Meditasyonun kalitesini belirleyen ya da etkileyen pek çok unsurdan sözedilebilir. Bunlardan birisi sürece veya sonuca koşullanma ve böylesi bir koşullanma nedeniyle de süreç ya da sonucun doğallığından uzaklaşmış olmakla meydana gelebilecek olumsuz etkilerdir.
Herhangi bir bedensel özelliğe veya bedenle algılanabilir duyuma odaklanmak zamanla bütünleşmemizi engelleyecek; geriye meditasyon değil de sadece fiziksel bedene veya onun bir özelliğine yoğunlaşmışlık kalacaktır. Çünkü böylesi bir durumda artık o yapaylığı sürdüren ‘sınırlanmışlık’ söz konusudur. Bu da takdir edersiniz ki meditasyon değildir, olmayacaktır.
Meditasyon konusunda piyasada bolca bulunabilen, veya gazete ve dergi eki olarak verilen kitap ve broşürlerin pek çoğu yanlış ve yanıltıcıdır.
‘Meditasyon tekniği’ vermek kolay bir iş değildir; ancak ustalara mahsus bir özellik olsa da, yine de herkese veya her gruba uyabilen bir teknikten sözetmek doğru olmaz. O nedenle bunların büyük çoğunluğu sadece konsantrasyon alıştırmalarına takılıp kalan genel tavsiyelerden öteye gidememişlerdir. Ancak sizi iyi tanıyan, genel zihinsel yapınızı doğru çözümlemiş olan yetenekli bir eğitmen veya öğretmen, usta, size uygun olduğunu düşündüğü bir yolu ya da yöntemi başlangıç için önerebilir; gerektiğinde değiştirebilir veya üzerine başka uygulamalar ekleyebilir.
Daha yeni tanıştığınız bir eğitmen, talebiniz üzerine sizi hemen meditasyona başlatabileceğini, öğretebileceğini söylemişse o atelyeyi, aşramı (adı her neyse) hemen terkediniz.
Bugün maalesef sözde meditasyon sitelerinde bu kavramın alt başlığı ‘derin düşünme’ olarak yer alıyor. Kimi zaman ‘yin’ ve ‘yang’ sembolleriyle de süslüyorlar veya manşete ‘Om’ konduruyorlar ki, bundan büyük aldatmaca olamaz. Zihnin izleyicisi olmayla başlayan meditasyon, zihnin bütün ağırlığıyla işin içinde olduğu ‘derin düşünme’ süreciyle nasıl özdeşleştirilebilir?
Meditasyon kulüplerinin kurulduğunu görüyor ve bundan tabii ki sevinç duyuyoruz. Ancak bunlar ‘kanarya sevenler’ gibi, ya da mahalle arası ‘semt kulüpleri’ gibi sözde arınma ve bilince yönelme kulüpleri olmamalıdır. Çoğu yerde meditasyon giysi ve aksesuarları, çeşitli kitaplar, müzikler, videolar, mumlar, tütsüler, kokular, objeler, hattâ seyahat setleri... hayli yüksek fiyatlarla satılıyor. ‘Müşteriler’ de memnun mütebessim, aydınlanmaya başladıklarını, giderek ‘ruhanî’ bir yaşama entegre olduklarını düşünerek; gerçekteyse aldanarak yaşamaya başlıyorlar...
Derken bu tür aşramların bazılarında işin içine ‘yüksek varlıklar’ karışmaya başlıyor. İşte yine kendi kendinin aşağılanması, yine üstü kapalı bir dinsellik, yine sözde ve bozulmuş metafizik... Aslında eski tas, eski hamam. Yani yine mahpushanedesiniz, ama ancak duvarların boyasıyla gardiyanlar değişmiştir. Hepsi o kadar. Oysa ki meditasyon çaba göstermek değil, son tahlilde her türlü çabadan da kurtulmuş bir dinginlik hâlidir. Peki zihin böylesine etkinken (örneğin derin düşünürken) bunu başarabilir misiniz? İmkansızdır... Yani dikkatin toplanması ve konsantrasyon, yukarıda da belirttiğimiz gibi meditasyonun henüz ve sadece birinci aşamasıdır. Ama medyatik meditasyon ya da piyasa meditasyonu işte tam da bu aşamada sonlandırılmaktadır. Oysa ki onunla hiçbir yere varılamadığı gibi, aksine zihin alabildiğine ön plana çıkarılmış, hattâ zihinle özdeşleşmiş olunmaktadır. Gerçekteyse bu aşama ancak ve sadece, henüz zihni devreden çıkarmadan önceki kontrol altına alma, ehlileştirme, onu bir bakıma yorup sınırlayarak zaptetme aşamasının başlangıcıdır. Bir de kendilerini ve basit uygulamalarını savunurken kalkıp ‘yorumlama farkı’ diyorlar. Oysa, bilinmeyen birşey nasıl yorumlanabilir? Dahası, ‘ben buna meditasyon diyorum’ derseniz o sadece sizin yanılgınız olur; ama yine de kendi yanılgılarınızla başkalarını yanıltmaya hakkınızın olmaması gerekir. Eminiz ki bu kişiler, “meditasyonda ‘zihnin ve düşüncenin aşıldığı farkındalık konumuna erişilmelidir’..” denildiğinde hiçbir şey anlamayacaklardır. Hayatlarında bir kez bile meditasyonu deneyimlememiş olanların, son zamanlarda ortalıkta mantar gibi türeyen ‘meditasyon eğitmenleri’nin kalkıp bir de bu konuda ‘ders vermeleri’, meditasyonu ve tekniklerini sözde ‘öğretmeleri’, bu yolda insanları ‘eğitmeleri’ ne kadar komik ve onun da ötesinde ne kadar beyhude ve hazindir.
Kimi zaman meditasyonu, toplumdaki yaygın dinsel inançlarla ‘uyumlulaştırma’ çabasına girenleri görüyoruz, ki bu da son derece anlamsız, yanıltıcı ve sakıncalıdır. Örneğin, islamda meditasyonun ‘zikir’ halinde varolduğunu söylemek, ne kadar iyi niyetli olsa da yine eksik ve yanlış bir yorumdur. O sırada bir hedefe yönelinmiş ve o yolla zihnin etkinliği tam aksine artırılmış olduğundan, zikirin meditasyon sayılması kabul edilemez. Tanrısını kişileştirmiş olan hiçbir organize dinde meditasyon kültürü olmadığı gibi skolastik islamda da yoktur. Sufî meditasyonu belki bir ölçüde ‘mantra meditasyonu’nun başlangıç aşamasına benzetilebilir. Ama yine de koşullu iman, yani katı kurallarla çerçevesi çizilmiş şekilsel inanç, özgür meditasyonla hiçbir biçimde bağdaştırılamaz. Zaten sufî meditasyonu hakkında, onun içine girmeden konuşmak da doğru değildir. Hem yazımızın konusu bu olmadığı hem de sufîlerdeki meditasyona hazırlık çalışmalarının ardındaki uygulamalar her gelenek ve anlayışta büyük ölçüde farklılıklar gösterip son derece karmaşık olduğundan burada değinmeyi uygun bulmadık. Ayrıca bu gelenekler, o çalışmalara ibadetlerinin bir parçası gözü ile baktıklarından ve bütün bunlar ‘kapalı’ çalışmalar olduğundan ‘alenîlik kazanması’nı da arzu etmemektedirler.
Yine de koşullu iman, yani katı kurallarla çerçevesi çizilmiş ve sonuca odaklanmış şekilsel inanç, özgür meditasyonla hiçbir biçimde bağdaştırılamaz.
Kimi aşramlarda, eğitmenler meditasyona önce doğru ya da doğruya çok yakın bir tanımlama ile başlasalar da, daha sonra hinduizm etkilerinin açıkça gözlemlendiği ve adeta o inancın propagandasına yönelik bir eğitim programı sürdürebiliyorlar. Öyle ki, zamanla ‘tanrı’ derken bile kastettikleri hindu inancının kişileştirilmiş tanrıları olup çıkıyor.
Şunu sormak gerekiyor: “Siz sadece, o başkalarına hoş görünmeye çalıştığınız fiziksel bedenininizden ibaret misiniz?”; ya da bir başka ifadeyle sadece aynadaki görüntünüz müsünüz? Fiziksel alımlılık ve estetik tamam da (‘güzellik de bir varlıktır’), içinizde başka neler var? Kendinizi nasıl tanımladığınızın, nelerle sınırlandırdığınızın ya da kısıtladığınızın farkında mısınız? Peki ya bilemediğiniz bir şeylerin farkında olabilmeniz mümkün müdür? İşte onu bulabilmek, ona erişebilmek için konsantrasyon da, derin düşünme de yeterli olmayacaktır.
Bu konuda bir de spiritüalistlerin yorumları var: Ruhçuların ve bir kısım neo-spiritüalistlerin meditasyon dedikleri uygulamalar, sadece ruhsal bedeni ve onun ilişkilerini ön plana çıkarabildiği için yanlış ve yönlendirilmiş bir çabadır. Oysa ki doğru meditasyon bir bakıma çabasızlıktır, kendiliğindenliktir. İnsanın saf kendisi olabildiği hâlin hazzına varabilmek olduğundan ‘koşulsuz farkındalık’tır. O nedenle, onlarınki gibi ‘güdümlü’ bir eylemde, tüm eksik ve yönlendirici uygulamalar ‘tekniğe’ ve ‘ritüele’ dönüştürülmüş olduğu için, spiritüalistlerin meditasyon teknolojileri (!) de, onu sistemleştirme ve kalıba sokma çabaları da tümüyle yanıltıcıdır.
Diğerleri ne kadar yanlışsa, ibadet yerine konulan tüm meditatif çaba ve uygulamalar da temelinden yanlış ve boşunadır.
Özetlersek; başlangıçta meditasyonun sadece yoğunlaşma olmadığı gibi derin düşünme de olamayacağından sözetmiştik; ama onlarla başlaması doğaldır, gereklidir. Bu aşamalar geçilmeden bütünleşme yoluna girilemez. Bütün meditasyon öncesi yöntemler (koku, ışık, objeye odaklanma, zikir, mantra... ve bunlara ilişkin konsantrasyon çabaları) ancak ve sadece birer hazırlıktır; zihnin sükûneti için gereklilik veya tercih seçenekleri olabilirler. Ama bu yolda çoktan belirli bir aşama kaydetmiş, yeterli beceriyi yani meditatif zihne daha kolay erişebilme yeteneğini kazanabilmiş olanlar için gereklilikleri kalmamış da olabilir. Çünkü böyle kişiler ya sürekli ‘uyum’ içindedirler, ya da uyum hâline kolayca geçebilirler.
Gerçekte ‘yapılan’ ya da ‘ortaya çıkan’ şey meditasyon olsun veya olmasın, meditasyona başlangıç için çok çeşitli modellerden söz edilebiliyor. Örneğin hindu meditasyonları, tibet meditasyonları, aktif meditasyonlar, transandantal meditasyon (ki gerçekte meditasyon değildir), taocu meditasyon ve zen meditasyonu... gibi. Bir de biçimsel olarak farklılık gösteren türler vardır. Yürüyüş meditasyonu (kinhin), uyku ve rüya meditasyonları... gibi.
Meditasyon bir bakıma, önceliğin fiziksel bedene, üç boyutlu meddesel evrene ve zihne verilmiş olmasından kaynaklanan kısıtlamaların ve onlara bağlı sorunların üstesinden gelinmesi, o sınırların aşılmasıdır. Yani zihinden bilince yönelmedir. Başlangıçta kimsenin meditasyonu başka hiçbir kimseninkine benzemez, ancak ilerledikçe ortaklaşmalar söz konusu olabilir. O nedenle toplu haldeki meditasyonlar ancak frekansları ve meditasyon kaliteleri ile erişim kapasiteleri birbirine yakın kimselerin birlikteliği ile gerçekleştirildiğinde ortaya nispeten homojen bir enerji çıkar; ve o tür homojenleşmiş enerjinin yoğunluğu hissedilebilir hâle gelir. Aksi halde kimse kimsenin içinde bulunduğu, ya da içine girdiği ‘hâl’i anlayamaz.
Meditasyonun önceden belirlenmiş bir amacı yoktur, olamaz. Çünkü ‘amaca yönelik’ meditasyon öznelleşmiş ya da ibadetleştirilmiştir; bu da ancak amaca ya da kastedilen her ne ise ona ‘koşullanma’ olur; ki o zaman da gerçek meditasyon olamaz. Yani ‘bir şey için meditasyon yapılamaz’. Tıpkı sevginin, şefkatin, merhametin veya bilgeliğin karşılığının gözetilememesi gibi, aynı durum meditasyon için de söz konusudur.
Düzenli meditasyon zihni eğitecek ve bu sayede varlığımızın bilince yönelebilmesine olanak sağlayan ortamı oluşturacaktır.
Size çok çeşitli, hattâ ‘kolaylaştırılmış’ meditasyon tekniklerinden sözedenler, onları kıyaslayanlar, kategorize edip birini diğerinden üstün tutarak çeşitli tavsiyelerde bulunanlar olabilir. Oysa ki önemli olan tekniğin kendisi değil, başlangıçta herhangi bir uygulamanın ‘size uygunluğu’dur. Genel doğrular; çakraların ve kundalininin işlevlerini doğru yapabilmesi için yeterince dik ve doğru oturma, düzenli nefes, başlangıç için odaklanma, sükûnet, düşüncelerin önce serbest sonra da umursanmayarak kendi hallerine bırakılması, nihayetinde tüm düşüncelerden kurtulma, zihnin tamamen aşılması ve ‘tam bir tanık olma durumuna erişebilme’dir. Bu süreçte hiçbir şey ‘görmeye’ ya da ‘duymaya’ koşullanılmaması, hiçbir şeyin ‘beklenmeme’si yeterlidir. Sonrası..., sonrası tamamıyle gelişmenize ve farkındalığınıza bağlıdır.
Meditasyon sırasındaki kişisel deneyimlerin farklılığına da hazır olunmalıdır. Ama zamanla bütün farklılıklar ya kaybolacak ya da önemini yitirecektir. Sadece şu bilinmelidir, bir kez meditasyona oturduktan sonra şüphenin de korkunun da anlamı kalmaz. Öylesi bir ‘hâl’e erişmede mesafe alındıkça fiziksel bedenin bizce bilinebilen algı sınırlarının aşıldığı, bütün o kısıtlamaların ötesinde bir başka evrenin ya da boyutun daha mevcut olduğu farkedilecektir.
Zihinlerinin aşırı koşullanmışlığı ve içine düşürüldükleri derin korkular nedeniyle, hiçbir dinsel ya da ruhçu, gerçek meditasyon deneyimi yaşayamaz. Böyle birşey onlar için kesinlikle olanaksız olup, onlar ancak ve ancak konsantrasyon aşamasında takılıp kalabilirler. ‘Transandantal Meditasyon’cularla ‘Sahaja Yoga’cılar da aynı şekilde kendilerini hem ara hedeflere hem de sonuca koşullamış olduklarından gerçek bir meditasyon deneyimi yaşayamazlar; ve ancak başka bir şeye ya da şeylere, veya ‘biçimsel pratiğin kendisine’ yanlışlıkla onun adını vermekle yetinebilirler.
Gerçek bir meditasyon deneyimi yaşayabilenler zihinsel, ruhsal, eterik, astral... bedenlerinin fiziksel bedenle nasıl ve ne güçte bağlantılı olduğunu; fiziksel bedenlerindeki enerji yoğunlaşmalarını; kundalini ve nadi türündeki diger kanallarının ve enerji merkezlerinin varlığını; ve yavaş yavaş bilinçlenerek aydınlandıklarını farkedeceklerdir. Her farklı bedenin ve onlarla ilgili bağlantıların anlaşılmasıyla sonraki veya daha üst boyutlarla ilişkilerinin de anlaşılabilir hâle gelmesi, kaçınılmaz olarak o bedenler ve o boyutlar ile ilgili algılarının gelişmesini, bu sayede daha doğru ve gerçekçi iletişimler kurulmasını sağlamış olacaktır. Her çakra, her yoğunlaşma noktası, enerji kanallarının işlem kapasiteleri ve birbirleriyle ilişkileri, enerji akımlarının şiddeti; gelinen aşamaya, sürecin ne denli doğru işlediğine ve daha üst farkındalıkların algılanabilmelerine bağlıdır. Bu bir bakıma fiziksel bedenin de ‘şuurlanması’ demektir.
Meditasyonun amaçları arasında sayılmasalar bile (ki aslında belirli bir amaç yoktur), yan ürünleri de son derece önemli kazanımlar olarak ortaya çıkmaktadırlar. Bunlar, stresten uzaklaşma ve giderek kurtulma, gevşeyip rahatlama, özgüvende ve yaratıcılıkta artış, bazı psişik güçlerde kendiliğinden gelişme, sosyal ilişkilerde kolayca gelişim ve uyum sağlama, hattâ şifacılık... gibi kazanımlardır. Çünkü doğru meditasyon sadece zihinsel, ruhsal, eterik, astral... merkezleri değil, onların hem herbirinin kendi içindeki iletişimi ve farkındalığını hem de birbirleriyle ilişkisini düzene koyabilecek bir süreçtir.
Meditasyon çabalarınızın (ki yukarıda da belirttiğimiz gibi aslında çabasızlıktır) ardından neler hissettiğiniz, nasıl bir ‘mod’a girdiğiniz son derece önemlidir. Eğer çok daha dingin, hoşgörülü ve sevecen olabilmiş iseniz doğru yoldasınızdır. Hiçbir şey değişmemişse, örneğin hâlâ sabırsız ve telaşlı iseniz, yine kolayca öfkeleniyorsanız, eski korkularınız aynen duruyorsa; kısacası kendinizle ve çevrenizle olan ilişkilerinizde herhangi olumlu bir değişme ya da iyiye doğru bir farklılık oluşmamışsa; edimleriniz, çabanız, yönteminiz eksik ve bu nedenle yararsız olmuştur. Aksine daha da sinirli, tedirgin veya hoşgörüsüz olmuşsanız, ya da egonuzun güçlendiğine dair bir izlenim almış iseniz, bu defa da yaptığınız şey tamamen yanlış, ters etkileşimli, hattâ zararlı olmuş demektir. Yani o zaman yapmakta olduğunuz başka birşeydir, meditasyon olmamıştır. Zaten sıkça belirttiğimiz gibi, meditasyon ‘yapılacak’ birşey de değildir.
Israrla ‘pratik uygulama’ soran dostlarımıza şöyle bir ‘derin düşünme’ egzersizi önerebiliriz:
Meditasyona geçiş’ten önce, yoğunlaşma’dan hemen sonra, yani ‘derin düşünme’ aşamasında ‘Bön’ geleneğinde sıkça uygulanan ilginç bir ‘tibetan’ çalışma vardır. Önce en sevdiğiniz ama aranızdan ayrılmış, size çok yakın olan varlıklardan biri üzerinde derin ve ayrıntılı biçimde düşünmek...; sonra hâlen yaşayan ve çok sevdiğiniz ‘sizden’ bir yakınınızın artık hayatta olmadığını...; en sonunda ise kendinizin de hayatta olmadığınızı... Bütün bunları sırasıyla ve cesaretle deneyin, derin ve ayrıntısıyla düşünün, özgürce düşünün!... Dünyanın sevdikleriniz ve hattâ siz olmadan da nasıl dönmeye devam ettiğini; güneşin aynı şekilde doğup battığını; bitkilerin ve hayvanların büyüyüp serpildiğini; bütün canlıların gelip gitmeye devam ettiklerini ve bu arada günlerin, ayların ve yılların yine birbirini kovaladığını; yağmurların yağıp mevsimlerin her zamanki gibi değiştiğini; şehrin sokaklarında artık başkalarının dolaştığını; sizin çalıştığınız ya da tatil yaptığınız yerlerde artık başkalarının bulunduğunu; evrenin sevdikleriniz, siz ya da başkaları olmaksızın da bütün coşkusuyla değişip gelişerek evrimini sürdürmeye devam ettiğini düşünün..., düşünün..., tekrar tekrar düşünün...
Ama lütfen bütün bunlara duygusallıktan olabildiğince arınmış olarak yaklaşıp, salt mantıkla irdelemeye çalışınız. Birkaç denemeden sonra şefkatiniz ve merhametinizdeki artışı, belki biraz hayretle de olsa, olanca gerçekliği ile izleme fırsatını bulabileceksiniz.