JUKEBOX | CHAT | GNOXIS MESSENGER



Geri git   Gnoxis.com > Kültür - Sanat > Edebiyat > Yazarlar

Cevapla
 
Seçenekler Arama
Alt 29-01-2008, 02:11   #1
 
semuel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 01 2008
Mesajlar: 265
Karma gücü: 21 semuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant future
Tezer Özlü ; Türk Edebiyatının Lirik Prensesi





Tezer Özlü, 10 Eylül 1943′te Simav’da doğdu. Anne ve babasının görevleri nedeniyle çocukluğu Simav, Ödemiş ve Gerede’de geçti. “Dört bin nüfuslu bir Anadolu kasabasında dünyaya bakmayı öğrendim. Altı yaşındaydım. Dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissettim ve gitmem, çok uzaklara gitmem gerektiğine inandım…� diye anlatır o günlerini.

10 yaşındayken İstanbul’a geldi. Avusturya Kız Lisesi’nde okudu. 1961 yazında ilk kez yurtdışına çıktı. 1962 ve 1963′te Avrupa’yı otostop yaparak gezdi. 1964′te Paris’te tanıştığı tiyatro sanatçısı, yazar Güner Sümer ile evlendi. Ankara’da Almanca çevirmeni olarak çalışmaya başladı. Yarım bıraktığı lise öğrenimini, İstanbul Erkek Lisesi’nin sınavlarına dışarıdan girerek, tamamladı. Ankara Sanat Tiyatrosu çevresinde yer aldı. Brendan Behan’ın Gizli Ordu adlı oyununda rol aldı. Eşinden ayrıldı, 1968′de İstanbul’a yerleşti. 1968′de sinemacı Erden Kıral ile evlendi. 1973′te kızı Deniz doğdu. 1981′de bir bursla bir yıllığına Berlin’e gitti. Erden Kıral’dan ayrıldı. Üçüncü eşi, Kanada’da yaşayan İsviçre asıllı Hans Peter Marti ile tanıştı. 1984′te Hans Peter ile evlendi, Zürih’e yerleşti. Yakalandığı hastalıktan kurtarılamayarak,18 Şubat 1986′da bu kentte öldü; 25 Şubat’ta Aşiyan’da son yolculuğuna uğurlandı.

Tezer Özlü yazın yaşamına öyküler yazarak başladı. İlk öykü kitabı Eski Bahçe 1978′de yayımlandı. Gene aynı yıl yazmaya başladığı ilk romanı Çocukluğun Soğuk Geceleri 1980′de yayımladı. 1981′de Berlin’de bulunduğu süre içinde, Bir İntiharın İzinde isimli kitabını Almanca olarak yazdı. Bu kitap daha sonra Türkçe’ye Yaşamın Ucuna Yolculuk olarak çevrildi. Bu kitapla Almanya’da Marburg Yazın Ödülü’nü kazandı.

İlk romanı Çocukluğun Soğuk Geceleri onun yaşamından izler taşır: “Bu kitapta bir şoku anlatmak istedim. On bir yaşındaki, bir Türk küçük burjuva ailesinin çocuğunun, yirmi yaşına dek okumak için gönderildiği İstanbul kentindeki çeşitli yabancı okullardan biri olan Avusturya okulunda karşılaştığı Batı kültür ve eğitiminin yarattığı şoku.

Küçük burjuva ana babalar, Türkiye ulusal bağımsızlık savaşından sonraki heyecanlı kuşağın vatansever kişileridir. Taşradan İstanbul kentine yeni gelip, burada küçük yaşta Avusturya ve özellikle Alman kültürü ile Katolik kilise okulunda karşılaşan bir Türk kızı ne olur? Evinden kaçmak ister, çünkü bu evlerde süren durgun yaşamın, sevgisiz yaşamın, iç içe yaşamın düşündüğüne uymadığının şokunu yaşar. Okuldan kaçmak ister, çünkü okul karanlık bir kilisedir. Okulda öğretilen birçok yalan, gerçek yaşamda hiçbir zaman gerekmeyecektir.�

Ve şimdi de kitaptan bir bölüm…

“Pazar günleri… Şimdilerde… Sokak aralarından geçerken… gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim… evlerin pencere camları buharlaşmışsa… odaların içine asılmış çamaşır görürsem… bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek………. isterim hep.�

Tezer Özlü hep gitmek istemiş. Çünkü Özlü ‘ye göre “Güzel olan, gerçek olan dış dünya ve o dünyanın insanın kulaklarına varan uğultusudur. Ve yaşam, yalnızca sokaklardadır�.

Tezer Özlü, düşündü, yazdı ve konuştu. Onun hayatın çeşitli alanlarına dair sözlerine kulak verelim şimdi de…

“. Şunu öğrenmelisin : Sen hiç bir işe yaramaz değilsin. Seni senden çalan toplumdur.

. Kültür bir şeye cesaret edebilme sorunudur. Okumaya cesaret edebilme, bir görüşe inanmaya cesaret edebilme, görüşlerini açıklayabilme cesaretidir.

. Kültür, insanlık uğraşısının üst yapısı değil, temelidir.

. Güç ve korku her zaman yan yanadır.

. Aşk acısı çekmedim hiç, çünkü dünyanın verdiği acı her zaman güçlüydü.

. Dünyanın acısı olmasaydı taze yeşil yapraklar üzerindeki güneş ışınlarının anlamı olmazdı.

. İnsanın kendi dünyası dışında yaşayacağı bir dünya yoktur.�
--------------------
ESKİ BAHÇE ESKİ SEVGİ den bir öykü

Akşam çok uzun süreden sonra gelmişti. Aynı akşamın gecesi çok derin, karanlık, olağanüstü karanlık oldu. Bir ara ağaçlar altında yürüdüğümüzü hatırlıyorum.Sonra suya atladılar yanımdakiler. Belki ben bunun için döndüm eve. Bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Evde her gün üzerinde oturduğum bir koltuk var. Camdan düzensiz bir duvar, bir ayva ağacı, toprak birikintileri ve kurumuş otlara bakıyorum. Gece bile olsa görür gibiyimonları. Çünkü bu evi ve bahçesini çok iyi tanıyorum.



İçeri girdiğimde kapkaranlık her yan. Gözlerim alışsın diye sokak kapısına dayanıp bekliyorum. Alışmıyor gözlerim. Hiç bir şeyi seçmek imkansız. Her şey imkansız. Ellerimle eşyaları bulmaya çalışıyorum.

Yok hiç bir şey.
Birden salonda bir mum parlıyor. Ve hiç bir aydınlık vermiyor bu mum. Salona doğru bir adım atıyorum. Ve kafamı çevirdiğim her yanda ışık vermeyen, parlak mumların ufak alevlerini görüyorum. Yer birden sallanmaya başlıyor. Mumlar, ev, ben sallanarak dönüyoruz. Bu sallantı arasında birden bir fare beliriyor. Ben çok korkarım farelerden. Çocukluğumdan beri. (Birden bu geliyor aklıma.) Fare kafasını kaldırmış hareketsiz sıçramakta. Kafasının iki yanında siyah gözleri var. (Birden bunun eskiden, çocukluğumda görmüş olduğum farelerden çok başka olduğu geçiyor aklımdan.) Bu grilikte, kafasından büyük gözlü fare görmemiştim hiç.

Ve ben bunu düşünürken gözümü oynattığım her yer farelerle doluyor. Sayısız yanan mumlar ve her yanda sayısız siyah gözlü gri fareler. Ve ben bunların arasında sallanarak dönmekteyim. Çok korkuyorum. Arkamda bir kapı olduğunu hatırlıyorum. Hemen geri dönüyorum. Açıp kapıyı sokağa çıkacağım. Tam o anda kapının ortasında durmakta olan, görülmemiş irilikte, benim başım kadar büyüklükte kara gözlü bir fare, göğsüme sıçramaz mı? Üstelik pençelerini geçiriyor göğsüme ve ben onu çözmeye çalıştıkça, o daha derin gömülüyor içime.

Bağırıyordum. İki elim de göğsümdeydi. Sanki bir şeyi söküp atmak istiyordum göğsümden. Gün yeni yeni doğmaktaydı. Yeniden uyumaktan korktum. Taşradaki evimiz bir yokuşun üzerindeydi. Alabildiğine büyük bir holün her dört köşesinde gene çok büyük odalar vardı. Biz kış aylarında bu odalardan birine çekilirdik. Ancak orası ısınırdı. Ama uykum gelince, annem beni, kışın içinde yaşadığımız bu odanın tam karşısındaki odaya gönderirdi. Sıcak ve havasız odadan çıkınca, soğuk, korkutucu, karanlık bir büyüklükte gelirdi hol bana.

Karşı odaya girer girmez, yatağın altına bakar, sonra içine girer, yorganı başıma çekip gömülürdüm. İşte o zaman korkmaya, terlemeye başlardım. Düşündüğümü hatırlamıyorum. Oysa o büyük eviniçinde herbirimizin uykularının ne büyük bir yalnızlıkta geçtiğini biliyorum. Ninem ölüm döşeğinde uzun süre yattı. Yatağı benimkinin tam karşısındaydı. Ben büyüyordum. O ölüyordu. O zamanlar, yatınca, onun ne zaman öleceğini düşünürdüm. Doğrusu istiyordum ölmesini. Ölmesi gerekiyordu. Eriyordu çünkü bedeni. Ufalmıştı. Derileri kemiklerinden sarkıyordu. Sabahları uyanır uyanmaz onun koynuna girerdim. Sanırım bu, onun ölüm hastalığından daha evveldi. Çoktan uyanmış ve yuvarlak gözlüklerini takmış bulurdum onu. Gözlüklerinin altından iki yanağa yaşlar sızardı.

Ağlıyor musun? derdim.
Hayır, gözlerim sulanıyor, derdi. Ama onlar gözyaşlarına çok alışmış da, ondan, derdim. Bu büyük evde, sabah insanın ağlatabileceğini düşünmüştüm. Ve gece yatmadan önceki korku. Bir gün holün karanlık bir girintisinde olan mutfağa girdiğimde, (daha kapıdayken) ninemi karnını açmış, karnına bir bıçak dayamış, -beklerken- gördüm. Ben de kapı eşiğinde bekledim bir süre. O ise hareketsiz durmaktaydı. Eli bile titremiyordu. Hiç bir şey yapmıyordu. Ben de bir şey yapmıyordum. Beni görmüyordu. Ben onu görüyordum.

Mutfağa ben niçin gelmiştim? Unuttum. Sonra yanına gittim. Napıyorsun? dedim. Kendimi öldürüyorum, dedi.

Hiç bir şey anlamadım. Bıçağı elinden alıp, almadığımı hatırlamıyorum. Ama o öldürmedi kendini. Bunu biliyorum. Bir gün gene evden kaçmıştı. Bu daha önce oturduğumuz kentten yazları çıktığımız yayladaydı. Orada bir göl ve evimizin önünde bir elma bahçesi vardı. Bütün gün ağaçlara çıkar, elma yerdik. Akşamları da annem önüne bir sepet alır, elmaları teker teker yedirirdi. Hepimiz elmadan usanmıştık. Orada ninem evden kaçtı. Onu aramaya çıktık. Ben yalnız çıktım. Ve onu uzakta, büyük at kestanesi ağacının yakınında bir çukurda buldum. Başına eşarbını bağlamıştı. Yuvarlak gözlükleri gözündeydi. Bana bakıyor, beni görmüyor. Benimle konuşmuyordu. İncecik yüzü sararmıştı. Korkarak yanına sokuldum. Hayır korkmadım. Onu bulduğuma sevindim. Gerçekten bulamayacağım yerlere gitti sanmıştım. Çukurda böyle duruşu şaşırttı beni. Niçin çukura girdin? dedim.

Kendimi kaybedeceğim, taa şu dağların ardına gideceğim, derken, bana gerideki Bozdağları gösterdi. Kendini dağlarda dolaşarak kaybetmenin ne olduğunu hiç anlamadım. Eve birlikte dönüp dönmediğimizi hatırlamıyorum. Ama onun ölümünü çok iyi biliyorum. Yatırdığımız hastanede onu ameliyat etmek istediler. Buna karşı diretti. (Kimden duydum bunu? O zamanlar çok küçük olduğum için, almazlardı beni hastaneye.) O öldü. Hiç bir şey anlamadım onun ölümünden. Korkmadım da. Yalnız bir evin yüksek katından caddeye bakarken, aşağıda giden cenaze arabasında onun götürüldüğünü biliyordum. Bir kadın beni oyuncaklarla oynamaya zorluyordu. Sanki şimdi bir başkasının ölümünden bir şey anlıyor muyum? Kendi ölümümden?

Bir yıl annemle yalnız kaldık taşrada. O zaman birlikte yatıyorduk. Uzun süre karlarla kaplı kalıyordu kent. Ve biz o koca evde, birlikte uyuduğumuz uykuda ne değin yalnızdık. Ölümümü anlamadan büyüdüm. Bir gün yüksek bir evin balkonunda tek kolumla asılı kaldım. Vücudum caddeye sarkıyordu. Kalabalık ve bomboştu cadde. Aşağıda ninemin cenaze arabası gidiyordu. Gözlerimi aşağıya yöneltmekten korkuyordum. Tek elimle balkonun içine geçmek için gösterdiğim her çaba, caddenin derinliğine düşmem için bir tehlike oluyor. Ne içeri girebiliyorum ne de caddeye düşüyorum. Bu bir düş mü? Boşluğa sallanırken bunun bir düş olduğunu düşünüyor muyum? Bunun bir düş olup olmadığını düşündüğümü hatırlıyorum. Oysa bu düşten uyanıp uyanmadığımı hatırlamıyorum. Bilmiyorum.Annemle birlikte yatıyoruz. Sabaha karşı kapıyı çalarak uyandırıyorlar bizi. Okulun hademesi gelmiş. Ağlayarak kendisi ile gelmemizi istiyor bizden. Henüz yüksek karlar arasından geçmemiş kimse.

Onlar önden gidiyorlar.
Ben arkadan.
Kar onların dizlerine geliyor.
Benim omzuma.
O kadın nereye götürüyor bizi?
Eve döndüğümüzde annem gene üzgün. Ve ben gene bir şey anlamıyorum. Annem
benim camdan düştüğümü bağırıyor ve ben onun sesini duyarak düşünüyorum.
Uyandığımda kendimi annemin koynunda mı bulacağım?
Yoksa bambaşka bir boşlukta mı?



1966
--------------------
Ve ÖZLÜ'den kısa kısa alıntılar

“Ölüm düşüncesi izliyor beni.Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum.Bunun belli bir nedeni yok.Yaşansa da olur, yaşanmasa da.Bir kaygı yalnız.Beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı.

Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum.Herkes her geceki uykusunu uyuyor.Ev soğuk.Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum.Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum.Kusmamak için üstüne reçelli ekmek yiyiyorum.Genç bir kızım.Ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum.Sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var.Karşı çıkmak istediğim evler,koltuklar,halılar,müzikler,öğr etmenler var.Karşı çıkmak istediğim kurallar var.Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun.Bir haykırış! Sessizce yatağa dönüyorum.Ölümü ve yokluğu üzerine uzun süre düşünmeye zaman kalmıyor.Şimdi gözümün önündeki görüntüler renkli kırları andırıyor.Korkacak birşey yok.Kırlarda koşuyorum.Sanki bir deniz kentinde yaşamıyorum.Hep kırlar.Esintiyle birlikte eğilen otlar arasında bir başımayım.Birazdan ölüm beni alacak.“ ( Ev, sayfa : 12 )



Saplantıların acıları ,burada da sürüyor.Uyandığım an başlayan,uykunun derinliklerinde ancak biraz azalan acı.Arkadaşlarıma belli etmemeye çalışıyorum.Onlar şakacı,özgür “beni� arıyor.Bulamıyor.Onların dünyasında iniş çıkışlar bu denli büyük değil.Onların dünyasında çoşku delilik derecesine varmıyor.Onların dünyasında bunalım ölüm korkusuna,belki de ölüm isteğine dönüşmüyor.Onlar yemek yemeyi her zaman seviyor.Düzenli yemek yiyorlar.Duygusal coşkular yemek gibi beslemiyor onları.Onlar işlerine inanmış.Onlar “başkaldırmayı� savunurken,belli bir düzenin akışındaki yerlerini korumaya çalışıyorlar.Onlar, dolmuşa biner gibi evlenip, iner gibi boşanmıyor.� ( Leo Ferre’nin konseri, sayfa : 41 )



“Yaşamımın annemin ve babamın yaşamıyla bir ilintisi olmadığını düşünüyorum. Bir ana ve babadan olma değilim. Bir yaban otu gibi Anadolu yaylasında bittim. Doğumum bile bir kökünden kopma idi. Köklerimi hiç aramadım. İçerisinde severek yaşayabileceğim arka dünyalardan kopma köklerim olabilirdi. Annem ve babam gibi, tüm kentler, ülkeler, günler, geceler, her gökyüzü de yabancı kaldı bana. İnsanlara daha fazla yaklaştıkça bu saydıklarımdan daha fazla uzaklaşıyorum. Gökyüzünden, onun ışıklarından, gün batımlarından, karanlıklardan ve bulutlardan, kendi çıktığım karanlığa ulaşıncaya kadar onlardan uzaklaşacağım. “(Batı Günlüğü, sayfa: 16

Konu semuel tarafından (29-01-2008 Saat 02:11 ) değiştirilmiştir.. Sebep: Ardarda Atılan Mesajlar BirleÅŸtirildi
semuel isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsored links

Sponsor Bağlantılar
Alt 29-01-2008, 09:32   #2
 
serenadaschizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 11 2007
Mesajlar: 3.579
Karma gücü: 158 serenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond repute


“Yaşamımın annemin ve babamın yaşamıyla bir ilintisi olmadığını düşünüyorum. Bir ana ve babadan olma değilim. Bir yaban otu gibi Anadolu yaylasında bittim. Doğumum bile bir kökünden kopma idi. Köklerimi hiç aramadım. İçerisinde severek yaşayabileceğim arka dünyalardan kopma köklerim olabilirdi. Annem ve babam gibi, tüm kentler, ülkeler, günler, geceler, her gökyüzü de yabancı kaldı bana. İnsanlara daha fazla yaklaştıkça bu saydıklarımdan daha fazla uzaklaşıyorum."

ve


"Çocuk olmanın hiçbir güzel yanı yoktur:yaşlandığımız zaman,çocuk
olduğumuz günleri hatırlamaktır güzel olan"



paylaşım için ne kadar teşekkür etsem az. ben kendi dertlerim ve tembelliğimle boğuşurken sen sessiz sedasız açıvermişsin başlığı ne güzel.

tezer özlü....

hayatın anlamını , ruhunu ve bedenini incitenleri , yaşamayı , dünyayı sorgulayan prenses. Pavese ve Kafka tutkunu , lodos rüzgarı estiğinde başı ağrımayanlara imrenen , Hayalet Oğuz'u satırlarında bize tanıtan prenses.

beni en çok etkileyen kitapları Eski Bahçe , Eski Sevgi ve Çocukluğumun Soğuk Geceleri olmuştu.

bu da Hayalet Oğuz için Eski Bahçe Eski Sevgi'den bir yazı ;

Biz yıllardır bu kentte yaşıyoruz. İçimizde ömrü bitenler oldu. Onları oldukça eğlentili törenlerle gömdük. Bu törenlerden ağıt ve içtenlik yönünden en ağır basanı Hayalet Oğuz’un cenaze töreni oldu. Oğuz, İstanbul’da yaşadı. Oğuz bir dönemi yaşadı. Yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. Tek bir sandalye sahibi olmadı. Bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. Ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de tek bir mobilya mağazasına girmedi. Pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı.

Bir kez bir kadın parmağına yüzük takıp:

-Oğuz, sen benim nişanlımsın, dediyse de, Oğuz kadının başkalarıyla yatıp kalkmasına hiç ses çıkarmadı. Kimseye baskı yapmadı, canlı ya da cansız hiçbir şeye malı gözüyle bakmadı. Nişanlı geldiği gibi gitti. Bu da Oğuz’u ne sevindirdi, ne de üzdü.

Oğuz’u, ilkokulu bitirdiğim yıl Fatih’teki evimizin balkonundan ağabeyimin odasına bakınca görmüştüm. İncecik bir adam, yatakta uyuyordu. Zayıflıktan ölmüş gibiydi. Yüreğim burkuldu. Anneme koştum:

Anne, içeride yatan adam zayıflıktan ölecek, dedim. Oğuz, 21 yıl sonra, 1975 Eylül ayında öldü. 21 yıl süreyle birbirimizi çok sık gördük. Aynı evlerde yaşadık, aynı çevrelerde dolaştık. Aynı kitapları okuduk. O, özellikle yeni çıkan telif kitaplarını ilk günden edinirdi. Ya yazar ona vermiş, ya da Oğuz satın almıştı bile.

Okuyayım, sana bırakırım, derdi.

Ya da en ilginç, en olmayacak satır ve sayfaları bulur, yüksek sesle bana okur, kitabın özünü bir iki dakikada ortaya koyuverir, arkasından bir de şakasını yaptıktan sonra, kitabı bırakır giderdi.

Çoğunlukla da elinde bir İngilizce polisiye roman bulunurdu. Türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmıştı. Adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor... gibilerden kullanmadı. Yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiydi. Sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurdu. Yüzlerce film senaryosu yazdı Yeşilçam’a. Bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmemiştir. Parasını alınca da dar paçalı bir blucin, bir kazak, bir montgomeri ya da mevsime göre yeni bir gömlek satın alırdı.

İyi bir yemek yer, ardından Kulis, Papirüs gibi barlara uğrar, barmenlere önceki içki borçlarını öder, yanındakilere içki ısmarlar, oracıkta rastgeldiği bir iki dostuna:

-Şu paramı saklayıver, sonra senden isterim, hepsini bitirmeyeyim, der, belki o gece Klüp 12’de bir şişe viski açtırır, geceyi bir bar kadınının yanında, kadına dokunmadan sızarak geçirir, ertesi gün bir Bafra sigarası alacak parası kalmadan, gene Taksim-Beyoğlu çevresinde yaşamına başlardı.

Kurbağa bacağı, mantar turşusu gibi garip yiyecekler severdi. Beyoğlu’na gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurdu. Çok ender insanda rastlanan bir zekası vardı. Ölmeden beş gün önce Bulvar kahvesinde oturuyorduk. Oğuz: E.’ye uğradım. Sen benden daha önce gebereceksin, çok seviniyorum dedi, diye gülerek anlattı. Hepimiz gülüştük. İnsanın, kendi ölümü üzerine, ölmeden dört gün önce şaka yapabilmesi üstün bir zekanın bile işi değil. Ölmeden dört gün önce, insanın hastaneye tıraşlı bir yüzle gitmesi için, Cağaloğlu’nda para araştırması inanılır gerçek değil.

Biz hep “Hayalet ölmez�, diye düşünüyorduk. Onu, Heybeliada sanatoryumuna götürmedik bile. Son yemeğimizi Degüstasyon’da yedik. Salçalı bir dana söylemiş: Ağzının tadını bilen ağabeyin de, hep bu soslu danayı yer burada, demişti. Ben de arsızlıkla onun soslarına ekmek batırmış, bir ay Heybeliada’da dinlen, sakın İstanbul’a inme, biz gelir seni görürüz, demiştim. Erken çıkmıştık lokantadan. İstiklal Caddesi kalabalıktı gene. Havasız ve pisti her zamanki gibi. Oğuz heyecanlı idi. Sanki önemli bir olay onu bekliyordu. Erken yatmak, bir an önce hastaneye gidip, yerine uzanmak istiyordu. Ama bu gidiş hastaneye, ölüme falan değil de, hiç çıkmadığı bir Avrupa yolculuğu, ya da sevdiği bir kadınla buluşacağı sabahı bekleyiş gibiydi.

-Senin de Celal Sılay için yazdığını okudum, dedi.
-Meraklanma, senin ölüm yazını da kaleme alıyorum, dedim.

Gülüştük.

Tünel’e doğru yürüyecekti. Otuz yıldır yaşadığı bu caddede son yürüyüşü olacaktı bu, yorgundu. Ağabeyimin evinde uyuyacaktı, yanında pek tanımadığı bir üniversiteli genç kalacaktı. Bu çocuk onu sabah Ada vapuruna bindirecekti. Ve Oğuz dört gün sonra akciğer kanserinden boğularak ölecekti. Kırk altı yaşında ve kırk altı kilo olarak.

Oğuz öldükten birkaç gün sonra şunları yazmaya çalışmıştım: Sevgili Oğuz İstanbul kentini bu Eylül ayı bıraktı. 3 Eylül 1928’de doğdu. 17 Eylül 1975’de öldü. 1.73 boyunda, 46 kilo idi. Şişli camisi avlusuna tabutunu dört kişi hafif bir çanta taşır gibi getirdi. O zaman tabutun içinde onun yattığına kuşkum kalmadı.

Oğuz’un çok güzel, neredeyse kitap adı gibi “Eğlentili Bir Gömme Töreni� oldu. Mezarına sahip çıkacak bir hısmı bulunamadı. Yanına kimse gömülmesin, mezar cemaatın olmasın diye, tapusu Sinematek Derneği adına çıktı. Oğuz’un çok güzel bir mezarı oldu. Üzerine açık leylek rengi kır çiçekleri diktik. Mezarlıklarda ekmek paralarını çıkaran çocuklar da bol su döktüler. Toprak canlandı. Güzel koktu. Çelenklerini üstüste yığdık. Çocuklar gene diri gonca gülleri suladı. Görevimiz bitmişti.

Otuz kadar yakın dostu Krepen Pasajı’ndaki Neşe Meyhanesinde oturup, onun anısına yedik, rakı içtik, üstelik iştahla yedik. Akşamüstü aşuresi bile pişip geldi.

Beyoğlu’ndan uzaklaşırken biraz sarhoş ama çok üzgündüm.


Oğuz yaşamının çeyrek yüzyılını elliye yakın dostunun evinde geçirdi. Oğuz aylarca da benimle kaldı. Onun konukluğu bir kelebek gibiydi. İnsana kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiçbir özel isteği olmaz, ince ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçekler ve pasta getirir, bana Alman eğitiminden geçtiğim için, Mutti, derdi.

Yatma saati geldiğinde bir yere kıvrılıp uyuyuverir, sabah yanına erken saatte bile gelinse, hemen bir espri yapardı:

-Ne o, sahura mı kalktın?

Kimsenin görmesine olanak vermeden hemen giyiniverir, azalmış saçlarını özenle tarar, kolonya sürer, bir bardak çayını kendi koyup, Bafra sigarasına başlardı.

Oğuz, yanında kaldığı dostlarına aldığından çok daha fazlasını verdi. Dostluk, güleryüz gösterdi onlara. Akıllıca yapılmış şakaları ve bulunmaz kişiliğiyle öylesine yeri doldurulamaz bir insandı ki, onu tanımış, onunla birlikte günler, geceler geçirmiş olmayı, erişilebilecek mutlulukların en büyüklerinden sayıyorum.

Balıkpazarı meyhaneleri, Beyoğlu lokanta ve gece kulüpleri, kahveler, Nazmi, Kaptan ve ender olarak gittiği birkaç taşra kentinde geçen bu kısa yaşam, boyutlarına yeryüzünde herkesin erişemeyeceği bir yaşamdı.


Ölümünden altı ay kadar önce, yağışlı bir günde bana küçük bir valizini getirdi. Yıllardır hiç açılmamış. Afrika Han’da, Bülent Oran’da kalmış bir valiz içinden iki taş baskısı örtü çıktı. Yepyeni, onları bana verdi.

-Bunları bir kızla birlikte almıştık, dedi.

Kadının güzelini bilir, bu kadınlara annesi, arkadaşı ve aynı zamanda sevgilisiymiş gibi bakardı. Valizden ayrıca; yedi sekiz yıldır kullanılmamış bir diş fırçası, çoğu bitmiş bir İpana diş macunu, Yüksel Arslan ve Ömer Uluç’la bir fotoğrafı, gene arkadaşlarıyla Bebek’te lokantada bir fotoğrafı, film çalışması yaparken bir fotoğrafı, temiz iki beyaz cin pantolon, fayans üzerine basılmış antik bir oto resmi, kirli çorap ve kirli çamaşır, bir iki ozanın adına imzaladığı kitap, bir iki kolej kitaplığından alınma İngilizce ekonomi kitabı çıktı... hepsi bu, işe yararlarını bana verdi, gerisini attı.

Son olarak kaldığı ağabeyimin evinde, ölümünden sonra şunlar ilişti gözüme: Hastaneye getirmemizi istediği ve temizlettiği pantolonunun üzerinde Türkiye Cumhuriyeti 1960 Anayasası duruyordu. İngilizce bir polisiye romanını yarısına kadar okumuş, kaldığı yeri işaretlemişti, ağabeyimin telefon defterine en çok çalıştığı Yalçın Ofset’in telefon numarasını yazmıştı. Bunun dışında eski gocuğu, hiç yayımlanmamış bir iki şiiri, yazlık ayakkabıları ve şöyle bir not: daktilo otelde, gömlek temizleyiciden alınacak... Ayaspaşa’dan Levent’e... Levent’ten Ayaspaşa’ya... vb.

Yolları araç ve garip bir insan kalabalığının karşıdevrim gibi sardığı İstanbul’u “Katmandu�ya benzetiyor, son aylarında: “Artık gerçekten yaşamak istemiyorum, hiç tadı yok�, diyordu. Ama bunu söylerken soyut bir bunalımı dile getirmiyordu. Oğuz, bunalan bir insan değildi. Onun akıl ve mantığı bu tür gereksizlikleri çoktan aşmıştı. Hiçbir zaman,

-Sıkıldım, acıktım, uykusuzum, yorgunum, bile demedi.

Akciğer kanserine yakalandığını bilmedi, yakınmadı da,

-Solurken ciğerlerim acıyor, uyutmuyor beni, demekle yetindi.
-Çok hastayım, demedi. Doktorun terimini kullandı: “Çok hastaymışım�, dedi.

Her anlamda olumsuzlaşan İstanbul’u artık istemiyordu ve ölümü de öylesine umursamıyordu ki... hani;

-Beyoğlu’nun tadı kalmadı, artık öteki dünyaya gidelim, der gibi. Ve ölmeden dört gece önce Degüstasyon’un kapısı önünde karşılaştığımız Ali Poyrazoğlu’nun yanağından makas alıyor,

-Tatlıhayat kurbanları gene nereye? diye takılıyordu.
--------------------
not : bu arada Hayalet Oğuz hakkında da kısa bir bilgi ;

ben de dahil olmak üzere bir çoğumuzun sandığı gibi Oğuz Atay değil Haluk Alplaçin adlı bir yazardır. Uzun seneler boyunca Özlü ile birbirlerinden kopmadan yaşamışlardır. Özlü kitaplarında ondan sıklıkla ve hayranlıkla bahseder. Hakkında Operadaki Hayalet adında bir kitap vardır.
__________________



Bütün yalnızlıklarınızın ilenci

Korusun çoğulluklarınızı
Cinnet koyun erdemin adını
Maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın
Hepiniz mezarısınız kendinizin...


Konu serenadaschizophrana tarafından (29-01-2008 Saat 10:32 ) değiştirilmiştir.. Sebep: Ardarda Atılan Mesajlar BirleÅŸtirildi
serenadaschizophrana isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla

Alt 29-01-2008, 18:18   #3
 
semuel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 01 2008
Mesajlar: 265
Karma gücü: 21 semuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant future


lady çok teşekkür ederim.hayalet Oğuz u yazmayı düşünüyordum ben de.
gerçekten nev-i şahsına münhasır derler ya öyle bir adammış.bu arada ewet bende oğuz atay zannetmiştim.bu bilgin içinde ayrrıca teşekkürler...
semuel isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsored links

Alt 30-01-2008, 23:05   #4
 
serenadaschizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 11 2007
Mesajlar: 3.579
Karma gücü: 158 serenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond repute


Kalanlar ' dan ;

Bir şeyin değişmesinden ve hiç bir şeyin değişmemesinden korkuyorum.

Hiç kimse ile birlikte yaşlanmak istemiyorum , kendimle bile.

Sağlıklı kalmak için koşamam , soğuk alayım yeter.

Olaylar ve düşünceler kafamın içinde sürekli acılar olarak birikti.

Özlemin içindeyim şimdi ama özlemeye gene de devam ediyorum.

Anımsıyorum , yaşamı aradığım zamanlarda olacak,hapisane gibi bir istasyon konaklama evinde geceyi geçirdiğimi.

Seninle yatarken aldatmıyorum seni . Bu bile çok değil mi ?

Yaşadığım anların , onları yaşarken anıya dönüştüğünü algılar , onları yaşarken anılaştırırdım. Sonra bunu en güzel Savinio' da okudum ; " Yaşanan an da anı olacak "

Şunu öğrenmelisin ; sen hiçbir işe yaramaz değilsin. Seni senden çalan toplumdur.

Aşk acısı çekmedim hiç , çünkü dünyanın verdiği acı her zaman güçlüydü.

Herhangi bir yerde herhangi bir zamanda yaşantım bitti. Bilmiyorum nerde , ne zaman ? Ve işte o bittiği yerde başladı. Acının sonunda. Acı ile.

Bitti , yaşantımı kapattım.

en sevdiklerimi en sona bıraktım.
__________________



Bütün yalnızlıklarınızın ilenci

Korusun çoğulluklarınızı
Cinnet koyun erdemin adını
Maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın
Hepiniz mezarısınız kendinizin...

serenadaschizophrana isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla

Sponsor Bağlantılar
Alt 31-01-2008, 01:58   #5
 
semuel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 01 2008
Mesajlar: 265
Karma gücü: 21 semuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant future


çoook teşekkürler Lady
semuel isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla

Alt 31-01-2008, 02:42   #6
 
Kinyas - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 06 2007
Mesajlar: 2.149
Karma gücü: 78 Kinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond repute


Kalanlar/Tezer Özlü..

Büyükanne. Aklaşmış saçlarını toplamış, yüzü ince. Sıska bacakları. Hep
mutfakta, midesine bir bıçak dayamış olarak yakaladığım büyükanne, hareketsiz.
Ne kendi kıpırdıyor, ne de bıçağı kıpırdatıyor.
- Ne yapıyorsun burada? diye soruyor çocuk.
- Kendimi öldürmeye çalışıyorum.
Anıların tüm görüntülerini vermeyeceğim. Sonsuz gerideler. Bu
görüntülerin renkleri soldu. Ama kaybolmadılar. Benim sönüp gitmemi
bekliyorlar. Bu kadar hain bu görüntüler. Sen sonsuz gecelerce sevişmiş,
sonsuz zamanlar sindirmiş olabilirsin içine. Böylesine hain bu görüntüler, yok
olmuyorlar. Seni söndürüyorlar yavaş yavaş. Yeşil yayla rengi bugün gri yeşile
dönüştü. Çok uzakta hafif dağ tepeleriyle çevrili. Kızkardeşim olması gereken
bir kızın elini tutuyorum. Doğa ölmüş. Çocuklar ölmüş. Onlarla birlikte her
şey. Küçük kentin göl kıyısında son bulduğu yerde büyük otlar bitiyor.
Otların arasında dolaşıyor ve büyükanneyi arıyoruz. İnce bacakları
olan. Kentten çok uzaklaştık. Herhangi bir çukurda kafasını görüyoruz.
Gözlüklerini takmış. Uçları rüzgarda uçuşan başörtüsü var. Onu bu büyük otlar
arasındaki çukurda nasıl tanıdığımızı bilemiyorum. Yaz rüzgarı esiyor.
- Burada ne yapıyorsun büyükanne, biz seni arıyoruz.
- Bu dağların ardında yitip gitmek istiyorum. Yitip gitmek..
- Dağların ardında yitip gitmek ne demek büyükanne?
Bulduk mu onu
Eve getirdik mi?

(..)

Çocuk ben beşikte yatıyor. Bir beşik çocuğundan daha büyüğüm oysa. Ama
beş yaşında da değilim. Beni beşiğe koyan büyüklere kızıyorum. Yoksa iki
yaşında mıyım? Konuşabiliyor muyum? Neden bağırmıyorum? Neden beşikte
fenalaşmayı, kusmayı bekliyorum? Beni kaldırmaları için neden bağırmıyorum?
Yoksa konuşamıyor muyum? Konuşma yaşına henüz gelmedim mi? Peki, beşik
çocuğunu, beni saran can sıkıcı atmosferi nasıl kavrayabiliyorum? Şimdi
konuÅŸabiliyor muyum?
Kırk yaşında konuşabiliyor muyum?

(..)

Otobüs dağ yamaçlarının virajlarında ilerliyor. Ağaçlar gri. Gri
ağaçların gerisindeki göl gri. Gri su durgun duruyor. Sıcaklık da gri. Gölden
beyaz, bembeyaz bir ceset çıkartılıyor. Bir gencin ceseti. Bu bir yazın
başlangıcı. Ve ben sonraları çocuk olarak elma ağaçlarının üzerinde olacağım.
------


Günler koptu. Artık geceleri bir ölüm akıyor sokaklara. Kentin evlerinin aralıklarına doluyor. Boğuluyoruz. (15)
__________________

Kinyas isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsored links

Alt 31-01-2008, 04:30   #7
 
semuel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 01 2008
Mesajlar: 265
Karma gücü: 21 semuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant future


siLent coRpse teşekkür ederim ekleme için
semuel isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla

Alt 31-01-2008, 21:46   #8
 
serenadaschizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 11 2007
Mesajlar: 3.579
Karma gücü: 158 serenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond repute




Tezer Özlü'nün hoşlanmadığı insanlar ( Kalanlar kitabından )



* Lodosta başı ağrımayanlar..
* Uçakta iştahla yemek yiyenler..
* Karı veya kocasına hayranlık duyanlar.
* Sabahları genel konular üzerine konuşabilenler..
* Aşık olunca, ömür boyu sürecek eşlerini bulduklarını sananlar..
* Kendilerine hakim olmaları gerektiğini sananlar..
* Görgüden söz edenler..
* İnsan dramının bilincinde olmayanlar.
__________________



Bütün yalnızlıklarınızın ilenci

Korusun çoğulluklarınızı
Cinnet koyun erdemin adını
Maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın
Hepiniz mezarısınız kendinizin...

serenadaschizophrana isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsored links

Sponsor Bağlantılar
Cevapla

Seçenekler Arama

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 16:09 .


Gnoxis.com ©2000 - 2008
Powered by vBulletin Version 3.7.2
Ad Management by RedTyger

***NoRa iS WaTcHinG YoU***



*** Gnoxis.com ***

LinkBacks Enabled by vBSEO 3.1.0

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102