JUKEBOX | CHAT | GNOXIS MESSENGER



Geri git   Gnoxis.com > Kültür - Sanat > Edebiyat > Yazarlar

Cevapla
 
Seçenekler Arama
Alt 04-02-2008, 17:22   #1
 
semuel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 01 2008
Mesajlar: 265
Karma gücü: 21 semuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant future
Virginia Woolf





Virginia Woolf (25 Ocak 1882 – 28 Mart 1941) İngiliz feminist, yazar, romancı ve eleştirmen.

1882'de Londra'da dünyaya gelen Virginia Woolf, Victoria devri'nin tanınmış yazarlarından Sir Leslie Stephen'ın kızıydı. Annesi ve babası daha önce başkalarıyla evlenmişler, dul kaldıktan sonra ise bir araya gelmişlerdi. Her ikisinin de ilk eşlerinden çocukları vardı. Sir Leslie Stephen'ın ilk eşi, ünlü romancı William Makepeace Thackeray'nın kızıydı. Thackeray'nın eşi akıl hastası olduğundan, Leslie Stephen'ın bu kadından olan kızı Laura, anneannesine çekmiş, yirmi yaşında bir akıl hastahanesine kapatılmıştı.O yıllarda kadınların ikinci planda kalması nedeni ile okula gönderilememiş fakat babası yardımı ile kendini geliştirmiştir.

Özellikle Viktorya tarzı yaşamaya karşı olan Virginia Woolf, yazılarında da bundan bahseder. Vanessa Bell daha küçük bir yaşta iken bir ressam olmaya, Virginia Woolf ise bir yazar olmaya karar verir. Kendisini babasının kütüphanesinde geliştiren Virginia Woolf 1895'de bir gazetede kısa hikayelerini yayınlatır.

1904'te babasının ölümünden sonra Bloomsbury'ye taşınması ise hayatında ciddi bir dönüm noktası olmuştur. Bloomsbury grubu içinde birçok ünlü edebiyatçıyı barındıran ve cinsel konulardaki özgürlükçü tavırlarıyla tanınan bir grup entelektüelden oluşuyordu.Grupta bulunan birçok kişi eşcinsel ya da biseksüeldi. İnsanlar onları etik bir grup olarak görüyorlardı. Grupta John Maynard Keynes, E. M. Forster, Roger Fry, Duncan Grant ve Lytton Strachey gibi ünlü kişilikler vardı. Woolf 1909'da bir süreliğine Lytton Strachey ile nişanlandıysa da 1912'de Leonard Woolf ile evlendi.

Virginia Woolf ile Leonard Woolf'un evlilikleri cinsel açıdan yeterli olmasa da, Virginia Woolf için çok önemli olmuştur.Leonard'ın bir basımevi vardı ve bu da Virgini Woolf'un yazdığı kitapları yayımlatması için bir fırsat olmuştu.

Bu arada kadınlara da yakınlık duyan Virginia Woolf'un eserlerinde kadın yakınlıklarına bol bol rastlanır. Bir klasik olan Orlando isimli romanı bir aşk mektubuyla beraber sevgilisi Vita Sackville-West'e adanmıştır. 1925 yılında yayımlanan Mrs. Dalloway ünlü yazarın adıyla anılacak ‘bilinç akışı’ tekniğinin en başarılı örneklerinden biridir.

Mrs.Dalloway'den başka birçok kitap daha yayımlamış(Orlando,Dışa yolculuk,Yıllar,Gece ve Gündüz,Jacob'un odası,Flush...),bunlar çok ilgi görmüştür.Kitaplarının kapaklarında kardeşi Vanessa Bell'in resimleri bulunmaktadır. 1930'ların sonlarında 2.dünya savaşının patlak vermesi onları tedirgin etmiş,Virginia Woolf yaşananları görmek istemiştir.Leonard Woolf'un yahudi olmasından dolayı eğer yakalanırlarsa geri temsil edilmeyeceklerini ve orada öldürüleceklerini bilmelerine rağman gitmişlerdir.

Perde Arası romanını yazdığı sıralarda artık kendini yeterince yetenekli hissetmiyor, yeteneğini kaybettiğini düşünüyordu. Her gün savaş korkusu ve yeteneğini kaybetmenin vermiş olduğu stres, dehşet ve korku sonucu ruhsal bunalıma girmiş, 28 Mart 1941’de içinde bulunduğu duruma daha fazla dayanamayıp evlerinin yakınlarında bulunan nehre ceplerine taşlar doldurarak atlayıp intihar etmiştir. Virginia Woolf geride iki intihar mektubu bırakmıştır. Birisi kardeşi Vanessa Bell'e diğeri ise kocası Leonard Woolf'a. Yazar, modernist hareketin en önemli kişilerinden biri olarak tarihe geçmiştir ve roman türünün gelişimine büyük katkıda bulunmuştur. Bir profesyonel olarak 1905'lerde yazmaya başlayan Virginia Woolf'un ilk kitabı olan The Voyage Out (Dışa Yolculuk) 1915'te yayınlanmıştır. Bu kitabın yazımı çok uzun sürmüş,bir yıl içinde üç kez tekrar yazılmıştır. Özelllikle annesinin ölümünü yenmesi ile ilgili olan bu kitap ilginç olduğu kadar etkileyicidir.

1929 tarihli "Kendine Ait Bir Oda" feminist hareketin klasik bir kitabı olarak kabul edilir. Kadın hareketinin elden düşürmediği önemli kitaplardan biri olan Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf’un belki de en kolay okunan kitabıdır. Çünkü konu çok somuttur: “Kadın ve Edebiyat.�

Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları ‘ezeli’ ve de ‘ezici’ bir soru vardır: “Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?� İşte Virginia Woolf bu ‘yakıcı’ soruya, tarihsel ilişkilerin kökenine inip kütüphane raflarında şöyle bir gezindikten ve de kısa bir kadın edebiyatı tarihçesi çıkardıktan sonra esaslı bir yanıt getiriyor. Ve şöyle sesleniyor kadınlara: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..�

Daha sonralarda Virginia Woolf tarafından kaleme alınan Flush'ta bir köpeğin bakış açısı fark edilir.

... güçlü kuvvetli, enerji dolu, yaşama sevinci içinde genç Robert Browning bir bomba gibi patlamıştı Elizabeth Barrett’in sessiz hasta odasında. İngiliz edebiyatının en ünlü aşk öyküsüdür onların aşkı. Tiyatro oyunları yazılmış, filmler yapılmıştır bu konuda. Nasıl mektuplaştıklarıı, Robert Browning’in Wimpole Sokağı’ndaki bir evde divanda yatan Elizabeth’i nasıl görmeye geldiğini, bu ziyaretten sonra üç ay içinde Elizabeth’in mucize kabilinden nasıl yürümeye başladığını, gizlice evlenip Floransa’ya kaçtıklarını herkes bilir. Hatta Virginia Woolf’un The Common Reader’da dediği gibi, İngiliz şiirinin en önemli adları arasında olan bu iki şairden tek dize okumamış olanlar bile! Virginia Woolf’un Flush’ı bu konuda son derece sevimli bir kitaptır. Elizabeth Barrett Browning’in çok sevdiği İtalya’ya kaçarken beraberinde götürdüğü köpeğin yaşamöyküsünü anlatan Flush’da bu aşk öyküsünü bir de o köpeğin açısından görürüz.

Mina Urgan

Gece ve Gündüz Virginia Woolf'un ikinci romanıdır. Woolf'un "bilinç akışı" tekniğini kullandığı daha sonraki modern deneysel romanlarından farklı olarak klasik gerçekçi üslûpla kaleme aldığı bu eser, olay örgüsü, gerçek mekân tasvirleri ve titizlikle betimlenmiş karakterleri, dönemin atmosferini yansıtan özellikleriyle dikkat çekiyor.

1920'de yayımlanan roman, daha sonraki eserlerinin habercisi olarak, nesnel gerçekliğin ve tarihselliğin insan bilincindeki yansımalarını birbirinden oldukça farklı karakterlerde ustalıkla canlandırıyor.

Roman, Birinci Dünya Savaşı öncesi Londra'sında geçer. Woolf, dönemin entelijansiyasını, fikir ve ruh dünyasını mizahî ancak sıcak, insanî bir dille anlatır. Kadın hakları, sınıfsal farklılık, aşk, evlilik ve özgürlük gibi meseleleri, karakterlerinin yaşamları, mücadeleleri, umutları, acıları ekseninde tartışıyor. Gece ve Gündüz, Katharine, Mary ve Ralph'in hakikat arayışlarında tanık olduğumuz modern insanın yazgısı, bir başkasını anlama çabası üzerine duygulu ve derin bir metin.

“Virginia Woolf, 1931’de yayımladığı Dalgalar’ı yazarken ise, bu kitapla o güne değin hiçbir başka romancının göze alamayacağı değişik şeyleri yapmak istediğini, bu romanın o güne değin yazılan hiçbir başka romana benzemeyeceğini biliyordu. (...) Çünkü Dalgalar, ‘hem düzyazıyla kaleme alınacak, hem de şiir olacaktı; hem roman olacaktı, hem de tiyatro oyunu. Virginia Woolf, Dalgalar’da dış dünyayı yok eder. Üç erkek ve üç kadının çocukluklarından yaşlılık dönemlerine kadar tüm hayatlarının anlatıldığı kitapta dış dünya nesnel olarak değil, ancak kişilerin iç dünyalarına yansıdığı kadarıyla verilir. “Bir olay örgüsüne uyarak değil, bir ritme uyarak� yazılan kitap, “şiir olmayan herhangi bir şey edebiyata neden girsin ki� diyen Woolf tarafından iki yıl içinde üç kez yazılır ve dalgaların sesine uydurularak, şiir gibi yüksek sesle okunarak düzeltilir... Gerçekçi roman geleneğinden tam bir kopuşu temsil eden Dalgalar, bilinç akışı tekniğiyle yazılan romanların en önemlilerinden biridir.


Eserleri:
Gece ve Gündüz
Dalgalar
Deniz Feneri
Flush, Bir Köpeğin Romanı
Jacob'un Odası
Kendine Ait Bir Oda
Mrs. Dalloway
Orlando: Yaşamöyküsü
Perde Arası
Yıllar
Virginia Woolf'un Günlükleri
Dışa Yolculuk



Leonard Woolf'a, 18 Mart 1941

"Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum.O korkunç yeniden yaşayamayacağımı hissediyorum.Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım.Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin.Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı.Hayatını mahvettiğimin farkındayım,ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum.. Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun.Artık benim için her şey bitti.Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum."


Dalgalar- V. Woolf

Dalgalar geleneksel roman türünden oldukça farklı bir kitaptır. Olay örgüsü yoktur. Romana hakim olan dalga imgesi sayesinde Woolf hayat denizini sergiler bu düzyazı şeklinde yazılmış şiirinde. Tüm romanı kaplayan su imgesi sayesinde okur dalgaların ritmik hareketini hisseder. Roman tüm duyulara hitap etmektedir: dalgaları duyabilir, görebilir, hissedebilir, hatta tuzlu suyun kokusunu alabilirsiniz. İmgelerle roman birbirine bağımlıdır. Yani dalga imgeleri romanın ritmini oluştururken, bu ritim de aynı zamanda dalgaların sesini ve devinimini sağlar. Böylelikle döngüsel, akıcı, sürekli bir ritim elde edilmiştir. Bir romandan çok bir müzik parçasıdır âdeta. Woolf günlüğünde bu romandan “a playpoem� / “oyun-şiir� diye bahseder. Hermione Lee de eserin ritmindeki istikrara dikkat çekerken romanın düzyazı gibi değil de şiir okurmuş gibi okunması gerektiğini belirtir. Yani Woolf Dalgalar’ı, kendisinin de dediği gibi, bir ritim yaratmak için yazmıştır. Ben de size bunu nasıl başardığını anlatmak istiyorum.


Romanın ritmine katkıda bulunan en önemli unsur her bölümün başında yer alan “interlude� yani italikle yazılmış olan ara kısımlardır. Bu interlude’ların çok çeşitli işlevleri vardır. Öncelikle altı karakterin ömrünü gündoğumundan günbatımına dek süren tek bir güne indirgeyerek zamanın geçişini gözler önüne seriyorlar. Dolayısıyla bu oyun-şiir hayat denizini sembolize ederken, bir yandan da hayatı tek bir gün olarak sergilemektedir. Roman gündoğumundan hemen önce başlar: “The sun had not yet risen� / “Güneş daha doğmamıştı� (5). Ardından her bir interlude’da güneş giderek yükselir. En tepedeki noktaya ulaştıktan sonra ise batmaya başlar ve güneş battığında son bölüme ulaşmış oluruz. Artık geriye sadece dalgalar kalmıştır ve son interlude’da, romanın final cümlesi şöyle der: “The waves broke on the shore� / “Dalgalar kıyıda parçalandı�. Böylelikle, hernekadar karakterlerin hayatları sona ermiş olsa da, o gün sona ermiş olsa da, bu doğal ritmin sürekliliği vurgulanmış olur. Güneş tepeye çıkarken karakterler büyür ve yaşlanır. Güneş en tepedeyken karakterler de hayatlarını yarılamışlardır. Günortasıdır artık. İşte tam bu merkezi noktada Percival ölür. Onun ölümünden sonra güneş batmaya başlar ve buna bağlı olarak karakterlerin çöküşü de başlar. Güneş batmaktayken onlar da ölümlerine yaklaşmışlardır ve 9. interlude’da güneş battığında Bernard ölür. Gün bitmiştir, kişilerin hayatları bitmiştir, roman bitmiştir. Perde kapanmıştır. Ancak, daha önce belirttiğim gibi, son interlude tabiatın yoluna devam etmekte olduğunu ima eder. Dalgaların devinimi devam etmektedir.


Woolf dünyanın dairesel bir tabiatı olduğuna inandığından romanında da dairesel bir ritim kullanır. İşte mevsimlerin döngüsel değişimi de interlude’ların bir diğer işlevidir. İlk birkaç interlude’da güneş ağır ağır doğmaktayken kuşlar cıvıldar, çiçekler açar. Herşey canlı ve dinamiktir. Bahar ya da yaz gibi. Ancak güneş batmaya başladığında hava soğur, yapraklar dökülür. Dolayısıyla bir yıllık döngü, dört mevsimin döngüsü bu bir gün süren interlude’larda sembolize edilmiş olur. Doğa imgelerinin kullanımı – örneğin dalgaların iniş-çıkışları, kuşlar, böcekler, bahçe- tüm bu imgeler okuru doğanın dengeli, uyumlu, huzurlu dünyasına çeker ve aynı zamanda doğanın bu döngüsel hareketini de akla getirir. Aslında roman bütün olarak bir büyük dairedir: karakterler çocukluktan yaşlılığa geçerken, güneş gökyüzünde şafaktan günbatımına doğru bir daire çizmekte, mevsimler değişmekte, dünya dönmekte, dalgalar bir ileri bir geri hareket etmektedir. İşte bütün bunlar romanın ritmini oluşturur. Hakim imge dalga olduğundan ortaya çıkan ritim bir bakıma dalgaların hareketinin bir taklididir. Okuru içine çekip sürükleyen işte bu ritimdir. Bu döngüsel hareket şunu ifade eder: hayat, tıpkı şafaktan günbatımına sonra tekrar şafağa dönen daire gibi, sonsuz bir yükselip alçalma düzenidir. Dolayısıyla bu romanı okumak tıpkı denizde yüzmek ya da kumsalda uzanıp dalgaların sesini dinlemek gibidir.


Interlude’ların bir diğer özelliği de her bölümden önce karakterlerin o bölümdeki durumlarına bir nevi giriş yapmalarıdır. Kısa ve öz biçimde karakterlerin öykülerini anlatırlar. Dalgalar kişileri temsil etmekte ve onların fiziksel ya da ruhsal durumlarına ilişkin ipucu vermektedirler. Güneş yaşam kaynağıdır. Örneğin 4. interlude’da şöyle der: “The sun, risen, no longer on a green mattress darting a fitful glance through watery jewels, bared its face and looked straight over the waves� / “Güneş; yükselmiş olan, sudan yapılma değerli taşlar arasından kesik kesik bakış fırlatarak yeşil şiltede gizlenmeyi artık bir yana bırakmış olan güneş, yüzünü açtı, dümdüz baktı dalgalar üzerinden.� (81) Burada gün doğmuştur. Yani dalgaların temsil ettiği karakterler henüz gençtirler. Hayatlarının baharındadırlar. Yaşam onların tam tepesinden bakmaktadır. Hayatın içine gerçek anlamda henüz girmişlerdir. Daha sonra 6. interlude’da der ki: “the waves beneath were arrow-struck with fiery feathered darts that shot erratically across the quivering blue...the waves massed themselves, curved their backs and crashed� / “aşağıda dalgalar, titreşen maviden düzensiz fırlatılan ateş tüylü kargılarla delik deşikti...Dalgalar topladı kendilerini, sırtlarını kıvırdı, dağıldı.� (127-128) Percival çoktan ölmüştür ve diğer 6 karakter de ölüme yakındırlar: “Güneş artık tam tepede değildi�. Çöküş başlamıştır. Artık yaşlanmışlardır, kamburları çıkmıştır. Romanın sonuna doğru, 8. interlude’da şöyle der: “the waves, as they neared the shore, were robbed of light� / “kıyıya sokuldukça dalgaların ışığı çekilip alındı� (161). Karakterlerin yaşam yolculukları bitmek üzeredir, kıyıya varmak üzeredirler ve güneş, yani yaşam gücü, battığından, yaşamdan yoksun kalmışlardır.


Karakterlerin kişilik değişimleri de interlude’larda takdim edilmektedir. Örneğin 3. interlude’da karakterler ergenliğin son aşamasındadırlar ve kişiliklerindeki değişimler cıvıldayan sabah kuşlarının hareketleriyle sembolize edilmiştir: “In the garden the birds that had sung erratically and spasmodically in the dawn on that tree, on that bush, now sang together in chorus, shrill and sharp; now together, as if conscious of companionship, now alone as if to the pale blue sky. They swerved, all in one flight, when the black cat moved among the bushes, when the cook threw cinders on the ash heap and startled them� / “Bahçede tam ağarırken bir o ağaçta, bir bu çalıda darmadağınık, düzensiz aralıklarla ötüşen kuşlar, şimdi bir ağızdan şakımaya başladı, ince, keskin; şimdi artık, arkadaşlığı biliyorlarmış gibi hep birlikte; şimdiyse uçuk mavi gökyüzü içinmişçesine tek başlarına. Kara kedi çalıların arasında kımıldadığında, aşçı külleri kül yığınına savurup onları ürküttüğünde, hepsi bir tek uçuşla yönlerini değiştirdiler� (54). Böylelikle interlude’lardaki doğa olaylarıyla 6 konuşmacının yaşamları arasında bir köprü kurulmuştur. Bir bakıma interlude’lar okuru bir sonraki monoloğa hazırlamaktadırlar. Sonuçta yazar olay örgüsü olmayan bir romanda karakterlerin hayatlarına ilişkin detaylara giremeyeceğinden, üstelik de bu karakterlerin tüm hayatını ele alırken, ergenlikten orta yaşa geçiş gibi dramatik değişimler çok kısa sürede fakat aynı zamanda da adam akıllı işlenmelidir. İşte bu yüzden interlude’lar okuru aralarda ne olduğu konusunda bilgilendirir ve bir takım ciddi değişimler yadırganmaz. Bu tamamlayıcılık da romanın ritmine katkıda bulunmaktadır. Interlude’lar karakterlerin hayatlarının farklı dönemleri arasında bağ kurarlar ve böylece bir bütünlük oluştururlar. Monologlar ayrı ayrı ve ağır ağır akan nehirlerdir ve interlude’lar da bu nehirlerin hepsini birbirine bağlayıp daireyi oluşturan birer kanal. Bu büyük birliktelikten de engin hayat denizi ortaya çıkmaktadır. İşte interludeların kendi aralarındaki ve onlarla monologlar arasındaki bu uyumun romanın huzur dolu, çok sesli ve bütünlük oluşturan ritmini oluşturmada önemli rolü vardır.


Aynı tamamlayıcı ritim karakterlerin dramatik monologlarında da görülür. Interlude’lar ile monologların olduğu bölümler birbirini nasıl tamamlıyorsa, aynı şekilde monologlar da kendi aralarında bir bütün oluşturmaktadır. Altı karakter hem birbirinden ayrı hem de bir bütündür. Tıpkı dalgalar gibi. Hepsinin sesi kendine özgüdür. Farklı bakış açılarına sahip, farklı seslerdir bunlar. Örneğin 42-44 sayfalar arasında mezuniyete ilişkin farklı görüşler verilmektedir. Böylece okur aynı ânı birkaç kez yeniden yaşar, fakat her defasında yeni bir perspektiften:


“Şimdi almış bulunuyoruz,� dedi Louis; “bu son dönemin son günü olduğu için – Neville’in, Bernard’ın ve benim son günümüz- öğretmenlerimizin bize vermeleri gereken neyse onları. Tanıtma yapılmış; yaşam önümüze serilmiş. Onlar kalıyor, biz ayrılıyoruz.� (42)



“Bu kapanış töreni,� dedi Bernard. “Bütün törenlerimizin sonuncusu bu. Garip duygular egemen oluyor bize... Kişi tam anlamıyla bu duruma uygun birşey söylemek, duymak istiyor. Bilinç harekete geçmeye hazır, dudaklar büzülmüş...� (43)



“Ayrılmak üzereyiz,� dedi Neville. “İşte bavullar, işte arabalar. Şurada melon şapkasıyla Percival. Unutacak beni. Köpeklerin ve tüfeklerin arasında, karşılıksız bırakacak mektuplarımı. Ona şiirler yollayacağım, o belki de bir kartpostalla karşılık verecek...� (43)


Karakterlerin bu kendine özgülüğünde “leitmotif�lerin de (sürekli tekrar edilen özellikler) önemli rolü vardır. Bunlar hem konuşmacıları ayırt etmeye yardımcı olur hem de romanın ritmine katkıda bulunurlar. Bu letimotiflere birkaç örnek verelim:

Rhoda’nın “I have no face� / “yüzüm yok benim� cümlesi, Louis’in “my father a banker in Brisbane� / “Babam Brisbane’de bir banker� ve Bernard’ın “Tuesday follows Monday� / “Salı Pazartesiden sonra gelir� cümleleri. Bu cümleler sahiplerinin kişiliklerinin birer parçasıdır. Onların kimlikleri, saplantıları, çelişkileri hakkında önemli ipuçları verirler ve aynı zamanda da romanın o dairesel yapısına katkıda bulunurlar. Monologlar karakterlerin şarkılarıdır, bu leitmotifler de nakaratları.


Ancak tüm bu bireyselliğe rağmen karakterler bir bütün oluşturmaktadırlar. Birbirlerini tamamlayarak kendi ritimlerini yaratırlar. Bu ritim kimi zaman tekrarlarla sağlanır. Sürekli gündeme gelen hendekteki ölü adam imgesi ya da Jinny ve Louis’in öpüşme hikayesi gibi. Bu öpücük hikayesi 3 kez yinelenir Susan, Jinny ve Louis tarafından. Dolayısıyla aynı tema farklı enstrümanlar tarafından farklı sesler ve farklı tonlarla çalınmış olur. Öyküyü anlatırken Jinny heyecanlıdır, Susan öfkeli, Louis ise şaşkın. Joan Bennett bu kişilerin tabiatlarının da tamamlayıcı olduğunu söyler: “Jinny’nin yaşam aşkı Rhoda’nın tiksinti ve korkusunun tamamlayıcısıdır; Jinny’nin değişiklik merakı, hayatın tüm lezzetlerini tatma ama hiçbirine bağlanmama arzusu, Susan’ın kök salma ve sahiplenme ihtiyacının karşıtıdır.�


Karakterler de oluşturdukları bu bütünlüğün, “bir�liğin farkındadırlar. Bernard sorar: “Who am I? I have been talking of Bernard, Neville, Jinny, Susan, Rhoda and Louis. Am I all of them? Am I one and distinct? I do not know� / “Ben kimim? Bernard’dan, Neville’den, Jinny’den, Susan’dan, Rhoda’dan ve Louis’den söz edip durdum. Ben onların hepsi miyim? Bir tek ve ayrı mıyım? Bilmiyorum� (223). Bir başka bölümde ise şöyle der: “I am not one person; I am many people� / “Ben bir tek kişi değilim; bir sürü kişiyim� (214). Görünüşte Bernard bir kişidir ama içinde, daha derinlerde pekçok farklı ses vardır. Tıpkı başka herhangi bir insan gibi, tektir, kendidir ama aynı zamanda bilincinde pekçok başka benlik barındırır: “They do not understand that I have to effect different transitions; have to cover the entrances and exits of several different men who alternately act their parts as Bernard� / “işte onların anlamadıkları da bu; çünkü, kuşkusuz onlardan kaçtığımı, kaçamaklı karşılıklar verdiğimi söyleyerek şimdi benden söz ediyorlardır. Değişik geçişler yapmak zorunda olduğumu, sıraları geldikçe Bernard olarak paylarına düşen davranışları gösteren birçok değişik adamın shaneye giriş-çıkışlarını düzenlemek zorunda olduğumu anlamıyorlar.� (57-58) Bernard diğer karakterlerin zihnine girerek romanda tek bir bilinç olduğu savını ispatlar. Örneğin Neville birbaşkasının parçası olduğunun farkına varmıştır: “I become not myself but Neville mixed with somebody-with whom?-with Bernard? Yes, it is Bernard� / “O yaklaştıkça ben kendi değil, birisiyle karışmış Neville oluyorum- kiminle?- Bernard’la mı? Evet, Bernard.� (62) İşte bu şekilde Neville Bernard’la bir olur ve Bernard da ona der ki : “Let me then create you� / “ Bırak öyleyse yaratayım seni� (63). Bernard Neville ile kendini bütünleşmiş, tamamlanmış hisseder. Aralarındaki konuşma bir adamın kendi kendine konuştuğu izlenimini verir. Sanki bir kişinin iki zıt yönü gibidirler; aynı anda hem birbiriyle çatışan hem de birbirini tamamlayan iki zıt yön.


Bu “bir� olma fikri 6 konuşmacının aslında tek bir bilinci temsil ettiği savını akla getirir. Woolf’a göre bilinç çok sesli, akıcı, döngüsel ve tekrarlayıcıdır. Bu bilinçte sesler uyum içinde, ritmik bir biçimde ve tekrarlarla konuşurlar. Konuşmaları öyle ritmiktir ki bazen bir konuşmacının bıraktığı yerden hemen diğeri devam eder. Neville’in monoloğu şöyle biter: “Yaz tatilinin ilk günü bu� ve Susan’ın monoloğu başlar: “Yaz tatilinin ilk günü bu.� (44) Dolayısıyla bunların herbiri birbirinden ayrı ve farklı monologlar olmalarına rağmen, bu farklı sesler bir bilinçte biraraya gelir ve bir nevi koro oluştururlar. Böylece roman, dalgayı andıran ritmi ve 6 sesli korosuyla bir müzik eserine döner neredeyse. Aynı tema farklı enstrümanlarla uyum içinde çalınır. Her bir enstrüman aynı temayı izlemekte fakat aynı zamanda arasıra kendi varyasyonlarını da eklemektedir. Böylelikle eser daha da ritmik bir hal alır. Interlude’lar da bu müzikal temanın bir parçasıdırlar. Ana melodinin ilerlemesine katkıda bulunurlar.


Romanın ritmini zenginleştiren bir diğer unsur da ortak imgelerdir. Aynı imgeler bir yandan farklı karakterler tarafından kullanılırken, bir yandan da karakterler interlude’lardaki imgeleri ödünç alırlar. Böylesi göndermeler kişiliğin değişken, akışkan olması fikrini destekler niteliktedir. Edward Bishop der ki: “ortak bir imge havuzu fikri tek tip tonla da birleşince bu konuşmaların tek bir bilinçte biraraya geldiği izlenimini yaratmaktadır.� Kişilikteki bu akışkanlık sözsel bir akışkanlıkla sergilenir. Bu da olay örgüsü ya da mekan yerine, sembollerin ve metaforların kullanılmasıyla sağlanır. En çok tekrar edilen imge elbette ki dalgadır. Karakterler hislerini ifade etmek için dalga metaforlarını kullanırlar:




Çekip çıkarsam kendimi bu sulardan. Ama onlar üzerime yığılıyorlar; kocaman omuzları arasında sürüklüyorlar beni; tepetaklak oldum; düştüm; serildim bu uzun ışıkların arasına, bu uzun dalgaların...(20)




Süpüren ve kayaların en son kıyılarını aklıkla dolduran köpüğüm ben (79).



Bu metaforlar interlude’lardaki dalga imgelemiyle mükemmel bir bütünlük oluştururlar.


Daireler de romanda çok tekrar edilen imgelerdir ve aynı zamanda romandaki tutarlılık, birlik ve tamamlanmışlık duygusuna katkıda bulunurlar. Altı karakter bahsettiğimiz tek bilinci oluşturan dairenin birer parçasıdırlar. Yapıları gereği daireler tamamlanmışlık, bütünlük sembolüdürler. Hem anlatıcı hem de karakterler sudaki dairelerden bahsederler: “Something irrevocable has happened. A circle has been cast on the waters; a chain is imposed. We shall never flow freely again� / “�Geri alınamaz birşeyler oldu. Sulara bir halka düşürüldü, bir zincir yüklendi. Artık, bir daha hiçbir zaman özgür akmayacağız.� (107) Önemli her olay sudaki bir halkadır. Dahası, karakterler de bu dairelerin süreklilik, devamllık göstergesi olduğunun farkındadırlar: “Where then is the break in this continuity? What the fissure through which one sees disaster? The circle is unbroken; the harmony complete. Here is the central rhythm; here the common mainspring� / “Peki, öyleyse parçalanmışlık neresinde bu sürekliliğin? Hangi yarıktan kişi yıkımı görür? Halka kırılmamış, uyum tam. İşte merkezdeki ritim, işte ortak ana yay.� (69)


Bir diğer önemli ve sık tekrarlanan imge, ya da daha doğrusu sembol, Percival’dir. Altı karakteri birarada tutan odur. Onu referans alarak kendilerini değerlendirirler. Percival gençliğin, güzelliğin, saflığın sembolüdür. Tanrısal bir figürdür “a great master of the art of living� / “yaşama sanatının büyük ustasıydı� (119) onalrın gözünde. İşte bu nedenle Percival öldüğünde onlar da yavaş yavaş ölmeye başlarlar. Sanki Percival bu senfoninin ana melodisidir. Bunun dışında interlude’lardaki imgeler – deniz, kuşlar, bahçe, güneş, çiçekler- monologlarda da yer almaktadırlar.





--------------------------------------------------------------------------------
semuel isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsored links

Sponsor Bağlantılar
Alt 04-02-2008, 17:24   #2
 
semuel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 01 2008
Mesajlar: 265
Karma gücü: 21 semuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant future


Romanda bir de ileri-geri bir hareket vardır. Bu hareket dalgaların hareketine çok benzer ve böylece ritmi şekillendirir. Bir dalgayla geçmişe gideriz, bir diğeriyle şimdiye döner ya da geleceğe uzanırız. Örneğin Bernard akşam yemeğinden sonra yaptığı konuşmada dalgalara çok benzeyen bir özet geçer. Geçmişlerini hatırlarken dalgalar geri çekilir, konuşmanın sonunda gelecekle yüzleşirken ileri gider. Aynı şey Louis hendekteki ölü adamı düşündüğünde ya da Jinny küçük bir kızken Louis’i nasıl öptüğünü hatırladığında da olur. Böylelikle okur romanla birlikte ileri geri hareket ederken sanki kitap okumuyordur da denizde sürükleniyordur. Bu tıpkı bir senfoniyi dinlemeye benzer. Tüm o gelgitler bedendeki sıvıların akışını, dolaşımınıhızlandırır. İşte bu nedenle Dalgalar bir romandan çok daha fazlasıdır. Dalgaların kendisidir o.


Edward Bishop da romanla müzik arasındaki bu paralellikten bahseder: “Dalgalar metnin altından onun ritmini de oluştururlar. Bu ritim, geniş anlamda, hayatın ritmidir. Kitap şafaktan günbatımına, gençlikten olgunluğa ilerlerken, dalgalar da bir nevi kozmik metronom görevi üstlenir ve zamanın kaçınılmaz ve aldırmaz geçişini gösterirler.�

Yani dalgaların iki işlevi vardır: karakterlerin ritme uymalarını sağlamak ve onlara saatin işlemekte olduğunu hatırlatmak. Tıpkı bir metronom gibi, dalgalar bir kez başladı mı hiç durmaz. Sürekli hareket halindedir. Romanın öyle bir ritmi var ki onu başka herhangi bir sanat eserine uyarlayabilirsiniz: bale, müzik, drama, şiir. Okurun dikkatini çeken ve imgelerle semboller vasıtasıyla okuru sürükleyen bu ritimdir.


Anlatıcının sesi de önemli bir rol oynar. Şimdiki zaman kullanımı olaylara anlık bir hava, bir ivedilik duygusu katar. Örneğin Jinny “Look, when I move my head I ripple all down my narrow body� / “Bak, başımı salladığım zaman ince gövdem bütünüyle dalgalanıyor� (31) dediğinde ya da “Now let us be quick. Now let me be the first to pull off these coarse clothes. Here are my clean white stockings� / “Şimdi çabuk olalım. Şimdi şu kalın giysileri ilk çıkaran ben olayım. İşte, temiz beyaz çoraplarım.� (32) dediğinde o sahneyi gözünüzde canlandırabilir, hatta tıpkı bir oyunu izliyormuşçasına yaşayabilirsiniz. O ânı hissedebilirsiniz. Louis “The bird flies; the flower dances; but I hear always the sullen thud of the waves� / “Kuş uçuyor; çiçek dans ediyor; ama ben her zaman huysuz dalgaların boğuk sesini duyuyorum� (42) dediğinde okur da dalgaları duyabilir çünkü o da Louis’le birlikte o ânı yaşamaktadır. Dolayısıyla Bernard’ın son bölümde yaptığı zaman tasviri tüm romandaki zaman anlayışı için geçerlidir: “It is not age; it is that a drop has fallen; another drop. Time has given the arrangement another shake� / “Yaşlılık değil bu, bir damlanın düşmüş olması bu; bir damlanın daha. Zaman düzeni bir kez daha sarsmıştır.� (211). Hayat düz ya da sabit değildir. Sadece anlar vardır, şimdiki an. Su damlaları gibi ağır ağır hareket edip yaşamın her ânına yoğunluk katan şimdiki zaman.


Bu yoğunluğa karakterlerin duraksamaları da katkıda bulunur. Kimi zaman karakterler ya geçmişteki bir ânı daha net ve canlı hatırlayabilmek için veya tam o ânı derinlemesine yaşayabilmek için duraksarlar. Örneğin Neville boğazı kesilmiş halde bulunan adamı hatırladığında durur. O geçmiş ânı bir süre yaşar ve sonra şimdiye döner: “He was found with his throat cut. The apple-tree leaves became fixed in the sky; the moon glared; I was unable to lift my foot up the stair. He was found in the gutter. His blood gurgled down the gutter. His jowl was white as a dead codfish...� / “Boğazı kesik bulunmuştu adam. Elma yaprakları kaskatı kesildi gökyüzünde; ay gözlerimi kamaştırdı; basamağa kaldıramıyordum ayağımı. Hendeğin içinde bulunmuştu. Hendeğe gürül gürül aktı kanı. Çenesi ölü bir morina balığı kadar beyazdı...� (17). Böylelikle zaman yavaşlatılmış olur ve interlude’ların, tekrarların ve ortak imgelerin de etkisiyle bir gün hissi sağlanır.


En önemli karakter olan Bernard da romanın ritmine önemli ölçüde katkı sağlar. Bernard diğer tüm karakterleri bir kişinin farklı yanları olarak içinde barındıran o tek bilinçtir, romanın bilincidir. Monologlarından birinde o ritim duygusunu verir. Hiç duraksamadan konuşmakta ve açıkça bir yazının ritminden bahsetmektedir: “Now I am getting the hang of it. Now I am getting his beat into my brain (the rhythm is the main thing in writing). Now, without pausing I will begin, on the very lilt of the stroke-� / “Şimdi onun yapmış olduğunu kavrıyorum. Şimdi onun temposu beynimde çınlıyor (ritim, yazmada temel şeydir). Şimdi duraksamaksızın başlayacağım, vuruşun tüm kıvraklığıyla.� (59) Monoloğun tamamı oldukça ritmiktir. Okurken sanki onun bilincini takip ediyormuş gibi hissederiz. Tıpkı sürekli bir dalga hareketi gibidir. Aslında Bernard’ın ritmi romanın ritmidir ve Bernard’ın bu ritimden açıkça bahsetmesi insana Woolf okura sesleniyormuş hissi verir. Bernard’ın kendisinin ve arkadaşlarının hayatları üzerine bir roman yazma planı da bunu ima etmektedir aslında. Bazen öyle hissederiz ki sanki zaten yazmaktadır hayatlarını ve kaderlerini aslında o şekillendirmektedir. Neville’in dediği gibi: “We are all phrases in Bernard’s story, things he writes down in his notebook under A or under B. He tells our story with extraordinary understanding, except of what we most feel� / “Biz hepimiz Bernard’ın öyküsündeki tümceleriz, defterinde A’nın ya da B’nin altına yazdığı şeyleriz. Bizim en güçlü biçimde duyduklarımızı dışlayarak görülmemiş bir anlayışla anlatır öykümüzü� (50). Son interlude Bernard’ın ölümünden sonra gelir ve öncekilerden farklı olarak bu geçmiş zamanda yazılmıştır. Romanın bilinci ölmüştür. Dolayısıyla, zaman akmaya devam etse de, doğanın ritmi devam etse de, Bernard için artık anlar yoktur. Artık hepsi geçmişte kalmıştır.


Sonuç olarak, romandaki herşey dalga imgesi etrafında toplanır ve hep birlikte engin denizi, hayat denizini oluştururlar. Olay örgüsü yoktur. Yalnızca akış vardır. Karakterler sırayla sahne önüne gelir ve şarkıya benzer şiirlerini okurlar. Ardarda çıkarlar sahneye, sürekli. Daire dönemye devam eder. Arada bir duraksarlar o kadar. Son bölümde Bernard şöyle der: : “How fast the stream flows from January to December! We are swept on by the torrent of things grown so familiar that they cast no shadow. We float, we float...� / “Nasıl da hızlı akar ırmak ocaktan aralığa doğru! Bir tek gölge bile düşürmeyecek denli yakınımızda gelişen olayların seliyle sürüklenip götürülüyoruz. Yüzüyoruz, yüzüyoruz...� (201). İşte bu şekilde karakterler roman boyunca dalgalarla, birbirlerinin monologlarının içinde ve bir bakıma Woolf’un monologları olan interlude’lar içinde yüzerler. Romanın ritmiyle hafifçe sürüklenirler. Sürekli, uyumlu bir akış oluştururlar. Kendine ait bir ritmi olan bir akış. Bu ritim okuru romanın içine çeker ve onu dalgaların içinden taşıyıp sahile getirir. Bu yüzme, sürüklenme deneyiminden sonra insanın hayata bakışı, bilinç anlayışı, insana bakışı değişebilir. Çünkü artık resmin bütününü son derece sıradışı bir perspektiften görmüşsünüzdür. Böylelikle Woolf modern çağın ayrık, lime lime olmuş parçalarını bu uyumlu ritimde bir araya getirir. Doğaya bakın, dalgalara bakın, bu uyumu görecek, melodisini duyacaksınız.

not:alıntıdır



Virginia Woolf
--------------------
HAKKINDA YAZILANLAR

'KENDİMİ SANA DOĞRU SAVURACAĞIM, YENİLMEKSİZİN
VE BOYUN EĞMEDEN, EY ÖLÜM!"Faust"

Virginia Woolf adı, akla değişik resimler getiriyor. Çoğu olumlu, bazıları olumsuz.
Virginia Woolf, 28 yaşında, resmi görevlilere nanik yapan bir eğlence düşkünü; suratını isle karartmış, sakal-bıyık takıp, kaftan ve türban giyip erkek kılığına girmiş, habeşli prens taklidi yapıyor. Güya çok ciddi bir diplomatik heyetin üyesi, hiç ağzını açmıyor, H.M.S. Dreadnought gemisinde törenle karşılanıyor, suç ortakları erkek kardeşi Adrian ve onun arkadaşı Duncan Grant. Planladıkları bu şaka Londra gazetelerinin birinci sayfalarına geçiyor. Bu müziplik İngiliz Donanması'yla onu kumanda eden subayları güç duruma düşürüyor, çünkü onların üniversiteli çoluk çocuk tarafından bile işletilebildiklerini gösteriyor.
Üç yıl sonra 1913'te, 31 yaşındayken, sosyalist oluşundan kısa süre sonra, Kadın Ortak Çalışma Grubu'ndaki bir toplantıda yüzleri içtenlik dolu, 'isimleri bile kırlarda, bayırlardaki taşlar kadar ağır' işçi kadınları dinliyor, hiçbir şeye hafifçe dokunamıyor bu kadınlar, 'kurşunkalemleri süpürgeymiş gibi' kavrıyorlar, ağır kadınlar bunlar, gürbüz, başına buyruklar, kendilerine ait bir mizah duygusuna sahipler, ona boşanmanın, eğitimin, oy vermenin kadınlar için iyi olan her şey'in- önemini öğretiyorlar.
On sekiz yıl sonra, 49 yaşında, karşımıza başka bir halka açık toplantıdaki görüntüsüyle çıkıyor. Bu defa konuşmacı o; Londra Kadın Hizmetleri Cemiyeti'ne seslenen ateşli bir feminist. Onlardan ısrarla yuvadaki Meleği öldürmelerini istiyor, o Viktoria Dönemi'nden kalma, kadınlara her şeyden önce erkeklerini hoş tutmalarını, sevecen olmalarını, pohpohlamalarını, her türlü hile ve marifeti kullanarak kadınların da bir aklı olduğunu gizlemelerini öğütleyen yaratığı!
Bu Virginia Woolf, sert ve kararlı. Bir grup genç meslek kadınına yuvadaki Meleği boğmaya hazır olmaları gerektiğini, çünkü onu öldürmezlerse meleğin onların başarılı olma şanslarını öldüreceğini söylüyor. Bu meleğin peşinden gidenler, okuyucularını pohpohlayıp hoş tutmaya can atan nazlı yazar hanımlar oluyorlar, üzerine çiziktirdikleri kağıt kadar bile değeri olmayan cümleler yazıyorlar.

Bir yıl sonra yeniden rastlıyoruz ona, 50 yaşında, uluslararası üne sahip bir kişi, başarılı bir yazar ve eleştirmen. Trinity Colloge'in müdürü ondan Cambridge'deki Clark derslerini vermesini istiyor. Bu onura layık görülen ilk kadın, üstelik babası, edebiyatçı Sir Leslie Stephen'ın da bir zamanlar kabul ettiği bir onur. Artık üniversite öğrencisi çağında değil ama hala akademisyenlere nanik yapmaktan haz duyduğu için, öneriyi kibarca reddediyor.

Kadın erkek çoğu kişi, çokça peşinde koşulan onurlardan, bunların simgeldiği onaylamadan hoşlanır. O ise, pastadan pay kapıp sonra da hesap geldiğinde ödemek zorunda olmanın getireceği yozlaşmadan kaçınmak istiyordu. 'A Room of One's Own' (Kendine Ait Bir Oda) ve 'Three Guineas'da (Üç Guinea) kadınları lütfen öğrenciliğe kabul ettikleri için Oxford'la Cambridge'ı azalar. Kendine verilen onurdan vazgeçmek, Oxbridge profesörlerini azarlamayı sürdürme özgürlüğüne karşılık önemsiz bir belgedir. Gene de bu onurun babasından sonra kendisine de verilmesinden hoşlandığını gizlemeyecek kadar dürüsttü, babası olsa böyle onurlandırıldığı için onunla gurur duyardı. Yıllardır nanik yapmaya alışık olduğu için, Manchester Üniversitesi'nden önerilen onur üyeliğini ve Kraliyet Onur Nişanını'da reddetti.

Virginia Woolf'un bütün bu resimleri olumluydu. Onu cin gibi muzip haliyle, ateşli bir feminist olarak ve önerilen onur ve ünvanların yozlaştıramadığı ünlü bir yazar olarak gördük. Çağdaşları arasında onu o kadar yüce hatırlamayanlar da vardır. Bazılarına göre o, Bloomsbury'nin 'halsiz hamfendisi'dir; şahane bir münzevi, biri hakkında çıkan olumsuz bir eleştiriren sonra günlerce yataktan çıkmayan… Bazılarına göre ise Sanat Mabedi'nin cansıkıcı ve pek iddialı bir rahibesidir; ustalarına, Arnold Bennet ve H.G. Wells gibi devlere nasıl daha iyi romancı olabilecekleri konusunda akıllar veren, İngiliz romanının biçim ve içeriğini değiştirmeye kalkışan, onu kiremitten, sıvadan, iş anlaşmalarıyla banka hesaplarından arındırıp soldurmaya yeltenen bir fildişi kule esteti.

Bir de çok yakın arkadaşlarını eğlendirmek için kendi yarattığı bir resim var; soysop sahibi boş kafalı kadınlara dalkavukluk eden, hiç duraksamaksızın ya da pişmanlık duymaksızın, belki Galler Prensi gelecek diye onlardan birinin davetine gitmeyi yeğleyen, bu arada da Albert Einstein'la tanışma fırsatını kaçırdığından gülerek söz eden büyük burjuva züppesi Virginia Woolf.

Günlükleriyle mektuplarında çeşitli enstantanelerden oluşan bir albüm bırakmıştır bize. Bize bıraktığı resimler arasında zihni son derece berrak bir deneme yazarı da var: Shakespeare'in hayali kızkardeşi Judith'le söyleşir, bu yetenekli kadının neden oyunlar yazıp, soneler kaleme almadığını anlamaya çalışır. Ve de kocası Leonard'ın beş ciltlik otobiyografisinde çektiği enstantaneler var. Burada Virginia bir akıl hastasıdır, Leodnard ise onun hastabakıcısı ve psikiyatrı; onu Londra'nın hırgüründen, dostlarının taleplerinden korumaya hazırdır, her zaman tetikte, onun deliliklerine karşı savaş açma gayretiyle dopdoludur; ama Virginia'nın ceplerine ağır taşlar doldurup , Sussex'deki yazlık evlerinin yakınlarındaki Ouse nehrinde boğularak intihar etmesini önleyemez.
Virginia Woolf okurlarına karşı onca dürüst olduğu için, bütün bu resimler bir arada varolur. Dili, her türlü perdelemeyi yarar, kendisine gizlenecek bir yer bulma konusunda her türlü çabaya karşı koyar. Sözcükleri keskindir, yağları, fazlalıkları atar, açığa çıkan kas, sinir, kemiktir. Biyografik denemelerinde, günlükleriyle mektuplarında hekim kendisidir, kendi kendisini ameliyat eder, başkalarının rüküşlüklerini sıyırır atar. Dürüstlüğü nedeniyledir ki, Virginia Woolf'u çağdaşlarımızın birçoğundan, perdelerinin gerisine gizlenmiş, ara sıra hava tahmini yapmak üzere ortaya çıkan komşularımızdan, dünkü televizyon programında birbirlerine saldıran yılan dilli meslektaşlarımızdan, bizi gazete makalelerinden derlenmiş bayat kırıntılarla beslemeye çalışan akrabalarımızdan daha iyi tanıyoruz.

Bunların aksine Virginia Woolf, zamanımızı hiç boşa harcamaz. Düşünceleri yenidir ve sadece onundur. Kanatlarını pencereye vuran bir güveti, bir duvarı ağır ağır tırmanan bir sümüklüböceğin izini ya da esrarengiz, resmi bir arabanın sıkışık Londra trafiği içinden yılan gibi süzülüşünü betimlerken, o anın capcanlı farkındadır; uçucu, kaçıcı olanı yakalayıp ele geçirmeye çalışmaktadır, saçmasapan bir çift gri eldivendeki, ya da iyi hazırlanmış bir aile sofrasındaki zaman ötesi unsuru ayırdedebilir.

Bir deniz feneridir o, kabarmış denizlerde yönümüzü bulmamıza yardım eden bir işaret feneri; yaşamlarımızı ışıtır, geçmişi kavramamızı, şimdinin sınırlarınızı daha iyi anlamamızı sağlar.

Konu semuel tarafından (04-02-2008 Saat 17:24 ) değiştirilmiştir.. Sebep: Ardarda Atılan Mesajlar BirleÅŸtirildi
semuel isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla

Alt 04-02-2008, 17:25   #3
 
semuel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 01 2008
Mesajlar: 265
Karma gücü: 21 semuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant future


AİLE HAYATI
Birçok yazar kurduğu romanlardaki karakteleri yaratırken ailesinden yararlanır. Belki de Virginia Woolf'un ailesi onun için birçok yazarın ailesinden daha önemli olmuştur, çünkü evde öğrenim görmüş, yaşamının büyük bölümü ailesinin çevresinde dönmüştür. Yedi tane hizmetçi, onlara yardımcı olan bir dolu yetişkin kadın ve gün boyu türlü görevlerde çalışan silikçe erkekler görmekteydi.
22 Hyede Park Gate'teki altı katlı evde hiçbir zaman yeterince yer olmamıştı sanki. Üvey erkek kardeşinin istenmeyen sevgi gösterilerinden kaçan ergen Virginia Woolf, kendisini 'durmadan dalga yapan, kaba saba bir balinayla aynı akvaryuma hapsedilmiş talihsiz bir küçük balık'a benzetmiştir.

Virginia'nın annesiyle babası, Vannessa'yla Thoby'nin doğumundan sonra bir daha çocuk sahibi olmamaya karar vermişlerdi. Şans eseri, 1880'lerin doğum kontrol önlemleri kusursuz olmaktan uzaktı. Adeline Virginia Stephen 25 Ocak 1882'de Leslie ve Julie Stephen'in ikinci kızları ve üçüncü çocukları olarak dünyaya geldi.

Virginia'nın büyük burjuva ailesi, evlenme yoluyla aristokrasiyle akrabaydı; Bedford düşesi Virginia'nın annesinin birinci dereceden kuziniydi. Akrabalarından çoğu büyük işler başarmışlardı. Büyük teyzesi Julia Cameron, birinci sınıf bir fotoğrafçıydı. Bir büyükbaba ve bir amca, bir üvey kardeş ve Virginia'nın babası, hepsi de şövalyelik payesi almışlardı. Teyzesi Katherine'de Cambridge'de sırf kadınlara açık olan Newham College'ın başıydı.

Yetişkin bir kadın olduğu yıllarda Virginia, erkek akrabalarının başarısını kendi kendine açıklamaya çalıştı. Sınıflarının ataerkil düzeninin damgasını yiyip, onunla biçimlendirildiklerine inanıyordu, hocalarından iyi karneler almak, burslar ve ödüller kazanmak gibi.

Seçkin okullarda öğrenim görme şansına sahip olanlar için sistem gayet iyi işliyordu. O sıralar İngiliz İmparatorluğu'nun bayrağı hala yedi kıtada dalgalanıyor, İmparatorluk düzeneği İngiltere'nin Oxford ve Cambridge'de yetişmiş oğulları için hem anavatanlarında hem de denizaşırı ülkelerde işler yaratıyordu.

Akrabalarının her birinin 'bir makineye sokulmuş ve makinenin öbür ucundan, altmış yaşlarında bir Müdür, bir Amiral, bir Kabine Üyesi, bir Yargıç olarak çıkmış' oldukları sonucuna vardı.
Aile üyeleri, İngiltere'nin seçkin entelektüellerindendi. Hepsi iyi öğrenim görmüş, iyi okumuş kişilerdi, üstlendikleri görevler çok önemsenen görevlerdi. Babası ise çağdaşlarının boylarının ölçüsünü almaya kalkışmakla kanıtlamıştı entelektüelliğini; onun ölçüsü soysop ya da servet değil, çağdaşlarının başardıkları ahlaki önemi haiz işler ve topluma olan katkılarıydı.

Virginia'nın babası çalışkan bir Viktorya dönemi adamıydı. Thackeray'ın selefi olarak the Cornhill Magazine adlı derginin editörlüğüne getirilen Leslie Stephen bir günde 8000 kelimelik bir makale çıkartabiliyordu. İngiliz edebiyatının en bellibaşlı yazar ve eleştirmenlerinden biri, sonuçta onun üretkenliğini bile zorlayan bir girişimin, altmış beş ciltlik anıtsal Ulusal Biyografi Sözlüğü'nün editörü oldu. Hyde Park Gate'deki evi ziyaret eden yazar dostları arasında Henry James ve Goerge Meredith, John Morley ve Virginia'nın vaftiz babası olan James Rossel Lowell vardı.

Stephen-Duckworth birlikteliği, Virginia'nın her iki ebeveyninin de ikinci evliliğiydi. Annesi Julia'nın yakışıklı, varlıklı, saygı gören bir avukat olan Herbert Duckwort'la mutlu bir evliliği olmuştu. Herbert Duckwort, beklenmedik bir sırada, olmayacak bir biçimde incir koparmak üzereyken bir cerahat kesesi patladı ve ansızın öldü, ardında üçüncü çocukların hamile olan genç bir eş bıraktı. 24 yaşında dul kalan, çocuklarından büyüğü henüz üç yaşında olan Julia Duckworth kocasının ölümüyle çok sarsılmıştı. Sonradan Virginia'nın babasına, o sıralar çok mutsuz olduğunu, ölümün kendisine bahşedilebilecek en büyük armağan olabileceğini söylemişti.

Yoğun keder ve mutluluklarını anarken bir arkadaşına 'bir insan ne kadar mutlu ve mutsuz olabilirse, hem o kadar mutlu hem de o kadar mutsuz oldum' diye içini dökmüştü. Kocasının ölümü onu da yarı ölü etmiş, duygularını sağırlaştırmış, o da ölümü arzular olmuştu ama çocuklarının iyiliğini düşünerek, yükü başkalarının omuzuna atmaktansa onları en iyi biçimde yetiştirmek için yaşamayı sürdürmeye karar verdi.

Leslie Stephen'ın ilk evliliği Thackeray'in küçük kızı Harriet Martin ya da yakınlarının çağırdığı adıyla Minny'le olmuştu. Minny mahçup ve çocuksu bir kızdı, saçları tunç rengi, teni terütazeydi. İlk çocukları Laura''ın zihinsel özürlü olduğu hemen anlaşılmamıştı, onun geç gelişmesi anne babanın hoşuna gitmiş, 'nazlı' bir çocuk olduğunu düşünmüşlerdi. Laura'nın doğumundan beş sene sonra, Minny yeniden hamile kaldı. Hastalıkları olmuyor değildi, ama kasılmalarla gelen ölümü ani ve beklenmedikti. Minny kocasının kırk üçüncü yaş gününde öldü, Leslie Stephen doğun gününü bir daha hiç kutlamadı.

Güzel ve genç dul Julia'yla entellektüelliğiyle göz kamaştıran, uzun, gür sakallı, boylu boslu Leslie, sakin bir sokak olan Hyde Park Gate'in 20 ve 22 numaralı bitişik evlerinde komşu oldular. Birbirlerini çekici bulmaları ve birbirlerinin acısını anlamaları doğaldı. Sevecen duygular arttıkça arttı ve temkinli, uzunca bir flört döneminden sonra Leslie Stephen, Julia Duckwortk'a evlenme teklif etti.

Julia önce teklifi reddetti. Leslie, teklifini yineleyerek karşılık verdi ona. Acelesi yoktu, onu emektar İskoç çoban köpeği gibi düşünsündü; yumuşak, tatlı, sevgi dolu; bulduğu sevgiyle yetinirdi. Julia sonunda onunla evlenmeyi kabul etti. 'Karın olacağım ve sana iyi karılık etmek için elimden geleni yapacağım.' 26 Mart 1878'de evlendiler ve altı yıldan az bir süre zarfında 4 çocukları oldu: Vanessa (1879), Thoby (1880), Virginia (1882) ve Adrian (1883).

Annesi ile babasının sağladığı avantajlar, Virginia'nın yaşama ayrıcalıklı başlamasını sağladı. Her zaman 'kendine ait olan bir odası' oldu, yazmayı öğrenmek için gerekli yılları satın alacak parası da. Yemeğini pişiren, temizlik yapan, ihtiyaçlarını gören hizmetçilere yetecek kadar para da her zaman vardı.

Ne var ki, Hyde Park Gate'teki dışa kapalı yaşamın ve bu üç kollu ailenin en küçük kızı olmasının dezavantajları da vardı. Üvey erkek kardeşleri George ve Gerald, ondan on dört ve on iki yaş daha büyüktüler. Her ikisi de onun taze al al yanaklarını, yeşil gözlerini, dolgun dudaklarını çekici buluyorlardı.

Virginia Woolf, yaşamının son yılında çocukluğundan bir sahne hatırlar; üvey erkek kardeşi onu, yemek odasının dışındaki holde duran, tabak çanak koymaya yarayan bir yükseltiye çıkartıp oturtur. Virginia orada oturuken, Gerald'ın eli vücudunda dolaşır, onu bir aşağı bir yukarı okşar durur, parmakları gizli yerlerinde dolaşıncaya kadar da ellerini çekmez. Mahremiyetine yapılan bu tecavüzden tiksinen Virginia, yıllarca bu yüzden utanç duydu, varlığının derinlerinde bir yerde -ona binlerce yıl önce edinilmiş gibi gelen- dile getirilmesi zor içgüdüsel bir sıkıntı, sağır bir duygu sürdü gitti.

On üç yaşındayken Virginia annesinin ölümüyle birlikte başka bir darbe yaşadı. Julia Stephen üç aileye birden bakmaktan, doymak bilmez Sözlük'ün ciltlerini ardarda sıralamak gibi, kendi kendine yüklediği bir görevi yerine getirmekten ezilmiş, perişan düşmüş bir kocayı pışpışlamaktan iyice yorulmuştu. Onun ölümünden sonra ailenin üzerine bir kara bulut çöktü. Bir parmak hepsinin dudaklarını mühürledi, sessizce duygularını bastırmaları emrdildi sanki. Hiç ses çıkarmadan acı çekerek, yüklü duyguların sisine sarmalanmış halde kalakaldılar.

Aile üyeleri, Virginia'nın üvey kızkardeşi Stella'nın yakışıklı Jack Hills'le flörtü ve evlenmesi hikayesine dalınca evdeki cenaze havası da yavaş yavaş dağıldı. Bu bir nefeslik ara kısa sürdü. 1897 Temmuzunda, evlendikten üç ay sonra, hamile Stella apandisit teşhisiyle hastaneye kaldırıldı. Yanlış tedavi sonucu Stella ansızın öldü, aile yeniden yasa gömüldü.
Leslie Stephen artık yaşlı, mutsuz bir adamdı; yalnız, terkedilmiş, öfkeli ve umarsızdı, giderek kulakları duymaz oluyor, çocuklarından daha da uzaklaşıyordu. Önce Vanessa sonra da Virginia'ya karşı mantıksız davranışlarda bulunmaya başladı, kızlarının ev harcamalarını kötü idare edeceklerinden, beş parasız kalacaklarından aşırı derecede korkuyordu.
Leslie Stephen'ın kötüleşmesiyle birlikte Virginia'nın üvey kardeşi George hem anne hem de baba rollerini üstlendi. 18'indeki Virginia'yı yüksek sosyeteye tanıştırıyor, ne giyeceğine karışıyor, ona mücevherler hediye ediyor, o sıra moda olan balolara götürüyordu, elindeki fırsatları en iyi biçimde değerlendirmesini söyleyerek azarlıyordu. Virginia, bu atmosferde rahatsızdı, kah Lady Sligo'nun evinde dut yemiş bülbül gibi oturuyor, kah Lady Camarvon'un evinde çok fazla konuşuyor, o zamanlar için şoke edici, yakışık almaz sayılacak biçimde Platon göndermeler yapıyordu.

Yıllar sonra Virginia, George ve Lady Camarvon'la geçirdiği uzun, başarısız bir geceyi yazar. Gece biter bitmez yatağa girmek için can atmaktadır. Beyaz saten elbisesinin düğmelerini açar, mücevherleriyle tutturduğu çiçekleri çözer, iç eteklerini sıyırır. Beyaz ipek çoraplarını bir iskemlenin gerisine asıp yatağa girdikten sonra, artık unutmaya hazırdır, balodaki çolpalığını bir an önce unutmak istemektedir. Tam dalmak üzeredir ki kapı açılır, korkar. Gelen George'dur. 'Işığı yakma' diye emreder. Sevgi sözcükleri fısıldayarak yatağın üzerine atlar ve Virginia'yı kollarına alır.

Yirmi iki yaşında babasının ölümü, bundan iki yıl sonra da özellikle hayranlık duyduğu kişilerden biri olan ağabeyi Thoby'nin ani ölümü üzerine bir şok daha yaşadı. Anasız babasız, cinsel tacize uğramıştı, Stella'yla Thoby'si yoktu, artık Virginia kendini hiçbir zaman tamamiyle güvende hissedemeyecekti. Bütün bu kayıplar üstüste binince, Virginia iyice incinebilir oldu, yaşamın gerginliklerini taşıyamıyordu, zaman zaman denetimini kaybediyor, akıl hastalığına boyun eğiyordu.

EĞİTİMİ
Virginia'nın babası 1832'de, Kraliçe Victoria'nın İngiltere tahtına çıkmasından beş yıl önce dünyaya gelmişti. O zamanlar genç kadınlar erkeklerin süsü olmak üzere eğitilirlerdi; az çok müzik, dans, şarkı ve resim bilirler, ata binerlerdi. En iyi okullarda üniversitelerde öğrenim görmek oğullara tanınan bir haktı, kızlara değil. Ebeveynler oğullarını seve seve destekler, önce yatılı okullarda, sonra da Oxfrod ve Cambrige'de okumaları için para verirlerdi. Onları, şu ya da bu burs için yarışmak ya da devlet hizmeti veya serbest mesleklerden birinde kendilerine parlak bir kariyer yapmak konusunda yüreklendirirlerdi.
Virginia'nın annesi için kadın doğasının en yüksek ifadesi, başkalarına, kocasına, çocuklarına ve kendisi kadar şanslı olmayan insanlara hizmet etmekti. Cornwall St. Ives'da geçirilen yazların kurmaca ama temelde otobiyografik bir anlatımı olan To the Lighthouse'da (Deniz Feneri), Virginia, Mrs. Ramsay karakterinde annesinin bir portresini çizer. Mrs. Ramsay'ın günleri birbirine iliştirilmiş yararlı ve hayırlı işlerden oluşan bir zincirdir; genç, ukala bir akademsiyenin tepetaklak olmuş kendine güvenini yerine getirmek; oğullarından birinin babasına karşı olan öfkesinin yatışmasına yardımcı olmak; genç bir çifti birleştirerek çöpçatanlık sanatına katkıda bulunmak; deniz fenerindeki, kalça kemiği veremine yakalanmış küçük oğlana çorap örmek; kocasına her an 'çalışmalarının birinci sınıf olduğunu, konusunda ileri gelenlerin onun katkılarına çok değer vediklerini' söyleyerek güven vermek.
Virginia'nın annesinin yazdığı tek kitap olan 'Hasta Odaları İçin Notlar', ekmek kırıntılarının yol açtığı felaketleri, yıllar sonra kızının yazısında görülecek zeka ve incelikle çok büyük benzerlikler taşıyan bir üslüpla anlatır. Julia Stephen, yatalakların karşılaştığı bu ızdırap veren sorunu incelemeyi ihmal ettikleri için bilim adamlarının kulağını çeker. Düşman, ekmek kırıntılarıdır! Onları yenmek için, patates tarlasından bir böcek sürüsünü söküp atar gibi, kırıntıları da hasta yataklarından atmak için geniş çaplı bir sefere çıkılmasını önerir. Yazısı hafif ve eğlendiricidir.

Ne var ki Julia Stephen kızlarının kendilerini yaşamları boyu hizmet etmeye adamalarını isterken son derece ciddidir. Kadın doğasının en soylu ifadesini başkalarına hizmet ederken bulduğuna gönülden inanmaktadır.
Virginia'nın kendini adadığı meslekse yazmaktı. 1931'de meslek sahibi bir grup kadının önünde yazarlık ve eleştirmenlik kariyeri hakkında konuşurken, bir zamanlar her saygıdeğer Viktorya dönemi evinde ikamet eden 'Melek'in çıkardığı özel sorunlardan sözetti. Bu Melek, İngiliz toplumunun kurumlarının önerdiği kadınlık idealiydi; İmparatorluğun, Sömürgelerin, Kraliçe Victoria'nın ve Alfred Lord Tennyson'ın, ayrıca palazlanmakta olan orta sınıfların da katkısı vardı.

Virginia'nın, dergi ve gazetelerde erkeklerin yazdığı kitaplar hakkında eleştiri yazıları yazmaya başladığında, Melek ona her şeyden önce erkekleri hoşnut etmeyi öğütledi: 'anlayışlı ol; sevecen ol; iltifat et' Virginia'ya kendine ait görüşleri yokmuş gibi davranması öğütlendi. Son olarak, bir de Melek 'erden ol' öğüdünü verdi.

Kendine ait geliri olduğu için Virginia, Meleğin sözünü dinleyip de okurlarına yalanlar söyleme gereğini hissetmedi. Meleğin öğüdünü takmamaktan da ileri gitti. Virginia, kendisini dinlemeye gelenlere, Meleğe şöyle bir döndüğünü, onu gırtlağından yakalayıp oracıkta boğduğunu söyledi. Eğer mahkemeye çıkarılır da bu hayali yaratığı öldürmekle suçlanırsa, savunmasını meşru müdafaa fikri üzerine kuracaktı. Aksi halde, Melek sayısız kadın yazar, ressam ve besteciyi öldürdüğü gibi Virginia Woolf'un da öldürecekti. Virginia'nın çağdışı kadınların otobiyografilerinde, onların kendi meslek yaşamlarını kurmak için ne çok engeli yenmek zorunda kaldıklarından söz edilir. Virginia'nın, Viktorya İngilteresi'nde kadınları, Oxford'la Cambridge'ı meydana getiren üniversitelere yazılmaktan alıkoyan genel kabul görmüş kuralara çok öfkelenirdi. 'Kedine Ait Bir Oda'da 'Oxbridge' çayırlarında geçen bir olay tasarlar. Cambridge'dedir, kadınları kabul eden Newnham'la Girton benzeri iki okulu andıran 'Fernham' adını verdiği bir yerde yapacağı konuşmayı düşünmektedir. Düşüncelere dalmış bir halde, çimenlik bir alandan geçmektedir ki, üniversite bekçisi, bir 'mübaşir', arkasından koşarak gelir. 'Kadındım. Burası çimdi; şurası da yol. Sadece erkek öğrenciler ve bilim adamları ayak basabilirdi buraya; benim yerim çakıllardı'.

Kütüphanenin kapısında bir kere daha geri çevrilir. Orada nöbet tutan sevimli, yaşlı bir beyefendi onu içeri sokmama emri almıştır. Kadınlar, yanlarında ancak üniversitenin erkek öğrencilerinden biri olduğu takdirde kütüphaneye alınabilirler.
Fernham'da okuyan kadınlar için hazırlanan yemekler de alçaltıcıdır. Yemek, süssüz bir kapta sunulan et suyuyla başlar. Dana eti, sebze ve patatesten oluşan ana yemek kadar, tatlı olarak verilen eriklerle sütlaç da herhangi bir yaratıcılık belirtisi taşımaz. Yemek yiyenler, aralarında şarap sürahi yerine, bir sürahi dolusu su dolaştırırlar. Virginia bu tür yemeklerin genç kadın öğrenciler üzerindeki etkisini şöyle dile getirir: 'İnsan yemek yememişse, iyi de düşünemez, sevişemez, uyuyamaz'. Bu sırada, Oxbridge yemekhanesinde delikanlılar gayet lezzetli bir somon balığını ya da bembeyaz krema sosuyla kaplanmış bir dilbalığını veya tombul, çıtır çıtır bir keklik, yanında birer metelik inceliğinde ama yumuşacık, tereyağda kızarmış, patates dilimlerini götürmektedirler.

Leslie Stephen'ın kızı Virginia'nın aldığı eğitim, 'Kendine Ait Bir Oda'daki Fernham'lı öğrencilerin aldıklarından çok daha az yoksunluklarla doluydu. Yatılı okuldan eve gidip gelen ağabeyi Thoby'den Homeros okumanın ne kadar zevkli olduğunu duyan ve zaten Latince öğrenmekte olan Virginia, Yunanca özel ders almak ister ve alır da. Dahası, babası zekasına ve edebiyata olan ilgisine saygı duyar. Leslie Stephen, Virginia'nın dokuzuncu yaş gününde karısına gurula 'tıpkı bana benziyor' demiştir. 15 yaşındayken Virginia, babasının kütüphanesinden istediği kitabı alıp okumakta özgürdü. Bu özgürlüğü tanımanın yanı sıra, babası onun zekasına olan güvenini gösteren bazı kitaplar da seçti Virginia için; Froude'ın Carlyle'I, Creighton'ın Kraliçe Elizabeth'I, James Russel Lowell'in Şiirler'I, Macauley'in Tarih'I, Carlyle'in Fransız Devrimi, Arnold'ın Roma Tarihi, kendisinin yazdığı, dostu Henry Fawcett'in biyografisi ve birçok diğerleri. Anlaşmışlardı, bu kitapları babasıyla tartışacaklardı.

Babasının okuma konusunda verdiği tek öğüt de sağlamdı: 'Bak canım, okumaya değerse, iki kere okumaya da değer' Onu her kitabın erdemleri hakkında fikir belirtme konusunda yüreklendirdi. Kurmaca kişi ve olayları olduğu kadar gündelik yaşamdan alınma olayları da tartışırken, bencilce, uyduruk görüşlerle etik değerlerin süzgecinde geçmiş olanlar arasında ayrım gözetmeyi öğrendi Virginia.

Örneğin babasının tanıdığı olan bir hanım, Cornwall gezisi boyunca yağmurlu geçen havadan yakınmıştı. Leslie Stephen kendisini hiçbir zaman demokrat addetmemişti. Gene de bu keyfi kaçmış gezgine üzülmekten çok, fazla yağmurun zavallı çiftçinin mahsülüne zarar verebileceğini düşünerek üzüldü. Kadının hoşuna gitmeyeceğini bilse de bu görüşlerini açıkça söylemekten çekinmedi.

Leslie Stephen, yazdıklarına tepkiler gelsin, geleneksel değerlere meydan okunsun, çokça değer verilmiş yazarların değeri yeniden saptansın, bunlara da hazırdı sonraları Virginia Woolf'un deneme ve eleştiri yazılarında da görülecek özelliklerdi bunlar.
Eğitiminin bir parçası olmak üzere Virginia'ya sevdiği şeyleri okumasını öğütledi, sırf sevdiği için hem de. Ona zevk vermeyen bir kitaba hayran olurmuş gibi yapmasındı. Bunlar basit okuma sanatı dersleriydi.

Yazma sanatı dersleri de aynı derecede kısaydı.
Ona mümkün olduğunca az sözcük kullanmasını, anlaşılır yazmasını, söylemek istediği kadarını yazmasını öğütledi, daha fazla değil. Geri kalanını sen kendin öğreneceksin, dedi. Eleştirmen olarak ise, yazarlara yaşam boyu kendisinin de uymaya çalıştığı bir öğüt vermiştir; yazar kendisi olma cesaretine sahip olmalıdır.

Ünlü bir üniversiteye gitmemekle Virginia, çağdaşlarıyla yarışmak, bütün yazarların yüzleşmesi gerekli mücadele için kendini pekiştirmek fırsatlarından da yoksun kalmıştı. Gene de evde gördüğü teşvik, dikkat ve saygıyla İngiltere'nin en seçkin edebiyatçısıyla edebiyat çalışmaktan gelen eğitim bunları rahatça karşılıyordu. Zaten ne babası ne de kendisi üniversitede görülen eğitime pek güvenmemişlerdi.

Babası Clark derslerinden ilkini verdikten sonra, derse gelenlerin, anlattıkları iki, üç kitap okuyarak da öğrenebileceklerini, bunun da derslerde harcadıkları zamanın ancak yarısını alacağı sonucuna varmıştı.
Başarılı bir yazar olduktan sonra Virginia Woolf, çoğu -orta karar- öğretmenin, kimseye eleştirisel gözle okumayı öğretemeyeceklerini düşündüğünü söylemiştir. Shakespeare okumanın yolu, diyordu, onun oyunlarının iyi, ucuz bir basımını almak, sonra oturup okumaktır. Okur Hamlet'i anlamakta zorluk çekiyorsa, onu tanımalıydı, eve çaya çağırmalı, onunla biraz vakit geçirmeliydi. Başkalarından yazmayı öğrenmenin mümkün olduğundan da kuşkuluydu. Babasının dersleri kısa, basit ve yararlı olmuştu. Gerisini yazar adayına bırakmak en iyisiydi
Virginia, yaşıtı öğrencilerle karşılaşma, onlarla yüzyüze gelip tartışma fırsatı bulamamıştı. Önce Kensington'daki Hyde Park 22 No'da, daha sonra da Bloomsbury Garden Meydanı 46 No'daki yeni evlerinde, ağabeylerinin ve kızkardeşinin arkadaşlarıyla tanışmaya başlayınca eğitimindeki bu açığı da kapattı.
semuel isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsored links

Alt 04-02-2008, 22:29   #4
 
serenadaschizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 11 2007
Mesajlar: 3.579
Karma gücü: 158 serenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond repute




Virginia Woolf hakkında :

1882 Virginia Woolf ile aynı yılda (1928'de Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi) Norveçli ozan Sigrid Undset de dünyaya gelir.
1910 "Bloomsbury" grubu üyesi Roger Fry tarafından İngiltere'de düzenlenen ilk "Son empresyonistler" sanat sergisi (Cezanne, Van Gogh, Matisse).
1910 Virginia Woolf İngiliz kadın hakları hareketi için çalışır.
1918 İngiltere'de seçim reformuyla 30 yaş üzerindeki kadınlara seçim hakkı tanınır.
1928 İngiltere'de kadınların seçmenlik yaşı 30'dan 21'e indirilir.
1929 Virginia Woolf ve kocası Berlin'e giderler. 1929 Berlin'de ilk televizyon yayını.
1930'lar "Agfa Box"un icadıyla fotoğrafçılık daha da yaygınlaşır.
1932 Dünya Ekonomi Krizi doruk noktasına ulaşır.
1933 Hitler, Reich Başbakanı olur.
1933 Virginia Woolf, Cambridge Üniversitesi'ne çağrılır.
1939 Hitler'in Polonya'ya saldırısı ile 2. Dünya Savaşı başlar.
1940 İngiltere'ye şiddetli hava saldırıları başlatılır.
1941 İngiliz ozan James Joyce ile Virginia Woolf, aynı yılda ölür.

"BİR KADININ PARASI VE DE KENDİNE AİT BİR ODASI OLMALI."

"Virginia'nın dikişle arası hiç iyi değildi. İç çamaşırlarını bile çengelli iğneyle tuttururdu. Ekmek ve pasta hazırlama, portakal reçeli yapma ve bir sürü basit yemekleri pişirme konusunda da daha iyi değildi."

Bu cümleler ev işlerinde pek az yeteneği olan bir kız öğrencinin karnesinden alınma değildir. Bunlar 20. yüzyılın en büyük kadın yazarlarından biri olan Virginia Woolf hakkında, 1977'de yayınlanan bir biyografiden alınan cümlelerdir. Marcel Proust ve James Joyce gibi çağdaşlarının dikiş, yemek ve pasta pişirme becerisi üzerine eleştirmenler ve biyograficiler şimdiye kadar kafa patlatmamışlardır. Fakat Virginia Woolf bugüne kadar bu ölçütlere göre değerlendirilegelmiştir. Ve kendisi edebi saygınlığına rağmen, zaman zaman "Kadın olarak eksikliğinin" acısını duymuştur.

Bunun yanı sıra, Ginia Stephen daha çocukluğunda kesin kararını vermiştir. Tek isteği yazar olmaktır. Bu arzusu da kendisine hiç garip gelmez. Baba evinde -babası Leslie Stephen deneme yazan, yayımcı, biyograf ve tarihçidir- daha küçük bir kızken ünlü çağdaş yazarları tanır: Alfred Lord Tennyson, Henry James, Thomas Hardy. Ginia Stephen ve kardeşleri için bu isimler yalnızca uzaktan izlenen ünlüler değildir.

Daha sonraları şairlerin kendisi için birer "Tanrı" değil, senin benim gibi konuşan insanlar olduğunu keyifle anlatacaktır: "Tennyson örneğin, bana Tuzu ver' ya da Tereyağı için teşekkür ederim' derdi hep."

Büyük, canlı bir aile içinde korunan, güven içinde her türlü ihtiyacı karşılanan bir çocuk her şeye rağmen neden yalnızlık çeksin ki? Yedi kardeşinin dördü, anne ve babasının daha önceki evliliklerindendir. Kendisinden on iki ve on dört yaş büyük olan üvey ağabeyleri Gerald ve George, dışarıdan terbiyeli görünen delikanlılardır. Aile içinde gerçekten neler olduğunu ise Virginia Woolf yıllar sonra itiraf etmeye cesaret bulur.

"Daha küçücükken, bir defasında Gerald beni ayağa kaldırıp vücudumu ellemeye başladı. Elini elbisemin altından içeri sokup gittikçe daha derinlere ittiğinde hissettiklerimi hâlâ hatırlarım. Kasıldım, bir an önce beni bırakmasını umarken, eli cinsel organlarıma yaklaştı fakat orada durmadı. Cinsel organlarımı da elledi. İrkilip onu ittiğimi hatırlıyorum; bu boğuk ve karmaşık duygular için söylenecek doğru söz nedir? Herhalde çok kuvvetli bir duygu olmalı ki hâlâ hafızamdan çıkmıyor."

Virginia Woolf bunu neredeyse altmışında yazmıştır. Çocuk olarak kime güvenebilirdi? Niçin annesine gitmedi? Canlı, neşeli, dengeli biri olarak tanınan Julia Stepnen gerçi bu büyük ailenin odak noktasıydı, fakat öyle her şeyi düzenli ve kontrol altında tutmak zorunda olan bir kadın, yedi-sekiz yaşındaki bir çocuk için özel bir kişiden çok, herhalde bir kurum gibi bir şey olmalıydı.

"Çocukluğumun odak noktasında neşeyle dönen, insanlarla kaynayan, eğlenceli bir dünyanın yaratıcısı" olarak görür annesini, geriye baktığında.

Stephen ailesi yaz aylarını daima Cornwall'da geçirir. Çocuklar kriket oynar, kayalara, ağaçlara tırmanırlar. Virginia ve üç yaş büyük ablası Vanessa'nın erkek kardeşleri gibi üstlerine başlarına dikkat etmeden azmalarına aldırılmaz. Londra'daki evlerinde Stephen ailesinin çocukları kendilerine özgü bir Ev gazetesi çıkarırlar. Tabii geleceğin yazarı Virginia işin öncüsüdür. On yaşındayken uzun makaleler yazar ve büyüklerin ilk yazı denemelerini nasıl bulduklarını izler. Babasının büyük kitaplığı kız, erkek, tüm çocuklara açıktır. Fakat okula sadece Stephen ailesinin erkek çocukları gidebilir.

Thoby (Virginia'dan iki yaş büyük) ve Adrian (bir yaş küçük) "dışarı" çıkabilirler. Daha sonraları Cambridge'de öğrenim göreceklerdir. Virgina ve Vanessa evde kalır ve orada eğitilirler. Hatta öylesine eğitilirler ki, yeğeni ve biyograf Ouentin Bell, "Virginia Woolf hayatı boyunca hep (sıkıntıdan) parmaklarını saymıştır," diye yazar. Eğitim ve bilgi erkek işidir. Kadınlar bu akıllı er kekleri itaatle dinlemek ve onları pohpohlamak için vardır. Bir sürü ayrıcalıktan yararlanmalarına rağmen bu temel ilke Stephen'ın kızları için de geçerlidir. Virginia genç bir kadıh olarak yetiştirilmesi gereken ve çaresizce direndiği bu zamanı "yedi mutsuz yıl" olarak adlandırır.

Annesi öldüğünde on üç yaşındadır. O yaz Virginia ağır bir sinir hastalığına tutulur. Korkunç sesler duymakta, insanlardan korkmaktadır. Sokağa çıkmaya cesaret edemez. Kesin istirahat ve bol süt içmesini önerir ev doktoru ve çok duyarlı genç hastasına her türlü dersi yasaklar. Virginia'nın kendisini toparlaması uzun zaman alır. Sonraki mutsuz yıllarını, yetişkin biri olarak etraflıca anlatmıştır.

Kendisine ve kız kardeşi Vanessa'ya görgü kuraları öğretilmeye başlanmıştır artık. Hoplayıp zıpladıkları, hayal kurdukları, her şeye boş verdikleri dönem tamamen sona ermiştir. Kızlar toplum içine girmek zorundadır. Üvey ağabey George bu görevi severek üstlenir. Genç kızlar sadece öğleden önceleri bu Viktorya tarzı baskıdan -birkaç saatliğine- kurtulur; ressam olmak isteyen Vanessa resim dersine gittiğinde ve Virgina eve gelen öğretmenden Yunanca dersi alırken. Fakat George, babasının da onayıyla, elbiselerin ve saç tuvaletinin resim ve Yunancadan daha önemli olduğuna hükmetmiştir.

Bir keresinde, o sırada hoşuna gittiği için bir mefruşat dükkânından ucuz yeşil bir döşemelik kumaş satın alıp bundan bir gece elbisesi diktirdiğinde, George misafirlerin önünde Virginia'ya "Yukarı çık ve parçala onu!" diye bağırarak haddini bildirir. Yıllar sonra, gene bir depresyon geçirdiğinde güncesine şunları yazacaktır Virginia: "Başarısız. Evet bunu anladım. Başarısız. Başarısız. Ah, yeşil renge olan tutkuma nasıl da güldüler!" Tabii bu "yeşil renk" ile gençliğin anısı arasında bir bağ olup olmadığı belirlenememiştir.

Gerçekse, çocukken açık, uyanık ve bilinçli olan Virginia'nın, genç kız olarak kendisini ilk kez "başarısız" hissetmesidir. Hayatında sık sık ortaya çıkan kriz durumlarında, her defasında kendisi için bu sözü kullanır: "Başarısız".

Hayal kırıklığına uğrar. Toplumsal kurallara uyamaz. Salon sohbetleri ve ipek giysiler tiksindirir onu. Bir balo sırasında dans etmek yerine bir kitapla karanlık bir köşeye çekilir. Kendisine tanıştırılan genç erkekler onu hiç ilgilendirmez.

1904'te babasının ölümünden sonra ikinci bir sinir krizi geçirir. Kuşların Yunanca koro halinde ötüşlerini, Kral Edward'ın açelya çiçekleri içinde müstehcen şeyler fısıldadığını duyar. Virginia'nın gerçek yaşama dönmesi uzun zaman alır. Vanessa ve kardeşleri Thoby ve Adrian ile birlikte yirmi iki yaşındayken Londra'nın Bloomsbury semtindeki bir eve taşınır. Virginia için bu değişiklik ve yer değiştirme bir çıkış, bir kaçıştır, "Resim yapmaya, yazmaya, akşamları saat dokuzda çay yerine kahve içmeye kararlıydık. Her şey yeni, her şey başka olmak zorundaydı. Her şey denendi."

Katı toplumsal kuralları ile George ve Gerald, babalarının ölümünden sora kendilerinden küçük üvey kız kardeşleri üzerindeki etkilerini yitirirler. Onları topluma karşı dikkatli olmaya artık kimse zorlamamaktadır. Miras olarak çok para kaldığı için şanslıdırlar. Katı kurallara bağlı olmadan geceler boyu birlikte oturmak, tartışmak, sanat, edebiyat, din ve aşk üzerine konuşmak.

Virginia Stephen'ın tüm bu gizli arzuları Bloomsbury'de yerine gelir. Hukuk okuyan erkek kardeşleri Thoby ve Adrian eve erkek arkadaşlarını getirirler. Ressam, eleştirmen, yazar, felsefeciler Stephen'larda toplanırlar. Böylece Birinci Dünya Savaşı'ndan önce "Bloomsbury" grubu oluşur. Bundan sonraki on yıl içinde Londra'nın entelektüel yaşamını belirleyecek olan arkadaş grubudur bu.

Geceler boyu süren tartışmalardan çıkan sonuca göre ortak arzuları "yaşamın, görüntülerin altındaki derinlerine inmektir". Katıldığı bu sohbetler Virginia'yı ilerideki yazarlık hayatı bakımından önemli ölçüde etkiler. Üniversite öğrenimi kendilerine kapalı olan Virginia ve Vanessa, ilk kez mantıklarını kullanabilir ve artık yalnızca güzellikleriyle parlamak zorunda değildirler.

Vanessa 1907'de "Bloomsbury" grubundan bir arkadaşı olan Clive Bell ile evlenir. Virginia, Vanessa'nın kocasının şahsında yazarlık çalışmaları için samimi ve ciddi bir eleştirmen bulur. Fakat yeniden "başarısızlık" duyguları ortaya çıkmıştır.

"29 yaşında hâlâ evlenmemiş bir 'başarısız'. Çocuğu da yok üstüne üstlük, ruhen hasta ve yazar falan da değil," diye yazar bir depresyon anında Vanessa'ya. Yeniden bir dinlenme kürü verilir kendisine. İlk romanı Voyage Out (Dışarıya Seyahat) yayınlandığında otuz üç yaşındadır. Eleştirmenler kitabını över, zeki, kurnaz ve yaşam hırsıyla dolu bulurlar. Fakat ancak üçüncü romanı Jacob's Room (1922) ile anlatım tekniğinin nelere yol açacağı ve kendisinin "romanı ıslah" etmekte iddialı olduğu anlaşılır.

Klasik romanın beslendiği dış olaylar onda odak noktası değildir. İç dünyayı anlatan yeni bir biçim arar. Onun için önemli olan, yazarak kendisini yerine koyduğu insanın bilinçaltı süreçlerine girmektir. Dış olayları izleyerek değil, insanın içindeki ritmi izleyerek yazar.

Picasso ve Matisse'in sanatseverleri son derece kızdırdıkları bir dönemde kahkaha ve öfke yaratmaya çalışır. "Bloomsbury" dostlarından, sürüden ayrılanın başına neler geleceğini bilmektedir. Buna rağmen "süslü püslü romanlara, aptalca biyografilere ve geveze eleştirmenlere" azimle veriştirir. Unutmamak gerek: Daha ünlü değildir, bu tür fikirlerle topluluk önüne çıkan bir kadındır. Edebiyat anlayışından uzaklaştığı için alay ve aşağılanma ile karşılaşacağını bilmektedir.

"Jacob hakkında ne söyleyecekler şimdi?" der Jacob's Room'u bitirdikten sonra günlüğünde. "Delilik, diyecekler herhalde; iç bütünlüğü olmayan bir rapsodi, ne bileyim." Yazar olarak benimsenmez ama en yüksek düzeyde tanınır. "Akıp giden yaşantıların yazarı" adını alır -ya da adından hiç söz edilmez. Ne zaman yeni bir taslağı bilirse ve yayınlatsa, her defasında korkuları daha da artar. Edebi deneylere cesaret etmesi,

Virginia Woolf'u durmadan çıldırma raddesine getirir. Bu koşulları bir yana itip kendisinin doğru bulduğu yolu izlemeye devam eder. Peki böyle bir kadın kendisini niçin durmadan başarısız hisseder, en azından hayatının belli anlarında? Otuz yaşındaki Virgina, yine Bloomsbury çevresinden yazar Leonard Woolf ile evlenir. "Beni bedensel olarak etkilemiyorsun hiç," diye yazmıştır ona evlenmeden önce.

"Fakat beni sevme tarzın tamamen büyüleyici." Virginia Woolf, bir eş olarak... Leonard Woolf ile evlenmesi "hayatının en önemli kararıydı," diye yazar biyografi Quentin Bell. Evliliğinin ilk yıllarında Virginia'nın durumu ideal olmaktan uzaktır. Şimdi yaşadığı ruhsal bunalım öncekilerin tümünden daha şiddetli ve daha uzun sürelidir. Nedeni belki de, kocası Leonard'ın birçok doktorla konuştuktan sonra evliliğin çocuksuz devamına karar vermiş olmasıdır.

Biyograflarının onun hakkında yazdıklarının hiçbir yerinde kendisinin bu konuya ilişkin bir şey söylediğine rastlanmaz. Çocukları severdi, diye bahsedilir. Onlara karşı tavrı bambaşkadır. Mizah gücü ve hayalleri çocukları korkunç şekilde etkilemiş olmalıdır. Bir gün, küçük bir kızla caddeye yürürken, "Gel, Woolworth mağazasından kocaman bir silgi alalım ve tüm romanlarımı silelim gitsin!" der.

Kız kardeşi Vanessa'nın çocuklarıyla birlikteyken, onlarla olmadık oyunlar oynar ve sürprizler yapar. Niçin onun da çocuk sahibi olmasına izin verilmez? Leonard Woolf eşinin sağlık durumundan korkmaktadır. Ayrıca, 1973 Ekim'inde The London Times gazetesinde "dağınıklık ve gürültüleriyle çocuklar onun içindeki tüm romanları öldürürlerdi," diye yazan Michael Holroyd'unki gibi düşünceler de rol oynamıştır. Dâhi kadınlar, çocuksuz olur. Bu düşüncede bugüne kadar değişen pek bir şey yoktur.

Virginia Woolf için hamilelik önemli bir konuydu. Bunu yaşamadığı için olayı başarısızlık hanesine yazmıştır. Kız arkadaşı Vita Sackville West hakkında (Vita'nın çocuklar vardı), günlüğüne onun gerçek bir kadın olduğunu, kendisinin ise asla olamadığını yazar. Virginia Woolf depresyon geçirir de sinirlerine hâkim olamazsa ne olur? Tedaviye gönderirler, zaten genç kızken de yaşamıştır bunu. Yaşadığı dönemde sinir hastası kadınlara uygulanan tedavi şekli: tecrittir. Her türlü beyinsel uğraş yasaklanır.

Çok yemek ve süt içmek, bir de "Robin'in hipotosfatını" içmek zorunda kalırlar. Virginia, Twickenhaın özel kliniğinde bir keresinde böyle bir yatıştırma kürüne maruz kalmıştır. Yeni evli bir kaçlın olarak tekrar oraya gönderilir. İyileşmemiş olarak geriye döner. Kocası tekrar gitmesinde ısrar eder. Virginia intihara kalkışır.

1941 yılında, elli dokuz yaşındayken hayatına son verdiğinde (suda boğulmuştur), aynı korkuları yaşamıştır. Ölümünden bir gün önce doktor muayene ettiğinde, "Bana dinlenme kürü vermeyeceğinize söz verir misiniz?" diye ricada bulunur. Kendisine bu konuda söz verilir. Herhalde inanmamıştır. Romanlarının birinde yapay bir tedaviye mahkûm edilmenin kendisi için ne büyük bir acı olduğunu anlatır. Mrs. Dolloway romanında (1925) doktora, "ölçülü yaşamın Tanrısı," der.

"Yatak istirahatı veriyor; dinlenme ve yalnız kalma; sessizlik ve dinlenme; dinlenme ve arkadaşlar. Kitapsız, mektupsuz, altı ay istirahat." Doktoru hakkında sürekli şöyle der: "Çıplak, savunmasız bitkin insanlar onun isteklerine uyuyorlardı. Doktor onların üstüne atlıyor, kollarıyla sarıyordu. İnsanları kapalı bir tımarhaneye gönderiyordu."

Virginia en kötü bunalımlarında bazen tüm erkeklerden nefret ettiğini haykırırdı. Kocası Leonard'ı da görmek istemediğine göre (kız kardeşi Vanessa bunu endişeyle belirtmiştir) şu tür korkuların rolü olmalıydı: Erkekler durmadan onun yaşamına müdahale edip hakkında karar veriyorlardı. Kendi başına olduğunda ise, yürekli ve macera heveslisiydi.

"Dünyayı, kimsenin aklına getiremeyeceği kadar emsalsiz, güzel ve komik bulan bir çocuk gibi gülüyordu Virginia," diye yazar Ouentin Bell ve devam eder: "A Room of One's Own adlı yapıtında onun konuştuğu duyulur." (Kendine Mahsus Bir Oda) Bu deneme, yazan bir kadının bağımsızlığı için ilk savunmadır. Virginia Woolf bu yazısında kendisi için ayrı bir oda isteminde bulunur, "Eğer bir kadın hayal ürünü şeyler yazmak istiyorsa kendisine ait bir odası ve de parası olmalıdır."

Jane Austen gibi kadın yazarlar, kendilerine ait odaları yoksa, yazdıkları taslakları aile fertlerinden, konuklardan ve evdeki hizmetçilerden saklarlar, yazdıklarını korkuyla bir kurutma kâğıdına sararlardı. "Kadınlar," der Virginia Woolf, "milyonlarca yıldan beri evde oturuyorlar. Öyle ki yaratıcı güçlerini zamanla duvarlar emiyor." Ayrıca kadınların kendi paraları olursa, kin ve acı sona erecektir diye devam eder Woolf; "erkeklerden nefret etmeme hiç gerek yok. Erkek bana acı veremez. Hiçbir erkeği okşamama gerek yok. O bana hiçbir şey veremez."

Bu bağımsızlık, yaratıcı gücü serbest bırakır. Kadınlar da, Shakespeare gibi bir yazar olabilir, "yeter ki özgürlüğe alışalım, düşündüğümüzü aynen yazmaya cesaretimiz olsun."


Kaynak
__________________



Bütün yalnızlıklarınızın ilenci

Korusun çoğulluklarınızı
Cinnet koyun erdemin adını
Maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın
Hepiniz mezarısınız kendinizin...


Konu serenadaschizophrana tarafından (27-09-2008 Saat 20:44 ) değiştirilmiştir..
serenadaschizophrana isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsored links

Sponsor Bağlantılar