JUKEBOX | CHAT | GNOXIS MESSENGER



Geri git   Gnoxis.com > Kültür - Sanat > Edebiyat > Yazarlar

Cevapla
 
Seçenekler Arama
Alt 04-02-2008, 17:43   #1
 
semuel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 01 2008
Mesajlar: 265
Karma gücü: 21 semuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant future
Guy De Maupassant ve öyküleri





Doğalcılık akımına bağlı Fransız öykü ve roman yazarıdır. Öykü alanında Fransa'nın en büyüklerindendir. Parisli bir borsa oyuncusunun oğlu olarak 5 ağustos 1850'de Dieppe kenti yakınlarındaki Miromesnil şatosunda dünyaya geldi. Guy de Maupassant, burada Normandiya bölgesini ve köylülerinin yaşamını yakından tanımak fırsatını buldu. İlk eğitimini Kilise'den aldı. 13 yaşında gönderildiği İlahiyat okulundaki yaşama ısınamadığı için kurallara aykırı davrandı. Böylece kendisini okuldan kovdurdu. Öğrenimini Rouen lisesinde tamamladı.





1869'da Paris'te hukuk okumaya başladı. Fransa ile Almanya arasında savaş çıkması üzerine öğrenimine ara verdi. Gönüllü olarak savaşa katıldı. 1870'de seyyar jandarma birliğinde asker oldu. Maupassant, o dönemde tanığı olduğu olayları, yaşadıklarını, gözlemlediklerini daha sonra kaleme aldığı birçok öyküsünde anlattı. 1871'de terhis olduktan sonra Paris'te hukuk öğrenimini sürdürdü.Babasını yardımıyla Donanma Bakanlığı'nda bir iş buldu. Atlet yapılıydı, iyi yüzer ve kürek çekerdi; yalnız aklı denizcilikte değildi; yazar olmak istiyordu. 1879'da da Eğitim Bakanlığı'na geçti. Canlı ve taşkın bir kişiliği olan Maupassant, hayatın zevklerine ve çalışmaya aynı coşkuyla sarılmıştı. Şair Louis Bouilhet, onun ilk şiir denemelerini teşvik etti. Yaşamını kazanmak için çalışmaya başladığı Bakanlıklarda bürokrasi dünyasını tanıdı. Böylece bürokratların bulunduğu ortamı gözlemlemek fırsatını buldu.






Maupassant'ın yazarlık hayatı, 1871'den sonra başladı. Şiirler yazdı (Le Mur, Au Bord de l'Eau). 1871 ile 1880 arasında, özellikle, annesinin çocukluk arkadaşı romancı Gustave Flaubert'in etkisinde kaldı. Flaubert, Maupassant'ı iyi bir yazar olarak yetiştirmek için çok çalıştı. Ona gerçeği değişik bir bakışla gözlemlemeyi, yalnız gördüklerini ve duyduklarını yazmayı öğretti. İlk yazdıklarını okuyup düzeltti. Flaubert, onu Emile Zola, Ivan Turgenyev, Edmond de Goncurt ve Henry James gibi ünlü yazarlarla tanıştırdı. Flaubert'in 1880'de beklenmedik ölümü, Maupassant'ı çok derinden etkiledi.

1880'de, Flaubert'in ölümünden bir ay önce, aralarında Emile Zola'nın da bulunduğu natüralist (doğalcı) bazı yazarların öykülerinin toplandığı "Les Soirées de Médan" (Médan Akşamları) adlı kitapta Maupassant'ın da bir öyküsü yer aldı (Boule de Suif - Kartopu - İs Yumağı). Bu öykü, Maupassant'a ilk büyük başarısını getirdi ve onun öykü yazarlığına olan eğilimini ortaya çıkardı.

Maupassant, 1880'den 1891'e kadar, 18 kitapta toplanan yaklaşık 300 öykü ile 6 roman yayımladı. Romanları şunlardır: Bir kadının yaşamı boyunca uğradığı hayal kırıklıklarını anlatan ve ilk romanı olan "Une Vie" (Bir Hayat - 1883), "Bel Ami" (Güzel Dost - 1885), "Mont Oriol" (Oriol Dağı - 1887), "Pierre et Jean" (Pierre ile Jean - 1888), "Fort Comme la Mort" (Ölüm Gibi Kuvvetli - 1889) ve "Notre Coeur" (Kalbimiz - 1890).

Maupassant, en güzel öykülerini, 1881 ile 1886 arasında yazdı. Elde ettiği başarılar, ona yüksek sosyetenin kapılarını açtı. Son romanlarında, yüksek sosyeteye ilişkin yaşantılarını anlattı. Bu romanlar, doğrudan doğruya, Maupassant'ın karşı cinsle olan ilişkilerinin verdiği sıkıntılardan esinlendi. Öykü kitaplarından elde ettiği gelirle "Bel Ami" adlı bir yata sahip oldu. Maupassant, bu yatla Akdeniz'de geziler yaptı ve yolculuk izlenimlerini 1884'te yayımlanan "Au Soleil" (Güneşte), "Sur l'Eau" (Denizde - 1888) ve "La Vie Errante" (Serseri Hayat - 1890) adlı öykülerinde anlattı.

Maupassant, genç yaşında baş ağrılarından şikayet etmeye başladı. Hastalığı, 1884'ten itibaren, zihin yorgunluğunun ve gördüğü hallüsinasyonların etkisiyle gittikçe artıyordu. Sağlık durumu günden güne bozuluyordu. Ne olduğunu bilmediği ve kendisine düşman bellediği bir varlığı hep yanı başında hissediyor ve ölüm düşüncesi sürekli olarak aklını kurcalayıp duruyordu.

Guy de Maupassant, 1887 yılında yayımlanan "Le Horla" adlı öyküsünde, delilik belirtilerinin nasıl başladığını ve insan üzerinde ne gibi değişiklikler meydana getirdiğini anlattı. Bu kitap yayımlandıktan sonra, iyileşmek ümidiyle, uzunca bir deniz yolculuğuna çıktı. Yolculuktan döndükten sonra "Pierre et Jean" adlı romanını tamamladı. Daha sonra "Notre Coeur" adlı romanı kaleme aldı. 1890'da yayımlanan "La Vie Errante" adındaki yapıtından sonra da pek bir şey yazamadı. Sağlık durumu da adamakıllı bozulmuştu. Fazla ilâç almak yüzünden o iriyarı bedeni ve zihni yıpranmıştı. 1892'nin Ocak ayında kendini öldürmeye kalkıştı. Ağır hasta olarak Paris'e getirildi ve bir sağlık yurduna yatırıldı. Maupassant, 1893 yılında iyileşemeden öldü. Paris'teki Montparnasse mezarlığına gömüldü.

Guy de Maupassant, "Les Soirées de Médan" ve "Pierre et Jean"ın önsözlerinde yazma yöntemini anlatır. Yöntemi, kişisel olmayan nesnelliğin sürekli araştırılması üzerine kuruludur.

Maupassant, öncelikle bu özelliğiyle, bütün dünyada kısa öykü türünün belli başlı birkaç ustasından biri haline geldi. Maupassant'ın öykülerinde her türlü ortam ve bu ortama uygun tipler görülebilir. Normandiya köylülerini, Normandiyalı ya da Parisli küçük burjuvaları, büyük mülk sahiplerini ve memurları öykülerinde büyük bir ustalıkla anlattı. Sıradan insanları güçlü bir yalınlıkla işledi. Dünya görüşü kötümser olan Maupassant'ın öykülerinin anlatım tekniği gittikçe gelişti. Sonunda natüralizmin aşırılıklarına karşı tepki göstermeye kadar vardı.

Maupassant, hayatta güven uyandıran her şeye çatar; Tanrı'yı inkâr eder. Onu "yaptıklarını bilmez" olarak görür. Aldatmaca olarak kabul ettiği dine saldırır. Ona göre, evren, "kör ve bilinmez güçlerin zincirden boşanmasıdır". İnsan, sadece "diğerlerinden üstün bir hayvandır". Gelişme, gerçekleşmeyecek bir düştür. Dostluk bile, ona "iğrenç bir aldatmaca" olarak görünecektir; çünkü Maupassant'a göre, "insanların duygu ve düşünceleri anlaşılmazdır ve onlar yalnızlığa mahkûmdurlar".






ÅžEYTAN

Köylü, ölüm döşeğinde olan hasta kadının başucundaki doktorun karşısında duruyordu. Sessiz, olacaklara boyun eğmiş ama aklı hâlâ yerinde olan ihtiyar kadın, onlara bakıyor ve konuşulanları dinliyordu. Yaşlı kadın ölecekti; buna isyan etmiyordu. 92 yaşındaydı ve artık sonu gelmişti.
Açık kapı ve pencereden Temmuz güneşi içeri vuruyor ve kuşaklar boyu köylülerin ayakları altında ezilen kahverengi toprağa sıcak ışıltılarını saçıyordu. Yakıcı bir rüzgâr, öğle güneşi altında kavrulan yaprakların, tarlaların, buğday ve otların kokusunu odaya dolduruyordu. Çekirgeler, boğazlarını yırtarcasına bağırıyor, panayırlarda çocuklara satılan tahtadan yapılmış oyuncak çekirgelerin gürültüsüne benzer bir çatırtı sesi yayıyorlardı ortalığa.
Doktor, sesini yükselterek:
- Honoré, dedi, annenizi bu halde tek başına bırakamazsınız. Her an ölebilir!
Köylü ise, üzgün bir şekilde sızlanıyordu.
- Fakat buğdayı toplamam gerek. Uzun zamandır toprakta duruyor. Şimdi tam zamanı. Sen ne dersin anne?
Hâlâ Normandiyalılara özgü cimriliği üzerinden atamayan yaşlı kadın, gözüyle ve başıyla "evet" işareti yapıyor ve oğlunun buğdayı toplamaya gitmesine ve kendisini tek başına ölüme terk etmesine ses çıkarmıyordu.
Doktor kızmıştı, tepinerek haykırdı:
- Siz hayvandan başka bir şey değilsiniz. Anlıyor musunuz, değilsiniz. Bunu yapmanıza izin vermeyeceğim. Eğer buğdayınızı bugün toplamaya mecbursanız, gidin La Rapet'yi bulun; annenize o baksın. İşitiyor musunuz? Eğer dediklerimi yapmazsanız, hastalandığınızda sizi köpek gibi ölüme terk ederim, anladınız mı?
Zayıf, ağır ağır hareket eden, doktorun korkusu ve paraya olan düşkünlüğünün etkisiyle kararsızlık içinde kıvranan köylü, tereddüt ediyor, hesaplar yapıyor ve "La Rapet bakım için kaç para alır acaba?" diye söyleniyordu.
- Ne bileyim ben? diye bağırdı doktor. Bu, onun ne kadar çalışacağına bağlı. Onunla halledin. Bir saate kadar La Rapet'nin burada olmasını istiyorum, anladınız mı?
Köylü, kararını vermişti. “Tamam, gidiyorum. Kızmayın� diye söylendi. Doktor, "Sizi uyarıyorum, öfkelendiğim zaman şaka yapmam" diyerek çıkıp gitti.
Köylü, yalnız kalınca, annesine döndü ve kaderine boyun eğmiş bir ses tonuyla, "Mademki bu adam istiyor, gidip La Rapet'yi getireyim. Ben dönene kadar sakın yerinden kalkma" diyerek gitti.
Yaşlı bir kadın olan La Rapet, ütücüydü. Köyde ve çevrede ölüm döşeğinde olanlara ve yaşlılara bakardı. Ölenlerin kefenlerini diktikten sonra hemen işine döner ve bu kez yaşayanların giysilerini ütülerdi. Çürük bir elmanın kabuğu gibi eli yüzü kırışık, kıskanç, katı yürekli, şaşılacak derecede cimri ve sürekli olarak çamaşır ütülemek yüzünden beli bükülmüş olan La Rapet'nin, can çekişmeye iğrenç denecek bir sevgi duyduğu söylenirdi. Bir avcının tüfeğini nasıl ateşlediğini anlatması gibi, can çekişen insanları, tanığı olduğu ölümleri en ince ayrıntılarına kadar anlatırdı.
Honoré Bontemps, La Rapet'nin evine geldiğinde, gömlek yakaları için çivit suyu hazırlarken buldu onu.
- İyi akşamlar, işler yolunda mı? diye sordu.
La Rapet, başını ona çevirerek:
- Evet, ya sizin iÅŸler? diye cevap verdi.
- Benimkiler de iyi, diye yanıtladı Honoré, ama annem iyi değil.
- Anneniz mi?
- Evet annem.
- Nesi var?
- Ölmek üzere!
İhtiyar kadın ellerini sudan çıkardı; maviye çalan saydam su damlacıkları ellerinden parmaklarının ucuna kadar kayıyor, yere damlıyordu.
La Rapet, beklenmeyen bir cana yakınlıkla, "Durumu çok mu kötü?" diye sordu.
- Doktor artık umut kalmadığını söyledi.
Honoré duraksadı. Ne istediğini söylemek için birkaç giriş sözcüğü gerekliydi; fakat hiçbir şey bulamadığı için hemen kararını verdi:
- Ölümüne kadar anneme kadar bakmak için kaç para istersiniz?" diye sordu. "Bizim zengin olmadığımızı bilirsiniz. Bir hizmetçi bile tutamadım. Zaten zavallı annem bu duruma o yüzden geldi. 92 yaşında olmasına rağmen tarlada çalıştı; çok yoruldu. Buğday daha fazla kazandırmıyor ki...
La Rapet, büyük bir ciddiyetle yanıt verdi:
- İki fiyat var. Hali vakti yerinde olanlar için gündüz iki frank ve gece için de ayrıca üç frank. Diğerleri içinse, gündüz için bir frank ve gece için de iki frank. Siz, bir ve iki frank ödersiniz.
Honoré düşünmeye başladı. Annesini iyi tanıyor, onun nasıl dayanıklı ve güçlü olduğunu biliyordu. Doktorun söylediklerine rağmen, annesi bir hafta daha yaşayabilirdi.
- Hayır, diye konuşmaya başladı Honoré. Bana bu işin sonuna kadar bir tek fiyat vermenizi istiyorum. İkimiz de şansımızı deneyelim. Doktor, çok yakında öleceğini söyledi. Böyle olursa, bu sizin yararınıza. Yarına kadar veya daha çok yaşarsa, bundan da ben kârlı çıkarım; siz de şansınıza küsersiniz!
İhtiyar kadın şaşırmış, adama bakıyordu. Şimdiye kadar ölüm döşeğindeki hiçbir insan için böylesi bir pazarlık yapmamıştı. Tereddüt ediyordu; yine de şansını deneyebileceğini düşündü. Oyuna da gelmek istemiyordu.
- Annenizi görmeden bir şey söyleyemem, diye cevap verdi.
- O halde gelin görün, dedi Honoré.
La Rapet ellerini kuruladı ve hemen çıktılar.
Hiç konuşmadan yürüdüler. Yaşlı kadın acele adımlarla yürürken, köylü her seferinde sanki bir dereyi aşarmışçasına büyük adımlar atıyordu.
Tarlalarda sıcaktan bunalmış halde yatan inekler, ağır ağır başlarını kaldırıyor ve yürüyüp giden bu iki insana doğru taze ot istercesine böğürüyordu.
Honoré Bontemps, eve yaklaşırken, kendi kendine "Belki de bu iş çoktan sona erdi" diye mırıldandı. Sesinin tonunda, böyle olmasını isteyen bilinçsiz bir arzu kendisini belli ediyordu.
İhtiyar kadın daha ölmemişti; hasta yatağında sırtüstü yatıyordu. Alacalı basmadan dikilmiş yorganın üzerinde duran yengece benzer ürkütücü zayıf elleri, romatizma ağrılarının, yaklaşık yüz yıllık çalışmanın ve yorgunluğun etkisiyle bükülmüştü.
La Rapet, yatağa yaklaştı ve ölüm döşeğindeki ihtiyar kadını incelemeye başladı. Nabzına baktı, göğsüne elledi, soluk alışını dinledi, konuşmasını duymak için sorular sordu ve onu uzun uzun seyrettikten sonra Honoré ile dışarı çıktı. Artık bir fikir edinmişti. Yaşlı kadın geceyi çıkaramazdı.
- Ee, ne düşünüyorsunuz? diye sordu Honoré.
- İki belki de üç gün sürer, dedi La Rapet. Her şey dahil altı frank ödersiniz.
- Altı frank mı? diye bağırdı köylü. Siz aklınızı mı kaçırdınız? Annemin en fazla 5-6 saat yaşayacağını söylüyorum size; daha fazla değil!
Uzun bir tartışmaya giriştiler. Sonunda Honoré, bakıcı kadının bu işten vazgeçmek istemesi, vaktin ilerlemesi ve buğdayın hâlâ tarlada durması üzerine razı oldu.
- Tamam, dedi, her şey dahil cenazenin kalkmasına kadar altı frank.
- Tamam, altı frank.
Honoré, koşar adımlarla, kızgın güneşin altında bekleyen buğdaylarına doğru yürümeye başladı.
Bakıcı kadın da, içeri girdi.
Yanında kendi işini de getirmişti. Cenazenin veya ölüm döşeğinde olanların başında beklerken kimi zaman kendi işini yapar, kimi zaman da hastasını beklediği ailenin işlerini görür, böylece ek gelir de sağlardı.
Birden yaşlı kadına dönerek:
- Sizin son duanız yapıldı mı Bontemps ana? diye sordu.
İhtiyar kadın başıyla, "hayır" anlamına gelen bir işaret yaptı. Bunun üzerine, iyi bir dindar olan La Rapet, çevikçe ayağa kalkarak, "Aman Allahım, nasıl olur? Hemen gidip papazı bulayım" diye söylendi.
Papazın evine doğru öylesine hızlı yürümeye başladı ki, onun böyle acele acele gittiğini gören meydandaki çocuklar, yine bir felâketin geldiğini düşündüler.
Cübbesinin üzerine dizlerine kadar inen beyaz üstlüğünü giyen papaz, güneşin altında kavrulan tarlalardan yürürken, kilise korosundan bir çocuk da, elinde küçük bir çanı sallayarak onun gelişini haber veriyordu. Uzaklarda çalışanlar erkekler şapkalarını çıkartıyor ve beyaz giysili papazın bir evin arkasında kaybolmasını beklerken hareketsiz duruyorlardı. Ekin demetlerini toplayan kadınlar, istavroz çıkarmak için doğruluyor, ürken tavuklar da, iki yana sallana sallana hızla yolun kenarındaki hendeğe doğru koşuyor ve çukurun içinde aniden kayboluyorlardı. Çayırda bağlı olan bir tay, papazın beyaz giysisinden ürküyor, bağlı bulunduğu ipin ucunda daireler çizerek, çifte atarak koşup duruyordu. Kırmızılar içindeki korodaki çocuk, hızla ilerliyor, kare şeklinde bir takke giymiş olan ve başı bir omzuna doğru eğik duran papaz, dualar okuyarak onu izliyordu. La Rapet ise, sanki yere kapanacakmış gibi, ikiye katlanmış yürüyor ve elleri kilisede olduğu gibi birbirine bitişik duruyordu.
Uzaktan onların gidişini gören Honoré:
- Papaz nereye gidiyor acaba? diye kendi kendine sordu.
Yanında çalışan ve durumu daha tez kavrayan işçi:
- Papazı annene götürüyor diye cevap verdi.
Honoré, hiç şaşırmadı ve "Olabilir" diye mırıldandı. Sonra tekrar işine başladı.
Bontemps ana günah çıkardı; papaz yaşlı kadının günahlarını bağışladı ve şaraplı ekmekten yedirdi, sonra da, iki ihtiyar kadını boğucu sıcak evde bırakarak dışarı çıktı.
La Rapet, bu işin ne kadar süreceğini düşünürken ihtiyar kadını da incelemeye başladı.
Gün yavaş yavaş batıyor, serin hava eve giriyordu. İki iğneyle duvara tutturulmuş bir resim, içeri giren taze havayla sağa sola savruluyor; daha önceleri beyaz olduğu anlaşılan sinek lekeleriyle dolu sararmış perdeler uçuşuyor ve ihtiyar kadının ruhu gibi çıkıp gitmek istercesine çırpınıyordu.
Bontemps ana, hareketsiz, gözleri açık yatıyor; yanı başında olan ama gelmekte geciken ölümü büyük bir kayıtsızlıkla bekliyordu. Soluk alıp verirken boğazından ıslık sesi çıkıyordu. Sanki her an soluğu kesilecek ve ölmesinden kimsenin üzüntü duymayacağı bir kadın daha eksilecekti bu dünyadan. Gece çökerken Honoré geldi. Yatağa yaklaştı ve annesinin hâlâ yaşadığını gördü.
- Nasıl? diye sordu. Sonra da, sabah saat 05.00'te gelmesini söyleyerek La Rapet'yi evine gönderdi.
- Sabah 05.00'te, diye cevap verdi La Rapet.
Gerçekten, ertesi sabah güne doğarken geldi.
Honoré, tarlaya gitmeden önce, kendi hazırladığı çorbasını içiyordu.
- Ee, anneniz öldü mü? diye sordu La Rapet.
Honoré, muzipçe gözünü kırparak:
- Daha iyi, diye cevap verdi ve sonra çıkıp gitti.
Kaygılanan La Rapet, elleri yorganın üzerinde büzülmüş, gözleri açık, kayıtsız ve canından bezmiş durumda yatan ihtiyar kadına yaklaştı. Bu durumun, iki gün, dört gün, sekiz gün böyle sürüp gidebileceğini anlamıştı. Cimri yüreği korkuyla sıkıştı. İçinde, kendisini aldatan bu çok bilmiş köylüye ve ölmek bilmeyen ihtiyar kadına karşı bir öfke dalgası yükselmeye başladı.
La Rapet, bununla birlikte, yeniden işe koyuldu. Gözünü hiç ayırmadan Bontemps ananın kırış kırış olmuş yüzüne bakarak beklemeye başladı.
Honoré, öğlen yemeğe eve geldi. Memnun gözüküyordu, hatta bakışlarında alaycı bir hava vardı. Yemeğini yedikten sonra yine tarlaya gitti. Hiç kuşkusuz, en uygun koşullarda buğdayını topluyordu.
La Rapet ise, gittikçe çileden çıkıyordu. Her geçen dakika, ona artık parasının ve zamanının çalınması gibi geliyordu. Bu inatçı ve ihtiyar kadının boğazına sarılmak, zamanını ve parasını çalan o zayıf ama hızlı soluk alış verişini durdurmak istiyordu.
Böyle bir şeyin tehlikeli olacağını düşündü ve kafasında bin bir düşünceyle Bontemps ananın yatağına yaklaştı.
- Daha önce hiç şeytanı gördünüz mü? diye sordu ona.
- Hayır, diye mırıldandı yaşlı kadın.
La Rapet, bunun üzerine, ihtiyar kadınla konuşmaya, ölmekte olan güçsüz ruhunu korkulara salmak için uydurma hikayeler anlatmaya başladı.
"Ölmeden birkaç dakika önce, şeytan ölüm döşeğinde yatanlara görünür, diyordu La Rapet. Elinde bir süpürge, başında tencere vardır, bağırır durur. Onu görenlerin işi bitmiş demektir; artık birkaç saniyeden fazla yaşamazlar".
La Rapet, sonra da, daha o yıl baktığı Joséphin Loisel, Eulalie Ratier, Sophie Padagnau ve Séraphine Grospied'ye gözlerinin önünde şeytanın nasıl göründüğünü bir bir anlattı.
Nihayet heyecana kapılan Bontemps ana, huzursuzlanıyor, çırpınıyor ve ellerini sallıyor, başını çevirip odanın öte yanına bakmaya çalışıyordu.
La Rapet, birdenbire yatağın yanından kayboluverdi. Dolaptan bir çarşaf alıp sarındı, kafasına bir tencere geçirdi. Tencerenin kısa ve eğri üç ayağı, kafasının üzerinde üç boynuz gibi yükseliyordu. Sağ eline bir süpürge aldı, sol eliyle de teneke bir kovayı havaya fırlattı.
Kova, yere düşünce korkunç bir gürültü çıkardı. Sandalyenin üzerine fırlayan bakıcı kadın, yatağın ucunda asılı duran perdeyi havaya kaldırdı, keskin çığlıklar atıp el kol hareketleri yaparak, üzerinde çarşaf, kafasında yüzünü gizleyen tencere ve elindeki süpürgeyle, ölüm döşeğindeki ihtiyar kadını tehdit eden acayip bir kukla gibi ortaya çıkıverdi.
Çılgına dönen, delice bakan ihtiyar kadın, yerinden doğrulup kaçmak için insanüstü bir çaba gösterdi. Omuzlarını ve göğsünü yorganın altından çıkarmayı bile becerdi fakat derin derin iç çekerek birden yığılıverdi. Ölmüştü!...
La Rapet, sakin sakin her şeyi yerine yerleştirdi. Süpürgeyi dolabın köşesine dayadı, çarşafı dolaba yerleştirdi, tencereyi ocağın üzerine koydu, sandalyeyi duvarın önüne çekti ve kovayı yerine bıraktı. Sonra, alışık olduğu hareketlerle, Bontemps ananın gözlerini kapadı, yatağın üzerine bir tabak yerleştirdi ve içine, kilisede okunmuş su kabından su koydu.
Konsolun üzerindeki şimşir parçasını bu suyla ıslattı; yatağın yanına çömelerek, işi gereği ezbere bildiği duaları büyük bir aşkla şevkle okumaya başladı.
Akşam Honoré eve geldiğinde bakıcı kadını dua ederken buldu. Hemen bir hesap yaptı ve La Rapet'nin kendisinden bir frank alacaklı olduğunu fark etti; üç gün ve bir gece annesine bakmıştı. Bunun karşılığı beş frank ederdi; oysa La Rapet ile altı franka anlaşmıştı.

(5 AÄŸustos 1886)



ÖLÜLER NE DİYOR


Onu çılgınca sevmiştim! İnsan neden sever? Dünyada sadece bir varlıktan başkasını görmemek, kafasında sadece bir düşünce olmak, yüreğinde sadece bir arzuyu hissetmek ya da dudaklarında sadece bir adın tekrarlanması tuhaf mı acaba? Bir pınarın sularının yeryüzüne çıkmasına benzer şekilde ruhun derinliklerinden dudaklara kadar yükselen, hep söylenen, tekrar söylenen, bir dua gibi her yerde hep fısıldanan bir ad.
Hikâyemizi anlatmayacağım. Aşkın sadece bir hikâyesi vardır ve o zaten hep aynıdır. Tanışmış ve birbirimizi sevmiştik. İşte hepsi bu. Bir yıl boyunca, onun kollarında, onun şefkatiyle, sevgisiyle, giysilerinde, sözlerinde, bakışlarında, ondan gelen her şeye tutkun, ona bağlanmış ve hapsolmuş şekilde yaşamıştım. Her şey o kadar eşsizdi ki, gece miydi gündüz müydü, ölü müydüm, diri miydim, neredeydim, farkında değildim.
Ve işte öldü. Nasıl? Bilmiyorum, hiç bilmiyorum.
Yağmurlu bir gecede eve sırılsıklam döndü. Ertesi gün öksürüyordu. Yaklaşık bir hafta boyunca öksürdü ve yatağa düştü.
Ne olmuştu? Hiç bilmiyorum.

Doktorlar geliyor, yazıp çiziyor ve gidiyordu. İlaç getiriyorlar, hastabakıcı bir kadın da ilaçları ona içiriyordu. Elleri sıcaktı, alnı nemli ve yanıyordu, bakışları parlak ama hüzün doluydu. Onunla konuşuyordum, o da bana cevap veriyordu. Birbirimize neler anlatmıştık? Bilmiyorum. Her şeyi, evet her şeyi, her şeyi unuttum. Ölüp gitti; o son, o zayıf iç çekmesini çok iyi hatırlıyorum.
“Ah!� dedi hastabakıcı kadın. O an anladım! Artık hiçbir şey bilmiyordum. Hiçbir şey... “Metresiniz� diye konuşan bir papazı gördüm. Ona hakaret ediyor gibi geldi bana. Mademki ölmüştü o, artık bunu kimsenin söyleme hakkı yoktu. Papazı kovdum. Bir başka papaz geldi; iyi ve hoştu. Bana ondan söz edince ağladım.
Toprağa verme konusunda bir sürü soru sordular bana. Hiç hatırlamıyorum.
Bununla birlikte, tabutunu, onu içine koyup tabutun çivileri çakılırken duyulan çekiç darbelerinin sesini çok iyi hatırlıyorum. Ah Tanrım!
Gömüldü. Artık bu çukurun içindeydi! Birkaç kişi, birkaç arkadaş gelmişti mezarlığa. Kaçtım oradan, koştum.
Sokaklarda uzun süre yürüdüm. Sonra eve döndüm. Ertesi gün seyahate çıktım.

Dün Paris’e döndüm.
Odamı, odamızı, yatağımızı, eşyalarımızı, ölümünden sonra ondan geriye kalan her şeyin bulunduğu bu evi yeniden görünce, içimi öyle büyük bir üzüntü kapladı ki, az daha pencereyi açıp kendimi sokağa atacaktım. Ondan kalan her şeyi sarıp sarmalayan, onun bedeninden, soluğundan kalan her şeyi, binlerce zerreyi barındıran bu eşyalar, duvarlar arasında kalamazdım. Dışarı çıkmak için şapkamı aldım. Kapıyı varmadan önce, onun hole koydurduğu büyük aynanın önünden geçtim. Dışarı çıkmadan önce bu aynada tepeden tırnağa kendisine bakar, giysilerinin kendisine yakışıp yakışmadığını, giydiklerinin, saçlarının güzel olup olmadığını incelerdi.
Sık sık onun görüntüsünü yansıtan bu aynanın karşısında kalakaldım. Ayna onu o kadar sık yansıtmıştı ki, onun görüntüsünü de muhafaza ediyor olmalıydı.
Orada, gözlerimi cama dikmiş, düz, derin, boş aynanın önünde titreyerek duruyordum. Benim bakışlarım kadar sevdalı, benim kadar ona vurgun olan o ayna yine de tümüyle onu içinde saklıyor olmalıydı. O aynayı sevdiğimi anladım. Ona dokundum; soğuktu! Oh! Anılar, anılar! Bütün acıları çektiren o korkunç, o yaşayan, o ölü, o acı veren, yakan ayna! Bir aynada yansımaların kayması ve yok olması gibi sakladığı, gördüğü, önünden geçen her şeyi, sevgisine ve aşkına sığındığı her şeyi unutan yüreğe sahip insanlara ne mutlu! Ne çok acı çekiyorum. Sokağa çıktım, farkında olmadan, istemeye istemeye mezarlığa gittim.
Mezarını buldum. Üzerinde birkaç kelimenin yazılı olduğu ve mermerden bir haçın bulunduğu basit bir mezar. Üzerinde şöyle yazılıydı: “Sevdi, sevildi ve öldü�.
Oradaydı, o çukurun içinde çürümüştü! Bu ne korku! Alnım toprağın üzerinde, hıçkırıklara boğuluyordum.
Orada epey kaldım. Sonra akşam olduğunu farkettim. O anda, acayip ve delice bir arzu, umutsuz bir sevgilinin arzusu kapladı içimi. Geceyi, mezarında ağlayarak onun yanında geçirmek istiyordum. Ama beni görürlerse, mezarlıktan dışarı çıkarırlardı. Nasıl yapmalı?
Doğruldum ve bu ölüler diyarında başıboş dolaşmaya koyuldum. Yürüdüm, yürüdüm. Burası, yaşayanların diyarının yanında ne kadar da küçüktü! Bununla birlikte, ölülerin sayısı yaşayanlarınkine göre ne de çoktu. Bağların şarabını, pınarların suyunu içen, ovaların ekmeğini yiyen bize daha büyük binalar, sokaklar, daha çok yer gerekiyor.
Oysa bütün ölüler için, bize kadar ulaşan bütün ölüler için küçük bir toprak parçasından başka hemen hemen hiçbir şey gerekmiyor. Toprak onları alıyor, unutulmuşluk onları siliyor ve elveda!...
İçinde dolaştığım mezarlığın sonunda terkedilmişlerin, yani çok önceden ölenlerin, toprağa karışmayı tamamlamış, artık haçları bile çürümüş olanların mezarlarına, yarın yeni ölenlerin gömüleceği mezarların bulunduğu bölüme geldiğimi farkettim. Burası, güllerle, uzun ve kara servi ağaçlarıyla dolu, kederli ve insan etiyle beslenen büyük bir bahçeydi.
Yalnız, yapayalnızdım. Bir ağaçta büzülüp kaldım. Karanlık ve kalın yapraklı dallar arasında tamamen gizlendim.
Ve alabora olmuş bir geminin enkazına tutunan bir kazazede gibi ağacın gövdesine sarılarak bekledim.

Gece iyice çöküp ortalık zifiri karanlık olunca, gizlendiğim yerden ayrıldım ve ölülerle dolu toprağın üzerinde yavaş ve sessiz adımlarla yürümeye koyuldum.
Uzun zaman aylak aylak dolaştım. Onun mezarını bulamıyordum. Kollarımı öne uzatmış, gözlerim iyice açık, ellerimi, ayaklarımı, dizlerimi, göğsümü hattâ başımı mezarlara çarpa çarpa yürüyor ama onu bulamıyordum. Dokunuyor, yolunu arayan bir kör gibi taşları, haçları, demir parmaklıları, solgun çiçeklerin bulunduğu çelenkleri ellerimle yokluyordum. Parmaklarımı harfler üzerinde gezdirerek isimleri okuyordum. Ne geceydi, ne geceydi o! Mezarı bulamıyordum!
Ay ışığı yoktu. Her yer karanlıktı. Korkuyordum; iki mezar dizisi arasında bulunan küçük yollarda içime berbat bir korku yayılıyordu. Mezarlar, mezarlar, mezarlar. Her yer mezarlarla doluydu. Sağda, solda, önümde, arkamda her yerde mezarlar vardı. Dizlerim tutmuyor, artık yürüyemiyordum. Mezarlardan birinin üzerine oturdum.
Kalbimin çarpıntısını işitiyordum! Başka şeyler de duyuyordum. Neydi bu? Adı koyulamayan karmakarışık bir gürültü! Nereden geliyordu? Sersem sepet olmuş kafamdan mı, karanlık geceden mi yoksa gizemli, insan cesetleriyle dolu toprağın altından mı? Çevreme bakıyordum!
Orada ne kadar kaldım, bilmiyorum. Korkudan kıpırdayamaz hale gelmiş, kendimden geçmiştim; bağırıp çağırmaya ve ölmeye hazırdım.
Birden, üzerinde oturduğum mermerden kapak taşı hareket ediyormuş gibi geldi bana. Evet, sanki biri onu kaldırıyormuş gibi kapak taşı yerinden oynuyordu. Bir sıçrayışta yandaki mezarın üzerine attım kendimi. Az önce üzerinde oturduğum taşın doğrulduğunu gördüm. Birdenbire ölü göründü, çıplak bir iskelet, kamburlaşmış sırtıyla kapak taşını atıverdi. Görüyordum, gece ne denli karanlık olursa olsun, onu çok iyi görüyordum. Haçın üzerinde şöyle yazıyordu: “51 yaşında ölen Jacques Olivant burada yatıyor. Ailesini, arkadaşlarını çok severdi, dürüst ve namusluydu, Hakkın rahmetine kavuştu�.
Ölü de, mezar taşının üzerindeki yazıları okuyordu. Sonra yoldaki bir taşı, keskin küçük bir taşı aldı ve yazıları özenle kazımaya koyuldu. Yazılanları yavaş yavaş tümüyle sildi, az önce kazıdığı yere boş gözlerle baktı ve bir zamanlar işaret parmağı olan kemiğin ucuyla parlak harflerle yazdı:
“51 yaşında ölen Jacques Olivant burada yatıyor. Acı sözleriyle, mirasına konmak istediği babasının ölümünü çabuklaştırdı, karısına işkence yaptı, çoluk çocuğuna eziyet etti, komşularını aldattı, fırsat buldukça çalmaktan geri kalmadı ve sefilce öldü�.
Ölü, yazmayı bitirince, hiç kıpırdamadan eserini hayranlıkla seyretti. Geriye dönüp bakınca, bütün mezarların açılmış olduğunu, bütün cesetlerin mezarlarından çıktığını, hepsinin, gerçeği kazımak için, aileleri tarafından mezar taşlarına yazılan yalanları sildiğini gördüm.
Ve hepsinin, bu iyi babaların, bu sadık kadınların, fedakâr oğulların, tertemiz lekesiz genç kızların, bu dürüst tüccarların, bu kusursuz olduğu söylenen erkeklerin ve kadınların aslında kendi yakınlarına işkence ettiklerini, kinci, namussuz, iki yüzlü, yalancı, dalavereci, iftiracı ve kıskanç olduklarını, çalıp çırptıklarını, aldattıklarını, utanç verici ve iğrenç her türlü işe karıştıklarını görüyordum.
Hepsi, sonsuz barınaklarının girişine, hayattayken hiç kimsenin bilmediği ya da bilmez göründüğü korkunç, zalim ve kutsal gerçeği aynı anda yazıyordu.
Sevgilimin de, kendi mezar taşına yazmış olduğunu düşündüm.
Artık korkmadan, yarı açık tabutların, cesetlerin ve iskeletlerin arasından onun mezarına koşmaya başladım; onu hemen bulacağımdan emindim.
Kefene sarılı yüzünü görmesem de, uzaktan tanıdım onu.
Biraz önce mermerden haçın üzerinde, “Sevdi, sevildi ve öldü� yazıyordu.
Şimdi okunanlar ise şöyleydi: “Bir gün, sevgilisini aldatmak için dışarı çıktı, yağmura yakalandı, soğuk aldı ve öldü�.

........................................ ..................

Gün doğarken beni bir mezarın yanından yarı cansız kaldırmışlar.


(31 Mayıs 1887)
semuel isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsored links

Sponsor Bağlantılar
Alt 04-02-2008, 17:45   #2
 
semuel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 01 2008
Mesajlar: 265
Karma gücü: 21 semuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant future




Maupassant ın sanatı

Hastalığının ilerlemesine bağlı olarak Maupassant'ın yazarlık tarzı da değişime uğradı. "La Maison Tellier" (Madame Tellier'nin Evi - 1881), "Mademoiselle Fifi" (1882), "Les Contes de la Bécasse" (Çulluğun Öyküleri - 1883) gibi ilk öykülerinde, buruk ve alaylı bir konuşma gücünden kaynaklanan kuru bir anlatım görülür. Bu öykülerde, onun kavgacı niyetleri, dine, burjuva önyargılarına ve "kadına özgü kötü niyetliliğe" saldırma isteği sezilir. Hastalığının zararlarını görmeye başladığı günden itibaren Maupassant'ın anlatım yolu daha az yergici bir görünüm aldı. Yazarlık hayatının sonuna doğru "La Peur", "Lui?", "Solitude", "Le Horla", "L'endormeuse" gibilerinin de aralarında bulunduğu otuza yakın öyküsü, intihar düşüncesi, görünmez bir varlığın musallat olan fikri ile iç sıkıntısı ve korkulardan esinlendi.

Guy de Maupassant, Flaubert ekolünde, "hiç kimse tarafından görülmemiş ve söylenmemiş bir görünüm" bulup ortaya çıkarmayı öğrenmişti. Öykülerinin özgünlüğü, bunların yapısından daha çok, memurların, burjuvaların ya da köylülerin yaşantılarının geçtiği birbirinden çok farklı ortamların, tiplerin ve geleneklerin "gerçek olarak tasvir edilmesi"nden ileri gelir.

Öyküleri bir bütün olarak ele alındığında, 1870 - 1890 arası Fransız toplumunun zengin bir panoraması çıkar ortaya. Yapıtlarının kişisel yaşamından birçok iz taşıması, Maupassant'ın öykü ve romanlarını birer "otobiyografi" ya da "günlük"müş gibi ele alınmasına yol açmıştır.

Maupassant'a olan ilgi, 20. yüzyılın ikinci yarısında azalmıştır. Ama Maupassant günümüzde de, her sınıftan okura seslenen ve hem belirli bir düzeyi tutturan, hem de belirli ölçüde popüler olabilen yeni bir öykü türünün yaratıcısı kabul edilir.
--------------------
DaÄŸ Oteli

Schwarenbach Oteli, Yukarı Alplerdeki buzulların eteklerinde bulunur. Diğer ahşap otellere benzer ve Gemmi geçidini izleyerek dağa gelen yolcular için bir sığınaktır.
Yılın altı ayında açık kalan oteli, Jean Hauser ve ailesi işletir. Anne ve baba ile üç oğul ve bir kızdan oluşan Hauser ailesi, ilk karlar yağdığında vadiyi doldurarak Loëche'e inmeyi olanaksız hale getirmeden önce otelden ayrılır. Aile, otelin güvenliğini sağlamayı gün görmüş geçirmiş kılavuzlardan Gaspard Hari ile genç kılavuz Ulrich Kunsi ve köpekleri Sam'a bırakır.
İki kılavuz ile köpek, karların oluşturduğu bu hapishanede ilkbahara kadar kalırlar. Gözlerinin önünde, yalnızca solgun tepelerin çevrelediği uçsuz bucaksız ve bembeyaz Balmhorn'un yamacı uzanır. Karlar, küçük dağ otelini çepeçevre sarar, damın üzerine yığılır, pencerelere kadar ulaşır ve kapının önünü bir duvar gibi kapatır.
Hauser ailesi, kış mevsiminin yaklaştığı ve yolculuğun gittikçe tehlikeli olmaya başladığı o gün, Loëche'e inmeye hazırlanıyordu.
Oğulların güttüğü ve eski püskü elbiseler ile bavullarla yüklü üç katır önceden yola çıktı. Anne Jeanne Hauser ile kızı Louise de, dördüncü katıra binerek yola koyuldular.
Baba, yolculuk sırasında kendilerine eşlik eden iki kılavuzla birlikte önden gidenleri izliyordu.
Önce otelin önünde bulunan ve o günlerde suları donan küçük gölün çevresini dolaştılar, sonra karlarla kaplı tepelerin çevrelediği küçük vadiyi izleyerek yollarına devam ettiler.
Pırıl pırıl güneş ışınları, bu bembeyaz ve göz kamaştıran buz gibi çölü aydınlatıyordu. Bu dağlar denizinde hiçbir yaşam belirtisi görülmüyor, bu sonsuz yalnızlıkta hiçbir harekete rastlanmıyor, hiçbir gürültü, bu derin sessizliği bozmuyordu.
Uzun boylu ve genç İsviçreli kılavuz Ulrich Kunsi, iki kadını taşıyan katıra yetişmek için gitgide hızlanıyor ve yaşlı kılavuz Gaspard Hari ile baba Hauser'i geride bırakıyordu.
Katırın üzerindeki genç kız, onun gelişini izliyor, kederli bakışları, sanki onu çağırırmış gibi bir ifade taşıyordu. Sarışın bir köylü kızıydı o. Süt beyazı yanakları ve parlaklığını yitirmiş saçları, uzun süre buzların arasında yaşamaktan dolayı solgun görünüyordu.
Kunsi, kızı taşıyan katıra yetişince elini hayvanın terkisine koyarak yürüyüşünü yavaşlattı. Anne Hauser, konuşmaya başladı. Geçirecekleri kışla ilgili olarak ona bitmez tükenmez ayrıntılarla dolu bir sürü öğüt verdi. Ulrich Kunsi, ilk kez kışı yukarıda geçirecekti. Oysa tecrübeli Gaspard Hari, Schwarenbach Oteli'nde karlar altında 14 kış geçirmişti.
Ulrich Kunsi, söylenenleri anlamaksızın dinliyor ve sürekli olarak genç kıza bakıyordu. Zaman zaman da “Evet, Bayan Hauser� diyerek yanıt veriyordu; ama kafası anlatılanlardan uzakta, yüzü duygusuz bir ifade taşıyordu.
Vadinin dibinde, donmuş, dümdüz uzanan Daube gölüne ulaştılar. Sağ tarafta, Wildstrubel'e hakim Loemmern buzulunun yanında dimdik yükselen Daubenhorn'un siyah renkli kayaları görünüyordu.
Loëche'e inişin başladığı Gemmi geçidine yaklaştıklarında, geniş ve derin Rhône vadisinin ayırdığı Valais Alpleri birdenbire gözlerinin önünde yükseliverdi.
Uzakta, güneşin altında parlayan sivri ve düz, farklı yükseklikte olan bembeyaz bir yığın tepe vardı. Uzun kayalıklarıyla Mischabel, Weisshorn masifi, heybetli Brunnegghorn, yüksek ve korkunç görünümlü Cervin tepeleri ve Dent-Blanche gözlerinin önünde uzanıyordu.
Bu tepe yığınının altında, korkunç bir uçurumun dibinde, evleri kum taneleri gibi küçücük görünen Loëche kasabası belirdi. Katır, dağın sağ yamacı boyunca kıvrıla kıvrıla bu küçük kasabaya giden yolun kenarında durdu: Kadınlar, aşağı indiler.
Gaspard Hari ile baba Hauser de, onlara yetiÅŸmiÅŸlerdi.
Baba Hauser, “Allahaısmarladık, ikinize de iyi şanslar. Gelecek yıla görüşürüz� dedi.
Gaspard Hari de, “Gelecek yıla� diye tekrarladı.
Daha sonra da kucaklaşıp öpüştüler.
Öpüşme sırası Ulrich Kunsi'ye gelince, Louise'in kulağına, “Yukarıda kalanları unutmayın� diye fısıldadı. Louise de, neredeyse onun duyamayacağı kadar alçak bir sesle “Peki� diye yanıtladı.
- Hadi artık, dedi Jean Hauser, kendinize dikkat edin.
Sonra da, kadınların önüne geçti ve birlikte aşağıya inmeye başladılar; yolun ilk sapağında da gözden kayboldular.
Gaspard Hari ve Ulrich Kunsi de, Schwarenbach Oteli'ne doğru yürümeye başladılar.
Yan yana, konuşmadan ve yavaş yavaş yürüyorlardı. Artık her şey bitmişti; dört-beş ay tek başlarına kalacaklardı.
Gaspard Hari, önceki kış yaşadıklarını anlatmaya başladı. Geçen kış Michel Canol ile birlikteydi; ama artık Canol bu işler için çok yaşlanmıştı. Dağda bu uzun süren yalnızlık sırasında her an bir kaza ile karşı karşıya kalabilirdi insan. İyi anlaşmışlar, iyi vakit geçirmişlerdi. Amaç, daha ilk günden her şeyi olduğu gibi kabul etmekti. Zaten insan vakit geçirmek için kendi kendine oyalanacak bir şeyler buluyordu.
Ulrich Kunsi, aklı kasabaya inenlerde, gözlerini yere dikmiş, Hari'nin anlattıklarını dinliyordu.
Bir süre sonra, karların içinde küçücük kara bir nokta gibi duran oteli gördüler.
Kapıyı açtıklarında, kıvır kıvır tüylü kocaman köpek Sam, ikisinin çevresinde sıçrayarak dolanmaya başladı.
- Hadi, dedi Gaspard Hari, işleri yapacak kadın yok. Yemeği hazırlamak gerek. Sen patatesleri soymaya başla.
Bir süre sonra ikisi de birer tabureye oturmuş, çorba pişiriyorlardı.
Ertesi sabah uyandığında, gün Kunsi'ye çok uzun gelmeye başlamıştı. İhtiyar Hari, sigarasını içiyor ve zaman zaman ocağa tükürüyordu. Kendisi de, pencereden evin tam karşısında yükselen dağı seyrediyordu.
Kunsi, öğleden sonra dışarı çıktı ve bir önceki gün gittikleri yoldan yürüdü. Karların üzerinde, iki kadını taşıyan katırın ayak izlerini arıyordu. Gemmi geçidine vardığında, uçurumun kenarında yüzükoyun yere yattı ve Loëche kasabasını seyretmeye koyuldu.
Kayalıkların arasındaki küçük kasaba, daha henüz karlara boğulmamıştı. Çevresindeki çam ormanları, kasabayı karlardan koruyordu. Küçücük evler, tepeden bakıldığında, çayırdaki taşları andırıyordu.
Louise Hauser, şimdi bu gri renkli evlerden birindeydi. Hangisindeydi acaba? Ulrich Kunsi, evleri birbirinden ayıramayacak kadar uzaktaydı. Nasıl da aşağı inmek geçiyordu içinden!
Güneş artık Wildstrubel tepesinin arkasında kaybolmuştu. Kunsi, yeniden otele döndü. Gaspard Hari, sigara içiyordu. Arkadaşının geldiğini görünce, birkaç el kâğıt oynamayı önerdi. Karşılıklı masaya oturdular ve oynamaya başladılar.
Epeyce bir süre brisk adı verilen oyunu oynadılar. Sonra da yemeklerini yiyip yattılar.
Gelip geçen günler, ilk günden farklı değildi. Hava açık ve soğuktu; yeni kar daha yağmamıştı. İhtiyar Gaspard, öğleden sonralarını buzlu tepeler üzerinde uçup duran kartalları ve vahşi kuşları seyretmekle geçirirken, Ulrich Kunsi, düzenli olarak Gemmi geçidine gidiyor ve kasabayı seyrediyordu. Sonra kâğıt ve domino oynuyorlar, zar atıyorlar ve oyunu ilginç hale getirmek için iddiaya tutuşuyorlardı.
Bir sabah erkenden uyanan Hari, Kunsi'yi kaldırdı. Yoğun ve koyu bulutlar üzerlerine çöküyor, her tarafı sarıyor ve yavaş yavaş beyaz bir köpük yığını içine gömüyordu ortalığı. Bu, dört gün dört gece böyle devam etti. Yağan karların kapattığı kapı ve pencerenin önünü açmak, bir geçit oymak ve geceleri oluşan don yüzünden taş gibi sertleşen karlar üzerinde basamaklar yapmak gerekiyordu.
Artık hapis hayatı yaşamaya başlamışlardı. Dışarı çıkıp istedikleri gibi dolaşamıyorlardı. Günlük işleri paylaşmışlardı. Ulrich Kunsi, bütün temizlik işlerini üzerine almıştı, çamaşırları yıkıyor, temizlik yapıyordu. Odunları da o kırıyordu. Gaspard Hari ise, yemekleri pişiriyor ve ateşi yakmakla uğraşıyordu. Bu günlük ve tekdüze uğraşlar arasında zaman zaman kâğıt oynuyorlar ya da zar atıyorlardı. İkisi de sakin ve soğukkanlı bir yapıya sahip olduğundan aralarında hiç tartışma çıkmıyordu. Hatta hiç sabırsızlık göstermiyorlar, ileri geri laf edip de birbirlerini kırmıyorlardı. Bu tepelerde, karlar altında geçirecekleri bu kış mevsiminde olacaklara önceden boyun eğmeye hazırlamışlardı kendilerini.
Ara sıra yaşlı Hari tüfeğini alıp avlanmaya çıkıyor, vurduğu dağ keçilerini getiriyordu. O zaman Schwarenbach Oteli'nde bir bayram havası esiyor ve taze et ziyafeti çekiyorlardı kendilerine.
Gaspard Hari, bir sabah yine dağ keçisi avlamak için erkenden yola çıktı. Dışarıda hava sıcaklığı sıfırın altında 18 dereceydi. Güneş henüz doğmamıştı. Hari, Wildstrubel civarında dağ keçilerine rastlamayı umuyordu.
Ulrich Kunsi, evde yalnız kalmıştı. Saat 10.00'a kadar yattı. Aslında iyi bir uykucuydu, ama sabahları hep erken kalkan Hari'den çekindiği için geç kalkmaya pek cesaret edemiyordu.
Günlerini ve gecelerini ocağın ateşi önünde uyumakla geçiren Sam ile kahvaltısını yaptı. Kendini üzgün hissetti; hatta yalnızlıktan korkmuştu. Karşı konamaz bir alışkanlığın arzusu içinde, daha önceki günlerde yaptıkları gibi, kâğıt oynamak istedi canı.
Arkadaşının saat 16.00'da dönmesi gerekiyordu. Kunsi, onu karşılamak için dışarı çıktı. Kar, derin vadiyi kaplamış, yarıkları doldurup iki gölü de ortadan kaldırmış ve kayalıkları tamamen örterek uçsuz bucaksız tepeler arasında gözleri kör eden bembeyaz ve parlak sonsuz bir örtü oluşturmuştu.
Kunsi, kasabayı seyrettiği uçurumun kenarına üç haftadır gitmemişti. Wildstrubel'e giden bayırları tırmanmadan önce uçurumun yanına gitmek istedi. Loëche de karlarla kaplanmıştı; bu soluk örtünün altına gömülen evler artık hiç farkedilemiyordu.
Daha sonra, sağa dönerek Loemmern buzuluna yöneldi. Dağlılar gibi uzun adımlar atarak yürüyor, ucu demirli bastonunu taş gibi sertleşen karlara batırıyordu. Keskin bakışlarıyla bu bembeyaz kar örtüsü içinde kalan ve hep görünüm değiştiren buzulu arıyordu.
Buzulun yakınlarına geldiğinde durdu ve yaşlı Hari'nin bu yola sapıp sapmadığını anlamaya çalıştı. Sonra, kaygılı ve daha hızlı adımlarla buzultaşlar boyunca yürüdü.
Gün batıyordu artık. Karlar pembe bir renge bürünüyor, soğuk ve kuru bir rüzgâr karların billûrlaşmış yüzeyi üzerinde esiyordu. Ulrich, karşıdaki tepelere doğru bağırdı. Deniz dalgaları üzerinde çığlık atan kuşlarınki gibi, sesi buzdan köpüklerin arasında dağların büründüğü ölüm sessizliği içinde uzaklara uçup gitti ve hiçbir yanıt gelmedi.
Yeniden yürümeye koyuldu. Güneş, gökyüzünün kızıla boyadığı tepelerin ardında batmış, vadinin derinlikleri kararmaya başlamıştı. Genç adam, birden korkuya kapıldı. Soğuk, yalnızlık ve dağların kışa özgü bu ölüm sessizliği içine doluyormuş, kanını durdurup donduracak, ellerini ayaklarını kaskatı kesip kendisini hareketsiz buzdan bir varlık haline getirecekmiş gibi geldi ona. Otele doğru koşmaya başladı. Kendisi yokken yaşlı Hari'nin dönmüş olabileceğini düşünüyordu. Herhalde o başka bir yoldan gitmişti. Ayaklarının dibinde, avladığı bir dağ keçisi ile ateşin başında oturuyor olmalıydı.
Biraz sonra otel göründü. Hiç duman tütmüyordu. Ulrich daha hızlı koştu; kapıyı açtı. Sam sevinçle ileri doğru atıldı; Gaspard Hari hâlâ dönmemişti.
Korkuya kapılan Ulrich Kunsi, bir köşeye büzüşüp bekleyen arkadaşını bulacakmışçasına olduğu yerde dönüp arkasına baktı. Ateşi yaktı; ihtiyarın dönüşünü beklerken çorba pişirdi.
Zaman zaman, Hari'nin ortalıkta görünüp görünmediğini anlamak için dışarı çıkıyordu. Ufukta, tepelerin ardında kaybolmaya yüz tutmuş sarı bir ayçanın aydınlattığı soluk, kurşuni mor renkli gece artık çökmüştü.
Genç adam, bir süre sonra içeri girip oturdu ve arkadaşının başına gelebilecekleri düşünerek ellerini ve ayaklarını ısıttı.
Gaspard Hari, bacağını kırmış, ya bir çukura düşmüş ya da ayak bileğini burkmuş olabilirdi. Ruhu umutsuzluk içinde, karların üzerinde soğuktan kaskatı kesilmiş durumda yatıyor ve birilerinin yardımına gelmesi için gecenin sessizliği içinde gırtlağının bütün gücüyle bağırıyor olabilirdi.
Neredeydi acaba? Dağ öylesine uçsuz bucaksız ve özellikle bu mevsimde öylesine tehlikeli ve acımasızdı ki, bu sonsuzluk içinde bir insanı aramak için her yönde on ya da yirmi kişinin sekiz gün boyunca yürümesi gerekirdi.
Kunsi, her şeye karşın, gece yarısı saat 01.00'e kadar dönmemesi halinde Sam'la birlikte Gaspard Hari'yi aramaya karar verdi.
Bütün hazırlıklarını yaptı.
Çantasına iki günlük yiyecek koydu, çelik kancalarını aldı, boynuna sağlam, uzun bir ip geçirdi, ucu demirli bastonunu ve buzların içinde basamaklar yapmaya yarayan baltasını kontrol etti. Sonra beklemeye koyuldu. Şöminenin ateşi yanıyor, köpek alevlerin ışıltısı altında horluyor ve duvardaki saat, düzenli atan bir yürek gibi, tahta kutusu içinde tıkır tıkır işliyordu.
Kunsi, hafif rüzgâr çatıyı ve duvarları yalayarak eserken titriyor ve uzaktan gelebilecek sesleri duyabilmek için kulaklarını dikmiş bekliyordu.
Saat gece yarısını vurduğunda, yüreğinin titrediğini hissetti. Korkuya kapıldığını fark eden Kunsi, yola çıkmadan önce sıcak bir kahve içmek için ateşin üzerine suyu koydu.
Saat 01.00'i çalınca yerinden doğruldu; Sam'ı uyandırdı ve kapıyı açıp Wildstrubel’e doğru yürümeye başladı. Beş saat boyunca yürüyen Kunsi, çelik kancalarının yardımıyla kayalıklara tırmandı; zaman zaman buzları kırarak ya da dimdik bir bayırın dibinde kalan köpeğin ipini ara sıra çekerek ilerledi. İhtiyar Gaspard Hari'nin sık sık dağ keçilerinin peşinden geldiği tepelerden birine ulaştığında saat 06.00 olmuştu.
Güneşin doğmasını beklemeye başladı.
Gökyüzü sararmaya başlıyordu. Nereden geldiği belli olmayan acayip bir aydınlık, dört bir yana yayılan bu uçsuz bucaksız tepeler yığınını birdenbire aydınlattı. Bütün uzaya yayılmak istercesine karların içinden âdeta ışık fışkırıyordu. Yavaş yavaş uzaktaki yüksek tepeler pembeleşti ve Berne Alpleri'nin arkasından kızıl rengiyle güneş göründü.
Ulrich Kunsi, yeniden yola koyuldu. Bir avcı gibi yerdeki izleri dikkatle izleyerek ve zaman zaman köpeğe “Hadi aslanım, ara bakayım� diyerek ilerliyordu.
Kunsi, dağdan aşağı iniyordu şimdi. Bakışlarıyla uçurumların dibini tarıyor, ara sıra bağırıyor, fakat sesi bu sonsuz boşluk içinde kaybolup gidiyordu. Kulağını yere yapıştırıp dinliyor, bir ses fark ettiğini sanarak koşmaya başlıyor, hiçbir yanıt gelmeyince de, umutsuz ve tükenmiş bir şekilde oturuyordu. Öğlene doğru yemeğini yedi ve kendisi gibi yorgun düşen Sam'a da bir şeyler yedirdi.
Sonra yeniden aramaya koyuldu.
Akşam olduğunda, Kunsi hâlâ yürüyordu. Yürüye yürüye 50 kilometre yol kat etmişti. Evden çok uzaklaştığı, dönmek aynı yolu tekrar yürüyemeyeceği ve bu yorgunlukla daha fazla da ilerleyemeyeceği için karların içinde bir çukur açtı. Yanında getirdiği battaniyeye köpekle birlikte sarınarak çukurun içine kıvrılıverdi. Adamla köpek ısınmak için birbirlerine sokularak yattılar ama yine de iliklerine kadar dondular.
Kunsi, birtakım rüyalar gördüğü, elleri ve ayakları buz kestiği için doğru dürüst uyuyamamıştı.
Kalktığında gün doğmak üzereydi. Bacakları soğuktan sanki demir gibi sertleşmişti. Bir ses duyduğunu sandığında yorgun ruhu korkudan ona çığlıklar attıracak gibi oluyor, heyecandan yüreği yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyordu.
Bu yalnızlık içinde kendisinin de öleceğini düşündü ve ölüm korkusunun etkisiyle bütün gücünü topladı.
Düşe kalka otele doğru yürümeye başladı. Sam, kendisini birkaç adım geriden izliyor ve üç ayağı üzerinde seke seke ilerliyordu.
Öğleden sonra saat 16.00’ya doğru Schwarenbach'a geldiler. İçeride kimse yoktu. Genç adam ateşi yaktı; bir şeyler yedi ve uyudu. Öylesine yorulmuştu ki, artık hiçbir şey düşünemiyordu.
Karşı konulamaz bir uykunun etkisi altında epeyce uyudu. Fakat birden “Ulrich� diye bir ses, bir çığlık, bir isim, kendisini bu derin uyuşukluktan uyandırdı ve ayağa kaldırdı. Düş mü görüyordu? Yoksa bu, kaygılı ruhların duyduğu acayip seslerden biri miydi? Hayır; kulaklarından girip bütün bedeninden geçerek parmak uçlarına kadar yayılan bu titrek sesi yeniden duydu. Kuşkusuz birisi bağırmış, “Ulrich!� diye seslenmişti. Birisi yakınlarda, evin civarındaydı. Bundan hiç kuşkusu yoktu. Kapıyı açtı ve gırtlağının bütün gücüyle “Sen misin Gaspard!� diye haykırdı.
Hiçbir yanıt gelmedi. Ne bir ses, ne bir inildeme ne de bir mırıldanma vardı. Gece oluyor, karlar pek solgun görünüyordu.
Taşları bile donduran, terk edilmiş bu tepelerde hiçbir canlı varlığı yaşatmayan buz gibi bir rüzgâr esiyordu dışarıda. Çöllerde esen ateş gibi rüzgârlardan daha öldürücü, daha kurutucu bir rüzgârdı bu. Ulrich yeniden “Gaspard, Gaspard, hey Gaspard!� diye bağırdı.
Sonra beklemeye koyuldu. Dağda her şey sessizlik içindeydi! İliklerine kadar korku doldu içine. Bir hamlede eve girdi, kapıyı kapatıp sürgüyü çekti ve tir tir titreyerek bir sandalyeye oturdu. Ruhunu teslim ederken arkadaşının kendi adını çağırdığından emindi.
Yaşadığından ya da yemek yediğinden nasıl eminse, birisinin kendi adını haykırdığından da öylesine emindi. İhtiyar Gaspard Hari, lekesiz bembeyazlığı yeraltı dünyalarının karanlığından daha uğursuz olan bu derin vadilerin birinde, bir çukurun içinde iki gün üç gece can çekişmişti. Hari, arkadaşını düşünerek biraz önce önce ölmüştü! Serbest kalan ruhu, Ulrich'in uyuduğu otele doğru uçup gelmiş, yaşayanlara musallat olan ölü ruhlar gibi onun adını haykırmıştı. Gaspard'ın ruhu, uyumakta olan genç adamın sıkıntılı ruhuna seslenmiş, son bir kez elveda demiş veya sitem etmiş ya da arkadaşını yeteri kadar aramayan bu adama beddualar yağdırmıştı!
Ulrich, bu ruhu çok yakında, duvarın arkasında, biraz önce kapattığı kapının ardında hissetmişti. Gaspard Hari'nin ruhu, ışık sızan bir pencereyi kanatlarıyla sıyırıp geçen gece kuşları gibi dolaşıyordu evin çevresinde! Genç adam ise, çılgına dönmüş, korkudan haykırmaya hazır bekliyordu. Kaçmak istiyor ama dışarı çıkmaya cesaret edemiyordu ve bir daha da hiç edemeyecekti çünkü yaşlı adamın cesedi bulunup gömülmedikçe, bu hayalet gece gündüz otelin çevresinde dolaşıp duracaktı!
Kunsi, gün doğup da güneş ışıkları ortalığa yayılınca, biraz sakinleşti. Kendi yemeğini hazırladı, köpeğin yiyeceğini verdi ve karlar üzerinde yatan ihtiyarı düşünerek, yüreği acı içinde bir sandalyeye çöküverdi.
Gecenin karanlığı dağı kapladığında yeni korkular yüreğini sarmaya başladı. Şimdi, bir mumun zorlukla aydınlattığı karanlık mutfakta yürüyordu. Büyük adımlarla bir duvardan diğerine gidiyor, bir önceki gecenin o korkunç bağırtısının, dışarıdaki iç karartıcı sessizliği aşıp aşmadığını dinliyordu. Sanki o güne kadar hiç yalnız kalmamış gibi, kendini tek başına hissediyor, acınacak bir durumda olduğunu düşünüyordu. Bu uçsuz bucaksız kar çölünde, insanların oturduğu toprakların, yaşadıkları evlerin, devam eden hayatın iki bin metre yukarısında, buz gibi gökyüzünün altında yapayalnızdı! Nereye ve nasıl olursa olsun kaçmak, kendisini uçuruma atarak, Loëche kasabasına inmek gibi çılgın bir isteğin pençesinde kıvranıyor, fakat kapıyı açmaya cesaret edemiyordu. Ötekinin, o ölünün, dağın tepesinde yalnız kalmamak için yolunu keseceğinden emindi.
Gece yarısına doğru, yürümekten yorgun, korku ve sıkıntıdan tükenmiş bir durumda sandalyelerden birinde uyuyakaldı. Cinli-perili bir yerden korkar gibi yatağından korkuyordu.
Birdenbire, bir önceki gecenin o keskin çığlığı kulakları yırttı. Bağırma öylesine keskindi ki, Ulrich, birisini geri itmek istercesine ellerini ileri uzattı ve oturduğu sandalyeden sırtüstü yere düştü.
Gürültüye uyanan Sam, korkuyla ulumaya ve tehlikenin nereden geldiğini anlamak için dolanmaya başladı. Kapının önüne geldiğinde tüyleri diken diken oluyor, kuyruğunu dikleştiriyor, derin derin soluyor ve burnunu çekip homurdanıyordu.
Çılgına dönen Kunsi, hemen doğrulmuş ve bir sandalyeyi ayağından tutarak, “Girme... İçeri girme... Girme... Gebertirim seni!� diye bağırıyordu. Bu haykırışlardan iyice huysuzlanan köpek, efendisinin meydan okuduğu o görünmez düşmana karşı öfkeyle havlıyordu.
Yavaş yavaş sakinleşen Sam, ocağın yanına gelip tekrar yattı. Fakat başını dikmiş, gözleri parlıyor ve dişlerinin arasından homurdanıyordu.
Ulrich de kendisine gelmişti. Fakat korkudan kendisini bitik hissediyordu. Büfeye gidip bir şişe içki aldı ve arka arkaya birkaç kadeh içti. Düşünceleri yavaş yavaş bulanıklaşıyor, cesaretini yeniden topluyor ve damarlarında bir ateş seli akıyordu sanki.
Ertesi gün, hiçbir şey yemedi, sadece içki içmekle yetindi. Sonraki günlerde de hep sarhoş dolaştı durdu. Gaspard Hari aklına gelir gelmez içmeye başlıyor ve sarhoşluktan ayakta duramaz hale gelinceye kadar içiyordu. Alnı yere yapışmış, zilzurna sarhoş, elleri ayakları kesilmiş bir durumda saatlerce yerde yatıyordu. İçkinin etkisi geçip de ayılmaya başlayınca, “Ulrich!� diye kendisini çağıran çığlık, bir mermi gibi kafasına saplanırcasına onu uyandırıyordu. Ayakları üzerinde zorlukla doğruluyor, yere düşmemek için yakındaki eşyalara tutunuyor ve Sam'ı yardıma çağırıyordu. Efendisi gibi çılgına dönen köpek de, o anda kapıya doğru atılıyor, pençeleriyle tırmalıyor ve uzun beyaz dişleriyle kapıyı kemiriyordu. Ulrich ise, boynunu arkaya devirmiş, başı havada, koştuktan sonra kana kana su içer gibi büyük yudumlarla içkiyi bir dikişte içiyor ve düşüncelerini uyuşturarak, büyük korkusunu yatıştırıyordu.
Üç haftada bütün içkileri tüketmişti. Fakat bu sürekli sarhoşluğu, kendine gelir gelmez çok daha etkili biçimde ortaya çıkan büyük korkusunu bir süre için yatıştırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Bir aylık sarhoşlukla iyice artan sabit fikri, bu yapayalnızlığı içinde daha da büyüyor ve bir burgu gibi içine işliyordu. Artık, kafesteki bir vahşi hayvan gibi evin içinde oradan oraya yürüyor, zaman zaman kulağını duvara yapıştırarak, ötekinin ruhunun öbür tarafta olup olmadığını anlamaya çalışıyor ve duvarın ötesinden ona meydan okuyordu.
Sonra yorgunluğun etkisiyle uyuklamaya başlayınca, o sesi yine duyuyor ve birdenbire sıçrayarak kalkıyordu.
Yine böyle çileden çıktığı bir gece, birden ileri atılarak, kendisini kimin çağırdığını anlamak ve onu susturmak için kapıyı açtı.
İliklerine kadar işleyen dışarının soğuk havası aniden yüzüne çarpınca, hemen kapıyı kapattı ve sürgüleri çekiverdi. Kapı açıldığında Sam'ın dışarı çıktığını fark etmemişti. Birkaç odun daha atıp ısınmak için ateşin önüne oturdu. Fakat birdenbire ürperdi. Birisi inleyerek duvarı tırmalıyordu.
- Defol! diye bağırdı. Uzun, acı dolu bir inilti geldi karşılık olarak.
O anda aklı başından iyice gitti. Saklanacak bir köşe aramak için arkasına dönerken, “Defol!� diye bağırdı yeniden. Dışarıdaki ise, sürekli inildiyor, duvara sürtünerek evin etrafında dolaşıp duruyordu. Ulrich, içinde yiyecek ve tabak-çanak bulunan büfeye doğru atıldı, insanüstü bir çabayla yerinden oynattı ve kapının arkasına sürüyerek iyice dayadı. Sonra da, düşman kuşatması altındayken yapıldığı gibi, sandalye, masa, yatak, minder, evin içinde eşya olarak ne varsa, hepsini pencerenin önünde üst üste yığdı.
Ama dışarıdaki, şimdi daha da iç karartıcı biçimde inliyor, Ulrich de buna, aynı şekilde inleyerek karşılık veriyordu.
Böylece, birbirlerine uluyarak günler ve geceler geçti. Biri evin dışında sürekli dolanıp duruyor ve sanki evi yıkmak istercesine, gücünün yettiğince tırnaklarıyla duvarları tırmalıyor; diğeri ise, içeride kulağını duvara yapıştırmış dinliyor ve duvarların tırmalanmasına korkunç çığlıklarla yanıt veriyordu.
Bir akşam, artık Ulrich hiçbir şey duymamaya başlayınca, yorgunluktan bitmiş bir durumda sandalyeye oturdu ve hemen uyuyuverdi.
Uyandığında hiçbir şey hatırlamıyordu. Bu sıkıntılı uyku sırasında sanki kafasındaki bütün düşünceler boşalmış, kaçıp gitmişti. Karnı acıkmıştı. Oturup bir şeyler yedi.

.. .. .. .. .. .. .. .. .. .. .. .. ..

Kış artık sona ermişti. Gemmi geçidi tekrar yol verir hale gelmiş ve Hauser ailesi, otele dönmek için yola çıkmıştı.
Geçidin tepesine ulaşınca, kadınlar katırlara binmiş ve biraz sonra karşılaşacakları iki adamdan söz etmeye başlamışlardı.
Yollar açılınca, geçirdikleri uzun kışı anlatmak için bu ikisinden hiç olmazsa birinin aşağıya inmemiş olmasına şaşırmışlardı.
Nihayet, hâlâ karlar altındaki otel uzaktan görünüverdi. Kapı ve pencereler kapalıydı. Bacadan duman çıktığını gören baba Hauser'in içi rahatladı. Fakat yaklaştığında, kapının eşiğinde, kartallar tarafından parçalanmış büyük bir hayvanın böğrü üzerine yatmış iskeletini gördü.
Hep birlikte iskeleti incelediler. “Bu, Sam olmalı� dedi anne Hauser. Sonra “Hey Gaspard!� diye seslendi. İçeriden hayvan böğürmesine benzer bir çığlık geldi. Baba Hauser, “Hey Gaspard!� diye yeniden seslendi. Birincisine benzer bir çığlık daha duyuldu içeriden.
Bunun üzerine, baba ve iki oğlu kapıyı açmaya çalıştılar. Kapı açılmıyordu. Ahırdan aldıkları bir kalas parçasını koçbaşı gibi kullanarak bütün güçleriyle kapıya vurmaya başladılar. Kapı çatırdadı, kanatlar parçalandı ve içeriden büyük bir gürültü geldi. Devrilen büfenin arkasında ayakta duran, saçları omuzlarına kadar inen, sakalı göğsüne kadar uzamış, gözleri çakmak çakmak parlayan, elbiseleri parçalanmış bir adam gördüler karşılarında.
İlk anda, bu adamı hiçbiri tanıyamadı. Fakat hemen sonra Louise Hauser, “Anne, bu Ulrich!� diye bağırdı. Saçlarının bembeyaz olmasına karşın anne de, bu adamın Ulrich olduğunu anladı.
Ulrich, onların kendisine yaklaşmalarına ve dokunmalarına ses çıkarmadı. Ama kendisine sorulan sorulara yanıt vermedi. Hauser ailesi, onu Loëche'e götürdü. Doktorlar, Ulrich'in delirmiş olduğunu söylediler.
Hiç kimse Gaspard Hari'ye ne olduğunu asla öğrenemedi.
Louise Hauser, o yaz, iç üzüntüsüne bağlı bir hastalıktan az kalsın ölecekti. Doktorlar, kızın hastalığının, dağın soğuk havasından ileri geldiğini söylediler.



(1 Eylül 1886)

Konu semuel tarafından (04-02-2008 Saat 17:45 ) değiştirilmiştir.. Sebep: Ardarda Atılan Mesajlar BirleÅŸtirildi
semuel isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsored links

Cevapla

Seçenekler Arama

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 16:16 .


Gnoxis.com ©2000 - 2008
Powered by vBulletin Version 3.7.2
Ad Management by RedTyger

***NoRa iS WaTcHinG YoU***



*** Gnoxis.com ***

LinkBacks Enabled by vBSEO 3.1.0

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102