6 Sayfadan 1. Sayfa 123 ... SonuncuSonuncu
Toplam 52 sonuçtan 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
Like Tree2Likes

Konu: Kim Bu Gözcüler (Anunnakiler)

  1. #1
    MALCOLMX - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-2006
    Bulunduğu yer
    Gnoxis
    Mesajlar
    1.267
    Konular
    314

    Kim Bu Gözcüler (Anunnakiler)

    İbrani folklorunda adları "Nefilim". Eski Mısır'da "Neter" olarak adlandırılıyorlar. Sümer, ilk kez adlarının duyulduğu yer. Bütün bu kültürlerde ortak olan ve "Gözcü" olarak nitelenen bu "sıradışı" varlıklar birer mit mi, yoksa gerçek mi?
    Kim bu "Gözcü"ler ?



    İbrani mitlerinde ve Tevrat'ta onlara "Nefilim" diyorlar. Eski Mısır'da adları, "Neter". Sümer mitlerinde "Anunnaki" diye geçiyorlar. Diğer yandan "Sumer" sözcüğü, "Gözcü'lerin ülkesi" anlamına sahip. Hangi adla anılırlarsa anılsınlar, bütün eski kültürlerde ve bu kültlere ilişkin mitlerde başrol onların. Eski diller uzmanları, Antik Çağ kültürlerine şaşılacak biçimde net biçimde damgasını vurmuş bu esrarengiz varlıkların, neredeyse bütün eski uygarlıklarda "gözcüler" olarak adlandırıldıklarını söylüyorlar. Sözünü ettiğimiz dönem, İsa'dan en az 3000 yıl öncesi. İyi ama, "geç neolitik" olarak adlandırılan dönemin bütün uygarlıklarının literatürlerine benzer ifadeler ve anlatılarla girmiş bu "Gözcü"ler kimler? Neyi ya da kimi "gözlüyorlar"? Bütün bunlar yalnızca antik Çağ insanlarının düşgüçlerinin bir ürünü mü, yoksa gerçekten bugün anıları silinmiş, izleri bulunamayan, haklarında hiçbir şey bilmediğimiz birileri, bu gezegende yaşamışlar mı?
    Mitler ve gerçekler
    Sürekli vurguladığımız gibi, bilginin az olduğu ya da bazen üzerinin örtüldüğü yerlerde, spekülasyonların başını alıp gitmesini engellemek mümkün değildir. Bilimsel yöntemlerden, bilimsel şüphecilikten (scepticism) ve somut bulgulardan başkasına güvenmemekten söz ederken, aynı şüpheciliği şu anda bildiğimizi varsaydığımız alanlara uygulamamak, bazen spekülasyonlardan da olumsuz sonuç verir. Bilim eğer "gerçeği aramak" amacını içeriyorsa bizler için, bu aynı zamanda kurumlaşmaya, bilimsel otokrasiye de karşı çıkmamızı da gerektirir. Herhangi bir alanın "spekülasyona açık" olması bizi ürkütmemeli; verileri doğru okumak, burada anahtar sözcük niteliğine sahip. Ortodoks bilim ve akademisyenler, çoğu kez içinde bulundukları "bilimsel bürokrasi"nin ellerini kollarını bağlayıcı hantallığı ve "ağaçlardan ormanı görememe" alışkanlığı nedeniyle; yeni ve sarsıcı düşüncelere baştan olumsuz tepki vermeye eğilimlidirler. Hele bu, onların "Akademisyenler Olimpos'u"nun dışından geliyorsa. Arkeoloji ve arkeoastronomi, yirminci yüzyılın başlarından bu yana bu sorunu yoğun biçimde yaşıyor. Sıradışı olduğu varsayılan düşünce ve teoriler yalnızca dışlanmakla kalmıyor, bir de aşağılanıyor kendilerini "bilimsel şüpheci" diye adlandıran ortodoks çevrelerde. Oysa tarih, uzun ve yavaş bir yürüyüş. Geniş dilimler halinde onu incelediğimizde, her aşamasında ortodoksinin engellemelerini ve inanılmaz tutuculuğunu fark ediyor, ama uzun vadede "sıradışı" varsayılan fikirlerin yaşadığını görüyoruz.

    "Neter"ler ya da "Gözcüler" sorunu da yirminci yüzyılın bitmeyen tartışmalarından biri. Dogmalarla gözünü bağlamayan ve açık fikirli olmaya çaba gösterenler, bugün "mitler" deyip geçtiğimiz anlatıların bu denli geniş bir coğrafyada ve neredeyse birbirinin aynı ayrıntılarla varolmasından yola çıkarak, bu metinlere daha farklı bakmamız gerektiğine işaret ediyorlar. Oysa ortodoks bilim akademisyenlerinin yaklaşımı, oldukça farklı. Onlar, eski toplumları bütünüyle çözümlediklerine inanıyor ve ekliyorlar: "Din dindir, mitoloji de mitoloji. Bunları gerçek tarihsel olgularla karıştırmayın." Bunu söylerken de, bilerek ya da bilmeyerek, bugünün egemen dinlerinin yörüngesinde duruyorlar. Eşine az rastlanır bir ikiyüzlülük ve çifte standart uygulaması bu. Bir yandan somut bilimsel bulgular dışında hiçbir şeye prim vermemekten söz ediyorlar, bir yandan da yaşadıkları çevrenin egemen diniyle sürtüşmemeye çaba gösteriyorlar. Bunun kendilerine göre "etik" bir yolunu da bulmuşlar: "Bilim ayrıdır, din ve inanç ayrı." Oysa "inanmak ve inanç" sözcüklerinin egemen olduğu bir kültürde bilim ve bilginin her zaman bu çifte standartın gölgesinde kalacağını bilmezden geliyorlar. Ama ne gam; "bilimsel" kurumların birçoğunun bütçesini, Kilise'yi destekleyen holdingler, hatta bazen bizzat dini vakıflar sağlıyor. Çoğu üniversitede kürsü başkanları arasında en az bir musevi var. Bilimin "beşiği" olduğu varsayılan ABD'de halkın ezici bir çoğunluğu İncil'e bütün kalbiyle inanıyor. Ortalığı bulandırmanın anlamı var mı şimdi?

    "Gözcüler" sorunu, Antik Çağ tarihi ve modern arkeolojiye ilişkin en kilit noktalardan biri. Bir biçimiyle, felsefe ve ilahiyat akademisyenlerini, hatta dilbilimcileri de bu tartışma çemberi içinde düşünebiliriz. Şimdi, bu uzun girizgahtan sonra meseleyi olabildiğince yalın biçimde ortaya koyalım:

    Eski Mısır'ın "Neter"leri

    Bütün Antik Çağ metinlerinde, kendi tarihlerini derleyen toplumlardan kalmış belgeler, geriye doğru giden kronolojilerinin sıfır noktasına, net olarak çözümlenemeyen bir tür "başlangıç dönemi" yerleştiriyorlar. Bu, onların tarihlerinde, "yönetimin tanrılardan insanlara geçmekte olduğu" bir ara dönemi belgeliyor. Belirsiz bir başlangıç döneminden beri bizzat "tanrılar" tarafından yönetildiğini söyledikleri ülkelerinin, bu ara dönemde "Gözcüler" adı verilen üstün yaratıklarca yönetildiğini ve sonuçta krallığın insanlığa devredildiğini anlatıyorlar. Eski Mısır'da bunların adı, "Neter"ler. Son olarak Osiris'in oğlu Horus tarafından yönetilen ülke, belli bir dönem sonrasında, bir "Kral yaratma" (Kingmaker) töreninden sonra insanlara bırakılıyor ve Neterler geri plana çekiliyorlar - sonra da, izleri siliniyor. Bu ilk "insan kral", bugün arkeolojinin değişmez bir gerçek biçiminde kabul ettiği, Firavun Menes. Bildiğimiz, yazılı tarihe göre İ.Ö 3100 dolaylarında Yukarı ve Aşağı Mısır'ı bir tek ülke halinde birleştiren Menes, Mısır tarihinde "Hanedanlar Dönemi" denen bir evrenin de başlatıcısı.

    Mısır kronolojisi üzerine bildiklerimiz, iki ana belgeye dayanıyor: Bunlar Mısırlı tarihçi Manetho'nun yazdığı krallar listesi ve bugün "Torino Papirüsü" olarak bilinen bir yazıt. Her iki belge de birbiriyle uyumlu. Bu sayede arkeologlar ve ejiptologlar, Mısır'ın kronolojik gelişimini formüle edebiliyorlar. Buna göre, Firavun Menes'le başlayan Hanedanlar Dönemi, alt evrelere ayrılıyor: Eski Krallık, 1. Ara Dönem, Orta Krallık, 2. Ara Dönem (Hiksoslar Devri) ve Yeni Krallık. Bugün okutulan tarih kitaplarında da bu kronolojik düzen aynen böyle. süreç içindeki arkeolojik bulguların Manetho'yu ve Torino Papirüsü'nü doğrulaması sayesinde, Yeni Krallık ve sonrası, neredeyse bütünüyle tarihlenebilmiş durumda. Eski Krallık'ta, en fazla 150 yıl yanılma payıyla arkeologlar hanedan listesini ve Kralları sıralayabiliyorlar. Yani bu iki belge, doğruluğu desteklenmiş veriler içeriyor. Bütün sorun da aslında burada: Çünkü Manetho'nun listesi ve Torino Papirüsü, yalnızca hanedanlar dönemi Mısır'ını değil, ondan çok daha öncesini de kronolojik sıra içinde sunuyor. Yalnız burada yöneticiler insanlar değil, Neterler. Normal insanlara göre çok daha uzun yaşayan, ülkeyi binlerce yıl yöneten, esrarengiz varlıklar. Ejiptoloji ve modern arkeoloji bunun üzerine ne yapıyor? "Alt paragraflarını" tartışmasız biçimde kabul ettiği ve bulgularla doğrulanan bir tarihi yazıtın "üst paragraflarını" ya yok sayıyor, ya da "Bunlar mitoloji" deyip işin içinden çıkıyor. Neden? Çünkü hayranlıkla benimsediği alt paragraflarda "normal insan"lar krallık yapıyor; üstteyse, kim oldukları anlaşılamayan üstün yaratıklar. Böylece bilimsel ortodoksi, aynı belge üzerinde işine gelen bölümü "olgu" diye benimseyip dosyalarken, işine gelmeyen, çünkü anlayamadığı, işin gerçeği "dini inanışlarına aykırı düşen" bölümleri "mitolojik" bulup ayıklıyor!

    Mezopotamya'da aynı şeyle karşılaşıyoruz: Layard ve Wooley'nin yaptığı araştırmalarda, son derece değerli ve ilgi çekici kil tabletler ele geçiyor. Bunlar, Sümer Kral Listeleri olarak adlandırılıyor. Aynı Mısır'da olduğu gibi, listenin en üst sırasında, yani "normal krallar"dan önce, her biri neredeyse 10.000 yıl, 15.000 yıl yaşayan yöneticiler var. Bunlar, "Tufan'dan önce" uzun süre ülkeyi yönetmişler, sonra insanlara devretmişler. Babil metinleri bu olayı "Krallık gökten indiğinde" gibi bir deyişle açıklıyor. Bütün Mezopotamya'da aynı kült var aşağı yukarı. Bulunan belgeler, "en eski metin" olduğuna inanılan Tevrat'ın, Tufan başta olmak üzere bir sürü temayı Sümer ve Babil anlatılarından ödünç aldığını ortaya koyarak Kilise'de ve dini çevrelerde buz gibi rüzgarlar esmesine neden oluyor. Üstelik, Tufan öncesi ülkeyi yöneten "tanrılar"dan söz ediliyor, tek bir tanrıdan değil!

    Bu durumda ortodoks arkeoloji ne yapıyor? Mısır'da yaptığının aynısını. Yani Sümer Krallar Listesi'nin "normal insan ömrüne sahip" kralları doğru kabul ediliyor ve belgenin bu bölümü "somut bulgu" sınıfına sokuluyor ama Tufan öncesi ülkeyi yönettiği anlatılan, 200.000 yıl hüküm sürmüş "tanrılar" ve onların sonrasında, "ara dönem"de insanlara yönetimin geçişini üstlenen ve denetleyen "Gözcü"ler, "mantıksız" bulunarak "mitoloji" sınıfına sokuluyor yine. Aynı belgenin alt kısmı doğru, üst kısmı "masal"!

    Enoch'un şaşırtıcı hikayesi

    Benzeri durum, Tevrat'la ilgili incelemelerde de söz konusu. Mezopotamya bulgularından sonra, çok daha eski metinlerden esinlendiği belli olan Tevrat, bütün o eski metinlerdeki "Tanrılar" sözcüğünü tek bir "Tanrı" olarak düzeltmiş. Bu arada, Tanrı'ya verilen sıfat ve onun genel adı, "Efendi" ya da "Sahip" anlamına gelen "Lord" sözcüğünde somutlanıyor. Yahudi toplumunun mesken tuttuğu bölgenin eski mitleri, büyük tanrı Baal'den söz ediyor. "Baal"in sözlük anlamı da "Efendi" ve "Sahip". Aynı sıfatların, daha sonraki yıllarda bütün Batı toplumlarında yöneticiler için kullanılması ilginç. Ama daha ilginç olan, bütün o eski anlatıları ayıklayarak "Tanrılar" sözcüğünü "Tanrı" olarak tashih eden Tevrat'ın, birkaç yerde bunu unutması. "Elohim" sözcüğü, Tevrat'ta birkaç kez geçiyor. İbranicedeki anlamı, "ilahlar"; yani, "çoğul" bir sözcük. İlahiyatçılar bunun tartışma konusu yapılmasına bile karşı çıkıyorlar - arkeologlarsa, sessiz. Ama bundan daha kafa karıştırıcı olanı var: Yaratılış (Genesis) bölümünün 6. Bab'ında "O günlerde ve sonrasında da, dünyada Nefilimler vardı" diye bir ifadeye rastlıyoruz. Sözü edilen zaman, Tufan'dan öncesi. "Nefilim" sözcüğü, İngilizce'ye "devler" diye çevriliyor. Oysa İbranicedeki fiil yapısına göre tam ifadesi, "yukarıdan aşağıya inmiş olanlar". Yaratılış'taki hikayede "devler"in hiçbir anlamı yok - daha sonra da Nefilim sözcüğüne rastlanmıyor zaten. Sanki "araya yanlışlıkla girmiş" gibi bir sözcük. İğreti duran, ne anlatmak istediği belli olmayan bir ifade. Oysa aradan yıllar geçip 1947'de Ölü Deniz yakınındaki bir mağarada orijinal el yazmaları bulunduğunda, "Nefilim"in aslında son derece önemli, neredeyse kilit denebilecek bir kavram olduğu çıkıyor ortaya. Bunun yanı sıra, Tevrat'ın din adamlarınca "edit edildiği" de anlaşılıyor. Çünkü İ.Ö 4. yüzyıldan kalma yazıtlar arasında yer alan ve daha önce Etiyopya'daki Kutsal Kitap'ta rastlanmış olan kopyası "sahte" sanılan "Enoch'un Kitabı"nın orijinal nüshası da bulunuyor Ölü Deniz mağaralarında.

    Yaratılış'ta yalnız birkaç satırda adı geçen ve "Tanrı'yla birlikte yürüdüğü" söylenen Enoch'un, aslında son derece ilginç bir hikayesinin olduğunu ve Tevrat'tan çıkarılan bu parçaların "Nefilim" sözcüğüne de açıklık getirdiğini fark ediyoruz. Boşluklar Enoch'un Kitabı'nda yazanlarla doldurulduğunda, Bap 6'nın aynı satırında sözü edilen "..ve Tanrı'nın oğullarını insanın kızlarını gördüler ve onlar güzeldi. Onları kendilerine eş seçip onlardan çocuk sahibi oldular" ifadesi de anlamlı hale geliyor. İlahiyatçıları, dilbilimcileri ve tarihçileri yıllardır uğraştıran "Tanrı'nın oğulları" ile insanın kızları arasındaki ilişki Tevrat'ta yalnızca o cümlede geçiyor ve bir daha sözü edilmiyor. Ama Enoch'un Kitabı'nı okuduğumuzda, bunun müthiş sonuçlar doğuran bir olay olduğu çıkıyor ortaya. Evinden, ailesinden ayrılan ve "Tanrı katında" yaşamını sürdüren Enoch, "Gözcülerden" söz ediyor anatısında. Bunlar, Tanrı ile insanlar arasındaki ilişkinin bazen "ara halkası" olma görevini üstlenen, insanlara nezaret eden, üstün varlıklar. Ama hepsi, "emir kulu" sonuçta. Enoch'un ayrıntılı olarak anlattığı hikayede, bir gün bunlardan birinin dünya üzerindeki "gözcülük" görevi sırasında "insan kızları"nı arzuladığı ve bu fikrini diğer "gözcü"lere de söylediği belirtiliyor. Bir grup Gözcü (ya da Nefilim - "yukarıdan inen") aralarında karar alıyor ve yemin ediyorlar: Hepsi insan kızlarıyla sevişip onlardan birer karı alacak ve bu bir sır olarak kalacak. Çünkü öğreniyoruz ki, yapılan aslında "yasak". Sonuçta bu birleşmeden "melez" çocuklar doğuyor ve genetik sorunlar yüzünden bu çocuklar sağlıksız, vahşi, garip yaratıklar oluyorlar. Diğer yandan, "insan kızlarıyla" birlikte oldukları süre boyunca Nefilimler, onlara bilgi aktarıyor, bir şeyler öğretiyorlar ki, bu da çok büyük bir yasağı çiğnemek anlamına geliyor. Sonuçta Tanrı hem Nefilimleri cezalandırıyor, hem de yarattığı Tufan'la insanları.

    Sümer ve Babil metinlerini bulmuş olmamız, Enoch'un kitabının da, Tevrat'ın diğer bölümleri gibi Mezopotamya anlatılarından esinlenilerek, daha doğru bir deyişle bunlar "revize edilerek" yeniden yazıldığını anlıyoruz. Ama bu, bir garip durumu fark etmemize engel değil: Çok eski zamanlarda "Gözcü"ler denen birilerinin dünya üzerinde dolaştığı ve yaptıklarıyla dünyadaki hayatı derinden etkilediğine ilişkin en az on toplumun kültüründen gelen tanıklıklar var elimizde. İşin en kafa bulandırıcı yanı, çok benzeyen anlatılara, Antik Yakın Doğu'yla fiziksel teması hiç bulunmadığı varsayılan eski İnka ve Maya folklorunda da rastlıyoruz! Şimdi, bütün bunlara "Mitoloji işte canım" deyip, elimizin tersiyle bir yana mı itmemiz gerekiyor, "bilimsel tavır" sergilemiş olmamız için. Yoksa eski metinleri farklı bir bakışla bir daha inceleyip, "Kim bu Gözcüler?" diye sormak mı daha mantıklı bir davranış

    -ALINTI-




    balerin bunu beğendi.

  2. #2
    YankeeRose - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Eki-2006
    Mesajlar
    387
    Konular
    29
    Cok onemli bir konu lütfen herkes 10 kere okusun.. MalcomX konuyu var ya alnının ortasından vurdun da bilmem fark ediyormusun.

  3. #3
    birikinti - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Eyl-2006
    Mesajlar
    410
    Konular
    44
    İnterneti karıştırırken (www.erenouvelle.com) sitesinde “Prophéties de Billy Meier” başlıklı bir yazıya rastladım. Billy Meier 1937’de İsviçre’de doğmuş. Kendisine başka dünyalardan (paralel alemlerden) birtakım bilgiler ve haberler geliyormuş. Başka dünyalardan gelen varlıklar Meier’e bizim küremizde olacak hadiseler hakkında bilgiler vermişler, uyarılarda bulunmuşlar. Bu zatın açıkladığı kehanetler büyük yekun ve hacim tutuyormuş. Bunlardan “Enoch’un Kehanetleri”nde insanlığı büyük felâketlerin beklediği anlatılıyor. Enoch’un kehanetlerinin tamamı, çeşitli dillerde yayınlanan NEXUS dergisinde çıkmış. Bu kehanetlerin kısa bir özetini yukarıda adını verdiğim siteden naklediyorum. (Nexus, Aralık 2004).



    Kehanetlerin özetinin metni şudur:

    “Yakın zamanda insanlar 888 gün sürecek bir Cehennem hayatı yaşayacaklardır. Teröristlerin suikastleri, orduların çarpışması ve iç savaşlar sonunda milyonlarca, hattâ milyarlarca insan ölecektir. Kültürler ve dinlerarası savaşlarla parçalanan insanlık, bir yandan da açlık ve salgın hastalıklar ve korkunç silâhların kullanılması yüzünden ıstırap çekecektir.

    Bu devir, yeryüzünde yaşanmış en zor devir olacaktır. Sonunda hiçbir şey satılmayacak ve alınmayacaktır. Bütün gıda maddeleri vesikaya bağlanacak ve küçük bir ekmek parçası bile olsa, çalan hırsızlığını canıyla ödemek rizikosunun altına girmiş olacaktır. Küremiz üzerindeki sular her yerde insan kanıyla karışacak kıpkızıl olacaktır, tıpkı vaktiyle Mısır’da olduğu gibi.

    İslâm fanatikleri, Avrupa ülkelerine karşı başkaldıracaklar, Avrupa titreyecek ve sarsılacaktır. Batı’da her şey tahrip edilecektir. İngiltere feth edilecek ve büyük bir sefalete düçar olacaktır. İslâm fanatikleri ve savaşçılarının iktidarı yıllar boyu devam edecektir.

    Bu savaş sadece Avrupa’yı vurmayacak, dehşet yayıldıkça diğer bütün ülkelere sıçrayacak ve bütün dünyayı ateşe verecek bir savaş haline dönüşecektir.

    Papa II. Jean-Paul’dan sonra bir papa daha gelecektir. Onu takiben bir “Pontifux Maximus” Kilise’nin başına geçecektir. Bu Papa, “Petrus Romanus” adıyla tanınacaktır, âhir zaman Papası...

    Amerika Birleşik Devletleri, hürriyet adına savaş, barış ve terörizmi önleme bahanesiyle birçok ülkeyi işgal edecek, o bölgeleri bombalayacak ve önüne gelen herşeyi tahrip edecektir.Bu esnada binlerce sivil insan ölecektir. Amerikan politikası hiçbir sınır tanımayacaktır. Onun tek amacı dünya üzerinde ekonomik, malî ve askerî bir mutlak üstünlük kurmak ve yeryüzünü kontrol altına almak olacaktır.

    Avrupa, Asya ve Afrika ülkeleri, ABD’nin kendilerini dünya hakimiyeti stratejisi uğrunda kullandığını anlayınca peyderpey ona karşı geleceklerdir.Bu büyük savaş önlenemeyecektir. Çünkü yeryüzü halkı bir islah yolunu seçmeyecek, yani gerçek bir sevgi ve barışı muhtemelen istemeyecektir. İnsanlar zenginliği, zevk ü sefayı, bütün maddî değerleri ve sınırsız bir gücü seçeceklerdir.

    Üçüncü Dünya Savaşı patlak verirse (Bizim hesaplarımız ve gözlemlerimiz onu gösteriyor) bu çatışmanın faturasını siviller ödeyecektir. Sorumsuz ilim adamları, askerî amaçlara yönelik klonlamalarla duygudan ve vicdandan arınmış birtakım mahluklar yetiştirecekler, ayrıca son derece tahripkâr silâhlar üreteceklerdir. Bu klonlanmış mahlukların bağımsızlıklarını ilan etmeleri ve kendi kumandalarında, insanlığı tahrip ve imha etmeleri ihtimali de gerçekleşecektir.

    Dünya, şimdiye kadar benzeri görülmemiş acılara sahne olacaktır.Bu hadiseler 888 gün devam edecek ve sonunda medeniyet çökecektir. Bu korkunç senaryodan sonra çeşitli salgın hastalıklar başgösterecek ve dev boyutta bir açlık dünyayı kasıp kavuracaktır. Böylece insanlık aleminin ekonomisi çökecek, herhangi bir mal üretme imkânı kalmayacaktır. Bütün besin maddeleri ve ilaçlar vesikaya bağlanacaktır.

    Savaş çılgınlıkları karalarla sınırlı kalmayacak, felâketler aynı şiddet ve genişlikte okyanuslara, atmosfere ve uzaya sıçrayacaktır. Gelecekte kurulacak denizaltındaki “infrastructure”ler saldırıya uğrayacak ve tahrip edilecektir. Bu esnada binlerce insan can verecektir. Tahrip ve imha anaforu bu tesisler tarafından beslenecek, birtakım korsanlar, deniz birlikleri ile savaşacaktır.

    Bu devirde, birtakım dünya dışı güçlerin, felâketin sorumlusu Batı ülkelerine karşı harekete geçmesi ihtimalinin de gerçekleşmesi mümkündür. Bu güçler, gizliliklerini terk edecek ve Batı’nın sorumsuz hareketleri yüzünden dehşete düşmüş olanların yardımına koşacaktır.

    Bunlardan başka, birtakım doğal afetler ve felâketler Avrupa ve Asya’yı derinden sarsacaktır. Bununla beraber, uğradıkları bütün yıkımlara rağmen bu iki kıt’a varolmaya devam edecektir.

    Amerika Birleşik Devletleri için aynı şey söylenemez. O tamamen harap ve türap olacaktır.Bu devlet, planladığı ve kışkırttığı dünya çapındaki çatışmalar dolayısıyla (gelecekte de hep böyle olacaktır) birçok ülkede canlı bir kin ve nefret duygusu uyandırmıştır. Binaenaleyh bu ülke, boyutları insanlar tarafından hayal bile edilemeyecek çapta önemli felâketlere mâruz kalacaktır. Teröristler tarafından tahrip edilen World Trade Center bir başlangıçtır.

    Kıyamet’i andıran korkunç hadiseler sadece toplu imha silâhları ve klonlanmış askerler tarafından meydana getirilmeyecektir. Yerküresi ve Doğa, sorumsuz insanların kötü kullamına başkaldıracaktır.

    Amerika Birleşik Devletleri’ni, şimdiye kadar benzeri görülmemiş yangınlar ve kasırgalar silip süpürecektir. Bütün bu felâketlere rağmen, Amerikalılar nice ülkeye yaptıkları haksızlıkları durduramayacaktır. Kuzey Amerika kıt’ası, en büyük felâkete uğradığı zaman (Doğu sahillerini vuran fırtına mı?), kötü niyetli askerî güçler enformatik, biyolojik, kimyevî silâhlarla vurmaya ve saldırmaya devam edeceklerdir. Bu silâhlar otonom hale gelecek ve insanlar bunların kontrolunu ve güdümünü ellerinden kaçıracaktır. Bu kehanetlerin en önemli noktası budur.

    Dünyanın geri kalan bölgeleri felâketlerden kurtulmayacaktır. Çünkü dünyalılar çevreyi tahrip ettiler ve bu tahribatı sürdürmektedirler.

    Dünya kaynaklarının tahrip edici şekilde kullanılması yüzünden, tektonik bir dengesizlik sun’î (yapay) olarak meydana getirilmiştir ve bu depremlere, yanardağ patlamalarına ve tsunamilere yol açacaktır. Bunun sonunda iklimler değişecek, korkunç ve dehşetli kasırgalar ve tayfunlar meydana gelecek, bütün dünya bunların yıkıcı enerjilerine mâruz kalacaktır. Bu âfetler akılalmaz çapta su baskınlarına ve alışılmamış kar yağmalarına sebebiyet verecek, bundan güney ülkeleri, hattâ ekvator kuşağı bile etkilenecektir.

    İnsanlığın cinneti ve özellikle yeraltında patlatılan nükleer bombalar yüzünden yerküresi uzaydaki yolundan çıkmaya başlamıştır. Dünya yavaş yavaş fakat kesin bir şekilde Güneş etrafında yeni bir yörüngeye girecektir. Bunun sonucunda yeryüzünde yeni bir buzul çağı başlayacaktır.

    Acılar ıstıraplar bunlarla da bitmeyecektir. Amerika Birleşik Devletler’nde iki iç savaş çıkacaktır. Neticede, öldürücü düşmanlıklar yüzünden bu ülke beş ayrı bölgeye ayrılacak, fanatik ayrılıkçılar diktatörce güçlere sahip olacaktır.

    Anarşi dünyaya hakim olacak ve insanları uzun bir müddet târumar edecektir. Çeşitli hastalıklar ve salgınlar ki, bunların çoğu eskiden olmayan yeni şeyler olacak ve tedavileri bilinmeyecektir, bunlar da insanlığı kıracaktır.

    İktidar, teknoloji, maddî zenginlik, kin, intikam hırslarına kapılmış insanlar yaratılışın değerlerini; Sevginin, Bilgeliğin, Barışın ve Hürriyetin câhili olarak kalacaklardır. Tıpkı, kendilerinden önce Enoch’un atalarının yapmış olduğu gibi... Bu davranışları yüzünden dünyayı acıların, ölümün, yıkımın ve yokoluşun derin ve korkunç uçurumlarına yuvarlayacaklardır. İnsanlığın yaşamış olduğu en büyük ve en vahim felâketin...”

    Enoch Kehanetleri’nin kısa bir özeti budur. Dünya ve insanlık gerçekten böyle bir felâkete mi gidiyor? Perşembenin gelişi çarşambadan belli olurmuş. Bugüne bakınız ve gelecek pembe mi, yoksa kapkara mı, siz kendiniz hüküm veriniz. Bunu anlamak için kâhin olmaya lüzum yoktur.

    Mehmet Şevki Eygi
    Milli Gazete, 14 Eylül 2005 /www.biriz.biz/merak/enoch.htm
    alıntı
    balerin bunu beğendi.

  4. #4
    MALCOLMX - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-2006
    Bulunduğu yer
    Gnoxis
    Mesajlar
    1.267
    Konular
    314
    farkındayım rose

  5. #5
    YankeeRose - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Eki-2006
    Mesajlar
    387
    Konular
    29
    bizim görüşümüze göre nefilim nedir... alın size bir belgesel.. ama gene oraya bağladı demeyin nolur.
    belgesel ingilizce..ama kısaca özetleyebilirim ilgi olursa..

    malcom-x ayrıca bu konuyu actın ya süper oldu. ayrıca bizim neye benzediğimizi en iyi anlatan belgesellerden biri.. en azından neye inandığımızı mükemmel derecede anlattığını düşünüyorum.neden sümer, babil ve mısır takıntımız var anlatır umarım.

    http://vids.myspace.com/index.cfm?fu...eoid=596876617

  6. #6
    MALCOLMX - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-2006
    Bulunduğu yer
    Gnoxis
    Mesajlar
    1.267
    Konular
    314
    ROSE belgesel gerçekten iyi çekilmiş ama ecnebicem olmadığından tam anlayamadım özetlesene şunu.gerçi yazıyı okuyup izlediğnde neleri anlattığını anlayabilirsin ama farklı bir perspektiften anlatıo galba öztelersen iyi olu gerçekten.

  7. #7
    YankeeRose - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Eki-2006
    Mesajlar
    387
    Konular
    29
    ya kısaca annaukiler eski tanrılar tüm eski dinlerdeki isimleri veiyor belkeselde.. sonra diyor ki birde niburu gezegeninden kaynaklı bir olay 12nci gezegen yani falan filan

  8. #8
    MALCOLMX - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-2006
    Bulunduğu yer
    Gnoxis
    Mesajlar
    1.267
    Konular
    314
    evet 12. gezegen olayı tahmin etmiştim.bir dönem bununla ilgili bir kitap fırtınalar koparmıştı...

  9. #9
    YankeeRose - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Eki-2006
    Mesajlar
    387
    Konular
    29
    türkçe olan bir kitap mı .. hani böle sümer babil ve 21.12.12 niburu hakkında ise ? ilgini çekti mi o kitap

  10. #10
    MALCOLMX - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-2006
    Bulunduğu yer
    Gnoxis
    Mesajlar
    1.267
    Konular
    314
    evet türkçeydi zaten ecnebicem yok evet niburu hakkındaydı.hatta tüm eski metinlerde yer alan niburunun neden günümüzde unutuldğuna dair bir kitap ve 2012 yılında tekrar dünyaya yakalşacağını haber veren ilk kitap olması lazım.yanlış hatırlamıosam ve bayağ ilgi çekmişti ilk yayınlandığında türkiyede ama yurtdışında ne zaman yayınalndığına dair bir bilgim yok.


6 Sayfadan 1. Sayfa 123 ... SonuncuSonuncu

Benzer Konular

  1. atlantis,nuh tufanı ve anunnakiler
    Konuyu Açan: godra, Forum: Atlantis.
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 08-Tem-2007, 19:42

Sayfa etiketleri:

anunnakiler

anunnakisümerler ve uzaydünya dışı gözcülerenoch kehanetlerisumer tanrısı alaluincil de anunnakileranunnaki belgesel

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140