2 Sayfadan 1. 12 SonSon
Toplam 15 sonuçtan 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Gizli Kalmış Mektuplar

  1. #1
    schizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-2007
    Mesajlar
    6.732
    Konular
    1672

    Gizli Kalmış Mektuplar


    Napoleon Bonaparte'tan Josephin'e Paris (28 Ekim 1795)

    Bir tek günüm bile geçmedi yüreğimde senin sevgin olmadan, bir tek gecem bile geçmedi seni kollarımla sarıp sarmalamadığım, beni yaşamımın ruhundan uzaklaştıran zafer ve tutkuya lanet etmeksizin bir tek fincan çay bile yudumladım. İş güçle meşgulken, orduları komuta ederken, savaş meydanlarını
    aşarken, benim tapılası Josephinem, hep kalbimin tahtında oturuyor, zihnimi meşgul ediyor, düşüncelerimi alıp uzaklara götürüyorsun. Senden, Rhöne'un suları kadar hızlı ayrılmamın nedeni seni en kısa zamanda yeniden görmek isteyişimdir. Eğer gece yarıları çalışmak için kalkıyorsam bunu benim tatlı sevgilim belki birkaç gün önce gelir diye yapıyorum, ama sen 23-26 Ventöse tarihli mektubunda bana "siz" diye hitap ediyorsun.Sensin "siz"! Ah, kötü
    kız! Nasıl yazabildin böyle bir mektubu? Ne kadar da soğuktu!
    Siz! Siz! Ah! Bu onbeş gün nelere gebe?... Ruhum üzgün, yüreğim köle, hayalgücüm beni korkutmakta. Beni fazla sevmiyorsun.. Ve belki de bir gün gelecek beni hiç sevmeyeceksin, bunu şöyle bana, hiç değilse acıları hak etmiş olurum. Sevdiğim, çekindiğim, içimde beni doğa'ya çağıran tatlı duygular, yıldırım gibi beni ateşleyen hayatımın kadını, acısı, tatlısı,
    umudu ve ruhu, hoşça kal! Senden ne bitimsiz bir aşk istiyorum, ne bağlılık, yalnızca gerçeği, uçsuz bir açıkyüreklilik istiyorum senden. "Seni eskisi gibi sevmiyorum" diyeceğin gün akşamın ya da yaşamımın son günü olacak.
    Hoşça kal!

    Nazım Hikmet'ten teyzesine

    Sevgili Nimet teyzeciğim,

    Göndermiş olduğunuz elli lirayı aldım. Çok çok teşekkür ederim. Tam zamanında yine hızır gibi imdadıma yetişti.

    Size fotoğrafımı yollamıştım. Bilmem, elinize ulaştı mı?

    Rahmi Bey eniştemin sıhhati nasıl? Bilhassa sevgi ve saygılarımı söyleyin. Bana karşı gösterdiği alákayı ömrümüm sonuna kadar unutmayacağım.

    Burda günlerim hep birbirinin aynı geçiyor: Yatmak, kalkmak, okumak, yazmak, resim yapmak ve düşünmek. Romatizmalarla uykusuzluktan başka şikáyetim yok. Neş’emi, ümit ve inancımı kaybetmiş değilim. Her şeye rağmen memleketime, halkıma, dünyaya ve insanlara sevgim ve ümidim beni bedbinliğe düşmekten koruyor.

    Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.

    Sizi hasretle kucaklar, güzel ellerinizi öperim teyzeciğim.

    Enişteme bir kerre daha sevgi ve saygı.

    Şöyle bir kendimi toparlayayım da, size burada yazdığım şiirlerden bazılarını göndereceğim. Málum ya, hapishanede yazılan şiirler yanık olur.

    Názım.

    (Mektubumu alınca cevap verirseniz çok sevinirim. Hapis adam için her mektupta gelen bir hürriyet parçası vardır. N.H.)’

    Nazım'ın annesine yazdığı mektup



    ‘Anacığım,

    Bundan önceki mektubunu da almış hemen cevap vermiştim. Her halde eline ulaşmıştır. Sáre teyzeme, dediğin gibi mektup yazdım, içine Nimet teyzeme yazdığım mektubu da koydum. Her halde kendisine gönderir.

    Ayşe’nin beni görmeğe gelmek istemesi pek hoşuma gitti. Kızcağızın aklında fikrinde böyle bir şey yoktu her halde, sen yalvarıp yakarmışsındır. Her ne hal ise, kızcağızı durup dururken rahatsız ettiğimi düşünmekle beraber onu görmekten memnun da olacağım. Ah, anacığım ‘gelecek bayramını evinde yaparsın inşallah’ diyorsun. Hiç sanmıyorum. Çünkü, bir kere, daha bayramlarca bayram buralarda kalacağımı biliyorum. Sonra, evim barkım mı var ki, çalacak kapım mı var ki. Günün birinde, belki beş on yıl sonra, sakat ve göçmüş burdan çıksam bile meskenim bekár odaları olacak. Ne diye bunları sana yazıyorum? Alışasın diye, hayale kapılmıyasın diye. Beni, bir kere ölmüş farzetsen, bunu kabul etsen, acısına bir kere katlanmış olursun ve her acı gibi bu da geçer, sonra alışırsın. Acılara ancak hapiste alışılmıyor, hapiste insan hiçbir şeyi unutamıyor, halbuki dışardaki insanlar için unutulmıyacak, alışılmayacak acı yoktur.

    Bütün bunları sana, hakikati olduğu gibi görmen, hayallere kapılıp boşu boşuna üzülmemen için yazıyorum. Farzet ki, ben öldüm. Beni bir ölüyü düşünür gibi düşün, daha rahat edersin, daha az üzülürsün. Senin daha az üzüldüğünü bilmek de benim için bir bahtiyarlık olur.

    İşte böyle anacığım. Ellerinden öperim, Nimet teyzemin gönderdiği parayı aldım. Dedim ya, kendisine Sáre teyze eliyle mektup da yolladım. Bir kere daha ellerinden öperim.

    Oğlun

    Názım’

    Hürrem Sultan'dan Kanuniye (Tarih Bilinmiyor)

    Hazret-i Sultanım,
    Yüzümü yere koyup kutsal ayağınızın bastığı toprağı öptükten sonra benim devletimin güneşi ve sermayesi sultanım, eğer bu ayrılığın ateşine yanmış ciğeri kebap, göğsü harap, gözü yaş dolu, gecesi gündüzünden ayırt edemeyen,özlem denizine düşmüş çaresiz, aşkınız ile divane, Ferhat ile Mecnun'dan beter tutkun kölenizi sorarsanız ne ki sultanımdan ayrıyım. Bülbül gibi ah
    ve feryadım dinmeyip ayrılığından (öyle) bir halim var ki Hak kafir olankullarına dahi vermesin. Benim devletim, benim sultanım, ayrıca bir buçuk ay oldu ki sultanım tarafından bir haber belirmedi. Hak en çok bilenlerin bilenidir ki bu gidişle, rahat yüzü görmeyip gece sabaha dek, sabahtan geceye dek bidüziye ağlayıp kendi hayatımdan el yuyup, dünya gözüme dar olup, bilmem ne edip neyleyeceğim.
    Zar eyleyip ağlayıp inleyerek gözüm kapıları gözlerken o eşi ve benzeri olmayan alemlerin Rabbi, aleme acıyan Allah, bütün aleme yardım edip, fetih haberini yetişti ve işitince Hak biliyor ki benim padişahım, benim sultanım, ölmüş idim taze can bağışladı. Yüce Allah'a bin şükürler, o yüce kapısına varılıp şenlikler mutluluklar oldu. Bütün alem karanlıklar içinden çıkıp
    Hakkın esirgeyiciliğine daldılar Allah'a şükürler olsun, minnet o Hüda'ya. Daima benim sultanım, benim padişahım, dünya ve ahiret sultanı dayanağım, dünyaya baktığım iki gözümün ışığı, sermayesi, şahım sultanım, gazalar edip düşmanları toprak olup memleketler alıp yedi iklim zapptedesin. İnsan ve cin emrinize boyun eğip her bela ve kazadan Hak saklayıp kutsal kalbinden geçen
    her muradını kolay ede. Yardımcın olan Hızır İlyas arkanda olsun. Bütün emriler peygamberler üzerinizde hazır ve nazır ola. Bütün dünya mutlu gölgenizde hoşça yaşayıp mutlu ve gülen olalar.
    --------------------

    Cemal Süreya'dan eşi Zuhal'e

    Zuhal'im, hayat!
    Hayatımsın.
    Bunu bilmeni isterim. En önce bunu bilmeni. Bir de şeyi bilmeni isterim: benden yanlış yere, yok yere kuşkulanıyorsun. Sana hiçbir zaman hayınlık etmedim ben. Edemem. Kaç yıldır evliyiz, yanyanayız. Hala başım dönüyor senlen, esrikim senlen, seviyorum seni. Her geçen gün daha büyük bir aşkla. N'olur akkavakkızı, anla beni. Bu sevgimi hor görme. Kendininkine uydur, yakıştır. Bu satırları ilk evimizin altındaki kahvede yazıyorum. Ve ben seni o ilk günlerdekinden daha büyük bir tutkuyla seviyorum. Biz iki ayrı ormak gibi ayrı yerlerden kopup geldik, kavuştuk bir noktada, yanıbaşımızdan küçük bir kol da alarak büyük bir nehir meydana getirdik; birlikte akıyoruz şimdi. Nicedir bu böyle. Hep de böyle olacak. Denize dökülene, ölene dek. Bizim için tek koşul mutluluk olabilir. Hiçbir şey bozamaz birliğimizi. "Üçüz, gözüz biz." Sen de öyle düşünmüyor musun?
    .................................. Bir de seviyorum seni: Tek dalımsın. Memo'yla(*) birlikte, ama ondan da öncesin. Bunu böylece bilesin. Bilinmelidir bu.

    Kahvenin önünden otomobiller geçiyor. Bir tane de at arabası. Seni düşününce o atı da seviyorum. Çay içiyorum. Artık ıhlamur içeceğim. Ne yumuşak, çağrışımlı, bağışçı, düşcül şeydir ıhlamur. Evimizin önünde bir ıhlamur ağacı olsun. Sen saksıda yetiştirebilirsin ıhlamuru. Gece yatakta Memo'yla hep seni konuştuk. Susunca seni sustuk. Uyuyunca seni uyuduk.

    Akşamları eve döneyim, kapıyı sen aç: gözlerin...
    Memo okuldan dönmüş olsun. Kaçıncı sınıfta olsun?

    Duygulu bir adamım ben. Bir film görmüştüm eskilerde; bir Fransız filmi; adı: Je suis un sentimental." O filmdeki adam gibi miyim nedir?
    Öfkem belli olur, coşkum ortaya çıkar da sevincim, üzüncüm dibe akar, orda büyür.

    Yalnız seninle güçlüyüm. Sen olmasan bir anlamım olmaz. Sev beni.

    Yaşayacağız.

    Herşeyimi sana borçluyum. Sana rastladığım sıralar sıkıntılıydım. Sen onardın beni. Tuttun elimden kaldırdın. Ben de ekmek gibi öptüm alnıma koydum seni, kutsadım.

    Aşk büyüdü, aşk!

    Sen hastanedeyken her gün yazacağım sana. Seni nice sevdiğimi anlatacağım.

    Yüzüğünden öperim.

    Bundan sonra her şey daha güzel, daha iyi olacak, inan buna. Güçlü olacağız her zamankinden. Efendice, dürüst, vakur, yaşayacağız bu dünyada. Şimdiye kadar ki gibi. Kimin malında gözümüş olmuş, kimin karısına kızına göz değdirmişiz. Kime kıl kadar kötülüğümüz olmuş.

    .............Seviyorum seni. Hava güneşli. Sen hastanedesin şimdi. Biliyorum, benim gelmemi bekliyorsun. Memo okula gitmek istemiyor artık. Senin yokluğun nasıl dokunuyor ona. Okula gidişi senin yokluğunla birleştiriyor olmalı. Bense eski kahvemde oturmaktayım, cebimde iki paket sigara. Karşıda Haydarpaşa garı, gri bir ev ödevi gibi. Adamlar geçiyor, yüzsüz, gözsüz, gülüşsüz adamlar.

    ......................
    "Dolanırım Paris'in sokaklarını
    orda ölmeye cesaretim yok" (Apollinaire)

    Dinle ak bakışlı bir çeşme söylüyor
    Kaç yıldır akarım bilmem pazar yerini

    O çeşme gibiyim ben de. Sen de o çeşme gibisin.
    Seviyorum seni
    Güvercinler rıhtımı eleştiriyor.
    Zuhal'im, Elif'im kolum kanadım.
    Yiyeceksin, değil mi, verilen bütün yemekleri?
    Ay hiç kin tutmuyor
    Bana her yönden güveniyorsun, değil mi?
    Anam benim.Yavrum.

    Bilmediğimiz kır kahvelerine gidelim. Ayran içelim. Eve dönüp azıcık rakı içelim, beyaz peynir ve domatesle.

    ..................

    Bir günler Kars'taydım. Kudura kudura akıyordu Delice çayı. Aklımda hiçbir şey yoktu. Çünkü o sıralar sana rastlamamıştım daha. Sonra sen çıktın geldin. Ortalığı güzelledin. Beni ben ettin. Memo'yu var kıldın. Sen de bizimle var oldun. Unutma bunu.

    Sözcükler değişiyor
    Anılar sözcüklerini değiştirmiyor.

    Gelecek, anılardan da güzel olacak.
    Gün daha iyi kotarılacak.
    Deneylerden ders alınacak.
    Çiçekler büyüyecek.
    Piliçler palazlanacak.

    Yarın gene yazarım.
    Seviyorum seni:biline.

    Cemal Süreya


    Zuhal'e
    sevgilim ben şimdi

    sevgilim ben şimdi büyük bir kentte seni düşünmekteyim
    elimde uçuk mavi bir kalem cebimde iki paket sigara
    hayatımız geçiyor gözlerimin önünden
    çıkıp gitmelerimiz, su içmelerimiz, öpüştüklerimiz
    ''ağlarım aklıma geldikçe gülüştüklerimiz''.
    çiçekler, çiçekler, su verdim bu sabah çiçeklere
    o gülün yüzü gülmüyor sensiz
    o köklensin diye pencerede suya koyduğun devetabanı
    hepten hüzünlü bu günlerde
    gür ve çoşkun bir günışığı dadanmış pencereye
    masada tabaklar neşesiz
    koridor ıssız
    banyoda havlular yalnız
    mutfak dersen - derbeder ve pis
    çiti orda duruyor, ekmek kutusu boş
    vantilatör soluksuz
    halılar tozlu
    giysilerim gardropda ve şurda burda
    memo'nun oyuncak sepeti uykularda
    mavi gece lambası hevessiz
    kapı diyor ki açın beni kapayın beni
    perdeler gömlek değiştiren yılanlar gibi
    radyo desen sessiz
    tabure sandalyalardan çekiniyor
    küçük oda karanlık ve ıssız
    her şey seni bekliyor her şey gelmeni
    içeri girmeni
    senin elinin değmesini
    gözünün dokunmasını
    ve her şey tekrarlıyor
    seni nice sevdiğimi

    Cemal Süreya

    *Tarafımca internetten derlenmiştir.




    Konu schizophrana tarafından (16-Tem-2008 Saat 22:23 ) değiştirilmiştir. Sebep: Ardarda Atılan Mesajlar Birleştirildi

  2. #2
    Nietzsche - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Eki-2006
    Mesajlar
    881
    Konular
    29
    Napoleon Bonaparte'tan Josephin'e Paris (28 Ekim 1795)

    Bir tek günüm bile geçmedi yüreğimde senin sevgin olmadan, bir tek gecem bile geçmedi seni kollarımla sarıp sarmalamadığım, beni yaşamımın ruhundan uzaklaştıran zafer ve tutkuya lanet etmeksizin bir tek fincan çay bile yudumladım. İş güçle meşgulken, orduları komuta ederken, savaş meydanlarını
    aşarken, benim tapılası Josephinem, hep kalbimin tahtında oturuyor, zihnimi meşgul ediyor, düşüncelerimi alıp uzaklara götürüyorsun. Senden, Rhöne'un suları kadar hızlı ayrılmamın nedeni seni en kısa zamanda yeniden görmek isteyişimdir. Eğer gece yarıları çalışmak için kalkıyorsam bunu benim tatlı sevgilim belki birkaç gün önce gelir diye yapıyorum, ama sen 23-26 Ventöse tarihli mektubunda bana "siz" diye hitap ediyorsun.Sensin "siz"! Ah, kötü
    kız! Nasıl yazabildin böyle bir mektubu? Ne kadar da soğuktu!
    Siz! Siz! Ah! Bu onbeş gün nelere gebe?... Ruhum üzgün, yüreğim köle, hayalgücüm beni korkutmakta. Beni fazla sevmiyorsun.. Ve belki de bir gün gelecek beni hiç sevmeyeceksin, bunu şöyle bana, hiç değilse acıları hak etmiş olurum. Sevdiğim, çekindiğim, içimde beni doğa'ya çağıran tatlı duygular, yıldırım gibi beni ateşleyen hayatımın kadını, acısı, tatlısı,
    umudu ve ruhu, hoşça kal! Senden ne bitimsiz bir aşk istiyorum, ne bağlılık, yalnızca gerçeği, uçsuz bir açıkyüreklilik istiyorum senden. "Seni eskisi gibi sevmiyorum" diyeceğin gün akşamın ya da yaşamımın son günü olacak.
    Hoşça kal!

    hepsi birbirinden güsel

  3. #3
    schizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-2007
    Mesajlar
    6.732
    Konular
    1672
    Bir tane de Yılmaz Güney'den ;

    17 Ocak 1974

    Canım ciğerim sevgili,

    Bugün senin doğum günün... ayrı değiliz bilesin... her zamankinden çok, her zamankinden içten yüreğimdesin... sürekli yaşatarak, besleyerek, büyüterek seni... içimi yalayıp geçen hüzün geride mutlu düşler bırakıyor... çünkü tutacağız bir gün hayatın ucundan, yükleneceğiz ne varsa, ne kadar solmuş gül varsa canlandıracağız onu....

    Sevgili, yavrum.... hiçbir darbe yıkamadı içimizdeki hayat ağacını... ezemedi... ezemez de... Bugün... yirmiikinci yaşına bastığın gün bilesin ki, önümüzde hiçbir engel duramayacaktır... akıp geçeceğiz, yıkıp gideceğiz çünkü...

    Kar var dışarıda, güneş var, insanlar var... İçimizde canlılığını koruyan hayat böceği kıpırdıyor... buzlar çözülüyor, toprak uyanıyor...

    Evet... Hayat ve onun bütün unsurları başkaldırıyor... Yeni bir güne, yeni bir güneşe... Sevgiyi yeni baştan kurarak.

    Canım sevgili... yirmiiki yaşlım... güzelim... sevgiyle kucaklarım hepinizi... bin defa, yüzbin defa, onmilyon defa merhaba...

    Merhaba sevgili!

    Evet... hayat durdurulamaz yerine akıyor ve biz bu akıntının içinde bizi bekleyen yarınlara, sardunyalara, hanımeli çiçeklerine, kiraz ağaçlarına varacağız...

    Mutlu ol sevgili... Sevin... hayat senindir... bir ırmaktır çünkü o... sonsuza akan bir ırmak...

    Öperim... Heyecanımı, hüznümü, acımı anla sevgili... Oğlumu sar ve ona anasının yirmiiki yaşına bastığını anlat. Oğlumuz da yirmiiki yaşında olacak birgün... sen de kırkiki yaşında olacaksın... Ya ben... ben n’olacağım acaba!

    Selimiye Mektupları, Yılmaz Güney (Düzyazı - Tam)
    Güney Yayınları

    Derlenmiştir.
    Konu schizophrana tarafından (22-May-2010 Saat 16:49 ) değiştirilmiştir.

  4. #4
    schizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-2007
    Mesajlar
    6.732
    Konular
    1672
    Can, sensiz herşey renksiz

    Güzinim ,

    Dün akşam telefonunuza çok sevindim , biraz da bekliyordum doğrusu. "Sağlık bildirim" iyi. İlaçları daha dengeli bölünce , bugünkü damara iğne pek sarsmadı. Ona karşılık yarın iğne var , herhalde fazla sarsıntı vermez. Nezlem büsbütün geçmedi ama hafif.

    Saat 12' de bir çeyrek bahçede yürüdüm, iyi bir yürüyüşle.

    Başkaca haberim yok sağlıktan yana.

    Boyuna okuyorum , önce Balzac' ın Chevalier d' Arais'ini okudum,bitmemiş bir kitabı. Seçim üsüne , bugünle benzerlikleri çok. Arkasından Provcance Antique diye bir kitap. Paleolitik çağdan Foçalılara kadar.

    Bazin'lerden tatile gittiklerine dair süslü bir kart geldi. Bir de Ant Dergisi. Dün de Cumhuriyet'ler gelmişti ( 4 tane ) hiçbirinde fazla ilginç bir şey yok. Monde' da okudun mu Russel mahkemesi 10 Nisan' da Mutualite' de başlıyor. İki hafta sürecek. Sevindim ve üzüldüm. Hiç olmazsa sen orada olacaksın.

    Yazacak hasretten başka br şey yok. Unutuyordum , senden önce Delaporte telefon etti , Pazar çağırdı. Gelip alacak beni , erken dönmek istediğimi söyledim.

    Can , sensiz herşey renksiz.

    Cümle dostlara selam.

    Abidin


    Abidin Dino
    24 Mart 1967 Cuma
    Paris


    ( Aynı adlı kitaptan tarafımca eklenmiştir )

  5. #5
    schizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-2007
    Mesajlar
    6.732
    Konular
    1672
    SEVGİLİYE MEKTUP

    Bir dakika evvel elimde kalem, kağıt yok iken seninle konuşuyor ve sana yazıyordum; elimde kağıt ve kalem olmadığını söylediğim veya yazdığım halde senin karşımda olmadığını söyleyemedim. Bunu bir şair kafası veya fantazisi farz et. Sen karşımda idin. Bunu söylemek güzel bir şey değil; fakat samimi, hem galiba, bugün benim gibiler sevgililerinin karşısında imiş gibi olurlar. Demin sensiz ve kalem kağıtsız birçok şeyler konuştum, yazdım. Bunların çoğunu beğenmiş olacağim ki kalktım, kalem kağıt aradım. İşte oturdum, yazıyorum.

    Senden bahsetmek istemem. Zaten bahsedecek bir sey yok ki... Ben, seni çok seviyorum. Senin dünya umurunda degil, bizim Orhan ne güzel söylemiş:

    Ben sana hayran
    Sen cama tırman

    Ne de kendimden bahsetmek istiyorum. Ne senden, ne kendimden söz açmadan olur mu? Olmayacağını tahmin edersin. Sana anlatarak kendimin başından geçenleri hikaye edecegim. Birtakim seyler var ki baskalarina anlatildigi zaman onlar üzerinde hiçbir tesir bırakmıyor, halbuki ayni seyler bende neler yapmamıştı. Evet onlar mühim şeyler değildi.

    Netekim karşımızdaki -yani o şeyleri anlattıklarım - bunların ancak dinlenmeye değer olduklarını ihsas etmişlerdi. Fakat bana öyle geliyor ki sanki bunları sana anlatırsam bana yaptıkları tesiri yapacaklar. İşte bu yüzden ...

    Onu (buraya o ile biten bir isim bulup senden başka beni okuyanlar koysunlar), bir defada sana şu günlerde üzerimde tesir yapmis şeylerden bahsedecegim.

    Bunlar benim yazıcılık hayatıma ait ufak tefek şeyler, senin sevgilim, yazıcılara karşı tuhaf bir sempatin vardi. Benimle pek sıkı fikı olunca bu geçti, gitti. İyi de oldu, senin yine ümidin odur. «Hepsi böyle değildir» dersin. Böyle değilse neye yarar? Senin patronun o biçimsiz heriften ne farkımız olur ki ... Yanlış anlama, ben sana müteaddit defalar insanlari sevdiğimi yazdim. Bu insanlari sevmek sözü hayali bir şey değil, amma galiba biraz teorik; yoksa öyle insanlar
    var ki kafasindan tutup koparmak aklımdan geçmese bile, baska bir insanin aklindan geçebilirse ve bunu yaparsa, ben nihayet, bir yazıcıdan başka bir sey olmadığım için mazur görürüm.

    Yine öyle insanlar var ki yanlarına sokulmak zehirlenmekle müsavidir. Yani insanlar tanırım ki, Allah seni korusun! Bir türlü asıl anlatmak istediklerime gelemiyorum. Hakkım da var; çünkü hakikaten fazla alaka verici şeyler değil. İnsanlarin basindan geçmis, hele benim gibi saf olanların, bu saf kelimesini
    ,emin ol ki bir övünme tarzinda söylemiyorum, övünsem, hem senin karsinda övünmek istersem, bu içinde abdallığın temizliğiyle bağdaştığı saf kelimesini kullanmazdim. Hem zeki, hem temiz bir adamım derdim. Halbuki safım, sen bunu pekala bilirsin, kurnazlıklarım oldu ise bunları senin için icat ettiğimin de farkında olmana imkan yok. Onları anlatmamı istemezsin, istersen yine sana mektup yazmak usulünde bunları da yazarım, başkaları okur.

    Şu yukardaki satırları yazdıktan sonra-bir müddet yine yazmadan düsünmeye koyuldum.

    Bu iş, bana şu yazı yazmak fiilinden daha kolay geliyor. Neden acaba? Hatta diyebilirim ki, düşünürken gayet güzel cümleler yapıyorum, fikirlerimi daha iyi anlatıyorum da ne yazarken, ne de konuşurken aynı şey bir türlü olmuyor. Hatta düsünürken cümle yapıyorum. Bu cümleler tam benim istediğim ve yazmaya savaştığım seyler. Halbuki düşündükten sonra yazı yazmaya koyulduğum zaman, aynı cümleleri, yani o zaman beğendiğim cümleleri hatırlamıyorum bile. Neden böyle olduğunu yine düşündüm. Evvelce şuraya 'gayri kabili izah' gibi bir terkip koymak ve asil seni biraz eğlendirmek maksadıyla anlatacağım küçücük hikâyelere girişmek istemişti. Bu izahi kabil olmayan seyleri tahlil etmek arzusu kafamdan geçti. Düşündüm. Bu sefer, kendi kendime düşündüklerimi yazayım. İşte bu yazdığım beş satır birdenbire yine onları unutturdu. Tabii aynı kelimeler, cümleleri, o izahi kabil olmayan şeyleri şu şekilde izah etmistim:
    - Düşünürken daha iyi olduklarini kabul et; neden?

    Çünkü evvela hakiki bir muharrir degilim, muhakkak kültürüm eksik; sonra galiba ben, daha çok düşünürken iyi düşünüyorum, ne yazarken, ne de konuşurken bu meziyeti muhafaza edemiyorum, bu ya zamanla, yahut seni daha çok sevmekle günün birinde düşündüğüm ve yazdığımla bir müsavat olmasa bile bir müşareket olacak.

    Sonra, galiba yazarken fizik bir yorgunluk da duyuyoruz. Yazmak, yalnız düşünmekle mümkün değil. Bir marangoz gibi bir tahtayı yontuyor, kesiyor, bir şekil vermeye çalışıyoruz.


    Sait Faik Abasıyanık

    Kaynak

    Konu schizophrana tarafından (16-Şub-2009 Saat 22:24 ) değiştirilmiştir.

  6. #6
    schizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-2007
    Mesajlar
    6.732
    Konular
    1672
    Piraye'den Nazım Hikmet'e



    Nazım’cığım, Üzülme.sen orada sıkıldıkça biz burada daha çok azap çekiyoruz.
    Bilirsin,benin güzel bir huyum vardır,her felaket karşısında taş kesilirim.Sen de öyle yap,üzülmekle, sıkılmakla eline bir şey geçmez.Bizi düşünme, ben her işi düzeltirim.Çocuklarının başında ben varım. Yoksa bana itimadın yok mu?
    Sıkılma. Sana kitap gönderdim,onları oku, vakit geçirmeye çalış. Çok sinirlendiğin zaman beni hatırla, sen orada sıkıldığın zamanlar,ben burada duyuyorum, hastalanıyorum.
    Bir defter al, hatıralarını her gün duyduklarını yaz. Eminim ki mektupların kadar güzel olacaktır.
    Beni şimdiye kadar hiç üzmedin, böyle kötü şeyler düşünme.

    Güler yüzlü olur muyum, bilemem ama,senin yanında her zaman dünyanın en bahtiyar kadını idim, öyle de kalacağım.Kocasından,on sene sonra, atıldığı hapiste hala aşk mektupları alan kadının bahtiyar olmaması için ancak deli olması lazım. Sen en güzel senelerini bana verdin, en güzel aşk şiirlerini bana yazdın, bütün eserlerinde benden bir parça var.Yüzündeki birkaç çizgi de benim yüzümden olmadı mı, Nazım?
    Seninle ben aynı insanız gibi geliyor bana, sen ağladığın zaman ağlamak,güldüğün zaman da gülmek istiyorum.
    Suçsuz olduğun artık bence malum.Mektubun ferahlattı beni.
    Şimdi sevinçle, üzülmeden,kendimizi oyalayarak çıkacağın günü bekleyelim. Sabırlı olalım, elbette bir gün bu cezayı kafi görecekler.
    Çocuklar ve evdekiler mektup yazdılar,gönderiyorum. Haber’den on beş lira aldım.Vedat’ın borcunu ödedim.Param var.Merak etme.

    Gözlerinden, ellerinde Öperim.
    Piraye
    On lira ile ayakkabıları gönderiyorum.

    Piraye

    Alıntıdır.

  7. #7
    Gizli Kalmış Mektuplar nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    12.242
    Konular
    2857

    Dünyanın En Ünlü Mektupları


    Dünyanın en ünlü mektupları...
    Üç satır belki iki kelime. Ne hissediyorlardı? Nasıl bir dünyaya aitti zihinleri? Yakın bildikleri, sevip sığındıkları kim varsa içlerini döktüler. Ya da tepkilerini dile getirdiler. Kederden tebessüme, aşktan öfkeye yolculuklarına mektuplarını yoldaş ettiler.. Napolyon, Kafka, Dostoyevski, Cemal Süreya, Atatürk, Einstein ve diğerleri…
    Kafka ‘dan Milena'ya

    "Benim için dünya binlerce “belki” ile dolu... Dürüst bir insanım Milena. Esaretin izin verdiği kadar dürüst. Bir şeklimle herkese benzemeyen farklı bir yön var bende. Huzur içinde bir dakika bile çok görülmüştür bana. Her şeyi savaşarak kazanmak mecburiyetindeyim. Sadece geleceğimi değil geçmişimi de kendim yaratmak zorundayım. Dünya sağa dönüyorsa bu ritme uymak için benim sola dönmem gerekiyor. Palto giymeye üşenirken bu koca dünyayı sırtımda nasıl taşırım ben?. "
    "içinde bulunduğum durumu kimseye anlatamam. Sen de anlamazsın... Ben bile anlayamıyorum ki, başkalarına nasıl anlatırım! "


    Arthur Rimbaud ‘dan Paul Verlaine’e

    Londra, Cuma öğleden sonra
    4 Temmuz 1873


    Dön, dön artık, biricik dost, dön. Artık iyi ve kibar olacağıma söz veriyorum. Sana karşı soğuk davranmam inatla sürdürdüğüm bir şakaydı; bin pişmanım şimdi buna. Geri dönersen unutulup gider. Bu şakaya inanmış olman ne acı! İki gündür durmadan ağlıyorum. Geri dön. Biraz yüreklilik göster, sevgili dostum. Henüz hiçbir şey yitirilmiş değil; yapacağın şey yalnızca bir dönüş yolculuğu. Burada yine yüreklilikle, sabırla yaşarız. Yalvarıyorum sana. Hem daha çok senin iyiliğine olacak bu. Geri dön, bütün eşyanı yerli yerinde bulacaksın. Umarım ki tartışmamızda ciddi bir neden olmadığını sen de anlamışsındır şimdi artık. Ne korkunç andı o! Peki ama gemiyi terk etmeni işaret ettiğimde sen niye gelmedin? Bu noktaya varmak için mi iki yıl birlikte yaşadık? Ne yapacaksın şimdi? Buraya gelmek istemiyorsan, senin bulunduğun yere geleyim mi?

    Evet, haksız olan benim.
    Beni unutmayacaksın, değil mi?

    Hayır, unutamazsın sen beni.
    Ben seni hep yüreğimde taşıyorum.
    Dostunu yanıtsız bırakma: birlikte yaşayamayacak mıyız artık?
    Biraz yürekli ol. Hemen yaz bana.
    Daha uzun süre kalamayacağım burada.
    Yüreğinin sesinden başka şey dinleme.
    Yanına geleyim mi? Hemen bildir bana.
    Tüm yaşam boyu sana bağlı kalacağım.
    Hemen yanıtla beni. Burada en çok pazartesi akşamına dek kalacağım. Üzerimde henüz bir peni bile yok; elimdeki tüm parayı postaya veremem. Kitaplarını ve müsveddelerini Vermersch'e bıraktım.
    Seni bir daha göremezsem, ya denizci olacağım ya asker.

    Arthur Rimbaud

    Fyodor Dostoyevski'den babasına

    10 Mayıs, 1838


    Benim aziz ve iyi Babam,
    Oğlunun senden harçlık istemesi için sana başvurmasını bir fazlalık olarak kabul edebiliyor musun? Tanrı tanığım olsun ki, bu ne kişisel ihtiyaçlarım, ne de imkânsızlıkların sonucu. Herhangi bir şekilde seni nasıl soyabilirim? Onları sıkacağını bildiğim halde, kendi et ve kanıma bana bir iyilik etmelerini rica etmenin ne kadar buruk bir tadı var. Kendi kafam ve ellerim var. Özgür ve bağımsızım. Aslında senden bir kopek bile, istememem gerekir. Kendimi acı fakirliğime gömmem gerek. Ölüm yatağımdan bana destek olmanı istemekten utanmam gerek aslında. Olaylara bakacak olursan seni ancak gelecekle teselli edebilirim. Gelecek ki artık uzaklarda değil ve zaman seni gerçekleriyle ikna edecek.
    Şu anda kelimenin tam manâsı ile beni anlaman için sana yalvarıyorum sevgili babacığım. Hizmet etmekteyim, istesem de istemesem de en yakın çevremin zorunluluklarına uymam gerekiyor. Neden bir istisna olayım? Böylesine istisnai davranışlar genellikle en büyük hoşnutsuzluklardan doğmaktadır. Bunu şimdiden anlamış olman lâzım sevgili babacığım. Bunun için de insanlara gerektiği kadar karışmış durumdasın. Ve bundan dolayı lütfen söyleyeceğim şeylere önem ver: Askerî Akademinin her öğrencisinin, kamp hayatı en azından kırk Ruble'ye ihtiyaç gösteriyor. (Bunu babam olduğunuz için yazıyorum. ) Bu kırk Ruble'ye çay, şeker ve saire gibi ihtiyaçlar dâhil değil. Rahatım için değil, ama en zaruri ihtiyaçlarım için bunlara sahip olmam gerekiyor. Yağmurda ve rutubette bezden bir çadırda yatmak gerektiği zaman, hele insan, böyle bir havada eğitimden üşümüş ve yorgun dönerse, bir bardak çaya ihtiyacı olacak kadar hasta olabilir ki, bu son yıllarda sık sık tecrübe ile başımdan geçmiştir. Senin sıkıntılarını da göz önünde tuttuğumdan ötürü, çay ve diğer şeylerden vazgeçip, senden sadece en zaruri ihtiyacım olan 16 Ruble'yi istiyorum. «İki çift adi postal için» Tekrar ediyorum, kitaplar yazı malzemeleri, kâğıtlarım, çorap ve ayakkabılarım gibi eşyalarımı bir yerde muhafaza etmem gerekiyor. Bunun için bir sandığa ihtiyacını var. Zira kampta çadırdan başka hiç bir barınak yok. Yataklarımız kılıfsız üzerine çarşaf örtülmüş samandır. Şimdi sana soruyorum, sandığım olmazsa, nerede saklayabilirim eşyalarımı? Şunu bilmen gerekir ki, benim bir sandığımın olup olmaması Hazineyi ırgalamıyor. İmtihanlar yakında biteceği için artık kitaba ihtiyacım olmayacak. Bundan böyle giyimimle ilgilenecekleri için ayakkabı vesaire istemek zorunda kalmayacağım. Oysa boş vakitlerimi kitapsız nasıl geçirebilirim? Bize verilen postallar öylesine kötü ki, üç çifti, şehirde bile giyilecek olsa, altı aydan fazla dayanmıyor. (Burada gerekli ihtiyaçların bir listesi var. )
    Son para havalenden 15 Ruble ayırdım. İşte görüyorsun sevgili Babacığım, en azından 25 Rubleye daha ihtiyacım var. Haziran başında kamp bitiyor. Eğer oğlunun bu acı ihtiyaçlarına destek olmak istiyorsan, Haziran'ın başında ona bu parayı gönder. Bu dileğimde ısrar etmeye cesaret edemiyorum: Fazla bir şey istediğim yok ama şükranım sınırsız olacaktır.

    Fyodor

    Che Guevara'dan Fidel Castro'ya

    Fidel,
    Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazı çabalarımın yardımını istiyor. Ben senin Küba'ya olan sorumluluğunun sana imkân vermediği şeyi yapabilirim. Ayrılmamızın zamanı geldi.
    Bunu acı ve sevincin karışımıyla yaptığım bilinsin; burada benim kurucu umutlarımın en safını ve sevdiklerim arasında en sevgili olanı bırakıyorum ve beni evladı gibi kabul eden bir halkı bırakıyorum. Bu, benim ruhumdan bir parça koparmaktır. Yeni savaş alanlarında bana vermiş olduğun inancı, halkımın devrimci ruhunu, görevlerin en kutsalı olan nerde olursa olsun emperyalizme karşı mücadele etme görevini yerine getirme duygusunu taşıyacağım.
    /> Başka gökler altında son saatim geldiğinde benim son düşüncem bu halk ve özellikle sen olacaksın. Öğrettiklerin için ve eylemlerimin en son sonuçlarına dek sadık olmaya çalışacağım, örneğin için sana teşekkür ettiğimi, Devrimimizin dış politikası ile her zaman özdeşleştiğimi ve buna devam edeceğimi, sonumun geldiği herhangi bir yerde Kübalı devrimci olmanın sorumluluğunu duyacağımı ve öyle davranacağımı, çocuklarıma ve karıma maddi hiçbir şey bırakmadığımı ve bundan üzüntü duymadığımı, aksine sevindiğimi, onlar için hiçbir şey istemediğimi çünkü devletin onlara yaşama ve eğitim görmeleri için gereken her şeyi vereceğini biliyorum.
    Her zaman zafere kadar!
    Ya Devrim ya ölüm!

    Ernesto Che Guevara


    Albert Einstein'dan Atatürk'e

    Ekselansları Atatürk

    OSE Dünya Birliği'nin şeref başkanı olarak, Almanya'dan 40 profesörle doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye'de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya'da halen yürürlükte olan yasalar nedeni ile mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler. Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda müracaat arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler. Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etmek cüretini buluyorum
    Ekselanslarının sadık hizmetkârı olmaktan şeref duyan

    Prof. Albert Einstein


    Napoléon Bonaparte'tan Josephine’e

    Seninle dopdolu olarak uyanıyorum. Yüzün ve dün akşamın o insanı sarhoş eden anısı duyularımı bir an bile rahat bırakmadı. Tatlı ve eşsiz Josephine, kalbimde ne garip etki yaratıyorsunuz siz! Kızıyor musunuz? Üzgün müsünüz? Kaygılı mısınız? Ruhum üzüntüden yorgun düştü ve dostunuz için artık huzur diye bir şey yok... Ama bana egemen olan o derin duyguya kendimi teslim ederek dudaklarınızdan, kalbinizden beni kavuran bir alevi çekip aldığımda benim için daha da fazlası söz konusu demek ki. Ah!. Yüzünüzün siz olmadığını asıl bu gece iyice fark ettim. Öğlende gidiyorsun, üç saat sonra göreceğim seni. Beklerken, mio dolce amor (benim tatlı sevgilim), bir milyon öpücüğü kabul et; ama sen bana öpücük verme sakın, çünkü kanımı kavuruyor öpücüklerin.

    NB

    Cemal SÜREYYA'dan Eşi ZUHAL'e
    12 Temmuz 1972
    Zuhal'im, hayat!

    Hayatımsın. Bunu bilmeni isterim. En önce bunu bilmeni. Bir de şeyi bilmeni isterim: benden yanlış yere, yok yere kuşkulanıyorsun. Sana hiçbir zaman hayınlık etmedim ben. Edemem. Kaç yıldır evliyiz, yan yanayız. Hâlâ başım dönüyor senlen, esrikim senlen, seviyorum seni. Her geçen gün daha büyük bir aşkla. N'olur, akkavak kızı, anla beni. Bu sevgimi hor görme. Kendininkine uydur, yakıştır. Bu satırları ilk evimizin altındaki kahvede yazıyorum. Ve ben seni o ilk günlerdekinden daha büyük bir tutkuyla seviyorum. Biz iki ayrı ırmak gibi ayrı yerlerden kopup geldik, kavuştuk bir noktada, yanı başımızdan küçük bir kol da alarak büyük bir nehir meydana getirdik; birlikte akıyoruz şimdi. Nicedir bu böyle. Hep de böyle olacak. Denize dökülene, ölene dek. Bizim için tek koşul mutluluk olabilir. Hiçbir şey bozamaz birliğimizi. "Üçüz, gözüz biz. " Sen de öyle düşünmüyor musun? Ne tuhaf, son bir iki ayda seni, benden biraz uzaklaştın, araya mesafeler, tedirginlikler sokuyorsun diye düşünürken, o sırada sen de aynı şeyleri düşünüyormuşsun. Bunlar aşkın halleri, aşkın zaman zaman kişinin önüne çıkardığı ezinçler, üzünçler herhalde. Bunu böyle yorumlamak gerekir. Bir de seviyorum seni. Tek dalımsın. Memo'yla birlikte, ama ondan da öncesin. Bunu böylece bilesin. Bilinmelidir bu.
    Kahvenin önünden otomobiller geçiyor. Bir tane de at arabası. Seni düşününce o atı da seviyorum. Çay içiyorum. Artık ıhlamur içeceğim. Ne yumuşak, çağrışımlı, bağışçı, düşcül şeydir ıhlamur. Evimizin önünde bir ıhlamur ağacı olsun. Sen saksıda da yetiştirebilirsin ıhlamuru. Gece yatakta Memo'yla hep seni konuştuk. Susunca seni sustuk. Uyuyunca seni uyuduk.
    Akşamları eve döneyim, kapıyı sen aç: gözlerin...
    Memo okuldan dönmüş olsun. Kaçıncı sınıfta olsun?
    Duygulu bir adamım ben. Bir film görmüştüm eskilerde; bir Fransız filmi; adı: "Jesuis un Sentimental. " O filmdeki adam gibi miyim nedir?
    Öfkem belli olur, coşkum ortaya çıkar da sevincim, üzüncüm dibe akar, orda büyür.
    Yalnız seninle güçlüyüm. Sen olmasan bir anlamım olamaz. Sev beni.
    Yaşayacağız.
    Her şeyimi sana borçluyum. Sana rastladığım sıralar yıkıntılıydım. Sen onardın beni. Tuttun elimden kaldırdın. Ben de ekmek gibi öptüm alnıma koydum seni, kutsadım.
    Aşk büyüdü, aşk!
    Sen hastanedeyken her gün yazacağım sana. Seni nice sevdiğimi anlatacağım.
    Yüzüğünden öperim

    Victor Hugo'dan Juliette Drouet'ye

    31 Aralık 1851

    Bu, zulmet ve şiddet dolu günler boyunca harikuladeydiniz, Juliette'im. Sevgi istedim, verdiniz, teşekkürler! Gizlendiğim yerlerde, sürekli tetikte beklemekle geçen gecelerin sonunda, kapımda, parmaklarınızda titreşen anahtarların sesini işittiğimde o kötülükler ve karanlıklar yok oluyordu; içeriye ışık giriyordu. Çatışmanın kesildiği demlerde yanı başımda olduğunuz o korkunç ama bir o kadar da tatlı saatleri asla unutamamalıyız. O küçük karanlık odayı, tavandan, duvarlardan sarkan o eski şeyleri, yan yana duran iki koltuğu, masanın bir köşesinde yediğimiz yemeği, getirmiş olduğunuz o soğuk tavuğu ömrümüzce unutmayalım; tatlı sohbetlerimizi, okşamalarınızı, kaygılarınızı, adanmışlığınızı hep anımsayalım. Beni sakin gördüğünüze şaşırmıştınız. Bu dinginlik nereden geliyor biliyor musunuz?
    Sizden…


    Stendhal'den Mathilde'e

    4 Ekim 1818

    Çok mutsuzum, galiba gün geçtikçe sizi daha çok seviyorum, sizse artık bana eskiden gösterdiğiniz en basit dostluğu bile göstermiyorsunuz. Aşkımın son derece çarpıcı bir kanıtı var, bu da sizinle birlikteyken içine düştüğüm, kendi kendime kızmama neden olan ama bir türlü üstesinden gelemediğim sakarlık. Salonunuza gelene kadar cesaretim yerinde ama sizi görür görmez titremeye başlıyorum. Sizi temin ederim ki, başka hiçbir kadın uzun süredir bu duyguyu uyandırmadı bende. Bu duygu öylesine mutsuz ediyor ki beni neredeyse artık sizi görmemek zorunda kalmayı ister oldum ve aldığım kararlara karşın, her gün sizin evde bulunmamak için ihtiyatlı olmayı düşünmeye ihtiyacım var.
    Yarın gidiyorum, sizi unutmaya çalışacağım, eğer elimden gelirse, ama pek başaramıyorum, çünkü yine bu akşam da sizi görme isteğine karşı koyamadım.
    Bugün, bütün gün en büyük işim ihtiyatı elden bırakmadan sizi görebilme yollarını aramak oldu.
    Sizi, yanınızdayken değil de sizden uzaktayken daha çok seviyorum. Sizden uzaktayken bana karşı hoşgörülü ve iyi olduğunuzu düşünüyorum, oysa yanınızdayken varlığınız bu tatlı hayalleri yok ediyor.

    Mustafa Kemal'den "Şerif" takma adıyla Salih Bozok'a

    "Ey Hazreti Salih;
    Seferin ilk devresindeki mecburiyeti savdık. Şimdi ikinci sefere çıkıyoruz. Bakalım Allah ne gösterecek? İnşallah dönmek nasip olursa size günlerce anlatacak hikâyelerimiz var. Suret-i muhsusada gözlerinden, validenizin ellerinden öperim. Bizim valide acaba ne âlemdedir? Maaş alabildiniz mi? Kuzum Salihciğim, Necati'ye söyle maaşımdan borçlarımı kessin. Dönüşümde borç filan dinlemem. Kim bilir ne kadar züğürt döneceğim. Ruşen beye, Mustafa Beye mahsus ihtiramlar. Kendilerine mektup yazamayışımın sebebi, adresleri nazar-ı dikkat çekicidir. Lütfi beye, Mehmet Ali'ye, Rauf, İsmail Hakkı, Derviş... Yer yok, cümleye selâm. "
    Şerif
    15 Kasım 1327 (1911)


    Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa valisine gönderdiği mektup;


    Ben ki,

    Sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Dulkadir Vilayeti’nin ve Diyarbakır’ın ve Kürdistan’ın ve Azerbaycan’ın Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve daha nice memleketlerin ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dâhi ateş saçan zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezıd Hân oğlu, Sultan Selim Hân oğlu, Sultan Süleyman Hân’ım.

    Sen ki,

    Françe vilayetinin kralı Françesko (François, Fransuva)’sun.

    Sultanların sığınma yeri olan kapıma, adamın Frankipan ile mektup gönderip, memleketinizin düşman istilâsına uğradığını, hâlen hapiste olduğunuzu bildirip, kurtulmanız hususunda bu taraftan yardım ve medet istida etmişsiniz (istemişsiniz). Her ne ki demiş iseniz benim yüksek katıma arz olunup, teferruatıyla öğrendim.

    Padişahların mağlup olması ve hapsolması tuhaf değildir. Gönlünüzü hoş tutup, hatırınızı incitmeyiniz. Bizim ulu ecdadımız, daima düşmanı kovmak ve memleketler fethetmek için seferden geri kalmamıştır. Biz dahi onların yolundan yürüyüp, her zaman memleketler ve kuvvetli kaleler fetheyleyip gece, gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Allah hayırlar müyesser eyleyip meşiyyet ve iradatı neye müteallik olmuş ise vücuda gele. (Allah hayırlar versin ve iradesi neyse o olsun.) Bunun dışındaki vaziyet ve haberleri adamınızdan sorup öğrenesiniz. Böyle bilesiniz.


    Hürrem Sultan’dan Kanuni Sultan Süleyman’a
    Sultanım, Padişahım;

    Yüzümü yere koyup, mutluluk sığınağı ayağınızın topraklarınızı öptükten sonra, benim devletimin güneşi ve saadetimin sermayesi sultanım, eğer bu ayrılık ateşine yanmış, ciğeri kebap, sinesi harap,gözleri yaş dolu, gecesi gündüzü belirsiz olan, hasret deryasına gark bi-çare, aşkınız ile müptela, Ferhat ile Mecnun'dan beter şeyda kölenizi sorarsanız; ne zamandır ki sultanımdan ayrıyım, bülbül gibi ah u feryadım dinlemeyip, ayrılığınızdan dolayı öyle bir halim var ki, Allah, kafir olan kullarına dair vermesin.
    Benim devletim, benim sultanım, özellikle, bir buçuk ay olduğu halde sizden bir haber gelmemesi yüzünden, Allah biliyor ki, hiçbir şekilde rahatlık yüzü görmeyip, gece gündüz ağlayıp, kendi hayatımdan el çekip, cihan gözüme dar oldu. Ne yapacağımı bilmeden ağlayıp gözyaşları içinde gözüm kapıları gözlerken, ol ferdü rabbü'l âlemin, âleme rahmet eden subhan-ı Yezdan, cümle âleme inayet nazarın edip, fetih haberi ve müjdeli haberlerini yetiştirdi. Ve bu haberi işitince Allah biliyor ki, benim padişahım, benim sultanım, ölmüş idim taze can buldum.
    Benim Sultanım, şehir hakkında soracak olursanız; şimdilik henüz hastalık devam etmektedir. Ancak önceki gibi değildir. İnşallah Sultanım gelince, Allah'ın inayetiyle de geçer gider. Azizlerimiz, hazan yaprağı dökülünce geçer derler.
    Benim Sultanım, sık sık mübarek mektubunuzu gönderirsiniz diye, tazarru ve iltimas ederim. Zira ki, billâh yalan değil, bir iki hafta geçip de ulak gelmezse âlem gulguleye gelir. Türlü türlü sözler söylenir. Yoksa sadece kendi nefsim için istediğimi sanmayın.


  8. #8
    Gizli Kalmış Mektuplar nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    12.242
    Konular
    2857

    Abraham Lincoln’ın oğlunun öğretmenine yazdığı mektup
    Öğrenmesi gerekli biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını, fakat şunu da öğret ona: Her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya kendini adamış bir lider vardır. Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona. Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen, kazanılan bir doların, bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret. Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı. Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona. Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını... Eğer yapabilirsen; ona kitapların mucizelerini öğret. Fakat ona; gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği zamanlar da tanı... Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona. Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi... Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmasını öğret ona. Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma. Tüm insanları dinlemesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret... Eğer yapabilirsen üzüldüğünde bile nasıl gülümseyebileceğini öğret ona. Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret. Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini... Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyata satmasını, fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret. Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret. Ona nazik davran ama onu kucaklama. Çünkü ancak ateş çeliği saflaştırır. Bırak sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun, bırak cesur olacak kadar sabrı olsun. Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır... Bu, büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsen bir bakalım... O ne kadar iyi, küçük bir insan, oğlum...

    Şef Seattle’ın 1855 yılında Kızılderili topraklarını satın almak isteyen Birleşmiş Eyaletlerin (US) sunduğu teklife olan cevabı
    ‘Gökyüzünü, Dünya gezegeninin ılıklığını nasıl alıp satabilirsiniz?’
    Bu toprağın herhangi bir parçası benim halkım için kutsaldır. Herhangi bir çam iğne yaprağı, herhangi bir kumsal, küçük ormanların buğusu, vızıldayan ve parlayan böcek, her şey benim halkımın hatıralarında ve deneyimlerinde kutsaldır. Ağaçların içinde akan özsu kızıl adamın hatıralarını taşır. ‘Beyaz adamın ölüsü yıldızların arasında dolaşmaya gittiği zaman doğduğu toprakları unutur. Bizim ölümüz asla bu harika toprağı-kızıl adamın annesi- unutmaz. Biz toprağın bir parçasıyız ve o da bizim bir parçamız. Güzel kokulu çiçekler bizim kız kardeşlerimiz; erkek hayvanlar, atlar, görkemli kartal, hepsi bizim erkek kardeşlerimiz. Kayaların dorukları, ormanın kokusu, midillinin ve insanın yaşamsal enerjisi, hepsi sadece bir aileye aittir.
    ‘Böylece, Washington’daki büyük Şef bizim topraklarımızı almak istediğini söyledi. Bizden çok şey istiyor. Büyük Şef bize, bizim kendi aramızda rahatça yaşayabileceğimiz bir yer ayıracağını söyledi. O bizim babamız ve biz de onun çocukları olacağız. Eğer bu böyleyse, biz onun teklifini bizim toprağımızı satın almak olarak değerlendireceğiz. Fakat böyle bir alım, bu toprak bizim için kutsal olduğu için kolay olmayacaktır. ‘ Irmaklardan ve derelerden akan temiz, arı ve aydınlık su sadece su değil bizim atalarımızın kanıdır. Eğer biz size bu toprağı satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlamak zorunda olacaksınız ve çocuklarınıza da bunu hatırlatmak zorundasınız ve göllerin yüzeyindeki herhangi bir spektral veya izgesel yansıma benim halkımın yaşamındaki olayları ve evreleri hatırlatır. Suların gürlemesi veya kükremesi bizim atalarımızın sesidir. Bizim susuzluğumuzu dindiren, söndüren ırmaklar bizim erkek kardeşlerimizdir. Onlar bizim kanolarımızı ve çocuklarımızı taşırlar. Eğer biz toprağımızı size satarsak, ırmakların bizim erkek kardeşlerimiz olduğunu hatırlamak ve çocuklarınıza öğretmek zorundasınız. Dolayısıyla bizim erkek kardeşlerimiz sizin de erkek kardeşleriniz olacak ve ırmaklara aynen nasıl bir erkek kardeşe sevgi ve düşkünlük hissediyorsanız, onlara da aynısını hissetmeli ve o değeri vermelisiniz. ‘ Biz, beyaz adamın bizim var oluş yolumuzu veya şeklimizi anlamadığını biliyoruz. Onun için, bir parça toprak herhangi bir parça topraktan hiç farklı değildir. O gece gelen ve topraktan ihtiyacı olan her şeyi alan bir yabancıdır. Toprak onun kız kardeşi değil, düşmanıdır. O toprağı boyunduruğu altına aldıktan ve zapt ettikten sonra başka bir yer aramak için gider. O gerisinde ailesinin mezarını bırakır ve önemsemez. O, toprağın çocuklarına el koyar ve önemsemez. O ailesinin mezarını ve çocuklarının mirasını unutur. O annesine (yeryüzünü veya dünya gezegenini) ve erkek kardeşine (gökyüzü) alınıp satılan koyun derileri veya değersiz, parlak boncuklarmış gibi davranır. Onun iştahı, gerisinde bir çöl bırakarak toprağın suyunu emecektir.’
    Ben bunu anlamıyorum. Bizim var olma şeklimiz sizinkinden tamamen farklıdır. Şehirlerinizin görüntüsü kızıl adamın gözlerini yorar. Belki de bu kızıl adamın vahşi olmasından ve hiçbir şeyi anlamamasındandır. ‘ Beyaz adamın şehirlerinde, sessizliğin olduğu tek bir yer bile yoktur. İlkbaharda yaprakların hışırtısının ve böcek kanatlarının vızıltısının işitilebileceği tek bir yer. Belki ben bu yüzden bir vahşiyim ve anlayamıyorum. ‘Gürültü sadece kulakları gücendirmeye hizmet eder. Bu yaşam nasıldır ki insan baykuşun yalnız cıvıltısını veya gece bataklıkların sınırları üzerindeki kurbağaların vıraklarını duyamaz? İndian (Kızılderili) gölün suları üzerinde rüzgârın sıyırıp geçerken yumuşak hışırtısını veya gün ortası yağan yağmurun arındırdığı veya çam iğne yapraklarının parfümüyle kokulandırılmış esintinin güzel kokusunu tercih eder. ‘ Hava kızıl adam için çok değerlidir çünkü herkese güç verir. Hayvanlar, ağaçlar, İnsan, hepsi aynı havayı solur. Beyaz adam soluduğu havaya değer verir gibi gözükmez. Bozulan, çürüyen bir ceset gibi, kötü kokuya karşı duyarsızdır. Fakat biz toprağımızı size satarsak, siz hatırlamak zorundasınız ki hava bizim için çok değerlidir. Çünkü hava yaşamı ona bağlı olan her şeyin içine kendi (havanın) içindeki ruhları ve canları üfler. Büyükbabalarımızın ilk ağlamalarındaki aldıkları nefesle son nefeslerindeki aldıkları aynıdır.’Eğer biz toprağımızı size satarsak, onu kutsal bir yer olarak ayrı tutmak zorundasınız ve öyle bir yer olmalı ki, beyaz adam bile orman çiçeklerinden kokulanmış esintiyi içine çekmeye gidebilmelidir.
    Böylece bizim toprağımızı satın almak için yaptığınız teklifi düşüneceğiz. Eğer kabul etmeye karar verirsek bir şartım olacak: beyaz adam bu toprağın hayvanlarına kendi erkek kardeşleriymiş gibi muamele etmek zorunda olacaktır. ‘ Ben bir vahşiyim ve başka bir yol bilmiyorum. Büyük çayırlarda, bozkırlarda beyaz adam tarafından hareket halinde olan bir trenden vurularak bırakılmış binlerce çürüyen bufalolar gördüm. Ben bir vahşiyim ve bizim sadece hayatta kalabilmek için avladığımız bufalonun, duman çıkartan bir demir attan daha önemli olmasını anlamıyorum.’ Havyanlar olmadan insana ne olacak? Eğer hayvanlar yok olursa, insan ruhsal yalnızlıkta ölebilir. Çünkü hayvanlara olan her şey insanı etkileyebilir. Her şey ilişkilidir. ‘ Üzerinde yürüdükleri yeryüzünün bizim atalarımızın küllerini sembolize ettiğini çocuklarınıza öğretmek zorundasınız. Toprağa saygı duymaları için onlara toprağın bütün türlerin yaşamları boyunca zengin olduğunu öğretmelisiniz. Biz kendimizin kilerine ne öğretiyorsak, sizde sizinkilere öğretmelisiniz: Yeryüzü bizim annemizdir. İnsan toprağa tükürdüğü zaman kendi üzerine tükürmektedir.
    ‘ Emin olduğumuz bir tek şey var: Toprak beyaz adama ait değildir; beyaz adam toprağa aittir. Biz buna eminiz. Bütün her şey bir aileyi birbirine bağlayan kan gibi ilişkilidir. Her şey ortaktır.’ Toprağa zarar veren ne varsa toprağın çocuklarına da zarar verir. İnsan yaşam ağının omurgası değildir. O sadece ipliklerden biridir. Bu ağa ne yaparsa kendine yapmış olur. Allah’ın eşlik ettiği ve onunla bir arkadaş gibi konuşan beyaz adam bile bu bilinen kaderden kaçamaz. Belki, her şeye rağmen bizler kardeşiz. Bunu göreceğiz. Bildiğimiz bir şey var oda belki beyaz adam bir gün keşfeder: Bizim Tanrımız aynı Tanrıdır. Bugün Ona sadece siz sahipsiniz diye düşünebilirsiniz, aynen toprağa sahip olmak istediğiniz gibi fakat yapamazsınız. O Tanrıdır ve O’nun merhameti ve şefkati hem beyaz adam hem de kızıl dereli adam için aynıdır. Bu toprak O’nun sevdiği, değer verdiğidir ve ona zarar veren onun Yaratıcısını küçümsemektedir. Beyazlarda bir gün ölecek, yok olacaklardır; belki bütün kabilelerden daha önce. Yatağınızı zehirleyin, kirletin ve bir gece kendi dışkınızın ortasında boğulacaksınız.’ Ama size göre, siz yükseklerde sizi buraya getiren Tanrının aydınlığında parlayacaksınız ve imtiyazlı olarak size toprağın ve kızıl derilinin üzerinde otorite kurma ihsanı eylediği fikrindesiniz. En son bufalo çürüdüğünde, vahşi atlar evcilleştiğinde, ormanların gizli köşeleri birçok beyaz adamın teriyle istila edildiğinde ve parlayan tepelerim görüntüsü konuşma hatları tarafından engellendiğinde ne olacağını anlamadığımız ve bilmediğimiz için bu kader bize sırdır. Çalılık ve fundalıklar nerededir? Onlar kayboldular. Kartal nerededir. O kayboldu. Yaşamın sonu ve hayatta kalmanın başlangıcı’ ‘ İnsandaki olgunluk ve insanlığın ne kadarı vahşi olarak değerlendirilmektedir?’ Bu özellikler belki neye mal olursa olsun, hükmetmenin körlüğü ile çılgınlaştığı zaman medeni insan için diğer insanlara göre eksiklik değildir. ‘ Toprak Ana bir Çin dükkânındaki süslü fillere karşı koymayabilir.’

    Fazıl Say’ın annesinden haber ajanslarına
    Fazıl Say Ankara Konservatuarı mezunu olarak, 17 yaşında Almanya’ya gitti. Türkiye’de öylesine iyi yetişmiş olmalı ki, gider gitmez konserler vermeye başladı. Gerçi konser sayısı azdı ama her konseri Alman basını tarafından izleniyordu. O dönemde değerli müzik eleştirmenleri bir Türk çocuğu hakkında, sahneye suçluymuş gibi sıkılarak geldiğini, ama piyanonun başına oturduğu zaman bir volkan gibi patladığını yazıyorlardı.
    Müziği şaşırtıcı ölçüde beğenilen sanatçıların konserinden sonra müzik eleştirmenleri ve gazeteciler kulise gelerek röportaj yapıyorlar. O dönemde Alman basını Fazıl Say’a “Türkiye’de konservatuar var mı?”, Kadınlarınız örtünüyor mu?”, “ Böyle geri kalmış bir ülkeden sen nasıl yetiştin? vb... şeklinde sorular yöneltirlerdi. Fazıl Say Türkiye’in zannettikleri gibi ortaçağ karanlığında olmadığını anlatırdı ama bu sorulardan bayağı rahatsız olurdu. Bir keresinde bir Alman gazetecisi, “Bir Türk sanatçısı olarak müziğini beslemeyen bir ülkede nasıl yaşıyorsun? “ diye sormuş, Fazıl Say da onu “Alman olarak Almanya’da yaşamaktan iyidir.” diyerek. terslemişti.
    25 yaşına geldiğinde artık sadece Avrupa’ya değil, dünyaya kendini kabul ettirme yoluna girmişti. O yıllarda bana “Hakkımda yılda 500 kadar yazı çıkıyor. Bunların içinde 10 tane kadar olumsuz yazı olabiliyor.” demişti. Bu dönemde dünyanın en ünlü müzik eleştirmenleri “Fazıl Say dahidir”, “Fazıl Say Mozartır.”şeklinde değerlendirmeler yapıyor, Fazıl Say’ı ilk önce dünyaya sunmuş olma yarışına giriyorlardı. Bu tür yazılar, gazetelere ve televizyonlara bir Türk piyanistinin başarısı başlığı ile yansıyordu. Yani artık, çeşitli dünya ülkelerinde yaşayan pek çok insan Fazıl Say’ın Türk olduğunu biliyor. Fazıl Say’la Türkiye’ye ısınıyor, ilgi duyuyordu.
    Fazıl Say’dan dinlediğime göre, 2000’li yılların başlarında Amerika’da verdiği bir konserden sonra Beyaz Saray’dan bir yetkili kulise gelmiş. Kendisi Nazi kampından kaçarak kurtulan ve çektiklerini anlatan kitabı Amerikada best seller olan bir yazar. Fazıl’a “ Biz yahudi lobisi olarak Türkiye’nin AB’ye girmesini destekleyeceğiz ama sen de bize yardımcı olacaksın” demiş. Sevgili oğlum bu teklife cevap bile verememiş. Nasıl cevap verebilsin? Kendisi siyasetçi değil ki, diplomat değil ki... Genç bir sanatçı...
    Gerçi müziği ve söyleşileri dünya TV’leri, gazeteleri tarafından izleniyor, haberleri dünyaya yayılıyordu ama ülke yöneticilerimizin Fazıl Say’dan haberi yok gibiydi. Halbuki onun önemli konserlerinde, bir çok ülkenin TV’leri, yazılı basını kuliste olurdu, Fransa’da Pazar günleri 5 milyon satan Figaro dergisi, saygın Newyork Times gazetesi bile orada olurdu... Bizim yazılı ve görsel basından kimse olmazdı. Olsaydı Amerika’da Fazıl Say’a iletilen lobi önerisi ve benzerleri, ülkede duyulabilirdi.. Belki ülkeyi yönetenler, Konsolosluk veya Elçiligimizden bir diplomatımızı danışman olarak Fazıl Say’ın yanına gönderebilirdi. Amerikadaki yahudi topluluğu ile birlikte lobi çalışmaları yapmak ülke yararınaysa, Fazıl Say da bir yanlış yapmaktan korkmadan basına açıklamalar yapabilir, belkide o genç yaşında bile, bu konuda bir misyon üstlenebilirdi... Örneğin Ermeni soykırımı iddialarının siyasetçiler değil, tarihçiler tarafından değerlendirilmesi gerektiğini savunabilirdi. Hem de tüm ülkelere duyuruncaya kadar... Olmadı... Sonuç olarak, biz Fazıl Say’ı kendi kültür elçimiz yapamadık. Bugün Avrupa Birligi Fazıl Say`ı Avrupa ülkeleri Kültür Elçisi (Ambassador) olarak seçmiş bulunuyor..
    Dünya’ya malolmuş ünlü besteciler listesinde ülkeyi yönetenlerle sorun yaşamış olanlar da var. Örneğin Beethoven, 3. senfonisini önce Napolyon’a adamış, sonra Napolyon’un demokrasiden geri adım atmasını eleştirerek senfonisinin adını değiştirmiş. Beethoven’in bu davranşına karşı Napolyon’un tepkisinin ne olduğunu gösteren bilgiler bile yok elimizde... Ama Bethoven’in bu protestosu nedeniyle, senfoniyi her dinlediğimizde, Napolyon’u imparatorluk sevdası olan bir general olarak hatırlıyoruz... Bu 300 yıldır böyle...
    Çağdaş İtalyan besteci Michelangelo da, 2. Dünya Savaşı sırasında bir olay yaşamış... Savaş sırasında faşist militanlar bir gün evine gelmiş ve yaptığı müziği uygun bulmayarak piyanosunu parçalamışlar. Michelangelo için müzik yaşam demek... Piyanosunun parçalanması ise ortaçağ karanlığı falan değil, barbarlık... “Barbarlar, barbarlar” diye haykırmış ve derhal ülkesini terketmiş. Öyle bir terkediş ki, Vatikan’daki bir konsere giderken, ülkesinin üstünden bile geçmek istemediğini söyleyerek, uçağın yolunu değiştirtmiş.
    Michelangelo ülkesini terk ettikten sonra çalışmalarına devam etti. Konserleri dünya ülkelerinde olağanüstü ilgi gördü. Müzik severler onu canlı izleyebilmek için adeta çırpınıyorlardı.. Oğlumu bir baba gibi, hem maddi hem manevi açıdan destekleyen dostumuz Mordo Dinar’dan, Michelangelo konserine bilet alabilmek için 3 yıl uğraştığını duymuştum. Michelangelo’yu dinlemiş olmakla bayağı övünüyordu.
    Diğer taraftan Michelangelo’nun ülkesini böyle protesto etmesi, İtalya’ya prestij kaybettirdi. Çünkü çağdaş dünya, sanata ve sanatçılara saygı göstermeyen ülkeleri ilkel buluyor, küçük görüyor. Bu nedenle sonradan devlet adamları, başbakanlar, bakanlar, defalarca Michelangelo’nun ayağına kadar giderek özür dileyip, onu terkettiği ülkesine döndürmek için uğraştılar... Ama döndüremediler. Michelangelo, kendisi gibi değerli bir sanatçıya sahip olma şerefini İtalya’ya vermedi.
    400 yıllık müzik tarihinde Fazıl Say gibi kendi ülkesinde bozuk para gibi harcanan başka bir besteci daha yok. Ülkesi hakkındaki kaygılarını dile getiren 1-2 basın açıklaması yapması nedeniyle ülkesinden kovulan, dava açılan, hedef gösterilen, tehdit edilen, Fazıl Say’dan başka dünyaya malolmuş besteci tarihte yok...
    Michelangelo’nun ölümü üzerinden henüz 15-20 yıl geçti. Dünya değişmedi, yine aynı. Çağdaş ülkeler sanat ve sanatçıya yapılan saygısız davranışları yine affetmeyecekler, yine ilkel bulacaklar, yine küçük görecekler.
    Görülen o ki, Fazıl Say’a reva görülen davranışların yavaş yavaş dünyada duyulması, ülkemizin ortaçağ karanlığına yöneldiğinin kanıtı olacak.
    İtiraf edeyim ki, AKP hükümetinin Elçiliklerimiz eliyle yurtdışında dağıtılmak üzere hazırlattığı 2008 takviminin Mayıs ayı sayfasında Fazıl Say’ın fotoğrafını görünce memnun oldum. Çünkü ülkeler kendi topraklarında yetişen değerli kişileriyle övünür, onların büstünü yapar, fotoğraflarını duvarlara asar, takvim sayfalarına yerleştirir.
    Fazıl Say 1990 yılından beri yurtdışında olağanüstü bir sanatçı olarak takdir ediliyor, saygı görüyor. Bu güne kadar hükümetler geldi geçti. Her hükümet zamanında, bakanlar, başbakanlar, cumhurbaşkanları, genelkurmay başkanları, kendisini dinlemek için konserlerine geldiler. Konserden sonra ülkesi için övünç kaynağı olduğunu ifade ettiler ama daha önce hiçbir hükümet, AKP hükümeti gibi fotoğrafını takvime basarak, Fazıl Say’la övündüğünü dış dünyaya ilan etmemişti. Doğrusu, böyle güzelce Fazıl Say’a sahip çıkılmamıştı.
    Şimdi, son haftalarda yurt içinde Fazıl Say’a yöneltilen yakışıksız tutumlara bakıyor, bunların bir an önce sonlanması için, o takvimlerin AKP hükümeti eliyle, ülke içinde de dağıtılmasını diliyorum. 23.03.2003

  9. #9
    Gizli Kalmış Mektuplar nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    12.242
    Konular
    2857

    Sıgmund Freud’dan Martha Bernays’e

    Sevgili canım, benim aşkımın tüm ulviliğini ne yazık ki yoksulluğumun tüm disiplinsizliğini, ancak senin davranışlarından sonra anlayabileceğim. Bunu çok iyi biliyorum. Bunun ne derece önemli olduğunu idrak etmeye devam ediyorum. Bu küçük güzel kutu ve o hayranlık duyulası fotoğraf karşımda olmasaydı yaşananların sadece birer düş olduğunu zannedecek ve gözlerimi açmaktan korkacaktım. Fakat arkadaşlarım bunun bir gerçek olduğunu söylüyorlar. Bunun gerçek olması gerekir. Martha benimdir. Herkesin kendisinden hayranlıkla söz ettiği bu genç kız ilk karşılaşmamızdan itibaren tüm karşı koymalarıma rağmen kalbimi çaldı. Oysa ben tam olarak kendime güvenemiyorum. Kur yapmaktan çekiniyordum, o bana gelip bendeki değeri, bana özgü değerlere dönüştürdü, bana yeni bir umut en çok ihtiyaç duyduğum bir zamanda çalışmak için taze bir güç bahşetti.
    Benim biricik sevgilim, sen yeniden döndüğünde o cana yakın varlığınla beni tedirgin eden beceriksizliği ve çekingenliği yenmiş olacağım, o minnacık güzel odamızda yeniden baş başa kalacağız; sen koltuğa oturmuş ve ben ayaklarımı yuvarlak tabureye uzatmış olarak...
    Ne güneşin batışından konuşacağız ne sabahın oluşundan... O can sıkıcı endişelerin yolculukların gündem oluşturmayacak kaygıların artık bizi ayıramayacağı dönemden konuşacağız.
    İşte bugün de bitti, kâğıdımda hiç boş yer kalmadı, gene de seninle gevezelik etme arzumun önüne geçemiyorum. Hoşçakal ve bu zavallı adamı ne kadar mutlu ettiğini unutma.


    Senin Sigmund un



    Nazım’dan Piraye’ye


    Sevgili!
    Bütün bir uykusuz geçen geceden sonra sana bu mektubu sabah sabah yazıyorum. Oğlumla beraber çıkarıp gönderdiğiniz resim uyutmadı beni. Niçin uyutmadı? Neden uyutmadı? Bu niçine nedene cevap vermek için baştanbaşa bir şiir kitabı yazmak lazım. O kitap günün birinde yazılacaktır. Şimdi muhakkak olan bir şey varsa bütün bir gece uyumadığımdır.
    Bana aşk mektubu gönder diyorsun şimdiye kadar gönderdiklerimin çoğu neydi zaten. Sen benim gözlerimin içine bakarak bir kere olsun seni seviyorum dememişsindir. Ben her yerde her zaman yıldızlı bir denizin üstünde çam agaçlı bir balkonda olsun, karanlık yalnız senin gözlerinin ışıltısını gördüğüm ılık bir odada, bir hapishanenin görüşme yerinde olsun, mektupla olsun, mektupsuz olsun, nesirle olsun şiirle olsun, içimden her gelişte sana seni seviyorum demişimdir. Ben aşk mektubu yazmasını beceremedim sen yazda bana model olsun diyorsun. Buranın ölçüsüyle böyle bir mektup için üç sene yatılır billahi. Zati sen benden daha iyi şairsin, sen benden çok daha derinsin yavrum. Ben belki daha sanatkârım.
    Benden emin olmam beni öyle bahtiyar öyle mağrur kıldı ki; Bir binbir gece şehrinin altın kakmalı kapılarından muzaffer girmiş bir eski kahramanı gibi hissediyorum kendimi…
    Nazım



    Abidin Dino’dan Güzin Dino’ya

    Sevgilim,
    Penceremden, otelinden çıkıp koskoca valizini taşımanı seyrettim. Çabuk dön! Sevmenin de iniş çıkışları var. Hastabakıcı bugün hastalık tabelama bu duygumun derecesini çizdiye, doktor korkacaktır. Sabah komşu binada göğsüme baktılar. İyiyim. Babacan bir doktor yeşil ışık yaktı ameliyata, yine de analizlerin sonucunu beklemeliymişiz. Kaç gün? Bilmiyorum. Saat 2' de Londra ile konuştum. Monica evde idi. Octavio gidememiş, film ile ilgili kişilerin seyahatte olduğunu tellemişler. Kızmış, Londra'ya dönmüş, Monica'ya. Octavia'nın borcunu unutmamasını hatırlattım. Haber gelmezse yazar ya da telefon ederim.
    Ne iğne ne hap, ilaçların ilacı sensin. Sanırım en önemlisi, damla damla sevgili gözlerin. İyileşeceksem onlar iyileştirecek.
    Not: Tam zarfı kapatacaktım. Mm. Dessanis midir, Dessis midir, adını belleyemedim, ressam akademi müdürünün karısı geldi. Çok hoş bir bayan. Gitmiş olmana üzüldü, yarın kocası gelecek. Birkaç gün için gidecekler, gelecek hafta sonunda dönecekler.
    Ben de biraz sonra gazete alacağım. Tam bunları yazarken, iğne, termometre, kahvaltı geldi, paldır küldür maça hazırlıyorlar, işin ucunda senin olman, hepsinden etkili. Piyes iyi gidiyor.
    abidin
    Montpellier,3 Şubat 1967



    Güzin’den Abidin Dino’ya


    Sevgilim
    Masamın başında penceremin önünden yazıyorum sana, şimdi Ferit buradaydı, Çarşamba onlara yemeğe gideceğim. Simone bu akşam St. Cere'ye gidiyor, sabah Secuirite Social'e gittim, benim reçeteleri vermeleri için, gene, senin Carte de Sejours'un lazım, onu bana hemen yolla, iki günde ben de sana yollarım, fotokopi istemiyorlar.
    Bu sabah, senden mektup yoktu, Octavio'nun çeki de, acaba sen doğru bankaya mı yolladın? Almanya'dan resimlerin parası geldi, senin bankana yatırdım mektubu; benim imzamla oluyormuş. Yarın vergi declarationu için gideceğim, şimdilik hep böyle işlerle meşgulüm, hizmetçiyi şimdilik tutacağım ev biraz temizlensin, sonra vazgeçerim,80 frank ayda. Ev bildiğin gibi hoş fakat sensiz.
    M.Demoisoin selam söyledi sana. Bir iki güne kadar muntazam çalışmaya gayret edeceğim. Sana gelecek hafta Françoise Hugo gelecek, önce telefon edecek. Cecile'de gelecek buraya dönmeden. Mmm.Yvonne (bakkal) da seni sordu.
    Ben seni düşünüp seni konuşmaktan başka bir şey yapamıyorum ciddi.
    Çok öperim.
    Güzin
    3 Nisan1967



    Beethoven’den Ölümsüz Sevgilisine

    Ezeli yârim,
    Yataktayken bile düşüncelerim üzerinize üşüşüyor. Kimileyin sevinçle, kimileyin hüzünle. Yazgı'nın dualarımızı işitmesini bekliyorum. Bu hayata göğüs gerebilmem için ya tümüyle sizinle birlikte olmalıyım ya da sizi hiç görmemeliyim. Evet, kollarınıza uçup göğsünüzde gerçek barınağımı bulduğumu söyleyene ve kollarınız arasında ruhumu kutsal ruhlar âleminde savrulmaya bırakana dek yaban ellerde bir avare olma azmindeyim.
    Heyhat, ne yazık ki bu böyle olmak zorunda. Dinginliğe ereceksiniz, size olan sadakatimden emin olduğunuzda bu dinginliğiniz daha da büyüyecek.
    Şunu iyice bilmelisiniz ki sizden gayri hiçbir kadın bu yüreğin sahibi olamaz. Asla asla!
    Ah Tanrım, insan böylesine değerli bir kadınla neden hicranı yaşamak zorunda! Şu anda Viyana'daki yaşamım sefilce. Aşkınız beni fanilerin hem en mutlusu hem de en mutsuzu kıldı.
    Bu yaşta, artık hayatımda bir düzene ve dengeye gereksinim duyuyorum. Yaşamakta olduğumuz ilişkide bu iki duygu bir arada olabilir mi?
    Meleğim, az önce postanın gideceğini duydum. Dolayısıyla bu mektubun eline hemen ulaşabilmesi için burada kesmem gerekiyor.
    Sakin olun. Beni sevin. Bugün... dün... ne göz yaşartıcı bir özlem size duyduğum... size... siz... hayatım her şeyim... size en içten dileklerimi sunuyorum.
    Ah n'olur beni sevmeye devam edin, bu aşığınızın sadık yüreğini kesinlikle yanlış değerlendirmeyin.
    Hep sizin
    Hep benim
    Hep ikimizin


    Ludvig van Beethoven


    I.Abdülhamid’den Ruhşah’a
    Fesüphanallah! Ben kulun siz efendime bu kadar kavuşmayı arzularken benim üzüntüme, elem ve kederime ve perişan halime, derman ve açılmış yarama merhem olursun diye sizden umut beklerken, geceleri yatağıma gelmemenizin sebebi ne olabilir? Ama Allah hakkı için benim ızdırabımı dindirir. Sen bana bu anımda merhamet etmezsen kim merhamet eder. Vallahi bu halimle her gece sabahlarım, bu gece de böyle sabahlamam hak değil. Bu bir iki gecedir gelirsiniz diye beklerken, senin böyle yapmana Allah razı olmaz. Bu gece de bana gelmezsen bilirim ki, bana karşı sevgin yok. Benim bu halimi gören, düşmanım bile olsa bana merhamet eder. Akşam sabah gelip bir anlık oturman iş değildir. Kulun gelir, beni istemiyor musun diyerek, sabaha kadar ayağına yüzünü sürerdi. Benim sana olan bu halimi de Allah bilir. Eğer dünyada ömrüm tamam olsa, ölsem dahi seni düşünürüm. Vallahi sümme billahi halim çok kötü oluyor. Sen de böyle ettikçe, billahi ölüm bana daha hayırlı geliyor.
    Ruhşah'ım Hamid'in sana kurban olsun. Mahlûkatı ve âlemi yaratan Allah, bir kusur ile insanı azap eylemez. Efendim sana bağlanmış bir köleyim. İster döv, istersen öldür. Bu gece gelmen lazımdır; aksi halde vallahi hastalanmama belki de ölümüme sebeb olursun. Ayağın altına yüzümü, gözümü sürerek rica ediyorum. Allah için kendimi durduramıyorum.
    Abdülhamid Ruhşah'ına kul kurban olsun. Bir kusur ile beni unutma. Benim vücudum toprak oluncaya, ölünceye kadar senden vazgeçersem, Allah bana layık olduğumu versin.
    Efendim; gideyim, belki beni götür diye buyurursun diyorum, ama sen bana götür demiyorsun. İnşallah-u Teala ömrümüz oldukça birbirimizin oluruz. Canım efendim, ben ayağına yüzümü sürerek senden rica ediyorum.
    Efendim, Hamid sana kurban olsun. Bu gece gelirseniz, bu kulunuzu ihya edersiniz. Billahi sabretmeye mecalim kalmadı. Hem onun başlangıç gecesidir, kerem senindir. Bu gece kendimi güç zaptettim. Ayağını öpeyim efendim, Allah_u Teala aşkına beni bu gece mahzun eyleme. Sana kul ve kurban olayım efendim.
    Abdülhamid



    Dünyanın İlk Aşk mektubu
    Philadelphia Üniversitesi profesörlerinden Hilprecht, 1889 1900 yılları arasında Mezopotamya'nın Niffer Vadisi'nde bir kazı yaptı. Bu arada topraktan çıkarılan önemli bir vesika, içeriğinin ne olduğu bilinmeyen çivi yazısı ile yazılmış diğer binlerce levha ile birlikte, kazı yapılan yerin sahibi olan Osmanlı Hükümeti'ne teslim edildi. 70 bin levhanın içine sıkışmış bulunan bu tarihi vesika; 58 yıl sonra, dünyaca ünlü Sümerolog Muazzez Çığ ve Hatice Kızılay tarafından ele alındı. Bu taş levha üzerindeki yazının ne anlam içerdiği çözülünce, uzmanlar hayretler içinde kaldılar. Çünkü bu taş levha, dünyanın ilk aşk mektubuydu. Hem de Sümer Medeniyeti'nin en büyük kral ve kraliçesinin aşkını anlatan bir mektup.
    Milattan önce 2300 2500 yılları arasında Mezopotamya'da yaşayan ve şahane bir güzelliğe sahip olan Enlil adında Sümerli bir rahibe, Kral Su-Sin'e âşıktı. Sümerlilerin yeni sene bayramında, tesadüfen kralın gözüne çarparak onunla evlenmeğe muvaffak oldu. Evlendiği gün de aşk ateşi ile sevgilisi krala bir şiir yazdı. Gerçek sevginin sembolü olan şiir sarayda o kadar beğenildi ki, daha sonra o devrin en ünlü musiki üstatları tarafından bestelendi ve kısa zamanda halk arasına kadar yayılarak ebedileşti. Aşkını taşlara kazıtan güzel rahibe Enlil mektubunda şöyle yazıyor:

    Güveyi, kalbimin sevgilisi,
    Senin güzelliğin fazladır, bal gibi tatlı
    Beni büyüledin,
    Senin önünde titreyerek durayım,
    Güveyi, seni okşayayım,
    Benim kıymetli okşayışım baldan hoştur,
    Bağışla bana okşayışlarını,
    Benim beyim Tanrım,
    Benim beyim baygınlığım,
    Enlil'in kalbini memnun eden Su-Sin'im,
    Bağışla bana okşayışlarını.
    Güzel bir rahibenin 4500 sene önce bir krala çivi yazısıyla yazdığı dünyanın ilk aşk mektubu, İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunmaktadır.

    Gustave Flaubert’den Loise Colet'ye

    24 Nisan 1852
    Yakınan ve bezginlik yüklü mektubuna daha önce yanıt veremeyişimin nedeni büyük bir çalışma krizine girmiş olmamdır. Dün değil evvelki gün saat sabahın 5'inde, dün de 3'te yattım; geçen Pazartesinden beri her şeyi bir yana bıraktım ve çalışmayı ilerletememekten sıkkın bir halde, harıl harıl yalnızca Bovary'ciğimle ilgilendim. Şimdi de şu benim baloya geldim, ona da pazartesi başlayacağım. Beni gördüğünden bu yana dolu dolu yirmi beş sayfa yazdım (altı haftada yirmi beş sayfa), kolay olmadı, akşam yazdıklarımı Bouilhet'ye okuyacağım. Bunlar üstünde o kadar çalıştım, o kadar değişiklik yaptım, bunları öyle işledim ki, şimdi artık hiçbir şey anlamaz duruma geldim.
    Bezginliklerinden söz ediyorsun bana: Sen bir de benimkileri görebilseydin!(...) Çetin bir yaşam sürüyorum, dış dünyanın her türlü sevincinden yoksun bir yaşam, hiçbir dayanağım da yok, bir çeşit sürekli öfke dışında; bu öfke zaman zaman yeterince güçlü olamıyor, ama hep var. İşimi çılgıncasına ve sapıkçasına seviyorum, tıpkı bir çilecinin çile doldurmak için sarındığı o at kılı kuşağını sevmesi gibi. Kimi kez, kendimi yetersiz bulduğumda, istediğimi anlatamadığımda, uzun uzun bir şeyler çiziktirdiğimde bir tek tümce bile kuramadığımı fark ediyorum, divanın üstüne çöküyor, şaşkın bir halde içimdeki bir sıkıntı bataklığında böylece kalakalıyorum.
    Kendimden nefret ediyorum, büyük sıkıntının ardından, soluğumu kesen o gurur çılgınlığıyla suçluyorum kendimi. On beş dakika sonra her şey değişiyor; kalbim sevinçten küt küt atıyor. Geçen Çarşamba kalkıp mendilimi almak zorunda kaldım; yaşlar yanağımdan aşağıya süzülüyordu. Yazarken duygulanmıştım, hem kendi düşüncelerimden doğan heyecanın, hem bunu yansıtan tümcenin, hem de onu bulmuş olmanın verdiği hoşnutluğun tadını çıkarıyordum büyük bir zevkle. (...).
    Gustave

    Nazım Hikmet'den Kemal Sülker'e

    17.2.944 Bursa

    Kardeşim,
    Mektubunuzu aldım, mektubunuz demek sıhhat haberiniz demektir, çoktandır ondan habersizdim, haber almış olunca sevindim................................ ..................................
    Çıkarmak istediğiniz öteki kitap hakkında - Malzeme bakımından - size hiç bir faydam dokunmayacak. Çünkü hakkımda iyi, kötü yazılan şeyleri toplamağı, biriktirmeği şimdiye kadar akıl etmedim, bundan sonra da akıl edeceğim yok galiba... Ne yalan söyliyeyim, beni, yazıcı olarak, muayyen durumları olan profesyonel münekkitlerin, yazıcıların hakkımdaki fikirlerinden ziyade, okuyucu kütlemin tenkitleri ilgilendirir. Onların fikirlerini alabilseydim, onlar yazsalardı bu yazıları toplardım, biriktirirdim ve elbette ki bizim kafaları dört köşe profesyonellerimizden çok daha bana terbiye edici, yol gösterici faydaları dokunmuş olurdu. Bununla münekkidin rolünü inkâr ediyorum sanmayın. Bilâkis münekkide, ama meselâ Nurullah Ataca, yahud Peyami Safaya değil, münekkide, hatta isterse sosyal bakımdan düşman safında olan, sahici münekkide her yazıcının elbette ki ihtiyacı vardır.
    Müsveddeleri bir kere de bana göstermek iyiliğinde bulunacağınızı söylüyorsunuz. Buna pek sevindim. şundan dolayı ki, hakkımda yazılmış bir kitapta beni en çok ilgilendiren şey, şahsım hakkında düşünceler değil, inandığım şeylerin doğru verilmiş olmasıdır.
    Günler geçiyor. Hayattan memnunum, zaten ondan hiç bir vakit şikâyetçi olmadım. Hayattan korkmuyorum ki şikâyetçi olayım ve ondan ümidimi kendim için ve kendimden önce insanlarım, sevgilerim için hiç bir zaman kesmiş değilim ki şikâyet edeyim.
    Gözlerinden öperim kardeşim. Sıhhatli, ümitli ve iyimser olmanızı dilerim.
    Nâzım Hikmet

    Bedri Rahmi’den Eren’e
    Canulim.
    Mutluluk bir resim gibidir. Onun tadına varabilmek için biraz uzaklaşman gerekir!! Çok yakındaysan, her şeyi iyi göremezsin. Ne kadar da mutluyduk demeye ne kadar da mutluyuz demekten daha fazla alışığız. Mutluluk rakı gibidir!! İçer içmez tadı anlaşılmaz. Şarkılar biraz sonra söylemeye başlanır!!Çok küçücükken, sokaklara veya camların üstüne düşen yağmur damlacıklarını seyretmeyi çıldırasıya severdim. Yirmi senelik bir zamanımı harcadım ben bu ağır başlı zevkin adını: mutluluk koyabilmek için!!
    Canulim... Mutluluk adını verdiğimiz kuşun varlığını, odalarımızda biz seninle hisseder olmuştuk. Fakat beni birkaç zaman yalnız başıma bırakman, bana ikimizle dopdolu bu havanın şimdi nasıl beni çılgın bir arzuyla yakışını, bizim alçakgönüllü yuvamızın nasıl da adına mutluluk denen bir özsuyla ağzına kadar çatlayasıya dopdolu olduğunu bana çok daha iyi bir şekilde gösterdi. Canuli... Mamuli... Yine senin Becişinin çenesi düştü. Dışarıda hala sakin sakin yağmur yağıyor. Ben de seni çılgınlar gibi seviyor ve arzuluyorum...
    Bedri Rahmi


    Paulo Coelho’dan ABD başkanı George W. Bush’a
    23.03.2003
    Çok teşekkürler ‘büyük’ lider George W. Bush.
    Saddam Hüseyin'in ne büyük tehlike olduğunu herkese gösterdiğiniz için çok teşekkürler.

    Yoksa çoğumuz onun kendi halkına karşı, Kürtlere ve İranlılara karşı kimyasal silah kullandığını unuturduk. Hüseyin kana susamış bir diktatör ve günümüz dünyasında şerin en açık emsali. Ama size müteşekkir olmamın tek sebebi bu değil. 2003'ün ilk iki ayında, dünyaya daha pek çok önemli şeyi de gösterdiniz, minnetarım size. Bu nedenle, çocukken öğrendiğim bir şiirin hatırına, size teşekkür etmek istiyorum.
    Türk halkının ve parlamentosunun 26 milyar dolar için bile satılık olmadığını herkese gösterdiğiniz için tesekkür ederim.
    İktidardakilerin aldığı kararlarla halkların istekleri arasındaki uçurumu dünyanın gözleri önüne serdiğiniz için tesekkür ederim. Jose Maria Aznar'in ve Tony Blair'in aldıkları kararlarla en ufak saygınlıkları kalmadığını, bu oyların onlar üzerinde azıcık olsun baskı yaratmadığını açığa çıkardığınız için teşekkür ederim. Aznar, İsponyalların % 90'ının savaşa karşı olduğunu mükemmel bir şekilde görmezden gelebiliyor ve Blair'in de İngiltere'de son 30 yılın en büyük gösterisi gerçekleştikten sonra kılı bile kıpırdamıyor.
    Teşekkür ederim; Tony Blair'i İngiltere parlamentosuna 10 yıl önce bir öğrenci tarafından yazılmış düzmece bir dosyayla gitmeye ve "İngiliz Gizli Servisi'nin derlediği yakıcı kanıtları" sunmaya mecbur bıraktığınız için.
    Tesekkür ederim, Colin Powell'in bir hafta sonra Irak'taki silah denetçilerinin başkanı Hans Blix'in kamuouyu önünde gerçekliğini sorgulayacağı fotoğrafları Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne gösterip kendini aptal duruma düşürmesine izin verdiğiniz için. Hâlihazırdaki pozisyonu benimseyip, böylelikle Güvenlik Konseyi oturumunda Fransa Dışişleri Bakanı Dominique de Villepin'in savaş karşıtı konuşmasının alkışlarla karşılanmasını garanti ettiğiniz için de tesekkür ederim.
    Bildiğim kadarıyla böyle bir olay Birleşmiş Milletler tarihinde sadece bir kez, Nelson Mandela'nın konuşmasından sonra yaşanmıştı.
    Teşekkür ederim, çünkü savaştan yana gösterdiğiniz onca çabadan sonra, normalde bölünmüş olan Arap ulusları, ilk kez Şubat sonunda Kahire'deki toplantıda her tür istilayı oybirliğiyle kınadılar. "Birleşmiş Milletler şimdi etkin bir kurum olduğunu gösterme şansına sahip" sözlerine yer verdiğiniz konuşmanız için de teşekkür ederim. Bu açıklamanız, en isteksiz ülkelerin bile Irak'a her tür saldırıya muhalif bir pozisyon almalarını sağladı.
    İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw'in 21. yüzyılda "bir savaşın ahlaki meşruiyeti olabilir" demesini ve tüm itibarını kaybetmesini sağlayan dış politikanıza da müteşekkirim. Birleşme mücadelesi veren Avrupa'yı bölmeye çalıştığınız için teşekkür ederim. Bu uyarınız dikkatlerden kaçmayacak.
    Bu yüzyılda şu ana kadar pek az kişinin başarabildiği bir şeyi yaptığınız için teşekkür ederim: Tüm kıtalardan milyonlarca insanı -sizinkine karşı da olsa- aynı fikir için mücadele etmek üzere bir araya getirdiniz.
    Bize sözlerimizin duyulmasa bile en azından ifade edilebileceğini bir kez daha hissettirdiğiniz için -ki böylece gelecekte daha güçlü olacağız- teşekkür ederim.
    Bizi görmezden geldiğiniz, kararınıza karşı çıkan herkesi marjinalleştirdiğiniz için teşekkür ederim, çünkü yerkürenin geleceği dışlananlara ait.
    Teşekkür ederim, çünkü siz olmasaydınız, harekete geçme yetimizin farkına varamayacaktık. Bu kez bizi hedefe ulaştırmasa bile, daha sonra işimize yarayacağına kuşku yok.
    Savaş davullarını susturmanın yolu yokmuş gibi göründüğüne göre, eski bir Avrupalı kralın bir istilacıya söylediği gibi, ben de size şunu söylemek istiyorum: "Sabahınız güzel olsun, güneşin ışıkları askerlerinizin zırhlarının üstüne olsun, çünkü günbatımında sizi yeneceğim!" Bizlerin, yani çoktan başlamış bir süreci durdurmak için sokakları dolduran isimsiz insanlar ordusunun, güçsüz olmanın nasıl bir şey olduğunu hissetmemize ve bu duyguyu alt etmeyi öğrenip onu dönüştürmemize izin verdiğiniz için teşekkür ederim.
    Bunun için sabahın ve nasıl bir zafer getirecekse artık onun keyfini çıkarın.
    Bizi dinlemediğiniz için ve bizi ciddiye almadığınız için de teşekkür ederim, ama bilin ki biz sizi dinliyoruz ve söylediklerinizi unutmayacağız.

    Teşekkürler büyük lider George W. Bush.
    Çok teşekkür ederim.
    Paulo Coelho

    Einstein’den Mileva’ya
    6 Ağustos 1900
    Babam da bir ahlak dersi mektubu yazdı bana. Ama asıl işin konuşularak halledileceğini söyledi, bu yüzden çok sevinçliyim. Büyüklerimi çok iyi anlıyorum. Kadını erkeğin bir lüksü olarak, erkeğin ancak çok iyi yaşam koşullarına sahip olunca hak edebileceği bir şey olarak görüyorlar.
    Açlık ve aşk yaşamın çok önemli güdüleridir. Öyle ki öteki layt-motifler bir kenara bırakılsa bile hemen her şey bunlarla izah edilebilir. Bu yüzden anne ve babama –iyi ve güzel bulduğum bir şeyden taviz vermeden – saygılı davranmaya çalışıyorum. Ve o da sensin, benim sevgili hazinem.
    Sen, kendi ailene henüz söylemediysen, bırak söyleme. Sanırım böylesi herkes için daha iyi. Belki onlar da tıpkı benimkiler gibi bir sürü lüzumsuz dert yaratırlar ve çile çekerler. Ama sen akıllı bir kızsın ve onları tanıyorsun, dolayısıyla nasıl davranman gerektiğini de çok iyi bilirsin.
    Sen yanımda olmadığında sanki ben tam olarak kendim değilmişim gibi geliyor bana. Oturursam yürümek istiyorum, yürüyorsam eve dönmeye can atıyorum, eğleniyorsam, çalışmak istiyorum, çalışmıyorsam huzursuz oluyorum ve yatmaya gittiğimden yaşadığım günden hoşnut olmuyorum.
    Sevgili Pisiciğim,
    Az önce, Leonard’ın ultraviyole ışıktan katot ışınlarının elde edilmesine dair muhteşem bir makalesini okudum. Bu güzel yazının etkisiyle öyle bir mutlulukla doldum ki, s enin de bundan mutlaka payını alman lazım. Moralini bozma sevgilim ve kuruntulara kapılma. Seni bırakmayacağım ve her şeyi mutlu sona vardıracağım. Sadece birazcık sabır.

    Aragonlu Catherine'den İngiltere Kralı VIII. Henry'ye

    Ocak 1536
    Çok değerli efendim, kralım ve eşim,
    Ölüm saatim yaklaşırken, size duyduğum sevgiden ötürü, dünyasal ya da bedensel bütün kaygıların üstünde tutmanız gereken ruh sağlığınıza dikkat etmenizi salık vermekten başka bir şey düşünemiyorum. Bu kaygılardan dolayıdır ki beni felaketlere, kendi şahsınızı ise pek çok dertlere gark ettiniz. Ama hepinizi bağışlıyorum ve Tanrı'ya aynı şeyi yapması için dua ediyorum. Kızımız Mary'yi, her zaman arzuladığım üzere ona iyi bir baba olmanız dileğiyle size emanet ediyorum. Sizden hizmetçilerimle ilgili olarak da bir dilekte bulunacak ve onları evlendirmenizi rica edeceğim; yalnızca üç hizmetçim bulunduğundan bu size bir yük olmayacaktır; aksi halde geçinmeleri mümkün olmayacağında, bütün diğer uşaklarıma da aylıkları dışında yıllık bir ödeme yapmanızı rica ediyorum; son olarak gözlerimin her şeyden çok sizi arzuladığına yemin ediyorum.

    Elveda.
    Aragonlu Catherine

    IV. Henry'den Gabrielle d'Estrées'ye
    Savaş alanından, Dreux önleri,
    16 Haziran 1593
    Sizden haber almaksızın bütün bir gün sabırla bekledim; durmadan dakikaları saydım, zaten başka bir şey yapamazdım. Ama bir gün daha beklemeyi gerektirecek bir neden göremiyorum; uşaklarım tembelleşmemiş ya da düşmana esir düşmemişlerse elbette... Bundan sizi sorumlu tutmaya dilim varmaz benim güzel meleğim: Bana olan sevginize güvenim buna engeldir. Kuşkusuz hak ediyorum sevginizi, çünkü şimdiye dek aşkım hiç bu kadar büyük, arzum bu kadar sabırsız olmamıştı. Bu nedenle şu nakaratı bütün mektuplarımda yineliyorum: Gelin, gelin, gelin, benim sevgili aşkım. Gelin ve elinden gelse binlerce mili kat edip ayaklarınıza kapanacak ve oradan bir daha hiç kalkmayacak olan erkeği varlığınızla onurlandırın.
    Burada olanlara gelince, kalenin hendeğindeki suyu kuruttuk, ama toplarımız yerleştirilemeyecek. Mantes'a varışınızın ertesi günü, kız kardeşim Anet'ye gelecek, orada sizi her gün görme zevkini tadacağım. Size az önce elime geçen bir portakal çiçeği demeti gönderiyorum. Eğer oradaysa vikontesin (Gabrielle'in kız kardeşi Françoise) ve iyi dostumun (kendi kız kardeşi Catherine de Bourbon) ellerinden öperim, size gelince sevgili aşkım, ayaklarınızı milyonlarca kez öpüyorum.
    Fransa Kralı IV. Henry



    Pietro Bembo'dan Lucrezia Borgia'ya
    28 Ekim 1503
    Venedik

    Sekiz gün geçti. f. f.'den ayrılalı ve daha şimdiden ondan sekiz yıldır uzak kalmışım gibi geliyor bana; oysa şu anda her zamankinden daha fazla ruhumun gıdası ve varlık nedeni olan, düşüncelerimin böylesine ayrılmaz bir parçası haline gelen anıları olmaksızın, tek bir saatimin bile geçmediğini rahatlıkla söyleyebilirim; bu birkaç gün daha böyle sürerse, ki bu kaçınılmaz görünüyor, ruhumun bütün işlevleri bu anıların emrinde olacak, diğer insanlar nasıl kendi ruhlarıyla varlıklarını sürdürüp zenginleşiyorlarsa ben de salt onun anılarıyla ruhumu besleyeceğim, onlarla yaşayacağım ve bu tek düşünce olmaksızın asla yaşayamayacağım. Takdiri ilahî ne ise o olsun, yeter ki ben beraberliğimizin kutsal müjdesinin gerçek yazgımız olduğunu kanıtlamaya yetecek kadar parçası olayım onun. Kimi gökteki ayın tanıklığında, balkonda, kimi narin hanımefendimin sevgi dolu, mültefit ve lütufkâr pek çok söylenen sözler, sık sık ve hiç çaba harcamaksızın aklıma geliyor. Bütün o sözler yüreğimin etrafında öylesine harikulade bir sevecenlikle dans ediyor ki, beni ayaklarına kapanıp, aşkımın enginliğini sınaması için ona yalvarma arzusuyla tutuşturuyor. Onun içimde neler uyandırmaya muktedir olduğunu, değerli varlığının bağrımda tutuşturduğu ateşin ne denli güçlü olduğunu bildiğinden emin olmadan asla huzur bulmayacağım. Gerçek aşkın ateşi, çok büyük bir güçtür; hele coşkuyla dolup taşmakta olan iki zihin hangi tarafın sevgisinin daha büyük olduğunu anlamak arzusuyla tutuşuyorsa, ikisi de birbirlerinden daha canlı, daha önemli kanıtlar sunmak için yarışıyorsa, alevler iyice yükselmiş demektir... Onun, f. f.'nin elleriyle yazılmış iki satırcık görmek benim için dünyanın en büyük mutluluğu... Ama bu kadar fazla şey istemeye cesaret edemiyorum. Hanımefendi benim için neyi uygun görüyorsa onu yapmasını istesin sevdiğimden. Siz saygıdeğer hanımefendinin elini, dudaklarımla öpemediğimden bütün kalbimle öpüyorum.
    Pietro Bembo

    alıntı

  10. #10

    Üyelik tarihi
    Tem-2009
    Mesajlar
    2.060
    Konular
    0
    cümleleri sindirerek okuyunca anlıyorsunki
    onca resmiliğin altında öyle duygu yoğunluğu bırakıyorki sözler, insanın içini ürpertiyor.
    heleki hürrem sultanın kanuni süleymana yazdığı mektup devletim sultanım diye içten içten seslenmesi, nasıl bir mektuptur öyle çok hoş ya


2 Sayfadan 1. 12 SonSon

Benzer Konular

  1. Tutsak Mektuplar
    Konuyu Açan: schizophrana, Forum: Tarihi Kişiler ve Olaylar.
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 08-Şub-2008, 01:57
  2. Dünyanın Gizli Kalmış Sırları
    Konuyu Açan: mysteriouslady, Forum: Dinler ve İnanışlar.
    Cevap: 4
    Son Mesaj : 30-Ara-2007, 22:35
  3. Yazdığı mektuplar...
    Konuyu Açan: Kinyas, Forum: Atatürk'çü Düşünce Kulübü.
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 11-Eyl-2007, 21:38
  4. Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar....
    Konuyu Açan: whitepower, Forum: Gündem.
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 27-Şub-2007, 11:29