Toplam 3 sonuçtan 1 ile 3 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Kıtanın Ötesinde

  1. #1

    Üyelik tarihi
    Haz-2014
    Bulunduğu yer
    Defolu Caddeler
    Mesajlar
    5.611
    Konular
    116

    Kıtanın Ötesinde






    Sabahın ilk ışıklarıydı, kamaradan gelen sesler yeni bir yolculuğun habercisi gibiydi. Kaptan Dorka o gümüş fırfırlı cübbesiyle gerile gerile haydi! bok parçaları, daha hızlı daha hızlı diye haykırıyordu. Aslında çoktan yolculuğun rotasını belirlemiş olmasına rağmen kara kutunun yanından geçmemesi gerektiğini defalarca kendine tekrar ederken yakalamıştım onu. Şayet onunla tanışmamız büyük okyanus savaşları kadar eskiye dayanır, o zamanlar 105 yaşına yeni girmiştim ve Demirbaş Barzo’nun gemisinde bir forsaydım. Dorka ise 8. Bölüğe yeni atanmış genç bir subaydı. Onunla ilk defa Zantload boğazı muharebesi sırasında karşılaştım. Muharebe sonunda bütün donanmamız yakılmış ben ve o dışında 12 kişi hayatta kalmıştı. Arkadan gelen toplama gemilerinin bizi bulması tam üç gün sürmüştü. İşte o üç gün içinde bana tüm hikayesini ve hayalini anlatmıştı. Bir zamanlar Aytaşı vadisinde gömülü olan hazineyi bulmaya gittiğini ve orada hazine yerine Kara Kutuyu bulduğundan bahsetti. Hah! İşte o Kara Kutunun hikayesi çok garip, Dorka'nın kafayı sıyırması da bu kara kutu yüzündendir zaten ama kimse onun içinde ne olduğunu bilmiyor. Sadece bir el yazması olduğunu, tahta dolabın yanında uyurken bir kaç kere sayıklarken işitmiştim ondan. Bir çok kere anlatmasını istememe rağmen o hep ısrarla ona bunu tekrar sormamam gerektiğini yapacak çok iş olduğunu ve aptal olmamdan bahsederdi. Yinede onun en iyi dert arkadaşıyımdır, hayatı boyunca yaptıklarını, kil tabaklarda sakelerimizi yudumlarken bir çok kere dinlemişimdir. Her neyse bunları anlatmanın şimdi pek sırası değil. Şuan onun Büyük bir korsan olduğunu bilmeniz yeterli. Gemisini özel olarak ejderha derisi ve kemiğinden yaptırmıştı en sağlam metalden daha sağlam ve en hafif tahtadan da daha hafifti. Geminin önünde üç kafalı bir Tulça yaratığının gövdesi asılıydı. Dişleri yirmibeş santim uzunluğunda ve gövdesi timsah görünümlü, altı ayaklı bir mahluktu. O yaratığı görüpte hayatta kalabilen insanlara kont lakabı verilir. Yeşil tepe açıklarında, bir adada yaşayan bu yaratık, kaptanlar tarafından gövde gösterisi kabul edilen bir av töreniyle çıplak elleriyle avlanırdı. Törene denizler ve fırtına tanrısına bir insan kurban edilir ve akıtılan kanıyla kaptan kutsanırdı. İnançlarına göre bu onurlu bir davranıştı ve herkes tanrıya adanmak için gönüllü olurdu. Gece başlayan tören güneş havayı aydınlatıncaya kadar sürerdi, okunan ilahiler ve ritüel dansları gerçekten çok etkileyicidir. Benim gibi biri bile bunu hayranlıkla izleyebiliyorsa, bu kuşkusuz tanrıların gerçekliğinden ötürüdür.

    Altıncı çağın ilk ışıklarında, Kanyon tarafından gelen üstünvari bir ırk olan Olgaylar tarafından işgal ettikleri topraklarımızın intikamını almak için çıktığımız bu yolculukta, tanrıların bizim yanımızda olmasını dilemek bence çokta alçaltıcı bir şey değil. Her ne kadar o bok torbalarından nefret etsemde mucizelerine tanıklık etmem beni buna zorladı diyebilirim. Güç ve savaş düşkünü Kaptan Dorka, siyah altından yapılmış kılıcıyla sağa sola emir veriyor, bense onun duruşunu ve yüceliğini her zamanki gibi hayretler içerisinde izliyorum. Koyulduğumuz yolda Selemender benzeri deniz canavarlarının olduğunu ve dev ahtapotların olduğunu düşününce, domalıp tanrıya daha çok dua etmem gerektiğini düşünüyorum. Her ne bok oldukları belli olmayan ve birinin dışında tadı kıçımın çatalını andıran böğürtlenli tavuk menüsüde aklıma gelince ekstra bir dua etme ihtiyacı duyuyorum. Ahaha! Bir gözümü kaybetmiş olmam benim işe yaramaz biri olduğu anlamına gelmez ki. Değil mi Kaptan? Her neyse işte, şuan dar bir boğazdan geçiyoruz. Güneşe bakarak saatin öğleden sonra 3 olduğunu söyleye bilirim. Yemek ve su stoğumuz bizi 3 ay daha idare eder, cinsel ihtiyaçları karşılamak için bir kaç köle hatunda almıştık ki bizim yaşlı moruk hiç rahat duracak gibi değil. Yolculuğun bu kısmı rahat ve sakin geçecek, bir hafta sonra okyanus ortasına ulaşırız ve şu lanet adanın huzur bozucu havasından artık kurtulabiliriz. Karinaya hapsettiğimiz bir büyücüyle geceleri lak lak çalmak bana kafamda yeni fikirlerin oluşmasında yardımcı oluyor. Eski bir Ordo Saturni üyesi olan Makaveli isimli bu büyücü, açlık ve hastalık getirdiği için tutuklanmıştı. Idam edileceği gün tayfamız arenada Orka dövüşlerini izliyor bir o kadarda eğleniyorduk kadınlar ve içkiler o altın sarısı şeyler ne kadar güzeller. Hala tatları damağımda, bazen kendimi bu saçmalıklardan kurtarmam gerektiğini düşünüyorum. İnsanın ruh hali sabit değil ki, bu gün sake içiyorsam yarında sake içerim, sadece bu sabit bende, başkada yok. Neyse ki saat 12 civarı idam sehpasına bizim büyücüyü çıkardılar. Makaveli’nin üzerinde yırtık beyaz bir elbise altında siyah yarım bir peştemal vardı. Cellat ipi boynundan geçirdi ve bir, iki boğum attı, ortalıkta zaten bizim tayfa ve arena dövüşçüleri haricinde pek insan yoktu.

    Söyle Makaveli son bir isteğin var mı?

    Makaveli gülerek böyle yüce bir insanı nasıl idam etmeye cürret edersiniz? diye sordu. Yargıç suratında pis bir ifade takınarak, eliyle işareti verdi, cellat tam tekmeyi atarken Puff! Ortalığı siyah bir duman kapladı. Makaveli kahkahalar atarak havaya yükseliyordu. O an ağzından bu karanlığın kara kutunun kara bilgeliğin sırrı diye bir kaç kelime geveledi, aniden bizim kaptan fırladı. Kara kutu mu? O da nedir? Makaveli umursamaz bir tavırla arenanın çıkışına doğru yol almaya başladı. Bizim moruk eline bir mızrak alarak, sana dur dedim be adam. Mızrağı fırlattığı gibi omuzundan, sert sütuna mıhladı Makaveli’yi. Hemen hızlıca yanına koştu ve kulağına bir şeyler fısıldadı. Makaveli biraz korkmuş ve biraz şaşkın vaziyette sanki kaptanın sorularına cevap veriyormuş gibi gözüküyordu. Konuşma sonunda kaptan bunu gemiye götürün dedi. En nefret ettiğim şeylerden biriside gemide fazladan bir boğaz olması! İçtiğimiz tütüne ortak olacak belli. Kaptanla arayı da kurdu gibi. İşte bazen böyle saçma düşünceler geliyor aklıma tutamıyorum kendimi. Neyse bizim moruğun da dediği gibi, sizin işiniz bizimle değil bizim işimizde siz değilsiniz! Ne demek istediğini hiç anlamadım ama bizim kaptan diyorsa vardır bir bildiği… Yılın bu zamanlarında yaşlı ejderhaları gökyüzünde görebilirsiniz, hepside öteki diyara göç ediyorlar, vakitleri dolan bu varlıklar bu diyarda ölümleriyle buluşacaklar. Aslında hepsi çok tehlikelidir, saniyeler içerisinde sizi küle çevirebilirler, pençeleriyle bir gemiyi ortadan ikiye ayırabilirler, onları sadece bu dönemlerde sakin görebilirsiniz. Nesilleri Yüce Eledorn tarafından kurutulan bu varlıklar Borom nehri kıyısında bir Odonit tarafından tekrar yaratılmışlardı, buda neredeyse beşinci çağın başlarına denk geliyor. Odonit eski bir doğa ruhudur. Onun nefesi bütün ölülere can verir ve sadece büyük felaketlerden önce ortaya çıkarlar. Zaten okyanus savaşının çıkması da bu ejderhalar yüzündendi. Nefret tohumlarını gezegenin dört bir yanına püskürten bu ejderhalar yüzünden. Mogol insanları denizlere göç ettiler. Bazı ırklar ise yer altı şehirleri inşa ettiler...
    (Bir can sıkıntısı eseridir.)





  2. #2
    Nundia - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Haz-2015
    Mesajlar
    460
    Konular
    16
    Yaratıcılık ve edebiyatın gücü adına Ellerine sağlık,güzel bir çalışma olmuş

  3. #3
    adEda - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ağu-2015
    Mesajlar
    6.711
    Konular
    60
    Devamı gelir mi acaba


Bu Konu İçin Etiketler