JUKEBOX | CHAT | GNOXIS MESSENGER



Geri git   Gnoxis.com > Kültür - Sanat > Edebiyat > Yazarlar

Cevapla
 
Seçenekler Arama
Alt 27-01-2008, 00:37   #1
 
semuel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 01 2008
Mesajlar: 265
Karma gücü: 21 semuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant future
Sait Faik Abasıyanık





Yazmak kaçınılmazdı onun için; yazmasaydı çıldıracaktı.
İşte edebiyatımızın en önemli öykücülerinden bohem bir yazar
SAİT FAİK ABASIYANIK

Hayatı ve Kişiliği:

Sait Faik, Adapazarı’nda 23 Kasım 1906 da doğdu, varlıklı bir ailenin çocuğu olmanın verdiği rahatlıkla büyüdü..Asıl adı Mehmet Sait’dir. Baştan itibaren okulu pek sevmedi . İstanbul Erkek Lisesi’nden yaramazlıkları nedeniyle kırkbir arkadaşıyla birlikte,Bursa Lisesi’ne gönderildi ve oradan mezun oldu.Edebiyat fakültesinde başladığı yüksek öğrenimini yarım bıraktı,babasının zorlamasıyla iktisat okumak için İsviçre’ye gönderildi.

Daha sonraları, bu yolculuğu gezmek ve eğlenmek adına yaptığını itiraf etmiştir.

Nitekim, aylak geçirdiği günler nedeniyle okulu tamamlayamadan babası tarafından geri çağrılmıştır. Sait Faik’in bu dönemde yaşadığı aşkların, eğlence ve içki dolu yaşamının ve gezdiği Avrupa şehirlerinin sanatçı kişiliğinin üzerinde olumlu anlamda etkisi olmuştur.

İstanbul’a döndükten sonra, bir süre boş ve anılarıyla başbaşa yaşadı. Zamanla canı sıkılınca bir işle uğraşmayı düşündü.Bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı , bir süre ticaretle uğraşmayı denedi .Sait Faik’in bu sıralarda ilk kitabı yayınlandı .1936 yılında yazdığı mektubunda ilk kitabı için şunları söylemiştir.’Kitabım bir kaç güne kadar çıkmak üzeredir.Adını Semaver koymuş bulunduk Kitap bir çok yanlışlıkla çıktığı için pek ümitsizim.’

Birinci kitabından sonra da hikayeler yazmaya ve yayınlamağa devam eden Sait Faik, 1939 da ikinci kitabı olan Sarnıç’ ı yayınladı..Aynı yıllarda çıkan üçüncü kitabındaki ÇELME adlı hikayesi yüzünden askeri mahkemeye verilmiş, 1944 yılında yayınlanan MEDAR-I MAİŞET MOTORU ( sonradan Birtakım İnsanlar adı ile yayınlandı.) adlı kitabının asılsız bir ihbar üzerine toplatılması nedeniyle çok üzülmüş ve yazmaya küsmüştür.Sait Faik, çabuk kırılan ve küsen bir yapıya sahipti.İlk kitabının yayınlanmasından sonra da fazla satmaması nedeniyle üzülmüş ama yazmaya devam etmişti. Üst üste gelen bu olaylara daha fazla dayanamadı ve Burgaz Ada’ya çekildi.
Adadaki yaşamında, balıkçılık ve ada halkıyla yakından ilgilenmiş sonrasında bunları hikayelerine konu etmiştir.

Bu küskünlüğü uzun sürmemiş, yazı hayatına tekrar dönüş yaptığı kitabında ‘Haritada Bir Nokta ‘ adlı hikayesinin sonunda : ‘Söz vermiştim kendi kendime : Yazı bile yazmıyacaktım. .Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim.Hırs , hiddet neyime gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye kağıt , kalem aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım . Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.’

Böylece yazı hayatına tekra dönen yazar ,’ Lüzumsuz Adam’ adlı kitabını ancak 1948 yılında yayınlandı.Bundan sonra verimli bir yazı hayatı başladı Sait Faik için.Ve tekrar İstanbul’a döndü.Günlerini Beyoğlu’nda geçiriyordu.Bu semtin en şüpheli batakhanelerine gece yarıları bile girmekten çekinmezdi.Mavi gözlü bir balık gibi İstiklal caddesinde aşağı yukarı dolaşır,söyleneleri dinler, onlardan bir şeyler çıkarmaya çalışır, insanları incelerdi. Aşık olur, evlenme düşleri kurardı.Bunu yazılarında şöyle belirtmiştir:
‘Saçım tek tük, sakalım ağardı.Fakat her zaman pencere önlerinde bir hayal bekledim.Ne kadar hakikat oldularsa , şimdi bütün hepsi o kadar hayaldir.’

Gecelerini Bulgar çarşısındaki apartmanında geçirirdi. Yakın dostlarını candan severdi.Kini yirmidört saat sonra eski zaman havuzları gibi durulurdu.Çocuk gibi küserdi. Konuşması küfürlü idi.Böyle olduğu halde kibardı.Hikayelerini güç yazardı. Uzun uzun dolaşır , görür sonra bir yere kapanır,dolmuş bir akümülatör gibi boşalıverirdi. Bazen kalemi kağıdı cebine sokar, Burgaz’daki çamlığa giderdi.Orada tabiatla baş başa, aklına geleni yazardı. Çok kere de evde geç vakitlere kadar çalışırdı.Hikayelerinin çoğunu sarı yapraklı bir okul defterine kurşun kalemle yazmıştır.

Sait Faik, 1944 yılında tanısı konulan siroz hastalığı nedeniyle sıkıntılar ve krizler yaşıyordu. Ölüm korkusu , hikayelerine de yansımıştı. İyileşeceğine bir türlü inanmıyor, bu duygu en küçük hareketinden, en neşeli kahkahasına kadar yansıyordu.Alnı kırışıklıklarla dolmuş, zaten seyrek olan saçları iyiden iyiye beyazlamıştı.Dudakları bütün lezzetlere susamış, mavi gözleri çocuk gözleri gibi temiz görünmeğe başlamıştı.

Ölüm korkusu duyduğu günlerde ters,patavatsız bir insan olur, hırsından tırnaklarını yerdi.İçindeki yaşama hırsı, yaşama isteği kaybolmamıştı.Hişt ! Hişt! Adlı hikayesinde yaşamın bilinmeyen sırları hakkındaki düşüncelerini şöyle yansıtmıştır:
‘Nereden gelirse gelsin , dağlardan, kuşlardan, denizden , insandan, hayvandan , ottan , böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin!.. Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları…Hişt hişt Hişt. Hişt hişt. Hişt hişt’

1953 yılında Amerika Birleşik Devletlerindeki Mark Twain derneği , modern edebiyata yaptığı hizmetlerden dolayı Sait faik’e onur ödülü vermiştir.

Yaşamının sonlarına yaklaşırken, çok sevdiği İstanbul’u da sevmez olmuş, adada annesinin hastalığı ile ilgili gösterdiği özenden de uzaklaşınca , hayata bağlılığı bütün yazılarında görülen Sait Faik ne yazık ki çok korktuğu sondan kurtulamamış, 10 Mayısı 11 Mayısa bağlayan gece 02:35 de ölmüştür.Ölümünden sonra annesi ‘Sait Faik Hikaye Ödülü’ kurmuştur. Annesinin ölümünden sonra da Darüşşafaka Derneği, bu ödülü halen devam ettirmektedir.


Öykücülüğü üzerine:

Sait Faik gibi bir yazar ve eserleri üzerine yapılmış pek çok değerlendirme var kuşkusuz. Bu değerlendirmeler içinde Tahir Alangu'nun "*****huriyetten Sonra Hikaye ve Roman" çalışmasında yer alan Sait Faik bölümü, -hem yazarın etkilerinin hala sıcaklığını koruyor olması, hem de Alangu'nun titizliği açısından- en başarılılarından bir tanesi. Yazının geri kalan bölümünü onun çalışmasından alıntılarla sürdürürken, Sait Faik'i tanıtmanın yanı sıra, Tahir Alangu'nun eleştiri tarzını da hatırlatmayı amaçladım.

"Düşünce ve duygularını, hele kendi kurallarını getiren yeni bir sanatçı olarak başıboş ve özgür yaşama tutkularını anlamayan, buna karşı olan bir çevrede yetişti. Ancak on beş yıl çabaladıktan sonra kendini bu topluma bir parça kabul ettiren, küçük bir üne sahip olabilen Sait Faik'in, aile çevresinden başlayarak yaşadığı öteki çevrelerle tam ve düzenli, doyurucu ve destekleyici bir anlaşma içinde olduğu söylenemez. İlk hikayelerinden başlayarak bütün eserlerinin, artistçe kendi uslubunda bir yaşamayı yadırgayanlarla çatışmalarının aynası olduğu görülür. Bu tür bir çatışmanın olmadığı yerde de, çağının sanatını ve yerleşmiş sanat ölçülerini aşan bir yeni ve güçlü sanat eserinin yeşermeyeceği de açıktır. Böylece onda, edebiyatı, özentilerden, romantik ucuzluklardan kurtarmak, bir başka kata yükseltmek isteyen bir davranışın varlığı daha ilk adımlarından belli olmaktadır. Sait Faik, hikayeyi "edebiyat yapanların" elinden kurtarmaya gelmiştir.

Onun ilk hikayelerinden başlayıp gerçeklerden düşlere doğru yürüyen anlatışındaki zaman zaman değişen kuruluş denkleminin, ölümüne yakın yıllarda tamamiyle değişeceğini, gerçeğin allegoriler, gerçeküstü unsurlarla kapatılacağını göreceğiz. Git gide gerçekten; küçük adamlar kalabalığının yaşadığı hayattan koparak, yalnızlığın vahşiliğine, "kavun acısı yalnızlık"ın dehşet verici bunaltılarına, yaklaşan ölümün ezici gölgeleri arasına karşıp yürüyüşünü, yine hikayelerinin aynasından seyredeceğiz. Hayatı ve eserlerinin iç içe oluşu, onun sanat anlaşının olduğu kadar, ancak çok iyi bildiği konuları ve hayatları anlatmak istemesinin de bir sonucuydu. Düşünce ve sanata karşı alabildiğince kayıtsız, sağır bir çevrede, dış çatışmalarla bezgin, içe dönük ve kavgacı, umutla umutsuzluk arasında, kaybettiklerini kenar mahalleler, köprü altları, balıkçılar ve küçük insanların yaşamlarına katılarak bulmak istedi.
İlk hikayelerinde olayları toplumcu bir açıdan gözlemeye çalıştığı, gözlemci bir gerçekçiliğe yöneldiği görülür. Bu yıllarda, "Vakit gazetesi" çevresindeki yazarlar arasında tutulan, toplum çatışmalarını anlatan hikayeleri ile "küçük adamın günlük yaşayışını" ele almaya başladı. Eskilerin kenarda köşede unuttukları, kimselerin varlığından haberdar olmadıkları "küçük adam"ı edebiyatımıza getiren o olmadıysa bile, yerleştiren, bilinmeyen yönlerini gösteren, bir moda haline getiren, en güzel hikayelerini yazan o olmuştur. Ona göre, asıl hikaye çekişmeler ve çatışmaların yaşam ve geçim kavgası ile ilgili olan yanında değil, onun ötesinde kalan yaşama sevincinde, halkın hayatında sürekli olarak giden, direnmeyi güzel ve umutlu bir hale getiren paylaşılmış sevgidir.

Sait Faik, yeni, kendine has, büyük şehrin aylaklarına yönelmiş hikayelerine, onu yavaş yavaş ölüme götürecek bir hastalığın teşhisi ile birlikte başladı. Ölüm korkusunun, onu, hikayede bir anlamda yaşama ve yazma tutkusu içinde herşeyi unutmağa, belki de ardında yaşayacak bir varlık bırakma endişelerine götürdüğünü, sonunda sıtmalı bir yazma devresine girdiğini görüyoruz. Ayrı din, millet, zümrelere bağlı insanlar ve mesleklerin ayırıcı çizgilerinin ötesindeki ortak vasıflara yönelerek, İstanbul'un beşeri bütünlüğünü veren mozayiğin ayrıntıları arasına iyice karışıp gömülerek, 1946-1954 yılları arasındaki sekiz yıl içinde ölümü bekleyişin sıkıntılarını avutmuştur. Hikayede hayatı, hayatta süreli ve düşlü hikayeleri yaşaması birbirinden ayrılamıyacak denli içe içe geçmiştir.

Sait Faik, kuruluşuna katılmadığı bir dünyanın kendine uymazlığı yüzünden dışa düşmüştü. İçinde yaşadığı toplum o süre içinde, Osmanlı yaşama uslubundan kopuşunu çabuklaştırmış, yeni bir yaşama düzeni ise "yeni insanı" destekleyecek ölçüde gelişmemişti. İnsan yenileşmesi başka yenileşmelerle orantılı olmadığından, yaşam bir yerde kuruyuvermişti. Sanata, bilime, devrimlere yönelen kuşaklar, kurulu düzenin çıkarcı tersliği karşısında bocaladılar. Devrimlerin duraklayışı, devletin aydın ve sanatçı kuşaklardan koruyucu ve yol açıcı desteğini kesişi de, bu yeni edebiyat öncülerini toplumdan kopardı, yabancılaştırdı. Sanatçıları çoğu, eski uygarlık düzenini yitiren, yenisini kuramayan düzensizliğin kargaşası içinde, evrime değil, yokluğa düştüler. Sait Faik'in arkadaşlarının çoğunun başına gelen budur. Sait Faik'in hayat dramı, onu yokluğun da, evrimin de karşısında kalıp direnmeye zorladı. Onun son hikayelerinde "gerçeküstücülüğe yönelik özellikler bulanlar oldu. Onda düşünceden, bilinçli seçmeden gelen bir gerçeküstücülük değil, yukarıdaki şartlara göre ve o anlamda bir "gerçeği örtme", yaşadığı dramı ifade etme sözkonusudur.

Onun eserlerinde bir çağın bütün anlamı, kendi kuşağının düşünce ve davranış çıkmazlarının zengin bir tasviri vardır. Bu eserlerde yalnız Sait Faik'in değil, kargaşanın ortasında bırakılmış kuşakların dramı da anlatılmıştır".

ESERLERİ:

Hikaye ve röportaj :

SEMAVER(1936) , SARNIÇ (1939) , ŞAHMERDAN ( 1940) , LÜZUMSUZ ADAM (1948)
MAHALLE KAHVESİ(1950), HAVADA BULUT(1951), KUMPANYA (1951) , HAVUZ BAŞI (1951), SON KUŞLAR (1952) , ALEMDAĞ’DA VAR BİR YILAN ( 1954) , AZ ŞEKERLİ ( 1954) , TÜNELDEKİ ÇOCUK( ÖYKÜLER/RÖPORTAJLAR -1955 ) , MAHKEME KAPISI ( ÖYKÜLER / RÖPORTAJLAR-1956)

Romanları:

MEDAR-I MAİŞET RAPORU (BİR TAKIM İNSANLAR-1944), KAYIP ARANIYOR (1953),

Şiir Kitabı:

ŞİMDİ SEVİŞME VAKTİ(1953)

Çeviri Kitabı:

YAŞAMAK HIRSI (George Simenon ‘dan)

Derlemeler:

BALIKÇININ ÖLÜMÜ /YAŞASIN EDEBİYAT ( 1977- Der. M.Uyguner)
AÇIK HAVA OTELİ / Konuşmalar-mektuplar (1980- Der.- M. Uyguner)
MÜTHİŞ BİR TREN ( 1981-Der.-M.Uyguner)
SEVGİLİYE MEKTUPLAR (1987- Der. M.Uyguner)
BİTMEMİŞ SENFONİ ( 1989- Der . M. Uyguner)

KAYNAKÇA:

Sait Faik Abasıyanık – Hayatı Sanatı Eserleri ( Varlık Yayınları)
Tahir Alangu- Cumhuriyetten Sonra Hikaye ve Roman


SEMAVER

- Sabah ezanı okundu. Kalk yavrum, işe geç kalacaksın.
Ali, nihayet iş bulmuştu. Bir haftadır fabrikaya gidiyordu. Anası memnundu. Namazını kılmış, duasını yapmıştı. İçindeki Cenabıhakla berbaer, oğlunun odasına girince, uzun boyu, geniş vücudu ve çok genç çehresi ile rüyasında makineler, elektrik pilleri, ampuller gören, makine yağları sürünen ve bir dize motoru homurtusu işiten oğlunu evvela uyandırmaya kıyamadı. Ali, işten yeni çıkmış gibi terli ve pembeydi.
Halıcıoğlu’ndaki fabrikanın bacası kafasını kaldırmış bir horoz vekarıyla sabaha, Kâğıthane sırtlarında beliren fecri kâzibe bakıyordu. Neredeyse ötecekti.
Ali nihayet uyandı. Anasını kucakladı. Her sabah yaptığı gibi, yorganı büsbütün çekti. Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıklardı. Yataktan bir hamlede fırlayan oğlu ile beraber tekrar yatağa düştükleri zaman, bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan başka gelirleri var mıydı? Yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver ne güzel kaynardı. Ali, semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.
Sabahleyin, Ali’nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler, Halıcıoğlu’ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç’i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Ali’miz biraz şairce idi. Büyükdeğirmen’de bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç’e büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar.
Ali, annesinin elini öptü. Sonra şekerli bir şey yemiş gibi dudaklarını yaladı. Annesi gülüyordu. O, annesini her öpüşte, böyle bir defa yalanmayı âdet edinmişti. Evin küçük bahçesindeki saksıların içinde fesleğenler vardı, Ali birkaç fesleğen yaprağını parmaklarıyla ezerek, avuçlarını koklaya koklaya uzaklaştı.
Sabah serin, Haliç sisli idi. Arkadaşlarını sandal iskelesinde buldu; hepsi de dinç delikanlılardı. Beş kişi Halıcıoğlu’na geçtiler.
Ali bütün gün zevkle, hırsla, iştiyakla çalışacak. Fakat arkadaşlarından üstün görünmek istemeden. Onun için dürüst, gösterişsiz işleyecek. Yoksa işin fiyakasını da öğrenmiştir. Onun ustası, İstanbul’da bir tek elektrikçiydi. Bir Almandı. Ali’yi çok severdi. İşinindalaveresini, numarasını da öğretmişti. Kendi kadar usta ve becerikli olanlardan daha üstün görünmenin esrarı, çeviklikte, acelede, aşağı yukarı sporda, yani gençlikteydi.
Akşama, arkadaşlarına yeni bir dost, yeni bir kafadar, ustalarına sağlam birişçi kazandırdığına emin ve memnun evine döndü.
Anasını kucakladıktan sonra, karşı kahveye, arkadaşlarının yanına koştu. Bir pastra oynadılar. Bir heyecanlı tavla partisi seyretti. Sonra evinin yolunu tuttu. Anası yatsı namazını kılıyordu. Her zaman yaptığı gibi, anacığının önüne çömeldi. Seccadenin üzerinde taklalar attı. Dilini çıkardı. Nihayet kadını güldürmeye muvaffak olduğu zaman kadıncağız selam vermek üzereydi.
Anası,
- Ali be, günah be yavrum –dedi- Günah yavrucuğum, yapma!
Ali,
- Allah affeder ana –dedi.
Sonra saf, masum sordu:
-Allah hiç gülmez mi?
Yemekten sonra Ali, bir Natpinkerton romanı okumaya daldı. Anası ona bir kazak örüyordu. Sonra yükün içinden lavanta çiçeği kokan şilteler serip yattılar...
Anası sabah nazmazı okunurken Ali’yi uyandırdı.
Kızarmış ekmek kokan odada semaver ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de patron olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.

Ali’nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi. Sabahları oğlunun çayını, akşamları iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya akşamı ediyordu. Fakat yüreğinin kenarında bir sızı hissediyor, buruşuk ve tülbent kokan vücudunda, akşam üstleri merdivenleri hızlı hızlı çıktığı zaman, bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık duyuyordu.
Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında, üzerine bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş.
Ali, annesinin kendisini bu sabah niçin uyandırmadığına hayret etmekle beraber, uzun zaman vaktin geciktiğini anlayamamıştı. Fabrikanın düdüğü, camların içinden, tizliğini, can koparıcılığını terketmiş ve bir sünger içinden geçmiş gibi yumuşak, kulaklarına geldi. Fırladı. Yemek odasının kapısında durdu. Masaya elleri dayalı, uyuklar gibi vaziyetteki ölüyü seyretti. Onu uyuyor sanıyordu. Ağır ağır yürüdü. Omuzlarından tuttu. Dudaklarını, soğumaya başlamış yanaklara sürdüğü zaman ürperdi.
Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak. O kadar, muvaffak olmuş bir aktör.
Sarıldı. Onu kendi yatağına götürdü. Yorganı üstlerine çekti, soğumaya başlayan vücudu ısıtmaya çalıştı. Vücudunu, hayatiyetini bu soğuk insana aşılamaya uğraştı. Sonra âciz, onu köşe minderinin üzerine attı. Bütün arzusuna rağmen, o gün ağlayamadı. Gözleri yandı, yandı, bir damla yaş çıkarmadı. Aynaya baktı. En büyük kederin karşısında, bir gece uykusuz kalmış insan çehresinden başka bir çehre almak kabil olmayacak mıydı?
Ali, birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu. Sonra ölüye bir daha baktı. Hiç de korkunç değildi.
Bilâkis, çehre eskisi kadar müşfik, eskisi kadar mülâyimdi. Ölünün yarı kapalı gözlerini metin bir elle kapadı. Sokağa fırladı. Komşu ihtiyar hanıma haber verdi. Komşular koşa koşa eve geldiler. O, fabrikaya yollandı. Yolda kayıkla giderken, ölüme alışmış gibiydi.
Yan yana, kucak kucağa, aynı yorganın içinde yatmışlardı. Ölüm, munis, anasına girdiği gibi, onun bütün hassasiyetini, şefkatini, yumuşaklığını almıştı. Yalnız biraz soğuktu. Ölüm, bildiğimiz kadar korkunç bir şey değildi. Yalnız biraz soğuktu, o kadar...
Ali, günlerce evin boş odalarında gezindi. Gece ışık yakmadan oturdu. Geceyi dinledi. Anasını düşündü. Fakat ağlayamadı.
Bir sabah, yemek odasında karşı karşıya geldiler. O, yemek masasının muşambası üzerinde sakin ve parlaktı. Güneş, sarı pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı. Onu kulplarından tutarak, gözlerinin göremeyeceği bir yere koydu. Kendisi bir sandalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. Ve o evde, o, bir daha kaynamadı.
Bundan sonra Ali’nin hayatına bir salep güğümü girer.
Kış, Haliç etrafında, İstanbul’dakinden daha sert, daha sisli olur. Bozuk kaldırımların üzerinde buz tutmuş çamur parçalarını kırarak erkenden işe gidenler, mektep hocaları, celepler ve kasaplar fabrikanın önünde bir müddet dinlenirler; kocaman bir duvara sırtını vererek üzerine zencefil ve tarçın serpilmiş salep içerlerdi. Yün eldivenlerin içinde saklı kıymettar elleri salep fincanını kucaklayan, burunları nezleli, kafaları grevli, ıstıraplı, pirinç bir semaver gibi tüten sarışın ameleler, mektep hocaları, celepler, kasaplar ve bazen fakir mektep talebeleri, kocaman fabrika duvarına sırtlarını verirler; üstüne rüyalarının mabadi serpilmiş salepten yudum yudum içerlerdi.
Sait Faik ABASIYANIK



SEMAVER’İN İNCELEMESİ


Hayatın bize sıradan gelen ayrıntılarını çarpıcı bir dille ve kendine has üslubuyla anlatan yazarı okurken ilişkiler, kişisel bunalımlar ya da bel altı konular dışında konu bulamayan yeni yazar ve romancılarımızın ne tür bir çıkmaz içinde oldukları daha iyi anlaşılıyor. Çoğu bir iki sayfadan oluşan hikayeler, genel olarak bize hayattan küçük kesitler sunuyor. Pek çok farklı konuda pek çok farklı iklime uzanan hikayeler kanımca, türünen en güzel ve anlamlı örnekleri arasında. Sait Faik’in öykülerinin ilk dönem örnekleri arasında bulunan Semaver, bu acemilik devresinin bir kaç ufak, önemsiz ayrıntı hatası hariç oldukça güzel bir eser. Yazarın, yalın, içten anlatımının bize ulaştırdığı Ali ve anasının sıcak ilişkisini, anasının ölümü üzerine Ali’nin yaşadıklarını, hissettiklerini ve bu ölümü ağırbaşlı kabullenişi anlatan hikaye kabaca üç bölüme ayrılabilir.
Birinci bölüm Ali’nin ve anasının bir gününü anlatır. Her hangi bir teferruatı içermeyen bu sıradan, mutlu gün bize sadece bir günü anlatmakla kalmaz; ana oğulun küçük dünyalarında, alçakgönüllülükle yaşadıkları tüm hayatı da sezdirir. Bu hayat öyle ahım şahım değildir. Gelirleri (o da yeni bulunmuş) Ali’nin fabrikada amelelik yaparak kazandığı paradan ibaret olan, ufakça ve mütevazi olduğu yazar tarafından ayrıca betimlenmese de belli olan bir evde yaşayan, babalarının akibeti de belirtilmeyen bu iki kişilik aile, kendi içlerinde hayatla, hayatın sorunlarıyla barışık, küçük şeylerle mutlu olmasını öğrenmiş bir durumdadır. Biz tüm bu serimi Sait Faik’in uzun ağdalı cümlelerden kaçınan, kısacık ama özlü cümlelerinde okuruz. Bu anlatım, bize bu ikili hayatın tüm canlılığını, samimiyetini ve verilmesi gerekli ayrıntılarını verir. Bu, kısa cümlelerle kurulu, yalın anlatımdır Sait Faik’in ustalığı:
“Ali nihayet uyandı. Anasını kucakladı. Her sabah yaptığı gibi, yorganı büsbütün çekti. Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıklardı. Yataktan bir hamlede fırlayan oğlu ile beraber tekrar yatağa düştükleri zaman, bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan başka gelirleri var mıydı? Yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu.? Diye başlayan bu küçük paragraftaki kısacık cümleler, hem bizi o evin içine sokar hemde Ali ve anasının soluduğu havayı solumamızı sağlar. Dolantısız, yapmacıksız bu üslup, bize küçük insanların kocaman dünyalarını tanıtır. Böylece okuyucu, ileride anlatılacak bölümlere hazırlanır ve ananın ölümünün Ali’nin üzerinde bıraktığı etkiyi anlayabilecek kadar Ali’nin yaşamına ve iç dünyasına girer.
Küçük, sevimli ayrıntılar anlatır bize öykünün dekorunu. Sabah, adeta bir alışkanlık haline gelen, uyandırma sırasında ana oğulun ayak gıdıklama oyunu, evin bahçesindeki fesleğenlerin parmaklarına sinen kokusunu koklayarak işe giden Ali, Ali’ye mesleğini öğreten Alman Usta’dan bahsedilen kısa bölüm, fabrikada zevkle çalışılarak geçirilen olaysız bir gün, akşam kahvede izlenen heyecanlı bir tavla partisi, naiflikle Allah ve onun alışkanlıkları hakkındaki konuşmalar ve lavanta kokulu şilteler, bize bilmemiz gereken her şeyi anlattıkları gibi, Sait Faik’in o ılık, özentisiz, sıradan insanların sıradan hayatlarını anlatırken kullandığı ustalıklı dili de gösteririr.
Bu, ana oğlunun sabah başlayıp, akşam “lavanta kokulu şiltelerinde? sona eren günü anlatan birinci bölümde, öyküye adını veren semaver çemberi de açılır. Ali, kaynayıp buharlar saçarak çayı demleyen semaveri, huzurlu bir fabrikaya benzetir ve sabahın mutluluğunu bu semaverde görürür. Yalnız burada ufak bir ayrıntıyı atlamıştı Sait Faik; bu huzurlu fabrika simgesini betimlerken içine grev olgusunu yerleştirmez. Oysa grev, fabrikanın doğal bir parçasıdır, bu huzurun oluşması için gereklidir.
İkinci bölüm ananın ansız ölümüyle başlar. Ufak bir önsemeyle ananın son günlerde hafif de olsa rahatsızlanmay başladığını çabucak, ajitasyona kaçmadan, gereksiz ayrıntılar vermeden anlatan Sait Faik, Ali’nin bu ölüm karşısında takındığı tavrı aktarmaya başlar. Ali, önce anasının öldüğünü anlamaz, kadını uyuyor zanneder. Gerçeği fark ettikten sonra bir süre kabullenmke istemez. Kadının ölüsünü yatağa yatırıp ısıtmaya çalışır, başaramaz. Sonra bu ölüme daha fazla gözlerini kapayamayan Ali, komşulara giderek haber verdikten sonra, sıradan bir gün gibi fabrikaya yollanır. Bu bölümde Sait Faik’in ölüme bakışını da bulabiliriz. Ölüme de, yaşam gibi kolaylıkla, ılıkça, doğallıkla yaklaşır Sait Faik:
“...Sonra ölüye bir daha baktı. Hiç de korkunç değildi. Bilâkis, çehre eskisi kadar müşfik, eskisi kadar mülâyimdi. Ölünün yarı kapalı gözlerini metin bir elle kapadı. Sokağa fırladı. Komşu ihtiyar hanıma haber verdi. Komşular koşa koşa eve geldiler. O, fabrikaya yollandı. Yolda kayıkla giderken, ölüme alışmış gibiydi.? cümleleriyle bize ölümün yaşamdan ayrı bir şey olmadığını, onu ağırbaşlı bir duruşla karşılamamız gerektiğini hatırlatan Sait Faik, esas düşüncelerini de allegorik bir biçimde aktarır: “Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak. O kadar, muvaffak olmuş bir aktör.?
Böylece ölüm gerçeğiyle yüz yüze gelen Ali, verebileceği tepkilerden biraz farklı bir tepki seçer; fazla çökmemiştir, buna içerler, yaşlanmayı, saçlarının ağarmasını bekler. Ölümün karşısına ancak biraz uykusuz bir çehre ile çıkmıştır. Sonuçta bu karışık ruh hali içindeki Ali, ağlayamaz. Ancak, duygularına kulaklarını tıkamamış her insan bilir ki, insanın gözyaşları sadece yanaklarını ıslatarak gözlerden akmaz. Gözyaşı deliklerinden dışarı çıkamayan yaşlar içselleşir ve içimize akarlar. Sait Faik yine bir kaç kısa cümleyle bize Ali’nin ağlayamamanın verdiği tuhaf duygu içinde kalışını aktarır.
Üçüncü ve son bölüm, Ali’nin bir gün yemek odasında, masanın üzerindeki semaverle karşılaşmasıyla başlar. Burada semaver simgiseni adete kişileştirir Sait Faik; o, adeta, ananın ölümünden önce yaşanmış, huzurlu, mutlu, mütevazi sabahların bir hatırlatıcısıdır:
“Bir sabah, yemek odasında karşı karşıya geldiler. O, yemek masasının muşambası üzerinde sakin ve parlaktı. Güneş, sarı pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı. Onu kulplarından tutarak, gözlerinin göremeyeceği bir yere koydu. Kendisi bir sandalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. Ve o evde, o, bir daha kaynamadı.? paragrafı, bize pek çok şeyi birden anlatarak semaver çemberini kapar; hem Ali’nin bu karşılaşmada duyumsadığı hisleri algılarız, hem artık geçmişin mutlu günlerinde kalmış bir nesne olan semaverin gözden uzaklaştırılışına tanık oluruz, hem de en sonunda Ali’nin gözyaşlarının içten dışa giden yolu bularak, yanaklarından aktığını görerek ister istemez duygulanırız.
Üçüncü bölüm, Ali’nin bu ağlayışından sonra, anasının yokuluğuna alışmış, rutine dönmüş hayatından kısaca bahsederek biter. Burada, Haliç’in kış manzarasını okuruz, biraz daha soğuk, biraz daha sislidir Haliç İstanbul’un geri kalan yerlerinden. Burada mektep hocaları, Ali gibi binlerce amele, celebeler, hatta talebeler salep içmektedirler. Anayla yenilen tatlı kahvaltıların semaveriyle yapılan duygudaşlık, böylece anasız, ancak pek çok kader ortağıyla beraber, Haliç’teki salep güğümünde yeniden belirir.
Öyküsünün sonunda, yaşananların burukluğu sürer okuyucunun ruhunda. Ancak, yine de büsbütün karamsar değildir Sait Faik henüz; zorlu hayatları olan alt kesimden insanları anlatan iki kısa paragrafı yazarken bile kaleminden insan sevgisi, samimiyet ve hafif bir tebessüm akar. İnsan sevgisine olan o güzel inancını terk etmesi için önüne daha uzun yıllar, yazacak pek çok öykü vardır.
semuel isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsored links

Sponsor Bağlantılar
Alt 01-02-2008, 02:39   #2
 
lugburz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 03 2007
Mesajlar: 8
Karma gücü: 7 lugburz dikkatleri üzerinde toplamaya başlamışlugburz dikkatleri üzerinde toplamaya başlamışlugburz dikkatleri üzerinde toplamaya başlamış


alemdağda var bir yılan-yalnızlığın yarattığı insan en iyi öykülerinden biridir.
lugburz isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla

Alt 08-05-2008, 16:04   #3
 
semuel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 01 2008
Mesajlar: 265
Karma gücü: 21 semuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant future


Alemdağ’da Var Bir Yılan: Bir Sait Faik Öyküsüne Psikodinamik Bakış


GİRİŞ

Ellinci ölüm yıldönümünde Sait Faik’i anarak onun öyküleriyle bir kez daha “Yalnızlık
dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.” tümcesinin
anımsanmasının yararlı olduğu düşünülmüştür. “Balık tutmak; kahvede oturmak,
yanımda çok sevdiğim köpeğim, insan tanımak; Beyoğlu’nda bir aşağı bir yukarı
dolaşmak, arada içmek; hikâye yazmak; velhasıl hiçbir şeye bağlanmadan avare
gezmek bütün gün. İşte ben böyle hayattan zevk alırım, buna yaşamak derim.

Yaşamaktan zevk almış, yaşamanın anlamını yakalamış “küçük insanlar”ın yazarıdır
Sait Faik; çünkü kendisi de bir yaşama ustasıdır. Onun “Hişt, Hişt!..” başlıklı
öyküsünde, “yaşama sevinci”dir bizi iklimine hemen alıveren. Öyle bir sevinçtir ki bu,
ansızın “çukulata rengi bir yaprak”, “çağla bademi renkli bir keçi”, ya da “eşek”
görebilirsiniz. “Yol hareket eder”, “Papazın oğlu otuz birli bir yüzle bakar”,
“Hişt, hişt sesi hâlâ peşinizi bırakmaz”. Çünkü yaşama sevincini içinizde
duymaktasınızdır.

Sait Faik’in sanatı ve dünya görüşü “insan sevgisi” üzerine kurulmuştur. İki yazısı
hakkında kovuşturma, bir yazısı için de soruşturma açılınca yazmamaya karar verir.
Sait Faik’in üzüntülerinin tek kaynağı sevgisizlik ve yalnızlıktır. Sait Faik’in yazı
yazmaya başladığı 1930’lu yıllarda Maupassant,Çehov ve Gorki tekniğine bağlı
öyküler yazılıyordu. Sait Faik, böyle bir ortamda kendi kişiliğiyle öykülerini
birleştirmiştir.

Onun öykülerinde, anlatılan kişiyle anlatan kişiyi birbirinden ayırmak zordur.
Sait Faik’in öykülerinde yoğun bir yaşama sevinci vardır. Bu öykülerde insan ve
çevre herhangi bir kurala bağlanmadan karşımıza çıkar. Sait Faik’in özgür yaşamı
bunda etkili olmuştur, denilebilir. Bu makalede, “Bir insanı sevmekle başlar
her şey.” tümcesini yaşamına pusula yapmış olan Sait Faik’in Alemdağ’da Var
Bir Yılan öyküsünü psikodinamik bir bakış açısından incelenmeye çalışılmıştır.

TARTIŞMA

Öykü boyunca kahramanın gözünden tanımlanan çevre F. Capra’nın,
“bugünkü toplumumuzun derin bir bunalım içinde olduğunu, yüksek
enflasyon ve işsizlik, enerji bunalımı, sağlığın korunmasındaki bunalım,
nüfus ve öteki çevresel felaketler, yükselen bir şiddet ve suç dalgasından
söz ederek bunların temelde bir ve aynı bunalımın değişik yüzleri olduğu”
söylemini anımsatır. Capra, tamamen birbirine bağlı biyo lojik, psikolojik,
toplumsal ve çevresel olaylar çerçevesinde tümüyle birbirine bağlanmış bir
dünyada yaşıyor olduğumuzu vurgular.

Gerçekten de, örneğin psikoloji alanında, toplum psikolojisinin kurucu ve
kuramcılarından Muzaffer Şerif; yaratıcı ve titiz deneyleriyle bireyleri
anlamadan toplumu, toplumu anlamadan da bireyleri anlamanın olanaksız
olduğunu kanıtlamıştır. Dolayısıyla öykü kahramanın, öykü boyunca izlenen
yalnızlığını, eleştirel tavrını yukarıdaki saptamaları anımsatırcasına betimlediği
toplumsal zemin ve ilişkiler içinde düşünmek ve anlamlandırmakta yarar vardır.
Fromm’un söylemiyle feodal sistemlerin çöktüğü 20. yüzyıl, insanı geleneksel
bağlarından koparmakla kalmamış, etkin, eleştirel, sorumlu kişiliğin gelişmesine
çok büyük katkılarda bulunmuştur; ama aynı zamanda bireyi daha yalnız, daha
soyutlanmış duruma getirmiş ve onda bir önemsizlik, güçsüzlük duygusu yaratmıştır.

Çağdaş insanın soyutlanmışlık ve güçsüzlük duygusu, bütün olarak insansal
ilişkilerin büründüğü nitelikle daha da artmıştır. Çünkü bir bireyin bir başka
bireyle somut ilişkisi dolaysızlık ve insansallık özelliğini yitirmiş, bir kullanma
ve araç olarak görme havasına bürünmüştür.

Fromm’un saptamaları da öykü kahramanını bütün olarak anlamamıza
katkıda bulunacak niteliktedir. Öykü kahramanının içinde bulunduğu
toplumsal arka plan tüm öykü boyunca betimlenmektedir. Böyle bir ortamda,
ruhsal var oluşumuz açısından tanıklık eden, varlığımızı aynalayan ve onaylayan,
anlaşılma, değerli olma, sevilme duygularını yaşatan, duygu ve düşüncelerimizin
benzer olduğunu yaşantıladığımız, sevdiğimiz, değer verdiğimiz, anladığımızı fark
ettiğimiz ve varlığını onaylayıp aynaladığımız hiç değilse bir kişinin olması gereklidir.

“Daha tiyatroya giderken kar başlamıştı.
Çıkınca meydanı bembeyaz buldum.
Boynumdan içeriye bir damla düştü. Ürperdim.
- Çek elini ağzından. Tırnağını yeme! diye
bağırdım. Önünden giden iki kişi dönüp baktılar.
Yüzümü görmek için yavaşladılar. Sanki ben
her akşam onunlaymışım gibi, bir yalnızlık
duyuyorum. O Cuma günleri gelirdi. Alçıdan,
ağzı pipolu bir gemi onu beklerdi.

Güneş muşamba perdede tam üçü işaret eder-
di. Geleceğine yüzde yüz emin olduğum günler
beklerken uyuyakalırdım. Kapıyı tırmalar gibi
vurduğu zaman nasıl duyardım rüyamın içinde.
Yataktan fırlardım. Kapıyı açardım. Rengi sol-
muş, nefesi boğazından gelirdi. Masadan bir
cigara alır yakardı Dünya ötede idi. Burada bir
konsol, bir ayna, bir alçıdan gemici, bir yatak,
bir ayna daha, bir telefon, bir koltuk, kitaplar,
gazeteler, kibrit çöpleri, cigara izmaritleri, soba,
battaniye vardı. Dünya ötede idi. Gökyüzünde
uçaklar vardı. İçlerinde yolcular vardı. Trenler
gidiyordu. Herifin biri imza ediyor, öteki para
veriyordu. Akşam serinliği çıkmıştı. Akşam simidi
de çıkmıştı dünyada. Odanın içini simitçinin sesi
doldurdu. Dünya ötede idi.

Biletçi bilet zımbalıyor, bir adamla bir çocuk
gazete okuyorlar. Bir delikanlı, karakaşlı, sıh-
hatli bir oğlan upuzun yatmış. Yakışıklı, kuvvetli
bir oğlan. Ellerini pantolonunun ceplerine sokmuş,
sıska birisi de sağına yatmış. Çocuk gazeteyi bıraktı.
Pardesüsünü başının altına dürdü. O da uzandı.
Bir vapurun alt kamarasındayım.”


Kohut, bireyin psikolojik var oluşunu sürdürmek için yaşam boyu kendilik
nesnelerine gereksinim duyduğunu ifade eder. Kendilik nesnesi; kendiliğin ve
içgüdüsel yatırımının korunması için kullanılan ya da bizzat kendiliğin bir
parçası olarak yaşanan nesnelerdir. Altbenlik, benlik ve üstbenlik psikanalizde
ruhsal aygıtın kurucu ögeleridir.

Bilindiği gibi altbenlik, ruhsal aygıtın ilk güç kaynağıdır ve tümüyle bilinçdışı
olup bilinçdışındaki kuralsızlıklar geçerlidir. Zaman ve yer kavramını tanımaz,
birbirine karşıt dürtü ve eğilimler yan yana bulunabilir. Cinsel ve saldırgan
dürtülerin enerjileri altbenlikte yatar ve benliğin yardımıyla bu dürtülerin boşaltımı
sağlanabilir. Altbenlikte doyum ve haz ilkesi egemendir. Benlik ise, gerçek dış
dünyanın etkisiyle altbenliğin bir parçasının özel bir gelişme göstermesi sonucunda
ortaya çıkar. Benliğin temel işlevi uyumdur. Bu uyumu yaparken benlik, bir yandan
organizma içindeki ilkel dürtüsel güçlerle; bir yandan çevresel koşullar ve gerekli
liklerle, bir yandan da üstbenliğin istekleriyle bağdaşmak zorundadır. Nenliğin
bilinçdışı olan parçasında savunma düzenekleri yer alır. Üstbenlik, benliğin bir
parçasının giderek daha çok ana-baba ve toplumsal değer yargılarını içen
özel bir yapı olarak ayrışmasıyla gelişir. Korku ve utanç duyguları üstbenlik
gelişiminin öncüleridir. Yargılayıcı dizge adını da verebileceğimiz üstbenliğin
insan yaşantısındaki belirtisi suçluluk duygusudur.

Kendilik (self) ise, tıpkı nesne tasarımları gibi zihinsel aygıtın bir içeriği olarak
görece deneyime daha yakın bir düzeyde olan, içgüdüsel enerjinin yatırıldığı,
zaman içinde sürekliliğe sahip olan zihinsel bir yapıdır ama zihnin aygıtlarından
biri değildir. Yalnız altbenlik, benlik ve üstbenlikte değil, tek tek ya da ikili
kombinasyonlar şeklinde bu zihinsel aygıtlarda yer alır. Örneğin, benlik alanı
içinde sınırlı bir yer tutan ya da altbenlik ve benliğin süreklilik oluşturduğu
bölgesel zihin alanlarını işgal eden çelişik, bilinçli ya da ön-bilinçli kendilik tasarımları
(büyüklenmeci ve aşağılık kendilik tasarımları gibi) yan yana olabilir.

Kendilik psikolojisi H. Kohut tarafından geliştirilmiştir. Kohut, erken çocukluk
kişilik yapılarının anne figürüyle ilişkiler yoluyla olduğuna odaklanmasıyla Freudiyen
kuramdan ayrılır. Basch anne figürüyle erken ilişkilerin niteliğine odaklanan
kendilik psikolojisinin J. Bowlby ve M. Mahler gibi bağlanmaya odaklanan diğer
kuramcılarca desteklendiğini öne sürer. Kendilik psikolojisinde iki ana kavram
“kendilik” ve “kendilik nesnesi”dir. Kendilik, kişiliğin özünde olan psikolojik bir
yapıdır ve kişiye iyilik, esenlik, özsaygı ve genel bütünlük duyusunu verir. Wolf,
kendiliğin, hırslar-hevesler, değerler, idealler, doğuştan getirilen yetenekler ve
kazanılmış becerilerden yapılandığını öne sürer. Sağlıklı bir kendilik algısını
sürdürebilmek için, bu kendilik algısını sürdürüp ilerletecek çevreden gelecek
bazı yanıtlara gereksinim vardır. Psikolojik olarak süreklilik gösteren bu yanıtlar
empatik ve yatıştırıcı, onaylayan, sürekliliğe sahip ve dinginleştiricidir.

Bunlar kişiyi kuşatan çevresindeki “nesneler”
(insan, hayvan, şeyler, deneyimler ya da fikirler)
tarafından sağlanır ve kendilik nesnesi işlevleri olarak adlandırılır.
Kohut, kendiliği bütün tutmaya yardımcı olan üç tip kendilik nesnesi işlevi
tanımlamıştır. Bunlar, aynalayıcı kendilik nesneleri, idealize kendilik nesneleri ve
alter-ego (ikizlik) aktarımı nesneleridir. Aynalayıcı kendilik nesneleri, onaylanma,
doğrulanma, kendiliğin büyüklüğünün, iyiliğinin ve bütünlüğünün tanınması
yaşantılarını sağlayarak kendiliği destekler. İdealize kendilik nesneleri, hayranlık
ve saygı duyulan kendilik nesnesinin bir parçası olma ve oturmuş, anksiyöz
olmayan, akıllı, güçlü ve sakinleştirici bir kendilik nesnesi tarafından
kabullenilme gereksinimini karşılayarak kendiliği destekler. Alter-ego kendilik
nesneleri, kendiliği diğerinin kendiliğine benzerlik yaşantısı sağlayarak destekler.


Birincil tekil zamir anlatımlı bu öyküde daha ilk paragraflarda öykü kahramanının
öykü boyunca etkileşimde bulunduğu diğer kişilerden farklı olan ve kendilik
nesnesi olduğu izlenimi veren kişiye duyduğu özlemle karşılaşırız. “Sanki ben
her akşam onunlaymışım gibi, bir yalnızlık duyuyorum.” Öykü kahramanı için
“Dünya ötede”dir. Kendilik nesnesinin burada oluşu “…bir konsol, bir ayna, bir
alçıdan gemici, bir yatak, bir ayna daha, bir telefon, bir koltuk, kitaplar,
gazeteler, kibrit çöpleri, cigara izmaritleri, soba, battaniye” ile çevrelenen
yalnızlığının panzehiri olarak duyumsanır. İçtenlikle ilgilenip gözlediği ama trenlerinin,
yolcularının, odasının içini dolduran simitçi sesinin azaltamadığı, gündelik akışının tüm
renkleriyle kendisinin yöneldiği ölçüde kendisine yönelmeyen “ötede” kalan dünyanın
yarattığı bir yalnızlıktır bu. “Günlerden Cuma. Mektep tatil, Süleymaniye’de
Kirazlı Mescit Sokağında oturuyoruz. Ben on yedi yaşlarındayım. Münir Paşa
konağının çam ağaçlarını hatırlıyorum. Lisenin bahçesindeki büyük çam ağacı
bir yangında yanmış olabilir. Münir Paşa konağının yağlı boya tavanları çoktan
duman ve kül olmuştur. Tahtakuruları da yanmıştır. Yatağım, yorganım, gözyaşım
yanmıştır. Havuzlar yanmıştır. Yapraklarını kışın dökmeyen ağaçlar yanmıştır.
Anılar, anılar yanmıştır. Yanmış oğlu yanmıştır. Beni bugüne getiren kitaplar yanmıştır.”

Kimi zaman bu “öteki dünya”daki “yakışıklı kuvvetli bir oğlan” kendi on yedi yaşına, lisesine,
yanan çam ağacı ve Münir Paşa konağına götürür onu. “Yatağım, yorganım, gözyaşım
yanmıştır. Havuzlar yanmıştır. Yapraklarını kışın dökmeyen ağaçlar yanmıştır. Anılar, anılar
yanmıştır. Yanmış oğlu yanmıştır. Beni bugüne getiren kitaplar yanmıştır.” Bu pasajda bir
zamanlar kendilik nesnesi işlevi görmüş olan yaşantıların yitirildiği izlenimi alınmaktadır.
Ötede kalan dünyadaki yalnızlığını kayıplarının kederiyle katmerlendiren bu çağrışım birey-
birey etkileşimi içinde kendilik nesnesi olan kişiyi yanında hissetme gereksinimini öylesine
artırır ki, “Ben de koyun postu taklidi bir kürk bulup pardesüme diktirmeliyim” dedirtir. Koyun
postu taklidi kürk, geçiş nesnesi kavramını anımsatır.

Freud gibi Winnicot da, bebeğin yaşama içsel olanı dışsal olandan, kendiliği bakım verenden
ayıramayarak başladığını belirtir. Giderek bebek büyür ve kendiliğiyle diğerlerini ayırt edebilme
kapasitesi gelişir. Bu gelişimi kolaylaştıran ve bebek tarafından ne kendilik, ne de
diğeri olarak yaşanan, ama aynı zamanda ikisini de temsil eden oyuncak, battaniye gibi somut
nesneleri kullanmasıdır. Çocuğun zihninde ayrı bir anne tasarımı tam olarak geliştiğinde artık
geçiş nesneleri işlevini yitirecek ve çocuğun bu nesnelere bağımlı olma gereksinimi ortadan
kalkacaktır. Öte yandan geçiş nesnelerinin kullanımı bu gelişim evresiyle sınırlı değildir.
Kişinin özellikle kendiliği ve diğerleri hakkındaki algıları ve hislerinde karışıklık olduğu zaman
erişkin gelişimine de hizmet edebilir.
--------------------
Özlenen kişinin yerine geçen bu nesnenin tam da geçmiş kayıpların anımsanmasını izlemesi
dikkat çekicidir. Aktarım kişisinin bu geçmiş kayıpların anımsandığı sırada orada olmayışının
yarattığı geçici kayıp duygusunu azaltan, ikisini birbirine bağlayan bir çıkış gibidir koyun
postu taklidi kürk; ve öykünün tamamında kendilik nesnesi işlevlerini sağlayan kişinin yerine
geçtiği izlenimini vermektedir. “Günlerden pazartesi. Yine vapurun alt kamarasındayım.
Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin,İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir.
Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. Başka günlerde
köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur, molozludur. Geceleri kusmukludur.
Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır.
İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek. Yalnızlık dünyayı
doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı
sevmekle bitiyor.”

Bu satırlarda öykü kahramanı, bir taraftan yalnızlaşma ve yabancılaşma sürecine dikkat
çekerken bir taraftan da bu sürecin, gözünde kenti çirkinleştiren yönünü vurgulamaktadır.
İnsana kendi sesinin yankısını bile geri vermeyen yalnızlığın ve/veya yabancılaşmanın bu
dipsiz kuyularında “bir insanı sevmekle” başlayamıyor “her şey”, “Burada her şey
bir insanı sevmekle bitiyor.” Öte yandan bu tümceler, kendi yalnızlıklarına bile
yabancılaşmış insanların arasında yüzü her durumda “öteki dünya”ya dönük olanın
yalnızlığının daha da keskinleşip ümitsizlikle kucaklaştığını duyumsatıyor.

Daha önce de belirtildiği gibi Fromm, özbilinçlilik ve farkındalığın eşit olmadığını vurgulamıştır.
Öykü kahramanındaki keskin farkındalık ve özbilinçliliğinin, yabancılaşmanın ve yalnızlığın
acılarını daha yoğun bir şekilde duyumsamasına yol açtığı görülmektedir. İnsan, toplumsal
bir varlıktır. İnsanın toplumsal kişiliği, insan doğasının toplum yapısına dinamik uyarlanmasının
bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Bu durumda geçerli toplumsal örgütlenmeye itaat etmeyen, devlet, gelenek ve topluma
uygun adım gitmeyen, dolayısıyla kendini
güvenli ve koruma altında hissetmektense kendisi için duyma ve düşünme yeteneği kazanmış
olmayı önemseyen bir bireyi, yalnızlığın bekleyeceği açıktır. Kuşkusuz, özgür olmaktan
korkan bir bireyin güç sahiplerine “hayır” demesi düşünülemez. Sonuç olarak, kurumlaşmış
insan ya da kurum insanı, itaat etmeme yeteneğini kaybetmiştir; hatta bir itaat eylemi
içinde olduğunun bile farkında değildir.

Esnafı gaddar, zengini lakayt olan ve bu sürece itaat eden çoğunluğun içinde, hem kendi
farkındalığı hem de toplumsal farkındalığı yüksek olan ve eleştirel duruşuyla itaat etmeyi
reddettiğini gösteren öykü kahramanının yalnızlığı katmerlenmiş gibidir. Sanki bu nedenle
tam bu anda öykü kahramanı Alemdağı’nın güzelliklerini anlatmaya başlar. Öykünün
burasında Konfiçyus’un bir ömür boyu mutlu olmak için doğayla iç içe olmak gerektiğini
anımsatan sözleri yaşam bulmuş gibidir.

“Güzel yer, güzel yer Alemdağı. Şu saatte on
beş metrelik ağaçlarıyla, Taşdeleni, yılanı ile…
Ama kış günü yılanlar inindedir. Olsun. Hava
Alemdağı’nda ılıktır. Güneş, yaprakları kıpkızıl
ağaçların içine doğmuştur. Gökten parça parça
ılık bir şeyler yağmakta, çürümüş yaprakların
üstüne birikmektedir. Taşdelen parmak gibi
akar. Su içmeğe gelen bir tavşan, bir yılan, bir
karatavuk, bir keklik. Polanez köyden şerefimize
kaçıp gelmiş bir keçi ile alt alta üst üste
oynaşıyoruz.”

Öte yandan bu fantazi devamıyla birlikte, rahatsız edici duyguları uzaklaştırma ve
mümkün olabildiğince zevk ve güvence veren homeostatik, dengeleyici işlevleri olan
bilinçdışı fantazileri çağrıştırmaktadır. J. Sandler’e göre bunlar “fantazi yoluyla
dengeleme, düzeltme” sağlar.

Yine de tek başına doğayla iç içe olmak öykü kahramanına yetmez ve aynalayan,
benzer duygu ve düşünceleri paylaşan ötekinin varlığına duyulan gereksinim eninde
sonunda kendini gösterir. Nitekim bu mutluluk sürecini paylaşma isteği öykü
kahramanını yine öteki-benine götürür. Bu kez fantazisinde yer alan öteki benine verdiği
adın Panco olduğunu anlıyoruz. Sandler’e göre rol ilişkileri, iki gerçek insan arasındaki
etkileşimle sınırlı değildir. Nesne ilişkileri kendilik ve nesne tasarımları arasındaki
ilişkilere işaret eder.

Aşağıdaki pasaj, içsel kendilik ve nesne tasarımlarını örnekler gibidir.
“’Panco, Panco!’ diye bağırınca, yılan da keçi
de, keklik de, tavşan da oldukları yerde alçı-
danmış gibi donup kalıyorlar. Bembeyaz kesili-
yorlar. Hemen keskin bir bıçak çıkarıp cebim-
den kiminin kulağını, kiminin kanadının altını
kesiyorum.”
Kahramanın imgelemindeki bu kan akıtmanın nedeninin bir önceki mutlu
betimlemelerle birlikte, sonraki cümlede “Kan akınca hareket
başlıyor. Beni bırakıp Panco’ya koşuyorlar.” da, yani kendisini mutlu
eden hayvanlarla bu içli dışlı oluşun mutluluğunu kendilik nesnesine
yaşatma isteğinde bulunabilir. Bu noktada Freud’un Totem ve Tabu
adlı eserinde yer alan adak kavramı da akla gelmektedir. Çünkü bu
kan akıtma sanki Pancho’nun kansız ve hiddetli yüzünde bir gülümseme
yaratmak içindir. Tıpkı adak olayında tanrıların gazabından korunup
şefkatini sağlamak amacının güdülmesi gibi.

Nitekim devamında hayvanlar Pancho’ya doğru koşmakta, Pancho’nun
hiddetli yüzünde bir gülümseme belirmektedir. Tam bu noktada
Pancho’nun aynı zamanda idealizasyon aktarımının da nesnesi olduğu
göze çarpmaktadır. İdealize aktarım kendiliğin hayranlık duyacağı
diğerlerini arayışına işaret etmektedir. Güçlü ve saygın bir başka insanla
bağlanabildiği sürece, kişinin kendiliği güvenlik duygusunu yaşar. İdealize
kendilik nesnesi aktarımı yoluyla yani dışsal nesnelerin idealizasyonu ve
bunlarla yaptığı özdeşimle bireyin kendilik saygısı iyileşir.

“Panco’nun her zamanki kansız ve hiddetli
yüzünde çıban yarasına doğru kaymış bir
gülümseme gözüküyor. Keklikleri gagasından
öpüyor. Tavşanın bıyığını çekiyor. Yılanı bileğine doluyor.

Top getirmiş, futbol topu. Ben kaleciyim. Yılan da kaleci.
Ötekiler yaprakların üzerine yatmış, güneşin içinde oynuyorlar.
Saatlerce oynuyorlar. Yılanla ben, top kalemize girerken
yana çekilip seyrediyoruz. Mızıkçılık ediyoruz.”

Bu fantazide idealize nesne olan Pancho’ya birleşme isteğinin yılan, top ve
kale simgeleri ile homoseksüel boyutlu çağrışımlar yarattığı
dikkati çekmektedir.

“Alemdağı güzel, Alemdağı… İstanbul çamurlar
içinde. Taksi şöförleri su birikintilerini inadına
inadına insanların üzerine sıçratıyorlar. Kar
inadına içimize içimize yağıyor.”

“İstanbul çamurlar içinde.” tümcesi güzel Alemdağ’daki ödünleyici
hayalden kaçınılmaz gerçeğe geçişi simgeler gibidir. Ve kahramanın
yalnızlığına, doğayla iç içe girip imgelemini de katarak ara verdiği bu hoş
fantazisinin ardından karşılaştığı gerçeklerle ilişkili gözlemleriyle ortaya
çıkan duyguları “İnadına içimize yağan kar” eğretilemesiyle dışa vurularak
devamındaki gözleminde yer alan üşüten sevgisizliğe kahramanı hazırlar gibidir.

“Kadının biri beşinci kattan bir kediyi sokağa
atıyor. Bir kadınla bir yabancı erkek kedinin
başındalar. Kedinin burnundan hafifçe kan
sızıyor. Erkek, Fransızca:
-Il es mort d’hemoragie, le pauvre! –diyor.
Kadın bana Türkçe, kedinin beşinci kattan atıldığını anlatıyor.
Galatasaray Lisesi’nin kalın ve yüksek bahçe duvarının kenarına,
artık ölmüş kediyi itiyoruz.”

Burnundan hafifçe kan sızan kedinin başındaki bir yabancı erkek ve
kedinin atılış öyküsünü kahramana anlatan kadınla birlikte artık ölmüş
olan kediyi “Galatasaray Lisesi’nin kalın ve yüksek bahçe duvarının
kenarına” itişlerinden sonra kediyi atan kadınla ilişkili çağrışımları ve
hemen ardından havanın daha da soğuduğunu hissetmesi öykü kahramanın
bu yabancılaşma ve sevgisizliğe ruhsal tepkisini betimler gibidir.
“Beşinci kattaki kadın, sobasına şimdi kömür
atıyordur. Hava da ne soğudu. Keşke kar
yağsa. Kar yağdığı zaman yine havada ılık bir
şeyler oluyor.”

Hem iklimsel bir gerçek, hem de öykü karhamanının iç dünyasının betimlemesi niteliğinde bir
eğretileme olarak soğuğun vurgulanışından
hemen sonra yine Panco ortaya çıkar. Pancho’nun tam bu anda yeniden ortaya çıkışı kendilik
nesnesi işlevi gördüğünün bir başka göstergesidir. Tekrar anımsarsak, kendilik nesneleri,
kendiliği destekleyen bir ilişkinin öznel görünümüdür. Kendilik nesneleri, içsel işlevler olarak
ve sağladıkları emosyonel oturmuşluk için
değerlidir ve kendilik nesnesi gereksinimi özellikle de stresli zamanlarda olmak üzere tüm
yetişkinlik boyunca sürer.

“Panco ne zaman dönmüş Alemdağı’ndan. Birdenbire bir arkadaşı ile yanımdan geçiyor. Bir
duvarın, ölmüş bir kedinin yanından geçer gibi.”
--------------------
Sonraki tümceler, öykü kahramanının, tıpkı kadının kediye karşı tutumunu
çağrıştıran böylesi bir yok sayış ve yabancılaşmayı kaldıramadığını,
gereksindiklerini yaşatacak ve kendilik bütünlüğünü sağlamasına yardım
edecek tam tersine bir fanteziye hızla geçtiğini düşündürecek biçimde sürer.
“Kollarımız birbirine sürünüyor hafifçe. Duvarlar açılıyor. İnsanlar
birbirlerine senelerdir dargınmışlar da birdenbire aynı hisleri duyarak:
‘Yeter artık’ diyerek barışmışlar gibi öpüşüyorlar.”
Burada Pancho, ikizlik aktarımının nesnesi olarak da gözümüze çarpıyor.
İkizlik aktarımı, yalnız kendilik nesnesinin kendilikle aynı düşüncelere,
değerlere ve görünüme sahip olduğu zamanki kendiliğin onaylanma hissiyle gelişir.

Böylece dönüp arkadaşını izler:

“Dönüyorum. Panco arkadaşı ile gülüşerek gidiyor
hala. Yangının kül ettiği Münir Paşa konağının
havuzunda kirli yeşil bir su bekler dururdu.
Suyun dibi gözükmezdi, ama gözümü kapayın-
ca içine atılmış on paralıkların parladığını görürdüm.”

Psikodinamik açıdan bakıldığında içerik kadar sürecin de önemli olduğu açıktır. Bu hangi
anlatımın hangi anlatımdan hemen sonra geldiğine dikkat edilmesini gerektirir. Kahraman,
aklına gelen bu anıyla adeta o anki Pancho’nun kendisine aldırmadan yanından geçerek
kendisini yoksun bıraktığı ikizlik aktarımını bilinç dışından gelen bir çağrışımla “kirli yeşil”
suda simgelemektedir. Dibi görülmeyen bu suda gözlerini kapadığı anda görebildiği
on paralıklar Pancho’nun bu tutumunun gizlemesine rağmen aslında ikiz benliği olarak var
olduğunu söyler gibidir. Bir kendilik nesnesi olarak empatik bir yanıttan uzak tutumu
nedeniyle Pancho’ya duyduğu öfke ise yer değiştirmiş, gizlenmiş ve doyurulmuş
olarak bir anısında ortaya çıkmaktadır:

“Bir defa da şimdi vali olan bir arkadaşımızı elli
kuruş vererek elbiseleriyle suya atmıştık” tümcesi, ederini ödeyerek de olsa
birine kendisinin rahatsızlık duyacağı bir şeyi yaptırmış oldukları
bir anıya gönderme yapmaktadır ve aşağılanan
değil de aşağılayan olduğu bir durumun anımsanması olarak dikkat çekicidir.
Bu savunmalar, Panco’nun ardına takılacak gücü bulmasını
olası kılmış gibidir:

“Panco’nun arkadaşı ile beraber getirdiği kahveyi
hiç bilmezdim. Kapısında alüminyum tencere-
ler, naylon bardaklar satan bir hırdavatçı bulunan,
iki kapısı da ardına kadar açık, hanla
apartman arası bir binanın birinci katındaymış
bu kahve. Onların bu kapıdan içeriye girdiklerini
görünce merak ettim. Ben de girdim. Baktım
karşımda cam bir kapı. Cam kapının içinde
büyük bir salon, içeride insanlar tavla ve
iskambil oynuyorlar. Daha köşede bir bilardo masası
var. İçeriye girince herkes bana baktı. Buraya
gelenler hep aynı müşteriler olmalı ki beni
baştan aşağı bir süzdüler. Oturup kahve içmek
bile cehennem azabı gibi bir şey olacaktı. Birini
arıyormuş gibi yaptım.”

SONUÇ

İnsanı anlama sürecinde tüm sanat yapıtlarının özellikle edebi eserlerin katkısı yadsınamaz.
Sait Faik, edebiyatımızda önemli yeri olan bir yazardır. Bu çalışmanın, gerek onun gerekse
diğer yazarlarımızın eserlerinin psikodinamik açıdan ele alınma çabalarını artıracağı umut
edilmektedir. Birçok eser, içinde yaşanılan çağı, bunun birey ve toplum ilişkilerine, kişilerarası
etkileşimlere ve bireyin psikolojisine katkısına ışık tutmaktadır.

Bu deneysel çalışmada öykü kahramanı, öyküde betimlenen sosyal arka plan ve toplumsal
ilişkiler göz önünde bulundurularak anlaşılmaya çalışılmıştır. Öte yandan bu öykünün
karhamanının ruhsal dinamiklerini anlamada özellikle kendilik psikolojisinde kullanılan
kavramların daha çok katkı sağlayabileceği düşünülmüştür.
Nesne ilişkileri kuramında daha çok öne çıkan kimi kavramlara ve grup dinamiklerine
göndermeler de vardır. Ancak başka çalışmalarda diğer ekollerin daha fazla katkısının
olabileceği göz ardı edilmemesi bir noktadır.

Bu çalışmada hiç bir kuramın insanı anlamada tek başına yeterli olmadığı
önermesinden yola çıkılmıştır. Var oluşun çok boyutlu olduğu göz
önüne alındığında, insanı anlama çabasında bireyden bireye ve bireyin
farklı dönemlerinde değişmek üzere insanı anlama sürecinde bazı
ekoller ön plana çıksa da eş zamanlı olarak farklı psikodinamiklerin de
işleyebileceği, bu nedenle de farklı kuramların katkılarına başvurulabilineceğinin
göz önünde bulundurulmasında yarar olabileceği düşünülmüştür.

Bu deneysel çalışmanın, gerek eklektik yaklaşımları kullanan, gerekse belli bir
ekolü izleyen çalışmacıların, sanat ürünlerinin psikodinamik
açıdan çözümlenmeleri sürecinde daha çok katkı yapmaları konusunda da
bir anımsatma olacağı umulmaktadır

Melahat Sönmez /Anadolu Psikiyatri Dergisi 2005; 6
__________________
beni bir ben bilirim bir de beni tanıyan
bana bir ben lazımım bir de benden anlayan

Konu semuel tarafından (08-05-2008 Saat 16:04 ) değiştirilmiştir.. Sebep: Ardarda Atılan Mesajlar Birleştirildi
semuel isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsored links

Alt 12-05-2008, 02:27   #4
 
semuel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 01 2008
Mesajlar: 265
Karma gücü: 21 semuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant futuresemuel has a brilliant future




en sevdiğim öykülerinden biridir mahalle kahvesi.insana ve mekana dair müthiş tasvirler taşır

MAHALLE KAHVESİ

Yazın bu küçük mahalle kahvesinin bahçesine sık sık gittiğim için, karayelin, tipinin çılgınca savrulduğu akşam, içeriye girdiğim zaman yadırganmadım. Kahve sapa bir yerdeydi. Yapraklarını dökmüş iki söğüt ağacı ile üzerinde hala üç dört kuru yaprak sallanan bir asmayı kar öyle işlemişti ki bahar akşamları, yaz geceleri pek sevimli olan bahçenin mora kaçan beyaz bir ışıkla dibinden aydınlık haldeki güzelliğine şöyle bir göz attığım halde, camın kenarına yerleşip de buğuları silince uzun zaman daldım, hem sevdalandım. Bu mor ışık o kadar çabuk koyulaştı ki, kahve daha ışıkları bile yakmamıştı. İnce belli çay bardaklarının en güzelini bırakıp giden kahveci:

-Kışın da güzel değil mi bahçe? dedi.

Bahçedeki mavi boyalı kasımpatılarının üzerine birikmiş karları gösterdi.

-Morukların söylenmeyeceğini bilsem, ışıkları daha yakmazdım ya -dedi- neredeyse homurdanmaya başlarlar.

Kahve, ışıklarını yakınca dışarıdaki karın ışığı söndü. Sekiz kişi ya var, ya yoktu. Küçük kapağının içinden alevler atarak yanan saç sobanın sağ tarafının neredeyse kıpkırmızı kızaracağını biliyor, bekliyor, bekliyordum. Yanımda tavla oynayanlar vardı. Bir zaman onlara daldım. Ara sıra camı silerek alnımı cama yapıştırıp dışarıyı seyrettim.

Evimden çıkınca ortalığın sessizliğini, bu sessizliğe lapa lapa kar yağdığını görmüş, yürümek hevesine kapılmış; ana caddeleri, arkadaş tesadüflerini, malum kalabalık yolları bırakmış, karın daha tez, daha temiz biriktiği, insanların az geçtiği bir semte gitmek üzere tenha tramvaylara atlamış, buraya gelmiştim. Ama ben gelirken yarım saat içinde hava değişmiş, karayel kudurmuş, lapa lapa yağan kar, küçücük küçücük soğuk darı taneleri halinde kaynaşmaya başlamıştı.

Kahveciye:

-Bugünkü gazete var mı? -Diye sordum.

Elime bir gazete tutuşturdu. Bir taraftan kafamdaki havadislere dalmaya çalışıyor, öte yandan kahveciyi dinliyordum. Maişet derdi münekeşelerinden öte insanlar bir şey konuşmuyorlardı. Bir ara kahvenin kapısı rüzgarla, bir adamla beraber açılıyor, avuçlarını üfleyerek o adam içeriye dalıyor, sobanın önünde karnını, göbeğini, göğüslerini, dizini iyice ısıttıktan sonra bir tarafa ilişiyor, ya kendi kendine hülyaya dalıyor, yahut da bir tavla partisinin iki ikişilik eğlencesine, oyuncuların itirazlarına rağmen bir üçüncü olarak katılıyordu.

Sedirde oturan ihtiyarların yanına da orta yaşlı, ciddi adamlar gelip oturdu. Benden uzakta idiler. Ne konuştuklarını duyamıyordum, ama yüzlerinde hüzünlü bir şeyler vardı. Uzun uzun susuyorlardı. Artık epey bir zamandır kahveye insan gelmediğini farkettim. Küçücük yuvarlak saat kahveciden yana dönük olduğu için saatin kaç olduğunu kestiremiyordum. Epey bir zaman geçti. Bir çok insan gitti. Kahveci nihayet saatini benden yana çevirdi. On buçuktu. Öyle bir uyuşukluk içinde idim ki kalkıp gidemiyordum. Gitmek ister gibi kımıldandığımı sezen kahveci:

-Eviniz yakınsa acele etmeyin -dedi-. Biz, bire kadar açığız. Buradan iyi yer mi bulacaksınız?

-Ya -dedim-. Bana bir çay daha yap öyleyse... Bir de limon.

Tam bu sırada içeriye birisi girdi. Kaşına, kirpiğine kar dolmuş, üstüne beyaz bir ceket giymişti sanki. Gelen adam sobaya doğru yürüdü. Üstünü başını süpürdü. Bir sandalyeye çöktü. Genç, çok genç bir adamdı. Yüzündeki karlar eriyince, beyaz, yuvarlak bir yüz meydana çıktı.

Kahvede o gelmeden evvel konuşmalar oluyorken, o girince herkes susmuştu. Kenarda tavla oynayanlar da tavlalarını şakırtı ile kapatıp çıkıp gittikten sonra bu sükut büsbütün arttı, uzadı.

Genç adama baktım. Bir sandalyenin üzerinde oturmuş, önüne bakıyordu. İhtiyarlar sakin, ciddi, adeta haindiler. Kahveci, başını iki eli arasına almış, kahve ocağında oturuyordu. On dakika bir mecliste insanların susması korkunç bir şeydir: Dehşetli bir sükut uzuyordu.

Genç adam ayak ayak üstüne atıyor, sonra ayağını değiştiriyor, bir türlü oturduğu yerde rahat edemiyordu. Belinden yukarısı, imtihan olan bir talebeyi andırıyordu, korkak korkak bakıyor, ayakları ise imtihan heyeti masa altından ayak ayak üstüne attığını göreceklermiş korkusu içinde gibi, bir inip bir kalkıyordu. Ayağının birisine altında kırmızı yamalar sallanan bir lastik artığı geçirmiş, bunu da iple bağlamıştı. Ötekisinde torik ağzı gibi açılmış, altından hala ızgaraları sallanan bir futbol ayakkabı eskisi vardı.

Kahvede sessizlik uzadıkça uzuyordu. Neredeyse birinin, ya:

-Şeytan geçti!

Yahut da:

-Kız doğdu!

Diyeceğini bekliyordum. Hepimiz gülüşecektik.

Hala kimse bir şey söylemiyordu. Tekrar gözüm adama ilişti. Yüzünü değil, geniş alnını görüyordum: Kırışıksızdı, manasızdı. Üstünde ceket yoktu. Yalnız siyah çizgili, beyaz bir mintan vardı. Kirli beyaz renkli bol bir kazağa bürünmüştü. Kazağın ön zaviyesini bir çengel iğne ile tutturmuştu.

Meraklanmış, şaşırmıştım. Bir hareket bile yapamıyordum.

Bu sırada kahvenin kapısı açıldı. İçeriye bir adam girdi. İhtiyarlara doğru yürüdü:

-Sizi çağırıyor -dedi-. Aklı yerinde ama, sabaha çıkamayacağıma kalıbımı basarım. Ara sıra fena dalıyor. Seni istedi Ali Ağa. Seni de Mahmut Çavuş. İstersen sen de gel Hasan. Seni çok severdi.

Arkada oturan üç kişi ayağa kalktılar. Soba kenarında oturana en küçük bir göz atmadan, ama ona dik dik bakarmış gibi bir halde geçip gittiler. Sanki gözlerini mahsus ondan çeviriyorlardı. Genç adam, büyük gözlerini açmış, gidenlere yalvarır gibi bakıyordu.

Kahveci, yeni gelene bir çay olsun getirmiyordu. Az sonra yerinden kalktı. Önümdeki fincanı kaldırırken:

-Şu zavallıya da, benden bir çay yap -dedim.

Bana, yalnız gözkapaklarını kaldırıp indirerek bir tuhaf baktı. Çay getirmeye gittiğini sandım.

Önümden geçerken çocuk birden ayağa kalktı. Kahvecinin önüne dikilmişti. Kahveci farkında değilmiş gibi yan dönerek uzaklaşırken:

-Babam, değil mi? -dedi-. Ölüyormuş değil mi?

Kahveci susuyordu. Bu hain, kötü, acı bir sükuttu. Sonra sanki buzlar erimiş gibi oldu. Ama cevap yine benim için manasız, çocuk için de acı idi:

-Senin baban değil o.

Genç adam bir şey söylemedi. Bir şeye karar vermiş gibi hızla yürüdü. Kapıyı bir türlü açamıyordu.

Kahveci:

-Sakın eve gideyim deme. Kapıda teyzenin oğlu bekliyor, gebertir seni!

Çocuk düşündü. Bütün kararları uçmuştu. Yüzünde iradesiz hatlar belirdi. Kendisini içeriye iten rüzgarı deler gibi gitti.

Bir zaman birşey soramadım. Kahvecinin arkası bana dönüktü. Gürültü ile birşeyler yıkıyordu. Yüzünü benden yana döndürmesini bekledim. Ama bir türlü işini bitiremiyordu. Nihayet döndü.

Ben:

-Nedir bu Allah aşkına? -dedim.

Belindeki önlüğü çıkarmaya uğraşıyor, cevap arıyor gibi düşünüyordu.

Kapı açıldı. Bir ihtiyarla beraber deminki adam girdi. Daha kapıdan girerken:

-Ruhunu teslim etti -dedi-, öteki savuştu mu?

Kahveci, elleri önlüğünün arkadaki bağlarında donmuş gibiydi. Onu çözeceğine tekrar bağladı. Masama doğru geldi. Sanki bana açıklaması lazımmış gibi:

-Arabacı Kamil Ağa -dedi-, öldü de... O deminki it, oğlu idi. Kız kardeşini kötü yola sürükledi diye babası reddetmişti.

Sonra öteki adamlara döndü:

-Namussuzum -dedi-, pişmanlığından değil, miras vururum diyedir.

İhtiyarlardan biri, bu söze taraftar olmadığını gösteren bir yüzle:

- Pişman olsa da affedilmez o! -dedi.

Ben, dudaklarımın ucuna gelen bir suali nasıl sorduğumu, niçin sorduğumu bilmiyorum. Bu tesiri yapacağını hiç düşünmeden budalaca sordum:

-Kız ne oldu?

Tuhaf bir şey oldu. Birbirlerine bakmadan, halleriyle bakar gibi yaptılar. Ses seda çıkmadı. Deminki sükutun bir başka türküsü içine düştük.

Hatta gözlerle değil ama, sükutta ve sükutun hareketsizliğinde:

-Bunu niye sordun?

-Ne lüzumu vardı?

-Başka soracak şey yok muydu?

-Ne de meraklı imişsin!..

Diyen bir hal vardı.

Kimse cevap vermedi. Parayı masanın üzerine bıraktım. Kahveciye baktım. Başı önünde düşünüyordu. Sapsarı idi. Elleri hala önlüğünün bağlarını çözmeye çalışıyordu. Kapıyı açtım. Çekip gittim. Kızın ne olduğunu öğrenemedim ama, onu kahvecinin kötü hayattan çekip aldığını mı anladım nedir?
__________________
beni bir ben bilirim bir de beni tanıyan
bana bir ben lazımım bir de benden anlayan
semuel isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsored links

Sponsor Bağlantılar
Cevapla

Seçenekler Arama

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 16:26 .


Gnoxis.com ©2000 - 2008
Powered by vBulletin Version 3.7.2
Ad Management by RedTyger

***NoRa iS WaTcHinG YoU***



*** Gnoxis.com ***

LinkBacks Enabled by vBSEO 3.1.0

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102