez atlarına binmiş göklerin,
    Ve gider dört bir yana haber verir
    Bu yürekler acısı cinayeti,
    Göz yaşı savrulur esen yellerde.
    Sebep yok onu öldürmem için,
    Beni mahmuzlayan tek şey, kendi yükselme hırsım;
    O da bir atlayış atlıyor ki atın üstüne
    Öbür tarafa düşüyor, eğerde duracak yerde.



    Yazan: William Shakespeare

    --------------------
    Oyunun Adı: Müfettiş
    Yazan: Nikolay V. Gogol
    Çevirenler: Melih Cevdet Anday - Erol Güney



    OSIP - Allah belasını versin. Açlıktan geberiyorum. Midem bomboş... karnım gur gur ötüp duruyor. Ah bir eve dönsek! Ne yapsam bilmem ki! Piter'den* çıkalı iki ay oluyor. Çapkın, yolda elindekini, avucundakini yedi, bitirdi. Şimdi de süt dökmüş kedi gibi düşünüyor. Bol bol yol paramız vardı. Ama kendisini nasıl gösterecek? (Taklit ederek) "Hey! Osip, git, bir oda tut, en güzel odayı tut. En iyi tarafından yemek ısmarla. Ben, öyle olur olmaz yemekleri yemem. Bana yemeğin en iyisi gerek." Önemli bir adam olsa ne ise, küçük bir kayıt memuru! Önüne gelenle dost olur, sonra da başlar kumar oynamaya. İşte sonu böyle oluyor. Off... bıktım bu yaşamdan. Vallahi, köy daha rahattı. Orada kent yaşamı yoktur ama üzüntüsü de azdır... Bir kadın alırsın, ondan sonra ömrün boyunca keka, ye böreği, yat aşağı. Elbet doğrusunu söylemek gerekirse, Piter'de yaşamak çok güzel. Yalnız, iş parada... para olduktan sonra, günler daha ince, daha politikalı geçer. Tilaturalar, dans eden köpekler, hepsi önünde... ne istersen var. Herkes ince, nazik konuşur. Daha nazik konuşanlar var, ama onlar soylular. Bir pazara gidersin. Satıcılar bağırır: "Buyurun, bayım!" Diyelim salda giderken bir memurun yanında bile oturursun. Kibarlık görmek istiyorsan bir mağazaya git. Orada emeklinin biri sana askerlikten açar. Gökyüzündeki yıldızların neye yaradığını, ne olduklarını anlatır. Onları sanki avucunun içi gibi öğrenirsin. Bazen yaşlı bir subay karısı düşer... bazen de bir hizmetçi girer, ama bir içim su... öf... öf... öf! (Güler, başını sallar.) Hey canına yandığımın... ne muameledir o! Hiç kaba bir sözcük işitilmez. Herkes sana, siz der. Yürümekten mi bıktın, atla bir arabaya, bey gibi kurul. Parasını vermek istemiyorsan, onun da kolayı bulunur: Her evin iki kapısı vardır. Birinden girer, ötekinden çıkarsın. Şeytan bile bulamaz seni. Yalnız, bu yaşamın kötü bir yanı var: Kimi zaman karnını güzelce doyurursun, kimi zaman da, işte bugünkü gibi açlıktan geberirsin. Ama bütün suç onda. Halimiz duman, başımız dertte yahu! Babası para gönderiyor. İnsan biraz tutumlu olur, değil mi? Nerede... başlar hovardalığa. Arabadan aşağı inmez, her gün tilatura için bilet al, bir hafta sonra ne görürsün? Yeni frağını bitpazarına satmaya yolluyor! Gömleğine varıncaya kadar sattığı oldu. Üstünde bir ceketi, bir de kaputu kaldı. Vallahi böyle. Kumaşı da ne güzeldi ama! İngiliz. Bir frak 150 rubleye mal olur, ama bitpazarına götürdün mü, vere vere 20 ruble verirler. Hele pantolon, yok pahasına gider. Bu duruma düşmesinin nedeni de ne? Aklı havada, ondan! İşine gücüne gideceğine piyasaya çıkıyor, kumar oynuyor. Ah, beyefendi bunu bir öğrenirse, vallahi, memurmuş, falanmış dinlemez, pantolonunu indirir, basar sopayı, bizimki de dört gün rahat oturamaz. İnsan memursa, memurluğunu bilmeli. İşte, şimdi de, otelci: "Birikmiş borçlarınızı ödemezseniz, artık yemek vermem." dedi. Peki, parayı veremezsek ne olacak? (İç çeker.) Ah Yarabbi, bir kaşık çorba olsa. Vallahi bana öyle geliyor ki, şimdi bütün dünyayı yiyebilirim. Kapıyı vuruyorlar... O olmalı. (Yataktan fırlar.)


    *Petersburg
    --------------------
    Oyunu Adı: Julius Caesar
    Yazan: William Shakespeare
    Çeviren: Nurettin Sevin



    ANTONIUS – Dostlar, Romalılar, vatandaşlar, beni dinleyin: Ben Sezar'ı gömmeye geldim, övmeye değil. İnsanların yaptıkları fenalıklar arkalarından yaşar, iyilikler çok zaman kemikleriyle beraber gömülür; haydi Sezar'ınkiler de öyle olsun. Asil Brutus size Sezar'ın haris olduğunu söyledi; eğer böyleyse, bu ağır bir suç. Sezar da onu pek ağır ödedi. Şimdi burada Brutus'la diğerlerinin izinleriyle, çünkü Brutus şeref sahibi bir zattır; zaten hepsi, hepsi şerefli kimselerdir, evet müsaadeleriyle burada Sezar'ın cenazesinde söz söylemeye geldim. O benim dostumdu, bana karşı vefalı ve dürüsttü; lakin Brutus haris olduğunu söylüyor ve Brutus şerefli bir zattır. Sezar Roma'ya birçok esir getirdi, devlet hazinelerini bunların kurtuluş akçeleri doldurmuştu. Acaba Sezar'da hırs diye görülen bu muymuş? Fakirler ne zaman ağlasa, Sezar'ın gözleri yaşarırdı; hırs daha sert bir kumaştan olsa gerek. Fakat gene Brutus onun için haristi diyor; Brutus da şerefli bir adamdır. Siz hep gördünüz, Luperkalya yortusunda ben kendisine üç defa kırallık tacı sundum, üç defasında da reddetti; hırs bu muymuş? Gene Brutus, haristi diyor. Ve şüphesiz kendisi şerefli bir adamdır. Ben Brutus'un dediklerini çürütmek için söz söylemiyorum, buraya bildiklerimi söylemeye geldim. Bir zamanlar siz onu hep severdiniz, bu sebepsiz değildi; öyleyse sizi ona yas tutmaktan alıkoyan nedir? Ey izan! Sen hoyrat hayvanlara sığınmışsın, insanlar da muhakemelerini kaybetmiş. Beni affedin. Kalbim tabutun içinde, şurda, Sezar'ın yanında, tekrar bana gelinceye kadar beklemeli.
    --------------------
    Ölüm ve Kız

    yazan: Ariel Dorfman (çev. Filiz Ofluoğlı)

    Paulina,kendisine senelerce önce işkence yapmış ve tecavüz etmiş olan,elleri ayakları sandalyeye bağlı olarak karşısında oturan Dr.Roberto Miranda'ya,işkenceden sonraki yaşamını ve kocasıyla olan ilişkisini anlatmaktadır.

    Paulina:
    sonunda beni salıverdikleri vakit.. nereye gittim dersin? Eve anama babama gidemezdim,öylesine askerlerden yanaydılar ki,uzun süre,annemi yalnızca bir tek defa görmüştüm....Ne garip değil mi,bütün bunları günah çıkarırcasına sana anlatıyorum,oysa ne Gerardo'ya, ne kız kaedeşime, ne de, kesinlikle,anneme anlatmadığım çok şey var. Kafamdan geçenleri bilseydi,yüreğine inerdi. Oysa sana, neler hissettiğimi,beni saldıkları vakit neler hissetmiş olduğumu,pek güzel anlatabiliyorum. O gece... her neyse, ne durumda olduğumu sana söylememe gerek yok,salıverilmeden önce sen beni bir güzel muayene etmiştin,değil mi? Burada sıcacık bir yuvada gibiyiz değil mi,böylece,ikimiz_ Tıpkı,güneşin altında,bir bankta oturmuş iki yaşlı emekli gibi.
    (Roberto bir şey söylemek ya da kendini iplerden kurtarmak istercesine bir hareket yapar)
    Aç mısın? İşler o kadar da kötü değil. geardo gelene kadar sabret biraz.
    ( Erkek sesini taklit ederek.) "Aç mısın? Yemek mi istiyorsun? Şimdi sana yiyecek veririm yavru,hemde seni öylesine doldururum ki açlığını bile unutturursun."
    (Kendi sesiyle.) Hiçbirinizi Gerardo'dan haberi yoktu,değil mi? Onun adını hiç ağzıma almadım. Senin meslektaşların tabii bana sorarlardı. "Sende bu varken,ah yavru,seni becerecek kimse yoktu deme bana, ha? Haydi söyle bakalım bayan,seni kim beceriyordu,söyle." Ama ben onlara Gerardo'nun adını asla vermedim. Şu işe bak,çarklar nasılda garip dönüyor. Oysa Gerardo'nun adı ağzımdan kaçsaydı, o komisyona seçilmezdi de,huhçunun birinin soruçturacağı adlardan olurdu. Üstelik bende o komisyona çıkıp Gerardo ile nasıl tanıştığımı anlatırdım-aslında ben onunla askeri darbeden hemen sonra,kaçmak isteyenlerin yabancı elçiliklere sığınmasına yardım ederken tanışmıştım;ölmesinler diye insanları yurt dışına kaçırırken. .ılgındım,korkusuzdum,herşeye hazırdım, o sırada içimde en ufak bir korku izi bile olmadığına hala şaşırıyordum.
    Nerede kalmıştım?... A, evet salıverildiğim gece, ben de Gerardo'nun evine gittim,kapıyı vurdum,uzun,sakin vuruşlar,bir daha,bir daha,tıpkı senin dün yaptığın gibi,sonunda Gerardo kapıyı açtığı vakit,şaşkındı,saçları karmaşıktı;

    --------------------

    Davos-Andros Güzeli...

    Oğlum Davos, kollarını kavuşturup uyuklamanın sırası değil. İhtiyarın düğün için söylediklerini duydun!... Bir yolunu bulup bu işin önüne geçmezsek ya bana, ya bizim efendiye oldu olanlar!... Ama ne yapayım? Bilemiyorum ki yapacağımı! Pamphilus'a mı bir iyilik edeyim, yoksa babasının dediğini mi dinleyeyim? Pamphilus'a mı korkarım, kıyıverir kendine; bırakmadım mı öteki de yapar dediğini! Kolay değil onunla uğraşmak! İşte, oğlunun tutkun olduğunu da, benim yardım ettiğimi de öğrenmiş. Bana öfkeli, düğünü bozmaya kalkarım diye ne yapsam gözetliyor, ne etsem kuşkulanıyor. Beni bir yakalarsa, hapı yuttuğum gündür; aklına esmeye görsün, suçlu muyum, değilmiyim, bakmaz, değirmene gönderiverir. Üstelik o Andros'lu kız da, Pamphilus'un karısı mıdır, kapatması mıdır, nedir? İşte o, gebeymiş... Neler konuştuklarını da bir duymalı! Aşık konuşması değil, düpedüz deli saçmalaması! Doğacak çocuk kız olsun, oğlan olsun, büyüteceklermiş... Bir de masal uydurmuşlar aralarında: Kız Androslu değilmiş de Atina'nın özgür yurttaşlarındanmış... Vaktiyle buralı bir tecimen varmış, gemisini yüklemiş gitmişmiş, Andros açıklarında gemisi batmışmış, kendisi o adada ölmüşmüş, kızı da Chrysis'in babası alıp evlat edinmişmiş... Baştan aşağı masal! Bence inanılacak bir yeri yok; ama onların hoşuna gidiyor, uydurup uydurup söylüyorlar!... Ben doğru çarşıya gideyim de Pamphilus'u bulayım, işi haber vereyim, babası gafil avlamasın!



    yazar: Terentius
    çeviri: Nurullah ATAÇ
    --------------------
    MUSTAFA

    Geçmiyor, bir türlü geçmiyor. Ne yaparsam yapayım yine de geçmiyor.
    Tam unuttum diyorum, yine çıkıp geliyor. Hayalini görüyorum onun. Buraya geliyor.
    Beni ziyaret ediyor. Orta birinci sınıftayken beni okuldan aldı, bir işe soktu. Çocuktum ama
    oyun yoktu, oyuncak yoktu. Durmadan çalışıyordum ve o benim
    kazandığım bütün parayla içki içiyordu. İşkenceler hep devam etti.
    Üzerimde söndürdüğü her sigarada ona olan nefretim biraz daha alevlendi.
    Epey bir süre gizlice karate çalıştım. Çocuk aklı işte, amacım bir an önce
    ondan daha güçlü olup onu dövmekti. Baktım bu böyle olmayacak bıraktım
    karateyi ve gizlice bir okula kayıt yaptırdım. Ortaokulu dışarıdan bitirdim.
    Lise 1’e başladığımda artık genç bir delikanlıydım ve babamın baskıları
    beni yıldırmıştı. Artık ona kendimi ezdirmeyecektim. Zaten çok içmekten
    yavaş yavaş kafayı yiyordu. Topladım eşyalarımı kaçtım evden. Epey bir
    süre sokaklarda yattım. Sokak çocuklarıyla ahbaplık ettim. Tinerlerini
    paylaştılar benimle. Sonra bir iş buldum: Bir kafeteryada garsonluk…
    Oranın deposunda konaklamaya başladım, iri lağım fareleriyle birlikte
    Çok sevmiştim onları, çünkü tek arkadaşlarım onlardı. Çok büyük bir hırsla
    çalışıyordum, hem işte hem de okulda derslerime… Derslerimde çok
    başarılıydım. Öğretmenlerim üstüme düşerdi. Hoşuma giderdi bu durum.
    Ama gel gör ki hiç arkadaşım yoktu. Aslında vardı: Selim… Ama o da beni
    terk etti. Büyük ihtimalle sevgilisi istemişti böyle olmasını. Oysa ben onun
    gerçek bir dost olduğuna inanmıştım. Canı sağ olsun eski dostumun. Lise
    sondayken İpek diye bir kızla tanıştım: ilk aşkım. Daha doğrusu ilk ve
    son… Çok sevdim onu. Bana annemden sonra sevgiyi hatırlatan tek kişiydi.
    Ama şimdi Nihan'la evliyim.

    Oyun Adı: Hayaller ve Gerçekler
    Yazarı : Kemal ORUÇ
    --------------------
    Oyunun Adı: Çöplük
    Yazan: Turgay Nar

    AYMELEK - Deseler ki bana, bir canın var ona ver, veririm... Haço... O da olmasa hepten yalnızlık çöker omuzlarıma... Onsuz ne yaparım ben?.. Kardeş ne de olsa, anamın yadigarı. Etimi yese de kemiklerimi saklar... İnsan yaşadığı yere benzer... Şu genç yaşında yüzünün derisi ne hale geldi... Buruşturulup atılmış bir kağıt parçası gibi... Şu çöplükten ne farkı var?.. Eller ruhun ağaçlarıdır derdi de anam, aklım almazdı... Nasıl kök salıp dallandığını anlayamaz insan; bir de bakarsın nerdeyse güneşe değecek... O sıcaklığı yavaş yavaş canında duyarsın... Ruhunu şeytana teslim eden ilk canlı yılandır!.. O yüzden yılanların ne eli ne de ayağı vardır!.. Bu yıl çöplük yılan kaynıyor!.. Korkumdan evde süt pişiremiyorum!.. Kokuyu alan yılan püskürüp geliyor!.. Geçenlerde biri gelip çöreklenmiş yatağımın yanına!.. Islığı bir çocuk ağlaması gibiydi, korktum, kaçtım evden hemen!.. Sonra şet dedim kendi kendime, ya o yılanın gelişinde bir hikmet varsa?!.. Kimbilir, belki bir günahımız vardır da, o yılan da bizi sınamak için gönderilmiştir!.. İnsanın aklına olmadık şeyler geliyor!.. Eve geri dönüp yılana süt vereyim dedim!.. Bir de gördüm ki derisi yanar döner yılan, ocaktaki ateşe düğüm olmuş, ateşi boğmakta!.. Ateş, gözlerime baktı, umutsuzdu!.. Gözleri kan çanağı gibiydi!.. Yılan, ateşi boğmuştu karşımda!.. Şurda, çöplüğün tam doğusunda, birkaç gün sonra aynı yılanı tekrar gördüm!.. Kulakları zümrüt küpeliydi!.. Beni görür görmez, akıp gitti çöp dağının koynuna!.. Elim yılan öldürmeye gitmiyor!.. Belki de yavruları vardı!.. Çöp makineleri gelince, ne yılan kalacak ne de insan! Geç oldu... Haço!.. Haço!.. Kalkın artık!.. Uyanın!.. Uyan, uyan artık İsrafil!.. Börtü böcek uyandı... Bugün çöplüğün öte yanına çöp dökeceklermiş... Haberiniz olsun...
    --------------------
    HASAN

    (Kendi kendine, sarhoş…) Bok herifler! Ne var sanki sözümden
    çıkmasanız. İki çimento taşıdınız da sanki kolunuz mu koptu ulan ***
    kuruları! Haram olsun ulan aldığınız paralar! Ulan bu şişenin de dibi geldi
    be. (Mustafa’ya seslenir.) Mustafa! Ulan *** neredesin? Bana bira getir
    dolaptan! Şerefsizler. Geberteceğim hepinizi. Nerede kaldın lan! Getirsene
    birayı. (Hasan burada sanki küçük Mustafa varmış gibi oynar.) Nerede lan
    bira? Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Seni adam edeceğim ben, sen hiç
    merak etme. Ben senin ne istediğini biliyorum. Bakma lan suratıma öyle.
    Bakmasana ulan! Kime diyorum ben ha? (Birkaç tokat atar.) Ağlama lan,
    ağlama karı gibi. *** kurusu… Anan gibisin sen de. Her boka ağlarsınız
    siz. Kaltak öldü de kurtulduk. Ama merak etme seni de ananın yanına
    yollayacağım. Zırlama lan. İşçilerin hıncını senden çıkarmayayım. Geç tek
    ayak üstünde bekle şurada. Uslu durmazsan yine üstünde sigara
    söndürürüm. Bu işler böyle işte, ben seni ezmezsem sen büyüyünce beni
    ezersin. Nasıl da nefret dolu gözlerin… Bak işte böyle olacaksın her
    zaman. İnsanlardan nefret et. Kimseye güvenme, babana bile… Ben anana
    güvendim de ne oldu sanki; senin gibi bir piçi başıma bıraktı da geberdi
    gitti. Katlanamadı tabi, sıkıntıya gelemedi, pes etti. Asla ezilmeyeceksin,
    düşene bir de sen vuracaksın. Bak bugün inşaatta işçiler sözümden çıktı,
    ağzını burnunu kırdım ikisinin. Neymiş efendim aile geçindiriyorlarmış da
    zam istiyorlarmış… Ben sıçmazsam ağızlarına, onlar sıçar benimkine. Ne
    bakıyorsun lan öyle dik dik? *** kurusu! Sen de beni mi döveceksin?
    Gücün yetiyorsa yap bakalım! (Eline aldığı bir demirle Mustafa’ya
    vurmaya başlar.) Al sana! Al!

    Oyun Adı: Hayaller ve Gerçekler
    Konu schizophrana tarafından (17-Nis-2008 Saat 10:14 ) değiştirilmiştir. Sebep: Ardarda Atılan Mesajlar Birleştirildi

  9. #19
    Oyunlardan Tiradlar pithc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ara-2006
    Bulunduğu yer
    klan savaşlarında...:)
    Mesajlar
    3.472
    Konular
    238
    JULIET

    Elveda! Tanrı bilir ne zaman görüşürüz bir daha.
    Hayat sıcaklığını hemen hemen donduran
    Hafif, soğuk bir korku ürpertiyor damarlarımı,
    Beni yatıştırsınlar, geri çağırayım da onları:
    Dadı! Ama onun ne işi var burada?
    Tek başıma oynamalıyım bu acıklı sahneyi.
    Gel şişe! Ya bu karışımın olmazsa hiçbir etkisi?
    O zaman evlenecek miyim yarın sabah?
    Hayır, hayır! Bu önler onu. Sen dur şurada.
    ( Hançeri koyar.)
    Ya bu zehirse! Olur a, rahip beni daha önce
    Evlendirdi diye Romeo'yla
    Bu evlenme işinde rezil olmaktan korkuyorsa!
    Kurnazca hazırladıysa bunu, beni öldürmek için!
    Korkarım öyle; ama yinede olamaz herhalde,
    Çünkü yıllar yılı herkesçe kutsallığı bilinen bir kişidir o.
    Atmalıyım kafamdan böyle kötü bir düşünceyi.
    Ya beni mezara koyduklarında, olur a,
    Uyanırsam, Romeo beni kurtarmaya gelmeden?
    Ne korkunç bir olasılık! İçine temiz hava girmeyen
    Ölüler mahzeninde tıkanıp kalmaz mıyım,
    Boğulup ölmez miyim Romeo gelmeden?
    Sağ kalsam bile, ölümün ve gecenin korkunç hayalleri görünmez mi?
    Ya bütün atalarımın yüzyıllar boyunca
    Yığın yığın kemiklerini saklayan o mahzenin dehşeti?
    Ya mezarına yeni konmuş, kefeninde çürüyen
    Tybalt'ın kanlı cesedi? Derler ki,
    Gecenin belli saatlerinde ruhlar gezinirmiş orada
    Olamaz mı, bütün bunlar olamaz mı?
    Vaktinden önce uyanırsam, iğrenç kokuları ne yapmalı?
    Ya duyarsam topraktan sökülen adamotlarının çığlıklarını?
    Çıldırmış bu çığlıkları duyan ölümlüler
    Bütün bu korkularla çevrilince çepeçevre
    Aklımı oynatmaz mıyım ben uyandığımda?
    Atalarımın kemikleriyle deliler gibi oynayıp
    Kanlar içinde ki Tybalt'ı kefeninden çıkarmaz mıyım?
    Ya bu ciddiyet durumunda,
    Akrabamdan birinin kemiğini sopa gibi kullanıp
    Dağıtmaz mıyım umutsuz beynimi?
    Ah işte! Kuzenimin hayali görünüyor,
    Kılıcının ucuyla vücudunu şişleyen Romeo'yu arıyor.
    Dur Tybalt, dur! Geliyorum!
    Bunu şerefine içiyorum!

    ROMEO ve JULIET
    William Shakespeare
    Türkçesi : Özdemir NUTKU
    Konu schizophrana tarafından (17-Nis-2008 Saat 10:14 ) değiştirilmiştir.

  10. #20
    Oyunlardan Tiradlar pithc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ara-2006
    Bulunduğu yer
    klan savaşlarında...:)
    Mesajlar
    3.472
    Konular
    238
    HAMLET

    Ah, bu katı, kaskatı beden bir dağılsa,
    Eriyip gitse bir çiy tanesinde sabahın!
    Ya da Tanrı yasak etmemiş olsa
    Kendi kendini öldürmesini insanın!
    Tanrım, Ulu Tanrım, Ne bunaltıcı, ne berbat,
    Ne tatsız, ne boş geliyor bu dünya bana!
    Ah ne iğrenç, ne iğrenç1 Bakımsız bir bahçe ki
    Azgın bitkileri tohuma kaçmış,
    Pis, kaba ne varsa tabiatta, sarmış içini.
    Bu muydu olacak iki ay sonra ölümünden?
    O kadar bile değil, iki ay bile olmadı.
    O yüce kralı bir düşün, bir de buna bak:
    Biri güneş tanrısı, öteki bir orman şeytanı!
    Nasıl da severdi annemi?
    Esen yellerden sakınırdı yüzünü.
    Yerler, gökler; unutsam olmaz mı bunları?
    O da nasıl da düşerdi babamın üstüne?
    Sevgiyle beslendikçe artar gibiydi sevgisi.
    Öyleyken bir ay içinde.Düşünmesem daha iyi.
    Kadın zaaf demekmiş meğer ! Kısacık bir ay.
    Daha eskimedi o gün giydiği pabuçlar
    Babamın tabutu ardında yürürken,
    Niobe gibi, iki gözü iki çeşme.
    Nasıl olur, o kadın, evet aynı kadın
    Tanrım beyinsiz bir hayvan bile
    Daha fazla acı çekerdi, amcamla evleniyor;
    Babamın kardeşiyle; öylede bir kardeş ki
    Ben Herakles'e ne kadar benzemesem
    O da o kadar benzemiyor babama.
    Bir ay içinde.Yalancı gözyaşlarının tuzu
    Daha yakarken kızarmış gözlerini
    Evleniyor bu adamla. Ne kıyasıya bir acele bu!
    Ne azgın bir atılış, haram döşeğine!
    İyi değil iyilik de çıkamaz bundan.
    Ama boğ kendini yüreğim; dilimi tutmam gerek!

    HAMLET
    William Shakespeare
    Türkçesi : Bülent BOZKURT

    --------------------
    -Enzo Cormann -
    - Şu Koskoca Dünyada İki Kişiyiz Artık -
    - Sorgucu -


    Yüzün bana yabancı değil. Kayıtlarda hiçbir şey bulamıyorum. Çok güçlüsün bravo doğrusu. Kim bilir sessiz sakin ne pislikler yaptın. Siz ****** çocukları işinizi biliyorsunuz. Evet ****** çocuğu dedim.
    Bana hayatını anlatacaksın. Canımı sıkmanı tavsiye etmem. Kimliğini açıklayacaksın. Suç ortaklarının isimlerini istiyorum. Kız arkadaşının göğüs ölçüsünü istiyorum. Ben detayları biriktiririm.
    Ben sakince sorumu sorarım ve sen sakince cevabını verirsin. Özen göstereceksin , iyi telaffuz edeceksin , gözlerimin içine bakarak konuşacaksın. Memur bey diyeceksin , kaba sözler kullanmayacaksın , sesini yükseltmeni tavsiye etmem. Buna katlanamıyorum. Şunu kafana iyice sok ki her sorunun bir yanıtı vardır. Bilmiyorum yanıt değil küstahlıktır. Küstahlıktan kaçınmanı tavsiye ederim ; özellikle de bilmiyorum demekten.
    Prensip olarak ben mümkün olduğunca az soru sorarım. Sorular sadece doğru zemine yarleştirmek içindir. En iyisi cevap vermek için soruları beklememendir. Ne kadar çok konuşursan senin için o kadar iyi olacak. Elbette yalan meyilin olacak. Senin gibi bir siktir boktan için doğal bir reflekstir bu. Bana yalan söylemeye yeltenirsen bunu senden önce bilirim. Sen daha kendin bile bana karşı hangi yolu deneyeceğini bilmezken ben bana yalan söylemeye çalışacağını bilirim.
    Şunu unutmaki yalanı hakaret olarak kabul ederim. Bana hakaret etmeni hiç tesviye etmem. Çok azı bunu yapmış olmakla övünebiliyor.
    Aynasız kelimesi yasaklanmıştır. Doğru terim polis yada polis memurudur.
    Anladın mı?
    Bu anlattıklarım sadece bir girişti. Şimdi de daha şekilsel bilgilere bir bakalım.
    Ben sigara içerim ; sen içemezsin.
    Sen ayaktasın kolların düz aşağıya doğru sırt dik baş önde. Ben yürürüm , otururum , kalkarım , arkana geçerim ; ben istediğimi yaparım. Burada ****** çocukları benim istediğimi , istediğim zaman , istediğim gibi yaparlar.
    Sonra cezalar dediğimiz bölüm var.
    Yumruk bir ceza olarak değil basit bir düzene dönüş çağrısı olarak kabul edilir.
    Bir tarih yanlışlığı gibi hafif hatalarda cop dediğimiz şey vardır. İyi dinle sana bir tavsiye. Karnına vurduğum zaman herkesin yaptığı gibi iki büklüm kalma. Bu beni tekrar toparlanabilmen için beline vurmaya mecbur edecektir.
    Dolayısıyla en iyisi darbeyi almak ve hemen kural pozisyonuna geri dönmektir.
    Bir iki damla göz yaşı dökülebilir. Ama hüngür hüngür ağlanmaz.
    Ben şüphesiz seni dövücem ve sende şüphesiz acı çekesin.
    Şu koskoca dünyada iki kişiyiz artık.
    Kim endişeleniyor senin için? Kim?
    Konu schizophrana tarafından (17-Nis-2008 Saat 10:15 ) değiştirilmiştir. Sebep: Ardarda Atılan Mesajlar Birleştirildi


4 Sayfadan 2. İlkİlk 1234 SonSon