Toplam 2 sonuçtan 1 ile 2 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: James Churchward'ın Kozmik Güçleri

  1. #1
    James Churchward'ın Kozmik Güçleri nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    12.235
    Konular
    2856

    James Churchward'ın Kozmik Güçleri


    Hans Stephan Santesson

    C'ın kitaplarında da açıklandığı gibi, bilim (teknik öncesi anlamında olarak), ilk insanların tüm tarihleri boyunca, dinin bir bölümünü teşkil etmişti. Bilim ve din, birbirlerinden ayrılmaz ikiz kardeş gibi telâkki edilmekteydi ve o devrin rahipleri için bunun tersini düşünmek bile akim kabul edemeyeceği bir şey anlamını taşımaktaydı.
    Daha önce de gördüğümüz gibi, rahipler, insanın, diğer hiç bir varlığın veya hayat formunun sahip olmadığı bir şeye, yani astral bedene ve zihne sahip bulunan özel yaradılışlı bir varlık olduğunu öğretmekleydiler. Bu astral beden ebedî nitelikliydi ve fizik beden öldükten sonra ondan ayrılıp tekrar dünyaya dönmekteydi. Şakirt bunu öğrendikten sonra bilim derslerine katılmaklaydı; bilgisini daha kesinleştirmek için, ayrıca tabiî bilimlerin prensiplerini de öğrenmekteydi.
    Ona, "evrendeki düzenin sonsuz sınırsız bilgisi gibi, tüm mevcudatı yönetip yönlendiren tabiat yasaları gibi ve bu yasaların uygulanış biçimi gibi", Yaratılış'a ilişkin yasa ve süreçler konusunda bilgiler verilmekteydi. C’in ifadesine göre, bu bilimleri öğrendiğinde "insan, Yaradan'ın Kudreti'ni, Bilgisi'ni ve Yüce İlâhî Sevgisi'ni tam anlamıyla anlayabilecek" ve "Semavî Babası hakkında daha üstün bir anlayışa" ulaşabilecek gücü kazanmış olmaktaydı.

    Bu bilimler, demektedir C, 'Teorisiz olarak ve teoloji veya teknoloji görünümüne büründürülmeden öğretilmekteydi. Ancak, sade ve kesin vakıalar öğretilmekte ve açıklanmaktaydı." Bu bilimlere Kozmik Bilimler adını yakıştırışımız bile, evreni yönetip yönlendiren tabiat yasaları hakkındaki anlayışımızın o ilk anlayıştan ne kadar uzak olduğunu ortaya koymaktadır; şunu anlamak gerekir ki, "Gerçek ilmi öğretecek olan en yüce okul, tabiatın sinesindedir, zira tabiat, insana, kendini ölümsüz geleceğine hazırlama imkânını sunan yüksek bilgi üniversitesidir."

    C.'ın, bölümlerinden alıntılar yaptığı İlham (Vahiy) Kaynaklı Kutsal Metinler, insana, bu etütlerinde yardımcı olmak amacıyla kaleme alınmıştı. C., bu metinlerin, atalarımız tarafından tam 15.000 yıl önce anlaşılmış metinler olduğunu ifade etmektedir. Musa'nın yaşadığı çağda, Mısır'da bu metinler hâlâ daha anlaşılabilmekteydi. 2.000 yıl önce ise beş altı manastırın inhisarı altına girmiş ve sadece oralarda anlaşılmaya devam etmişti; C.'ın haklı olarak merak ettiği husus, bu metinlerin aynı manastırlarda bugün de anlaşılıp anlaşılamadığıdır.

    Bu konuda bir yığın şey nisyan karanlıklarına gömülmüştür ve bu konu bugün bir avuç insanın tekelindedir; ait oldukları çağ ile kökenleri hakkında hiç bir şey bilinmeyen, böyle olduğu için de bir tavan arasının kuytu bir köşesine terk edilmiş, sonra da tamamıyla unutulmuş olan bu tozlu tabletleri, bugün artık, ancak bu bir avuç insan çözebilmektedir. Bu insanlar, bir bakıma, bilmedikleri, tanımadıkları ve anlamadıkları bir geçmişin dik kafalı muhafızları durumundadırlar. Bu manastırlarda, gençliği sırasında C.'ın yüz yüze geldiği arşivler kadar heyecan uyandırıcı arşivlerin bulunduğu su götürmez bir gerçektir; bu insanlar bu arşivleri, yan unutulmuş talimatlara itaat etme kaygısıyla, bunlardan yararlanma hakkına sahip kimselerin zuhur edeceği güne kadar muhafaza edeceklerdir.

    Şu hususu vurgulamak gerekir ki, önemli olan, C'ın yaptığı keşiflerin yorumu değil, fakat bu keşfin bizatihi kendisidir. Bilinen tanınan âlemlere ilâvede bulunma arzusu, insanlık tarihi kadar eski bir eğilimdir ve bu eğilim, henüz bilip tanımadığı alanlarda atmış olduğu o ilk acemice adımlardan önce de mevcuttu.
    Yüzlerce, binlerce yıl boyunca, kimlikleri bilinen veya bilinmeyen bu insanların maceraları, kamp ateşlerinin karşısında terennüm edilmiş veya ezbere anlatılmış destanlar; gençleri, bu kahramanların başarılarını taklit etmeye çağıran coşkulu davetler ve şarkıcıların veya öykücülerin tradisyonlarının, olağanüstü derecede yiğit devlerin tradisyonları olduğunu ortak düşmana bildiren ikazlar hâline dönüşmüştü. Orta Çağda ve Rönesans'ın karmaşa dolu yıllarında fanteziyi, bu meçhul âlemleri tasvir etme vasıtası hâline getirmiş olan bu destan varyantlarına yine rastlamaktayız; bu meçhul âlemler yüzeysel anlamda çağın iç karartıcı realitesine benzemekteydiler; ve kurgubilimin hayalî âlemlerini andıran bu âlemler bugün âdeta çağımızın realitesinden kaçışı temsil etmektedirler.

    Fakat biz burada fantezi âlemleriyle uğraşmamaktayız. Yaşamış, sonra da ölmüş ve anısı zaman içinde unutulmuş olan bir âlemi incelemekteyiz. Hanedanların hüküm sürdüğü Mısır'dan ela, Çıkıştan da , Tiahuanako'dan da önce hayat sürmüş, birçok bakımlardan şaşılacak derecede gelişmiş, fakat bugünkü dünyamızın sahip bulunduğu vasıta ve sanatlarla bağdaşamayan bir âleme ilişkin kesin anlamda geçerli bir kaziyeyle (önerme) meşgulüz. C, bu âlemi, anlayış sınırımızı aşmayacak seviyede bulunan ve yazmaya başladığı sıralarda ele geçirdiği belgelere dayalı olan terimlerle yorumlamaya uğraşmıştır. Eserlerinin hayat bulmasına hizmet etmiş olan inceleme ve araştırma yıllarını görmezlikten gelenler, onun Mu diye anılan bu âlemin mevcudiyetini herkesten daha iyi şekilde gözler önüne serişini, eski inançlarını terk etmiş bir insanın tarafgirliği şeklinde nitelemeye kalkışmışlardır.

    Bu hususu dikkate alarak Mu'nun reel anlamdaki mevcudiyetini öne süren kaziyeyi bir yana atarsak, -ama bu kaziyeyi destekleyen delliller o kadar çoktur ki- o takdirde, C'ın, bu kitabın baş tarafında ve son bölümünde zikredilmiş olan temel oluşturucu (fondamentaliste) metafiziğini daha tarafsız bir biçimde ele alıp inceleyebiliriz.

    Örneğin büyük güçlerden uzun uzadıya söz etmiştik, ama bununla neyi kastetmiştik? C gücü, "cisimlerin pozisyonunu ve hatta bazen cismin bizatihi kendisini değişikliğe uğratan bir şey" olarak tanımakta ve "sonsuz derecede küçük de olsa, sonsuz derecede büyük de olsa, hiç bir cismin, hiç bir maddenin, bir gücün müdahalesi olmadan şekil değişikliğine uğrayamayacağını" dile getirmektedir.

    "Atomik güçler diye anılan tüm güçler (bunu tam otuz beş yıl önce yazdığını unutmayalım), üstün bir gücün yönetip yönlendirdiği ikincil dereceli güçlerden başka şey değildirler. Üstün güç atomların yerini değiştirmekte, atomlar da başka bir güç, yani ikinci bir güç hâsıl etmekte vaya iletmektedirler, ama bu işlemin asıl yetkilisi ve sorumlusu daima üstün güçtür. Her şeyi yönetip yönlendiren sonsuz yücelikte bir güç mevcuttur."

    "Bir güç, kendini dokunma duyusuna ifşa edebilir, ama görme duyusuna hiç bir güç kendini göstermez."

    "Güçler aşırı derecede ısınmış cisimlerde muhafaza edilemediği gibi, tükenmiş bir güç de soğukta tekrar canlandırılamaz."

    "Güçler pozitif ve negatiftirler. Her pozitif güce bir negatif güç tekabül eder."

    "Büyük güçlerin bazıları, etki alanı açısından da, etkileme kudreti açısından da sınırsızdırlar ve bunlar bir gök cisminden diğerine geçerek yayılırlar.Tüm evrendeki tüm cisimlerin hareketlerinden bu güçler sorumludur."

    "Dört Büyük Temel Gücü yaratmış olan Sonsuz bir Yüce Güç mevcuttur, tüm diğer güçler bu Dört Temel Güç' ten hayat bulmuşlardır ve bu yüzden de ikincil niteliklidirler. Fizik evreni, şimdi Dört Büyük Güç yönetmektedir ve bu Güçler bu faaliyetleri sırasında Bir ve Tek Sonsuz Yüce Gücün Emirleri'ne veya İradesi'ne uygun şekilde hareket etmektedirler."

    "Bu Yüce (Müteal) Güç, evrendeki tüm güçleri yaratmış olan ve faal hâlde tutan Kudrettir. Bu Yüce Güç, insan anlayışının ötelerinde bulunan bir Güç'tür. Anlaşılamazlığı nedeniyle de, ne tasvir edilebilir ne de adlandırılabilir. O, Adsızdır."

    C, bu eserde sık sık zikredilmiş olan ve Mu'nun yok olduğu çağda, yani Milâttan 10.000 yıl kadar önce bilinmekte ve uygulanmakta olan bilimlerin, "100.000 yıllık bir inceleme ve deneyin ürünü olduğunu" vurgulamaktadır. Bugün biz, son beş asır zarfında geliştirmiş olduğumuz bilimleri uygulamaktayız ve bu hâlimizle. Cin belirttiği gibi, uzak geçmişin şu bilgin-rahipleri tarafından izlenmiş olan yolun "aynını izlemekteyiz".
    Şunu unutmamamız gerekir ki, "insanın bilim konusundaki tutumu hep aynı olmuştur, yani insan hep bencilliği, kıskançlığı, hükmediciliği, ben merkezciliği ve şan şöhret doymazlığını ön plânda tutmuş; lâyık olup olmadığına bile bakmadan ihtişam ve servetin peşine düşmüş ve de maddeyi put edinmiştir. Bütün bunlar, bilimin izlediği yolun üzerine serpiştirilmiş ayak kaydırıcı şeylerdir; bu yolu izleyenler de yok olup gitmeye ve nisyan uçurumlarına yuvarlanmaya mahkûmdurlar. Gözlerimiz bize çoğu kez hep bunu göstermiştir.

    Burada asıl sorun, bireyler olarak Yaratılış'a inanıp inanmadığımızı ve -inançsız olduğumuzu farz ederek- inançsızlığımıza ne türden gerekçeler bulduğumuzu bilmek değildir. C.'ın zaman zaman hayranlık uyandıracak bir tarzda belirttiği gibi, şüphecilik, Voltaire'den çok önceleri de mevcuttu, ama şüpheci olduğunu açıkça söylemek de mek her şeyi biliciliğin bir nişanesi olmaktan ziyade anti-komünist inancın itirafıdır demek de değildir; örneğin Yunanistan'da veya Güney Afrika'da bu tutum, bugün için, bir ahlâkîlik sertifikası durumundadır.
    Vakıa, kelimesi kelimesine söylemek gerekirse, ta zamanların başlangıcından beri ortada durmaktadır ve İnsan, C.'ın da belirttiği gibi, öğretimi önce Naakaller tarafından yürütülmüş olan bu kavramı, belki de soydan gelme alçak gönüllülüğü nedeniyle kabul etmiştir.
    C, Naakal tabletlerini de, Niven'ın tabletlerindeki yazıtları da, İnsan'a hayat vermiş olan o çok kadim çağlardaki yaratıcıların sahip olduğu bilgilerin birer nişanesi olarak yorumlamış ve İnsan'ın yerküre üzerinde niçin zuhur ettiği; evrenin Yaradan'dan sudur etmiş olan ve O'nun Arzuları'ın tahakkuk ettirmek üzere icraatta bulunan Dört Büyük Temel Güç tarafından nasıl yönetilip yönlendirildiği ve kontrol altında tutulduğu sorununu incelemiştir. Sürekli şekilde bu belgelerden ilham alarak, bizzat ifade ettiği gibi, "tüm bilimlerin temeli mesabesinde bulunan ilk büyük dünya uygarlığına ait eski Kozmik Güçler konusuna belli bir anlayış getirme" çabasını göstermiştir. Bunda da orta yolu izlemiştir: Ne az, ne de çok.

    Onun bu tür sorunlara yaklaşma tarzının, ancak, onun ifşaatına karşı aşırı özenci bir tepki gösterme heveslisi olan kimseler tarafından anlaşılabileceği veyahut da pek az anlaşılabileceği şeklindeki basit bir telkinin bile onu incitebileceğinden korkuyorum. Şüphesiz böyle bir davranış, açık seçik bir aptallık ve metafizik açıdan bir hata olurdu. Eskilerin öğretilerini, yani tarihî zamanlara kadar hayatiyetlerini sürdürmüş ve yeryüzündeki tüm dinleri etkilemiş olan prensipleri, bizim gibi C. da kabul etmiştir.
    Hiç bir zaman kimseyi kendi inancına getirme çabası içine girmemiş -Hanedanlar zamanındaki Mısır'ın rahiplik kurumuna çatmak istediği zamanlar hariç- ve bugün unutulmuşluğa terk edilmiş durumda olduğunu düşündüğü bir bilgiyi gündeme getirmekle meşgul olmuştur. Bilimlere değiniş biçimi, şüphesiz, bir başka neslin değiniş biçimidir, ama mümkün ve muhtemel âlemlerin en iyisinde yaşamakta olduğumuzdan ve geçmişte hiç kimsenin bizim bilgi seviyemize ulaşamadığından ve de yıldızlara bu kadar yaklaşamadığından emin olarak bir an için, önceki sayfalarda ortaya koymuş olduğum şu mitleri ve efsaneleri düşünelim ve karanlıkta yiğitçe ıslık çalmaya hazırlanalım...

    Ve C'ın söz konusu ettiği (Şekil : 23) Tumulus Mimarları'na (İnşacılar) ve tarih öncesi Trogloditleri'ne ait olan bu sembollerin anlamını düşünelim.

    İlk sembol, yani haç, bildiğimiz gibi, Dört. Büyük Gücü çağrıştırmak için kullanılmış olan temel (originel) semboldür. C, bu sembolü ilk kez, 70.000 yıl önce kaleme alınmış olan Mu'ya ait İlham (Vahiy) Kaynaklı Kutsal Metinler'de keşfetmiştir. Aynı sembole. Meksika yazıtlarında ve Tumulus Mimarları'na ilişkin işaretler arasında da ayrıca rastlamıştır.

    Haçın değişik bir biçimi olan ikinci sembol de Dört Gücü temsil etmektedir, ama bu sembolde, bu Dört Güç Tanrı'dan, Yaradan'dan sudur eder vaziyetledir. Bu sembole ayrıca Meksika'da, Tumulus Mimarları'nda ve Kuzey Amerika Trogloditleri'nde de rastlanmakladır.

    Daire içinde yer alan haç görünümlü üçüncü sembol, aynı kavramın bir başka ifade şeklidir. Bu şekil, öncekiler kadar eski değildir, ama evrenseldir; ayrıca tüm dünyada olduğu gibi, Tumulus Mimarları'na ait işaretler arasında da rastlanmaktadır.


    Üçüncüyle çağdaş olan dördüncü sembol, Dört Büyük Güç'ün Yaradan'dan sudur ettiği vakıasını vurgulamaktadır. Bu sembol evrensel anlamda kullanılmaktaydı; bu sembole Meksika tabletlerinde olduğu kadar Tumulus Mimarları'nda da rastlanmaktadır.

    İkinci sırada iki sembol gömlekteyiz; birincisi, yani Tumulus Mimarları'nı çağrıştıranı, bize, Güneş ışınlarının "ondaki güçler"den sadır olduğunu ve bu güçlerin. Dört Büyük Temel Güç'ten kaynaklandıklarını ifade etmektedir. İkincisi ise, yani yine Tumulus Mimarları'nı çağrıştıranı ise, batıdan doğuya doğru dönmekte olan Güneş'in, ergiyip kaynaşma hâlindeki merkezini anıştırmaktadır. Bu sembol, hayattar bir cismin, sert maddî kabuğuna sürtüne sürtüne dönmekte olan ve bu hareketiyle her ikisi arasında bir sürtünme hattı oluşturan ergime hâlindeki merkezini ifadeye yarayan birçok sembolden biridir.

    Üçüncü sırada, Tumulus Mimarları'nın bir sembolü ile Niven'ın tabletlerindeki bir kayıt görülmektedir; bunların her ikisi de, Tanrı'dan sudur etmiş olup, bir merkezin etrafında olmak kaydıyla, batıdan doğuya doğru yer değiştiren Dört Gücü ifade etmektedir.

    Yine üçüncü sırada bir başka sembol daha bulunmaktadır; bu da yine Tumulus Mimarları'na ait bir semboldür. C, bunun ancak tek bir benzerine, "mazisi M.Ö. 3.000'lere kadar uzanan çok eski bir Hindu belgesinde" rastladığını ifade etmektedir. Bu sembol, aynı anda hem aydınlık, hem de loş ışınlar saçan Güneş'i simgelemekte ve bu iki tür ışının, güç taşıyıcısı ışınlar olduğunu ve de bir eksen etrafında batıdan doğuya doğru döndüğünü anlatmaktadır.


    C.'ın ilâve ettiğine göre, "Bu sembol bize, güçleriyle birlikte ışınlarının da, uzaya fışkırırlarken bir eğri çizdiklerini izah etmektedir; öyle ki, Güneşimiz'den çıkan bir ışın dünyaya dik anlamda değil, fakat bir eğri çizerek ulaşmaktadır. Bunun doğruluğunu ispatlamam mümkün değildir. Bunun teyidini. Gökler konusunda benden daha çok şey bilenlere bırakıyorum."

    Dördüncü sırada yine Tumulus Mimarları'na ait bir başka sembolle karşı karşıya bulunmaktayız; bu sembol, "asıl kaynaklarına dönen Güçler'i" simgelemekte, yerküresel güçlerin faaliyetini, bunların başlangıçta Yaradan'dan sadır olmuş olduklarını ortaya koymak suretiyle açıklamaktadır.

    Fark edeceğiniz gibi, yerküre kabuğunun çevresinde belli sayıda fisto yer almaktadır ve bu fistolar dış yüzey üzerinde bulunmaktadır. Sert kabuğa bağlı olarak gösterilmiş olması nedeniyle sonsuz olan bu sembol, tahakkuku temsil etmektedir. Faaliyet, hedefine ulaşmıştır. Merkezdeki haç, şeklin lejandı durumundadır ve bu haliyle sembol, güçlere uygulanmaktadır.

    C.'ın ifadesine göre bu sembolün tam yorumu şöyledir: "Yerküresel güçler, yerküreden ayrılıp atmosfere geçmekte; muhtelif görevlerini gerçekleştirdikten sonra tükenmekte; tükenince, kendilerini toparlamak üzere tekrar büyük sürtünme hattına dönmekte, sonra da, tabiatın yeni bir davetini beklemek üzere ambara, yani sert kabuğa geçmektedir.Yerküresel güçler, atmosferi aşıp uzaya yayılamamaktadırlar, çünkü uzayda, onları tutup zaptedecek hiç bir şey mevcut değildir.

    Dördüncü sırada yer alan ve Tumulus Mimarları'nı anıştıran şekil, bize, güneş kutbunun kararsız bir biçimde salındığını anlatmaktadır; bu da onun, bir üstün Güneş tarafından kontrol edildiğinin ifadesidir. Kendi üzerinde döndüğüne ve kontrol altında tutulduğuna göre, Güneşimiz, -ileride de göreceğimiz gibi- yumuşak merkezli ve sert kabuklu olan soğumuş bir cisimdir.

    Naakal metinlerinde sık sık sözü edilmekte olan güçlerden biri de, Hayat Gücü diye adlandırılmaktadır, çünkü bu güç, yaratılışa katkıda bulunmakta ve hayatın devamlılığını sağlamaktadır. Aynı tema,Meksika'nın Niven tabletlerindeki birçok kayıtta da yer almaktadır. Konuya her iki yaklaşım biçimi de, birbirlerine, birçok ayrıntıları bakımından benzemektedirler, bu da kökenlerinin aynı olduğunu göstermektedir.

    Hayat Gücü'nün faaliyetleri, bu halkların gözde bir teması durumundaydı. 9 rakamı, bu gücün sembolü olarak telâkki edilmekteydi ve ezoterik anlamı da, "daireler ve yörüngeler çizerek döndüğü" şeklindeydi.

    Naakaller, Hayat Gücü'nü, son bölmelerine, faaliyetlerine ve nihaî düzenine varıncaya kadar çizip anlatmışlardı. Naakal metinlerinde, biri sondan bir önceki bölmeyi bugünkü elektrona tekabül eden dört kollu bir yıldız olarak (Şekil : 24) tasvir eden, diğeri de faaliyet hâlindeki gücü (Şekil : 25) gösteren iki figür yer almaktadır. Dört kollu yıldız, atomlarda toplanıp yoğunlaşan ve onları döndüren yuvarlar veya küreler hâlinde kırılmaya uğramıştır. C.'ın belirttiğine göre,"dolanımlarını tamamladıktan sonra bu yuvarlar tükenip ölmekte ve muhtemelen de derinin gözenekleri vasıtasıyla dışarı atılmaktadırlar".

    Burada gösterilmiş olan dört kollu yıldızın adı Cahun'dur; bu kelime, Ana Vatan dilinin iki kelimesinden meydana gelmiş olan bileşik bir kelimedir. Ca'nın anlamı dört'tür, hun'un anlamı da bir'dir; böylece, "bir hâlinde dört" anlamını taşımaktadır. Bugünkü elektrona tekabül eden bu yıldız, Hayat Gücü'nün sondan bir önceki bölmesidir ve burada, merkezden geçen noktalar hâlindeki hatlarla tasvir edilmektedir. Kırıldıktan sonra, bölmeler 1, 2, 3, 4 No.'lu C'ler hâlinde gösterilmiş olan son biçimlerine kavuşmaktadırlar. Bunlar, farklı dönüler yapmakta olan küçük âlemlerdir ve Zii'ler diye adlandırılmaktadır. Zii de, Cahun da insan gözüyle görülememektedir, çünkü bunlar birer güçtürler, onun için de görünmezdirler. Ama onların mevcudiyeti, yine de, ışınlarının atmosferde hâsıl ettiği hale yardımıyla belli olmaktadır; bu durum, ışığı yüzünden kendisi görülemeyen bir elektrik ampulünün içindeki ince telin durumu gibi bir şeydir.

    İkinci Naakal figürü, bu Ziiler'in faaliyetini açıklamaktadır. Merkezdeki D, atomun bizatihi kendisidir veyahut da atomdan daha küçük bir partiküldür. C'ler, aralarındaki okların da gösterdiği gibi, atomun etrafında birbirlerini izleyerek dönen Ziiler'dir. Metinde açıklandığına göre, kendi manyetik gücü Zii'yi atoma tespit etmekte ve D'yi yan yarıya çevreleyen okun da gösterdiği gibi, dönmesini sağlamaktadır.

    Zii'nin manyetik gücü tükenince veya tesir icra edemez seviyeye düşünce Zii'nin tamamı, bedenden, derinin gözenekleri vasıtasıyla dışarıya atılmaktadır.





  2. #2
    Cok güzel bir yazi tesekkürler, ama tamamini okumaya gözlerim dayanamadi, keske baska bir renkte yazmis olsaydiniz