Ortodoks kefaret görüşü, hiç kuşkusuz, dışsal ve ekzoterik dogmayı oluşturur, ezoterik öğreti içsel ve ruhsal öğretidir. Fakat burada bu iki kavrayış arasındaki farkı ima etmekle yetinecek ve Gizli Öğreti’nin ilk cildindeki beyitleri incelemeye geçeceğiz. Gizli Öğreti Dzyan Kitabı (Dijen, diye okunur) denilen kadim bir el yazmasından alınmış beyitler üzerine kuruludur. Kitap bütün rahiplerin ve inisiyelerin gizli kutsal dili olan Senzar dilinde yazılmıştır ve bütün ulusların en eski din kitaplarının kendisinden derlendiği orijinal eserdir.
Kozmik tekamülün tarihi kaba hatlarıyla beyitlerde verilmiştir ve -deyim yerindeyse- tekamülün soyut bir formülünü verirler, yoksa onun bütün aşamalarını ve dönüşümlerini anlatmazlar. Bu, topraktan daha üst varlıklara kadar bütün evrimlerin özetidir. Bu eski kitap dünyanın, insanın ve ilkinden (bizimkisi olan) beşincisine kadar insan soyları tarihini anlatır ve Karanlık Çağ’ın başlangıcında Krişna’nın ölümünün gerçekleştiği 5008 yıl öncesinde (1907 yılına göre) durur. İlk yedi beyitin, yukarıda bahsettiğimiz döngüsellik yasasıyla uyum içinde Evrenin İlahi Hayatı’na geri dönüşü döneminin ardından meydana gelen kendi gezegensel sistemimizin ve bizim için görünür olan şeylerin kozmogonisini ele aldığını hatırlamalıyız. Öğrenciye hatırlatmamız gerekir ki her büyük Var Oluş Döngüsüne bir Manvantara denir ve bu döngü yedi Devir’den [Round] oluşur. Monad bir Manvantara süresinde her Devir’le biraz daha kesifleşerek maddeye iner, bu gezegende mümkün olan tüm deneyimleri yaşar ve tekrar Ruh’un daha latif ve saf mertebelerine yükselmeye çabalar. Her Devir’de deyim yerindeyse, yedi insan soyuna ev sahipliği yapar. Bu soylar da kendi içinde alt soylara ve Ailevi Soylara bölünür. Gizli Öğreti’nin I. cildi Purana’larda “Yedi Yaratım” ve Kitabı Mukaddes’te “Yaratımın Yedi Günü” diye tarif edilen yedibüyük tekamül aşamasını anlatır.
I. İlk beyit yeniden uyanan tezahürün ilk dalgalanmasından teki Tek Küll’ü (ONE ALL) anlatır. Burada böyle bir halin tarifinin mümkün olmadığı konusunda uyarılırız; sadece sembolize edilebilir veya insanın algılamaktan ziyade hissettiği en soyut niteliklerin hepsinden onun azade olduğunu söyleyerek ima edilebilir. “Varoluşun tek Formu, sınırsız, sonsuz, sebepsiz, düşsüz bir uyku halinde Tek başınaydı, ve Hayat evrensel Uzam’da nabız atıyordu.”
II. Tekamülün ikinci aşaması Batılı bir akıl için ilkine öyle benzer ki öğrencinin inisiyasyonu, onun ancak kullanılan mecazi terimleri anlamasına yardımcı olabilir. Gerçekten de bütün bu beyitler sıradan fiziksel beyinden ziyade içsel melekelere hitap ederler.
III. Üçüncü beyit, Evrenin bir Kozmik Gece döneminin ardından yeniden uyanmasını betimlemeye devam eder ve BİR içinde sindirilmiş halde bulunan Monad’ların çıkışını ve büyük Karanlık Sular’ın derinlerinden tezahür etmiş Logos’un, Yeni Hayat’ın ortaya çıkışını anlatır.
IV. Dördüncü beyit, Evren’in ‘Tohumunun’ Tek Mutlak Kuvvet’in etkin tezahürleri olan bilinçli İlahi Kuvvetler’in yedili (septenary) hiyerarşisine bölünüşünü gösterir. Bunlar, bizim “Doğa Yasaları” diye bildiğimiz TEK YASA’nın tezahürleri olarak cisimlenen ve tekamülü düzenleyip yöneten aklî varlıklardır. Hint mitolojisinde tekamülün bu aşamasından “Tanrıların yaratımı” olarak bahsedilir.
5. Beşinci beyitte alemin oluşum süreci tarif edilir. Önce dağılan Kozmik Madde, ardından da bir nebulanın oluşumundaki ilk aşama olan “vahşi hortum” olarak. Bu nebula yoğunlaşır ve çeşitli dönüşümlerden geçerek duruma göre bir gezegeni veya güneş sistemini oluşturur. “Uluhiyet bir hortuma dönüşür”; yani, Tezahür etmemiş olandaki ebedi titreşim, tezahür etmiş olanda dikey harekete dönüşür. Hortum ayrıca Fohat ile özdeş kabul edilir. “Bilgelik Fohat oldu” denir V. Kıtanın yorumunda. Fohat, yani Hayat Ruhu, eylemde bulunduğu plana ve terimin kullanıldığı anlama göre, İlahi Hayat ve Aşk, Loguos, potansiyel Yaratıcı Kuvvet, etkin Yaratıcı Kuvvet, kozmik Hareket, kozmik Elektrik vesairedir. En eski Yunan kozmogonisinde Eros’un ilksel Teslisin (Kaos, Gaya ve Eros) üçüncü unsuru olması ve Anteros veya Cupid’le hiçbir ilişkisinin olmaması gibi, Fohat’ta tezahür etmemiş Evren’de bir şey, fiziksel âlemde ise bambaşka bir şeydir. Tezahür etmiş evrende o bütün formlara Yaratıcı Logos’un iradesiyle zamanla Yasa’ya dönüşen itkiyi veren okült, elektrik ve hayati kuvvettir. O İlahi Aşk (Eros), mitolojilerde, (kimyasal veya diğer türlü) cazibenin yasası olarak insandaki Monad’ın iki bileşeni olan saf Ruh’u ve Nefs’i birleştirmeye çalışırken tarif edilir. Fohat Evrenin Hayatı olan ELEKTRİK ‘Ruhu’dur.
VI. Altıncı Kıta bizimki gibi bir dünyanın oluşumundaki bir sonraki aşamayı ele alıyor ve onun evriminin tarihini içinde yaşadığımız beşinci büyük döneme (veya devre) kadar getiriyor. Bu beyitten itibaren Kıtalar artık sadece genelde güneş sistemimiz, özelde de dünyamızın tarihiyle ilgilidir. Bu beyitleri birbirinden ayıran kozmik dönemler devasa süreleri içerirler.
VII. Yedinci Kıta dünya tarihi ve Yaratıcı Kuvvetler hakkında konuşmaya devam eder ve hayatın nüzulünü insanın bu gezegende ortaya çıkışına kadar izler. Gizli Öğreti’nin I. cildi burada biter ve ‘insanın’ bu devirde yeryüzündeki ilk görünüşünden itibaren ki tekamülü II. cildin konusunu oluşturur.
Son cümlede ‘insan’ kelimesinin tırnak işaretleri çok önemlidir ve bizim insan dediğimiz şeyden hayli farklı bir varlık şartına veya şartlarına işaret eder. Bu beyit üzerine yapılan yorumda İnsanlığın ilk örnek formunun Hayat’ın Elohiminin (Yaratıcı Ruhlarının) nesli olduğunu ve onun fiziksel yönüyle en düşük Dünya Ruhları’nın doğrudan nesli olduğunu söyler. Bu insan ahlaki, psişik ve ruhani doğasını, isimleri ve karakteristiklerinden ileride bahsedilecek olan bir grup ilahi Varlığa borçludur.
Fakat insanın fiziksel gelişimi ruhani, içsel insan pahasına meydana gelir. Dünyanın ve insanın üç orta ilkesi, her soyla birlikte biraz daha maddileşir ve Ruh fiziksel akıla yer açmak geri çekilir; elementlerin özü maddileşir ve bugün bilinen bileşik elementlere dönüşür.
Gizli Öğreti’nin sadece en kaba hatlarını birkaç sayfada vermek imkansız bir iştir ve burada tek yapılabilecek olan öğrenciye rehberlik edecek birkaç yol işareti sunmaktır. En önemli öğreti, tapınağın köşe taşı, bütün her şeyin Tanrı ile Birliğidir. Bu tam bir inanca dönüştüğü zaman, bütün düşünsel yapıya egemen olur ve o zaman kendimizin gerçekten de “ellerle değil, gökte inşa edilmiş bir tapınak” olduğumuzu anlarız.
Şimdi de dikkatimizi kendimizin ve çevremizin tekamülünü tarif eden en önemli birkaç ayrıntıya çevirelim.
İlk olarak, Gizli Öğreti’nin her yerinde karşımıza yedi sayısının çıktığına tanık oluruz şaşırarak. Yedi sayısının tekabül ettiği çeşitli durumları uzun uzun değerlendirdiğimiz zaman, bu sayının önemli olmasının asıl nedeninin onun hayatla ilişkisi olduğunu görürüz. Gizli Öğreti’nin birçok saklı yerinde, dünyamızdaki hayat ritminin yedili olduğuna dair ifadede sırra bir açıklama buluruz. Çünkü bu sayı Ay Anamızın ritmidir ve o ölürken, büyük karma yasasına riayet ederek hayatı kendi çocuğu olan dünyaya emanet etmiştir. Diğer gezegenlerde, yıldızlarda ve güneş sistemlerinde başka titreşim oranları vardır. Onlarda hayat ritmi daha hızlı veya daha yavaştır. Güneş, sistemimizin kalbidir; bu sistemde Hayat Özünün düzenli bir dolaşımı mevcuttur. Güneş, tıpkı bedendeki kan gibi, bu özün her dönüşünde, tıpkı insan kalbi gibi kasılır. Kalp için birkaç saniye süren döngü Güneş için on on bir yıl tutar. Güneş lekelerinin ortaya çıkışlarına dair bilimsel teorilere bakınız.
Altıncı Kıta ile birlikte elementlerin incelenmesine başlarız. Toplamı yedi olan elementlerden sadece dördü tümüyle tezahür etmiş, beşincisi kısmen tezahür etmiştir. Biz Dördüncü Devir’in ortalarına yeni ulaştığımız için beşinci elementin tümüyle tezahür etmesi için Beşinci Devir’i beklememiz gerekmektedir. Her Devir, yahut var oluş döngüsüyle birlikte yeni bir element gelişir, fakat bu gelişim genel yasayla uyum içinde aniden değil, zaman içinde, hali hazırda bilinen elementlerle geleceğe ait elementler arasında kesişmelerle olur. İçinde bulunduğumuz Dördüncü Devir’in elementi evrimimizin en aşağı, en maddi noktası olan Toprak elementidir. Bu noktayı geçtiğimiz ve terazinin kefesi Ruh’a doğru kaydığında Beşinci Devir’in elementi Esîr kendini çeşitli yollarla tezahür ettirir ve her gün yeni bir niteliği kullanıma sokar.
Fakat, başlangıçta birbirinden ayrılmış olsa da, bu elementler günümüz biliminin bileşik cisimleri değildirler. Okültizm günümüzün kabul edilen kimyasal elementlerinin eninde sonunda tek maddi elementin varyasyonları olduğunun ve ayrıca Gerçekte Madde veya Ruh diye bir şeyin olmayıp bunların Hep Saklı Olan’ın sayısız yönlerinden biri olduğunun keşfedileceğine inanır.
Ne yıldızların ne de Güneş’in bilimin bildiği yersel elementlerden yapıldığı söylenemez. Bununla birlikte bunlar, birçok bilinmeyen başka elementlerle birlikte Güneş’in dış cübbelerinde bulunurlar. Ayrıca dünyamızın kendi özel laboratuarı vardır; atmosferinin en uzak uçlarından geçen her atom ve molekül ilksel doğasını geride bırakır. Örneğin kuyruklu yıldızlara ait maddenin özü, bilimin bildiği karakteristiklerden hiçbirine sahip değildir ve bu madde bile atmosferden geçerken doğasında belli değişiklikler yaşamaktadır.
Metafizik ve ezoterik açıdan sadece TEK ELEMENT vardır ve onun kökeninde Uluhiyet bulunur. Beşi tezahür etmiş olan yedi element bu Uluhiyet’in kıyafeti, peçesidir. İNSAN, fiziksel, zihinsel ve ruhani olarak bu özden gelir. Ateş, Hava, Su, Toprak görünür kıyafetlerden, gayba ait Nefs ve Ruhlar’ın, Kozmik Tanrılar’ın sembollerinden ibarettir. Bu güçlerin veya Kudretler’in hiyerarşisi ağırdan hafife doğru yedili bir sıralamaya tabidir. Kimyasal (veya fiziksel) yapıdan ruhani yapıya kadar bunların gerçek kozmik derecelenmesi yedilidir.
Akaşa, İlahi Ateş, Esîr, Ateş, Hava, Su, Toprak her varlık planında esasen saklı halde bulunan kozmik, yıldızsal, psişik, ruhani ve mistik ilkelerdirler.
Altıncı Kıta, bu elementleri saydıktan sonra şunları söyler: “Fohat birbirlerine doğan yedi küçük âlem inşa eder. O onları eskilerin benzeri olarak inşa eder.” bu yedi küçük âlem, yahut “Gezegensel Zincir” öğretisi başta tümüyle maddi anlamıyla alınmış ve bunlar dünyamızın en aşağı ve maddi olanı temsil ettiği birbirine bağlı yedi küre olarak anlaşılmıştır. Oysa burada söylenen, Dünya’mızın saflaşma yolunda geçmek zorunda olduğu maddenin ve bilincin yedi halini temsil ederler, öyle ki dördüncü Küre bir varlık hali olarak Dördüncü Devir’e tekabül eder. Dünya dördüncü ve en aşağı küre olarak tarif edilmiştir. O en maddi plan olduğu için ve algı organları her zaman içinde iş gördükleri ortamla belirlendiği için, buradan çıkan doğal sonuca göre, gelecekteki insanlığın olağan yetenekleri olan yüksek duyular bize özel olarak bahşedilmemişse, sadece maddi şeyleri algılayabiliriz. Dolayısıyla bize görünen yıldızlar ve gezegenler de bizimle aynı maddi planda mevcut olmalıdır.
Görünmez bir “küreler zinciri”nin (veya madde ve bilinç hallerinin) görünür temsilcisi olan Dünya, tıpkı diğerleri gibi yedi Devir, yani hayat döngüsünden geçmek zorundadır. İlk üç devirde o şekil alarak pekişir, dördüncüde yerleşir ve katılaşır, son üç devirde de tedricen esîrî formuna geri döner ve oradan Ruh’a geri yükselir. Bu, insanın, gezegenlerin ve güneş sisteminin tarihidir.
Bir “gezegensel zincir” (yani, yedili madde ve bilinç halinden oluşmuş olan bir gezegen), kendisinin son Devir’inde, yani son hayat döngüsündeyken, tümüyle ölmeden hemen önce, tüm enerjisini uyku halinde bir nötr bir güç merkezine gönderir ve burada farklılaşmamış maddenin yeni bir çekirdeğini etkinliğe çağırır.
Bir sürü yedili ayrım içinde, ayrıca Doğanın yedi krallığıyla karşılaşırız: ilki, tam bir şuursuzluktan yarı bilinç haline kadar yükselen elementsel varlıkların üç aşaması, ikincisi tekamülün dönüm noktası olan mineraller krallığı ve sonuncusu, yine üç yükseliş aşamasından oluşan nesnel fiziksel yandır. Fiziksel kelimesi burada kozmik amaçlar için farklılaşmış olan, fakat kendi planımızda bizim öznemiz olan şey anlamına gelir.
O halde açıktır ki doğanın yedi krallığında birbirinden ayrı yedi tekamül aşaması vardır. Her noktada iç içe geçmiş, kesişen bu aşamalar, Monadsal, yani Ruhani, Akli ve Fiziksel aşamalardır. Bunlar, TEK GERÇEKLİK alanının, kozmik yanılsama alanındaki, üç yansıması veya sonlu görünümüdür.
Monadsal Tekamül Monad’ın kendi bilincine varmaya doğur büyümesi ve gelişimiyle ilgilidir. Kuşkusuz burada kast edilen şey bireysel Monad’lar yani Benlikler’dir.
Aklî Tekamül, Güneşsel Ruhlar’la ‘(veya Atalarla) temsil edilir. Bunlar insana aklı ve bilinci verirler.
Fiziksel Tekamül, Aysal Ruhlar (veya Atalar) astral gölgeleri tarafından temsil edilir. Doğa, mevcut fiziksel bedenleri bu gölgelerin etrafına inşa etmiştir.
Bu üç sistemin her biri kendi yasalarına sahiptir ve hepsi farklı Yüksek Aklî varlıklar tarafından yönetilir ve yönlendirilir. İnsanı, şu anda olduğu karmaşık varlık haline getiren şey, doğadaki bu üç yanın birliğidir. İnsan, daha doğrusu onun Monad’ı, bu Devir’in ta başından beri dünyada mevcuttur. Fakat bizim kendi Beşinci Soyumuza kadar, bu ilahi astral çiftleri (astral dubles) kaplayan dışsal şekiller her alt soyla birlikte değişmiş ve pekişmiştir; dünyanın fiziksel faunası ve florası yeryüzünün şekillenme döngüsünün jeolojik dönemleri boyunca sürekli değişen hayat koşullarına uyum göstererek değişmiştir.
Her Devir, daha önceki devrin tekamülünü daha yüksek bir ölçekte tekrar eder. Bazı yüksek insansılar bir istisna olmak üzere, Monadsal akış veya içsel tekamül, yeni var oluş döngüsüne kadar sonlanmış haldedir.
Üçüncü Soy, başlangıç dönemlerinde, hâlâ bir saflık hâli içindeyken, bu soyda bedenlenen “İrfan Çocukları” irade kuvvetleriyle “İrade ve Yoga Çocukları” denilen bir nesil üretmiştir. Kendi başına bir soy oluşturmayan bu nesil, İlahi İrfan’ın Canlı Ağaçlarıdırlar. Ayrıca ikinci bir ruhani gayretle üretilen başka “İrade ve Yoga Çocukları” da bulunmakla birlikte, birincisi bugüne kadar Bir ve Yüce olarak kalmıştır. Dünyanın her yerindeki inisiye Ustalar’ın ruhani dizginleri bunların elindedir. O “Yüce Kurban” denilen İnisiyatör’dür, o IŞIK’ın eşiğinde oturur ve içinden asla geçmeyeceği Karanlık’tan ona bakar. O kendi hayat döngüsünün son gününe kadar nöbet yerinden de ayrılmayacaktır. Çünkü yuvalarına dönen yalnız hacılar dünyevi hayat denilen bu sınırsız yanılsama çölünde yollarını kaybetmeyeceklerinden asla emin olamazlar. Bekçiler veya İnşacılar denilen Koruyucu Ruhlar, bütün Altın Çağ boyunca insanı yönetmiş ve birçok ulusa ilahi Krallarını ve Liderlerini hediye etmiştir. Dünyadaki ve daha önceki Devirlerin dünyalarındaki dönemlerini bitirmişlerdir ve bunlar bizimkinden daha yüksek bir sisteme yükseldiklerinde insanlığımızın seçkinleri gelecekteki hayat döngülerinde onların yerini alacaktır.
O halde bu öğretiye göre, ilksel ruhani Akli varlıklar, ilahi, tümüyle bilinçli – ve en yüksek türden – bir tanrıya dönüşmek için insan halinden geçmek zorundadır. Üstelik bu sadece insanlık için değil, dördüncü Devir’in dördüncü Kök-Soyunun orta noktası geçildiğinde beri, Madde ile Ruh arasında kendilerine uygun dengeyi bizim gibi yakalamış bütün Aklî Varlılar için doğrudur. Her Varlık tanrısal olma hakkını kendi deneyimleriyle bizzat kazanmalıdır.
Güneş sistemimizde, beşeri planda herhangi başka bir zeki varlığın mevcut olduğunu reddetme, çağımızın en büyük yanılgısıdır. Bilimin haklı olarak ileri sürebileceği tek şey, insanla aynı şartlarda yaşayan görünmez Zekâlar olmadığıdır. Yoksa ne bizimkinden tümüyle farklı şartlara sahip dünya içinde dünyalar olması ihtimalini, ne de bu dünyalardan bazıları ile bizimki arasında sınırlı da olsa bir iletişimin mümkün olduğunu reddedebilir. Bize öğretildiğine göre bu dünyaların veya âlemlerin en yücesi yedi saf ilahi Ruh’a aittir. Bunların altısı insan tarafından nadiren görülüp işitilebilen hiyerarşilere aittir.
Yaratıcı Kudretler hiyerarşisinin en yüksek grubu “ilahi Alevler”den oluşur, bunların ilki ve sonuncusu, hep birden Logos’u oluşturur. En yüksek gruba ayrıca, ezoterizmin Aslan (Hayat) burcunda emniyetle saklamış oldukları “Ateş Aslanları” veya Hayat Aslanları” diye de bilinir. Bu sözler öğrencinin aklını keskinleştirmesi için ona verilen karanlık sözlerden biridir. İlahi Ateş’le hiyerarşide aşağı doğru inen üç grup aydınlatılmıştır. Potansiyel varlıkları daha yüksek grupta olan bu gruplar, artık ayrı ve bağımsız varlıklar haline gelmiştir.
İkinci silsilenin göksel varlıkları hâlâ belli bir şekle sahip olmamakla birlikte daha tözseldir. Bunlar bedenlenen Monad’ların prototipleridirler ve Işın bunlar aracılığıyla akar ve bunlar Işın’a gelecekteki aracı İlahi Ruh’u (Buddhi) verir.
Üçüncü silsile tözsel Varlıklardır. Bunlar atomik formlar arasındaki en yüksek gruptur ve beşeri, bilinçli ve ruhani Ruhlar’ın fidanlığıdır. Bunlara “Hayat Birimleri” denir. Bir altlarında bulunan silsile aracılığıyla büyük gizem insanlığı, bilinçli ve akli varlığı oluştururlar. Kuşaklara düşecek tohumun gizlendiği toprak burasıdır. Tohum ceninin gelişimine rehberlik eden ve ondaki bütün kalıtsallığın sebebi olan fiziksel hücredeki ruhani kudret olacaktır. Fiziksel hücrenin bu iç ruhu, oluşum plazmasına egemen olan bu “ruhani plazma”, bir gün biyologların bilmedikleri bir dünyaya açılacak olan kapıdır.
Beşinci silsile hayli gizemli bir grubu oluşturur. Bu silsile kendinde evrenin hem ruhani hem de fiziksel yönlerini, deyim yerindeyse Evrensel Aklın iki kutbunu, insanın ruhani ve fiziksel olmak üzere iki doğasını taşır.
Altıncı ve yedinci silsileler aşağı niteliklerden pay alırlar. Bunlar esîr gibi görünmez olan bilinçli, esîri varlıklardırlar. Çeşitli türlerden Doğa Ruhlarını ve Elementsel Varlıkları oluştururlar. Hepsi Karma’ya tabidir ve her döngüde karmalarını yaşamak zorundadırlar. Altıncı silsile, ilaveten, insandan neredeyse ayrılamazdır. İnsan kendi zihinsel ve psişik ilklerini, aslında nefs ve bedeni dışındaki bütün ilkelerini bu silsileden alır. “BİR”den doğrudan doğruya çıkan tek şey İlahi Işın’dır. VII. Kıta şunları söyler: “Hayat-ışını, Bir, sayısız ışının içinden birçok boncuktan geçen ip gibi geçer. Hayat formdan öncedir ve hayat (dışsal bedende) son şekil atomundan uzun yaşar.”
Bu beyit birçok kuşaktan geçen hayat ipi mevhumunu ifade eder. Yani fiziksel hücredeki ruhani kudret, ceninin gelişimine rehberlik eder ve insanın bütün kalıtsal yeteneklerinin ve niteliklerinin sebebidir. O, Weismann’ın bahsettiği “ebedi hücre” artı “ruhani kudrettir.” “Bu dünyada Evrensel Hayat’ın işlevleri beşli bir karaktere sahiptir. Mineral ortamda yer ruhlarının en alt ilkesiyle bağlanmıştır; bitkiler aleminde ikinci ilkesi, prana, yani bireysellik ilkesiyle bağlıdır; hayvanlar aleminde bu ikisiyle ve ayrıca bir üçüncü ve dördüncü ilkeyle, yani astral beden ile duygusal doğa ile bağlanır; insanda tohum beş ilkenin tümünü birden almak zorundadır; beşinci ilke Zihin, yani Aklî Ruh’tur. Aksi takdirde insan bir hayvan gibi alık doğar.” demek ki Hayat Birimi sadece insanda tamamlanmıştır. Her akli yaratık, ileride kendi kaynağına dönecek olandan belli bir mühletle borç alır, onun fiziksel bedeniyse en aşağı yersel hayatlarla, fiziksel, kimyasal ve fizyolojik evrim aracılığıyla oluşturulur. “Kutsal Olanların maddenin arınmasıyla işleri olmaz.” (Kaldenin Sayılar Kitabı)