Mala Karşı İşlenen Suçlar
Hammurabi'nin iyelik ve varlığın dokunulmazlığına -aslında çiviyazısı kaynakların terminolojisinde yapılmayan bir ayırım- ne denli önem verdiğini, özellikle yasaların son 20 maddesi göstermektedir. Ve bunlar, öncelikle saray ve tapınak mülkünün özel hukuksal koruma altında alındığını da ortaya koymaktadır. Ancak tek tek ailelerin iyeliğini korumaya da özen gösterildiği göze çarpmaktadır; çünkü özellikle de ev ya da aile işletmeleri, eski Babil ekonomisinin, krala vergi ve hizmet sağlamasının temelini oluşturuyordu. Küçük çiftçi işletmeleri, öncelikle de krallık topraklarını işleyenler, aktif bir durumda ve verimli kalmalıydılar. Bu nedenle, mala karşı işlenen suçlarda kullanılan ya da burada en azından gözdağı vermek amacıyla belirtilen cezalar dikkati çekecek ölçüde ağırdır. Kim “tanrının ya da sarayın malını çalarsa” -sonuçta iki durumda da kraldan bir şey çalınıyordu- öldürülecekti. Kim çalınmış malı başkasına satar ya da yalnızca saklarsa, onu yine de ölüm cezası bekliyordu; aynı biçimde çalınmış ya da yitik mala sahip olduğu ortaya konan ve bunu hakkıyla elde etmiş olduğunu -belge ve mühürle- kanıtlayamayanın cezası da ölümdü. Bir başkasına böyle bir suç yükleyen, ancak bu ağır suçlamayı tanıklarla kanıtlayamayan da idam edilecekti. Tanık göstermesi için ona altı aylık bir süre tanınıyordu.
Eğer birisi, bir çocuğu kaçırırsa, kölelerin kaçmasına yardım ederse ya da tellalın resmen ilan etmesine karşın kaçakları saklarsa, bu da hırsızlık sayılıyordu. Bir eve zorla giren bir suçlu, doğrudan yabancı mülke girmek için duvarda açtığı deliğin önünde öldürülecekti. Bir soygunda suçlu yakalanamazsa, soyulan şahıs uğradığı zararın miktarını tapınakta, yani tanrının huzurunda belirtecekti. Bu durumda, işlenildiği bölgedeki yerel yönetim soygundan doğan kaybı karşılayacak ya da bu sırada bir kişi ölmüşse, öldürülenin yakınlarına 1 mina gümüş (0,5 kilogram) verecekti. Nihayet bir belgede, çıkan bir yangının söndürülmesi sırasında yapılan bir hırsızlığa değinilmektedir: “Eğer bir adamın evinde yangın çıkmışsa ve söndürmeye gelen bir adam gözünü ev sahibinin malına diker ve ev sahibinin malından bir şey alırsa, o adam bu ateşe atılacaktır” (Madde 25).
Hammurabi yasalarında, hırsızlık ve yataklığa ilişkin yargılarda ilk kez, zarara uğrayanın konumuna göre farklı bir ceza verilmesiyle karlılaşmaktayız. “Eğer bir adam bir sığır, koyun,eşek, domuz ya da bir manda çalmışsa ve çalınan bu mal tanrıya ya da saraya aitse, otuz katını verecektir. Ama eğer bu bir muşkenuma aitse, on katını ödeyecektir” (Madde . Burada, -yasaların öncelikle yoksullar ve güçsüzler için olduğunu överek anlatan öndeyişin tumturaklı güvencesine karşın- yalnızca malsız-mülksüzün haksızlığa uğradığı ortaya çıkmaktadır. Her şeyden önce tapınak ve sarayın malıyla, muşkenum denen kişinin malı arasında ayırım yapılmakta ve buna göre ceza verilmektedir; “devlet” malının hırsızlığı için üç kat daha yüksek bir ceza öngörülmektedir.
“Muşkenum” kavramı, sözcük olarak yaklaşık “toprakla ilgilenen” anlamına gelmektedir ve bu kavramın içeriği bilimsel tartışmalarda şiddetli anlaşmazlıklar yaratmıştır ve hâlâ tartışılmaktadır. Bu kavram daha 3. Bin yılın çiviyazısı metinlerinde ortaya çıkmakta ve buna Eski Babil sonrası metinlerinde de sıklıkla değinilmektedir; bu sırada bir anlam değişikliğine uğramıştır. Fransızca “mesquin” ve İtalyanca “meschino”da (adi, süflî) bu kavramdan türemiş -yoksul bir insanın tanımı- olarak günümüze ulaşmıştır. Ancak “muşkenum” Eski Babil döneminde, özellikle de Hammurabi yasalarında ne anlama geliyordu? Başlıca iki görüş vardır: Bir görüşe göre muşkenum, “saray kulları” insanlar, saraya bağımlı kişiler, krallık topraklarında oturan ve buna karşılık hizmet yükümlülükleri olan insanlar anlamına gelmektedir; öte yandan genel olarak, hükümdarın yakın çevresine, bir “seçkinler grubuna” ait olmayan, bağımlı halk grubundan olan kişilerin bu gruptan sayılması önerilmiştir. Ancak belki de bir Muşkenum'dan söz ederken gerçekten “toplumsal” bir değerlendirme yapıp yapmamak gerektiği de sorulmalıdır. Hammurabi yasalarının özgürler, muşkenumlar ve köleler olarak ayrılan bir “üçlü sınıflı toplum”un belgesi olarak anlaşılamayacağını belge ve mektup materyalinin bir kez gözden geçirilmesi bile göstermektedir. Özellikle başka metinler, bir muşkenumun aynı zamanda varlıklı bir adam olabileceğini de açıkça gösterdiğinden, bu durumda “muşkenum” bir tür orta sınıf karşılığı olamaz. “İnsan”, “sayın” (avilum) ve “muşkenum” arasındaki ayırımda, en azından Hammurabi yasalarında, ilgili kişinin sarayla ilişkisi belirleyici olmuş olmalıdır. Ve eğer muşkenumun malı çalındığında daha az ödenmesi gerekiyorsa, belki de bunun nedeni, bu adamın toplum açısından daha aşağıda bulunması, “yoksul ve güçsüzler” sınıfından olması değil, onun malının sarayı kendi toprağı kadar ilgilendirmediği içindir. Başka maddeler avilumun Muşkenum'dan daha çok korunduğunu göstermektedir. Bu durumda, acaba birincisini bir tür “kralın adamı”, diğerini ise bu belirlemenin dışında mı görmek gerekir? Bizzat bilimde son söz söylenmeden “muşkenum” sözcüğünün herhangi bir çevirisiyle ileri sürülen yorumlardan birine bağlanmak yararlı değildir. Her ne olursa olsun Hammurabi yasaları muşkenumu avilum, “adam”, karşısında açıkça haksızlığa uğramış göstermektedir ki burada hele kölelerden hiç söz etmeyelim.
Özellikle mala karşı işlenmiş suçlara ilişkin maddeler, Hammurabi yasalarını, sınıflara ayrılmış bir toplumun ürünü olarak göstermektedir ve bu yasaların öncelikle krala bağlı malı güvence altına almaya hizmet ettikleri anlaşılmaktadır. Sonraki maddelerin ortaya koyduğu gibi, burada yaşam savaşıyla, kredi sistemi ve tefeciliğiyle, kralın yalnızca hükümdar olarak değil, aynı zamanda da doğrudan doğruya toprak ağası ve mülk sahibi olarak egemen olduğu alanda giderek artan borç köleliğiyle “bireyselleşmiş” toplumun etkilerinden bir korunma söz konusudur.[4]
Yalancı Tanıklık
Bir davanın en önemli bölümleri, suçlama, kanıtlama ve yargı, ilk beş maddenin konusudur. Yargıçlar bir kişinin şikayetini kabul ettiklerinde, dava açılıyordu. Ancak herhalde ilgili taraflar kimi hukuksal sorunu kendi aralarında da bir sonuca bağlamışlardır ve mahkeme de tüm davaları kabul etmekten ya da kendisini yetkili olarak önermekten kaçınmış olmalıdır. Ama yalan yere suçlama, davacı açısından kötü sonuçlar doğuruyordu: Kanıtlanamayan cinayet suçlamasında davacı öldürülmeliydi (Madde 1) ve büyücülük suçlamasında, suçlanan, bir “nehir sınavı”ndan geçmek zorundaydı: “Eğer biri bir diğerini büyücülükle suçlar, ancak bunu kanıtlayamazsa, büyücülükle suçlanan taraf nehir tanrısına gider ve nehir tanrısının bağrına dalar. Ve eğer nehir tanrısı onu yakalarsa, o zaman suçlayan kişi, suçladığı kişinin evini (yani servetini) alır. Ancak, eğer nehir tanrısı bu adamı kuşkudan arındırır ve o sağ kalırsa, onu büyücülükle suçlayanın evini alır” (Madde 2). Büyülü güçler ancak bir “tanrısal yargı”yla kanıtlanabiliyordu ve anlaşılan “suçlanan” da o zaman aynı biçimde ölüm cezasına çarptırılıyordu.
Bir kanıtlama aracı olarak bu “nehir sınavı”na o dönemin başka metinlerinde de değinilmektedir. Örneğin Fırat kıyısındaki Kargamış kentinde oturan kral Yatar-Ami, Mari kralı Zimri-Lim'e, nehir sınavından geçirilmek üzere kendisine iki adam gönderdiğini yazıyordu. Bunlar siyasal komploculukla suçlanmaktadır; bu arada onlara bu suçu yükleyen kişi Kargamış'ta cezaevinde tutuluyordu. Suçlananlar tanrısal sınavı başarırlar ve böylece tanrılar yargıyla suçsuzlukları “kanıtlanır”sa, jurnalci yakılarak öldürülme cezasıyla karşı karşıyaydı. Ancak suçlananlar yaşamlarını yitirirlerse, yani tanrısal sınavda boğulurlarsa, bunların “ev ve adamları”, kendilerini komploculukla suçlayana devredilecekti. Pratik olarak burada da kısas ilkesinin uygulanması söz konusuydu: Suçlayan, eğer suçlananın suçu kanıtlanamazsa, onunla aynı cezaya çarptırılacaktı. Bir mektup, bir tanıdığın kayınpederinin Eşnunna'dan dönerken nehir sınavından geçmek zorunda kaldığını bildirmektedir. Adam sağ salim sudan çıkmış ve bunun üzerine saray tarafından suçsuz ilan edilmişti. Anlaşıldığı kadarıyla suçlananların bağlı bir durumda suya atıldığı bu sınavı Elam'da da uygulanmaktaydı.
3. ve 4. Maddeye; “Soydaşına karşı yalancı tanıklık yapmamalısın.” biçiminde bir başlık konulabilir. Eğer biri mahkeme huzuruna tanık olarak çıkar ve yalan söylerse -ya da yalnızca tanıklığını kanıtlayamazsa-, bu kişi söz konusu davaya göre, bir cezayla karşı karşıya kalabilirdi. Ağır cezalı suçlarda yalancı tanık öldürülüyordu; suçta arpa ya da gümüş söz konusuysa, ilgili cezayı ödemek zorundaydı. Eğer bir hak söz konusuysa “kanıt”, mühürlü bir belgenin gösterilmesiyle gerçekleşiyordu. Bunun dışında, genellikle tanıklar ya da ant içme kanıt sayılıyordu. Dava belgelerinde ve diğer hukuk metinlerinde tanıkların ismi çoğunlukla tabletin sonunda, tarihten önce belirtilmektedir. Tanıklar, çoğu kez tablet üzerinde silindir mühürlerini de çeviriyorlardı ve böyle bir mühürleri yoksa, bir tırnak izi ya da giysi kenarının bastırılması da aynı işi görüyordu.
Nihayet, yargıçların yargılanması ve alacakları cezadan da söz edilmektedir ve bu, görev aldıkları davalarda genellikle sonradan -herhalde bir rüşvetten sonra- yargılarını değiştiren yargıçları kapsamaktadır (5. Madde): “Eğer bir yargıç görüştüğü bir davayı sonuçlandırmış, bir karara varmış ve mühürlü bir belge hazırlatmış, ancak sonradan kararını değiştirmişse, bu durumda bu yargıç, karar değişikliğinin haklılığını kanıtlamak zorundadır. Aksi halde o, bu davada söz konusu olan ceza miktarının on iki katını ödeyecektir. Ayrıca o, kuruldaki yargıçlık görevinden alınacak ve bir daha bu göreve geri dönmeyecek, mahkemede yargıçlarla birlikte oturmayacaktır.”
Bu yasalar, çok sayıdaki davada ortaya çıkmış bütün olasılıkları kapsamamaktadır. Ancak, özellikle son zamanlarda artmış olan ve bu nedenle de özel bir çözüm gerektiren davalar söz konusudur. Daha önce “bireyselleşme” olarak nitelenen süreç, anlaşılan mahkemeler tarafından sonuçlandırılan hukuksal işlemlerde bir artışa yol açmıştır ve haksız suçlama, yalancı tanıklık ve rüşvet davaları da bununla birlikte, aynı biçimde çoğalmış olmalıdır. Eski Babil döneminden günümüze pek çok dava belgesi kalmıştır ve göze çarpacak ölçüde sık rastlanan dava konusu, toprak ve ev iyeliğidir. Davalar çoğu kez de miras sorunları ile ilgilidir. Mahkeme önündeki ifadeleri içeren bir dizi tutanak da elimize geçmiştir.[4]
Kaynaklar
[1]
www.turksite.eu/tarih/hammurabi-yasalari.html
[2] forum.arkitera.com/kahve-molasi/992-hammurabi-yasalari.html
[3]
www.ansiklopedim.info/?p=783
[4]
www.sevgiadasi.com/hammurabi-yasalari-nedir/
[5]
www.inisiyatif.net/hukukmuzesi/hukukmuzesi/hm212e.html
[6]
www.msxlabs.org/
[7]
www.diziizleyelim.com/forum/sitemap/index.php/t-1323.html
[8]
www.etkinlikpaylas.com/
[9] tr.wikipedia.org/wiki/Hammurabi_Kanunları