Üyelik tarihi: 01 2008
Mesajlar: 265
| Moliere ve Komedya
MOLİERE’İN DOĞDUĞU FRANSA
GİRİŞ
Dünya tarihinde bazı dönemler vardır ki, bu dönemler insanlara mutlu ve mucizevi görünmüş, bu işlerde muhakkak tanrının veya olağanüstü bir kralın parmağı olduğunu düşündürmüştür. Şüphesiz, bu gerçeğe pek de yakın bir görüş değildir. Pek çok dahi yaratıcının bir arada yaşadığı bu dönemler, aniden ortaya çıkmazlar; uzun yıllar süren bir hazırlanma döneminin sonucudurlar.
İşte Moliére’in yaşadığı çağ, Fransızların tarihlerinde en mutlu saydıkları çağdır. Descartes, Pascal, Corneille, Racine, Boileau, La Fontaine, La Bruyére, Madame de Sévigné, Fransa’nın bu altın çağında yaşamışlardı.
ALTIN ÇAĞINDA FRANSA
Moliére doğmadan önce (XVI. Yüzyılın son çeyreğinde) iktidar, otoritesini güçlendirmek için gerekli kesimleri bastırmıştı. Millet Meclisleri, nadiren toplanıyordu. Ülke adım adım mutlakiyete doğru gidiyordu. Kralın mutlak otoritesini önünde duran son engel olan soylularsa, (güçlerini ordudan alıyorlardı) orduda yüksek mevkilerin kaldırılması, düellonun yasaklanması, bu yasağa uymayanların idam edilmesi gibi önlemlerle sindirilmişti.
Ülkenin daha büyük bir sorunu ise, çözüm bekleyen din kavgalarıydı. IV. Henri, bu sorunu ortadan kaldırmak amacıyla 1598’de Nantes Fermanı’nı yayımlamıştı. Böylece Protestanlara ibadet özgürlüğü tanındı. Ondan sonra gelen XIII. Louis (1610-1643 yılları arasında hüküm sürdü, Moliére bu kralın iktidarı sırasında dünyaya geldi) ise bu mirası devralmasının avantajıyla, ne soyluların ayaklanmasından ne de din savaşlarından çekiniyordu. Kardinal Richeliu de, kralının politikasını yumuşattı ve barışçı tutumuyla krallık otoritesini güçlendirdi. Daha sonra ülkeyi uzunca bir dönem XIV. Louis’nin naibi olan Anne d’Autriche ve Kardinal Mazarin yönetti.
XVII. yüzyıl Fransa’sında tüm bunlara rağmen türlü ayaklanmalar ve buhranlar yaşandı. Moliére’in daha sonra sürekli eleştireceği burjuvalar, parlamento üyeleriyle birleşip Birinci Fronde Ayaklanması’nı çıkardılar (1648). Sonrasında ise “Prensler İsyanı� denen İkinci Fronde Ayaklanması çıktı. Ayaklanma 1652’de bastırıldı ve XIV. Louis başkente döndü. Daha da güçlenmiş olarak, naibine kaptırdığı iktidarı ele geçirdi. Bu “Güneş-Kral� uzun yıllar hüküm sürecekti.
Moliére öldüğü sırada tahtta olan XIV. Louis’nin yurda döndükten sonraki gerçek iktadarı, hem Fransa’da hem de Avrupa’da mutlak monarşinin doruk noktasıydı. Artık kral, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisiydi ve güneşle simgeleniyordu. Parlamento, yasaları onaylama hakkını yitirmişti.
XVII. YÜZYILDA SARAY YAŞAMI VE SANAT
XIV. Louis, İkinci Fronde İsyanı’ndan sonra, kendinden önceki tüm kralların korkulu rüyası haline gelen soyluları denetim altına almanın tatlı bir yolunu buldu; hepsini sarayda toplayarak günlerini ayaklanmalarla değil zevk ve eğlenceyle geçirmelerini sağladı. Böylece soyluların seçeneği kalmamıştı; yükselmek, mevkii sahibi olmak arzusunda olan herkes, kralın maiyetine girmek mecburiyetindeydi. Tabii kral da bu ilginin karşılığını soylulara bol bol ödedi. Bu gelişmeler, saray dışında kalan halkın tamamen dışlanmasına yol açtı. Dönemin bakanlarından Louvois bu durumun yaratacağı tehlikeyi gördü ve Pazar günleri Versailles’ı halka açtı. Böylece halk da krallarının ihtişamını paylaştı.
Kral XIV. Louis, saltanatının ihtişamını yüceltmek amacıyla sanatı, edebiyatı ve tiyatroyu da seferber etmekten geri durmayacak kadar kurnazdı. Böylece sarayın ihtişamına en uygun olan akım olarak nitelenen Klasisizm doğdu. Yüzyılın ilk yarısındaki Barok üsluptan uzaklaşıp Rönesans’a yaklaşan bu akımda, herşeye aydınlık, simetri ve düzen hakimdi. Sanatın tüm konuları ihtişamı, güzelliği ve büyüklüğü işliyordu. Colbert bu akımı desteklemek için 1663’te Küçük Akademi’yi kurdu. Bu kurum, aynı zamanda “Yazıtlar ve Edebiyat Akademisi� adıyla da anılıyordu. Bu yeni Akademi, yaratılacak eserlerin üslubunu, tasvirlerin konularını denetleyecek; yazılardaki ve opera liberettolarındaki metinlerin uygunluğunu kontrol edecekti. Birdenbire, şairler, mimarlar, yazarlar ve tiyatrocular bu politikaya uygun eserler vermeye başladı. Raciné, Davacılar’da adalet reformunu övdü, Claude Perrault, Louvre Sarayı’nın mimarisini tamamladı, değerli mimarlar, heykeltraşlar ve bahçe tasarımcıları da Versailles Sarayı’nı ülkeye hediye ettiler.
1660-1685 kuşağından olan yazarların okulu yoktu ama ortak beğenileri vardı. Bunlar Paris’te ve Versailles’te yaşayan birkaç bin kişilik dar bir kesimin edebiyat zevkine uygun eserler verdiler ve bu çevreye uygun modern bir edebiyat kurdular. Bu gruba giren yazarların edebi portrelerde, özdeyiş inceliğinde, tragedyada ve komedyada elde ettikleri başarının nedeni budur. Bu kuşak aynı zamanda edebiyatta kuralların gerekli ama yetersiz olduğu görüşünde birleşirdi. Onlara göre en önemli kural hoşa gidecek ve gönüllere yerleşecek güzellikte eserler vermekti. Bunun da tek yolu -her nasılsa dönemin tüm soylularında az çok bulunan- sağbeğeni sahibi olmaktı. O dönemi temsil eden uyumlu kişiliğin olmazsa olmaz bir kuralıydı sağbeğeni sahibi olmak. Çoğunlukla sarayda yaşayan, sanattan anlamakla övünen, zarafetiyle ve kibarlığıyla örnek gösterilen soylu grup ve bir kısım burjuva, bu özelliği taşımaktan gurur duyardı. Ama gerçek sağbeğeni, dönemin sanatçılarında gözleniyordu. Raciné’in o kendine özgü esiniyle biçimsel yetkinlik arasında kurduğu mükemmel bağ, sağbeğenisinin eseriydi. La Fontaine ve Moliére ise, gerektiği zamanlarda kurallara sırt çevirmeyi bilmişler, yalnız sağbeğenilerine kulak vermişlerdi.
Klasik akımın temsilcileri, güzellik ülküsünü gerçekleştirmek amacındaydılar. Bunun da biricik yolu, eseri gerçeğe benzetmekti (bu tutum realistlerin veya natüralistlerin üslubuyla karıştırılmamalıdır). Bunu da en iyi Antikite yazarları yapmıştı onlara göre. Klasik edebiyatçılar, Antik Dönem sanatçılarına büyük saygı duyarlardı. Ama klasik yazarlar için işlenen konun gerçek olup olmamasından çok, gerçeğe benzeyip benzememesi önemliydi. Diğer bir önemli kural da uyumluluk kuralıydı klasiklere göre. Tiyatro içinde olduğu kadar tiyatro dışında da çokça uygulanan “üç birlik kuralı�, klasik kuralların en çok tartışılanı olmuştur. Üslup birliği ise, türlerin karışımını (roman, komedya, destan, tragedya vs.) kesin olarak yasaklamıştı.
Bu koşullarda Moliére de çağının görüşlerinden uzak kalmadı. Ünlü komedisi Kibarlık Budalası’nda sahte soylularla alay etti, Don Juan’da inançsızlıkla savaştı, aşırı dindarlığı da yermekten geri durmadı ve Tartuffe’u yazdı.
Dönemin diğer ünlü sanatçılarından bazıları şunlardır:
Tragedya yazarı Raciné, yazar La Rochefoucauld, edebi değere sahip mektuplar yazmış olan Madame de Sévigne, yazar Retz, fabl yazarı La Fontaine ve şair Boileau.
MOLİERE
YAÅžAMI
Moliére’in asıl adı Jean-Baptiste Poquelin’dir. 15 Ocak 1622’de, saray döşemecisi bir babanın, tüccar kızı bir annenin oğlu olarak rahat sayılabilecek bir ailede dünyaya geldi. Bir Cizvit okulu olan Collége de Clermont’dan mezun oldu. Bu okulda Antik yazarları okuyabilecek kadar Latince öğrendi. Daha sonra hukuk eğitimi almak amacıyla Orléans’a gitti. Bu okuldan da mezun oldu ama, avukatlık ona göre değildi; içindeki tiyatro tutkusu kendini belli etmeye başlamıştı bile. Bunda, büyükbabasının onu küçükken sık sık Hotel de Bourgogne’daki temsillere götürmesinin payı büyüktür. Gel gelelim babası artık yaşlandığını söyleyerek Moliére’i saraya döşemeci olarak görevlendirmek için saray çağırdı. Bu görevi sırasında düzenlenen bir gezide dönemin ünlü aktristi Madeleine Béjart ile tanışan Moliére, bu güzel kadına aşık oldu. Bu aşk, O’nda sahneye çıkma isteğini doğurdu. Saray döşemeciliğinden istifa etti. Moliére adını alarak tiyatroculuğa başladı. Dostu olan Béjartlarla birlikte bir tiyatro topluluğu kurdu. Adını Illustre Théatre koydukları bu topluluk ironik bir biçimde asla ün kazanamadı. Bunda, Hotel de Bourgogne ve Marais tiyatrolarıyla rekabet edememesinin payı büyüktür. Topluluk iflas edince, kurucu Moliére, ödeyemediği borçlar yüzünden bir müddet hapiste kaldı.
Bu başarısızlık Moliére’in hevesini kıramadı. Başka bir toplulukla birleşen Moliére ve arkadaşları, repartuvarlarına Corneille, Du Ryer, Tristan, Rotrou gibi yazarların oyunlarını alarak taşrada turneye çıktı. On üç yıl süren ve Narbonne, Lyon, Bordeaux, Toulouse gibi şehirleri içeren bu turne, Moliére’in yazarlığı için oldukça yararlı oldu. Değişik çevreleri, kişileri, yaşayışları, dil özelliklerini gözlemleyen sanatçı, yazacağı eserlerde bunlardan sık sık yararlanacaktı. Bu yıllarda Moliére, insan doğasını tüm ayrıntılarıyla görmüş, yaşam tecrübesini arttırmış ve oyunculuğunu ilerletmişti. Yazdığı ilk oyun olan Şaşkın da ilk defa Lyon’da oynandı. Corneille ve Moliére’in karşılaşmaları da bu şehirde olmuştur.
Topluluk, taşrada gittiği yerlerde küçümsenmeyecek başarılar kazandı. Bu turne esnasında Moliére’in hayatının dönüm noktası sayılan olay da gerçekleşti: Güneş-Kral’ın kardeşi topluluğu taşrada izleyip beğendi ve saraya davet etti. Moliére ve arkadaşları, 1658’de Paris’e döndü ve nihayet kralın huzurunda Moliére’in Aşık Hekimi’ni ve Corneille’in Nicoméde’sini oynadı. Bunun üzerine Petit-Bourbon Salonu, topluluğa tahsis edildi. Moliére tüm bunlara rağmen gerçek başarıyı yakalamak için Gülünç Kibarlar’ın sahnelenmesini bekleyecekti. Bu oyunun sahnelenmesine kadar, adı artık “Troupe de Monsieur� olan Moliére ve oyuncu arkadaşlarının topluluğu, halk gösterilerinde özledikleri ilgiyi görememişlerdi. Daha sonra Petit-Bourbon Salonu yıktırılınca grup, Palais Royal Salonu’na taşınıldı. Bu salonda Moliére ve arkadaşları, 1660’tan 1673’e kadar tam on üç sene dönemin en yetkin komedyasını yapacaklardı. Artık Moliére, XIV. Louis’nin beğenisini ve koruyuculuğunu kazanmıştı. 1662’de evlendiği ve eski metresi Madélein Béjart’ın kızı mı kız kardeşi mi olduğu bilinmeyen Armande Béjart’tan doğan oğlunun vaftiz babalığını da kral, bizzat kendisi üstlenmiştir.
Moliére’in Armande Béjart’la yaptığı evlilik de oldukça ilgi çekicidir. Çiftin arasındaki yaş farkı ve Armande’ın, Madelein’in akrabası olması her zaman sanatçının rakiplerinin koz olarak kullandığı bir durumdur. Bu durum, kimi zaman rezalet olarak gösterilmeye dahi çalışılmıştı. Üstelik Moliére, her ne kadar ölene kadar karısına aşık kaldıysa bile karı kocanın arasında (son yıllarda artık herkesçe bilinen) geçimsizlik eksik olmamıştı. Sürekli darılıp barışmalara sahne olan bu evliliğin etkileri, Moliére’in bazı oyunlarına da yansımıştır.
Moliére’in sağlığı, 1665’ten sonra git gide bozulmaya başladı. Müzmin öksürüğü olan sanatçının bu rahatsızlığı şiddetleniyordu. Her zaman iyi kötü dostu olan Madelein’i 1673’te kaybeden Moliére, bu ölümün yıldönümünde son oyunu Hastalık Hastası’nın üçüncü gününde, sahneye çıkmadan önce kendini halsiz hissetse de, yine de rolünü oynamak üzere seyircisinin önüne çıktı. Çıktı ancak üçüncü sahnede sendeledi, durumu toparlamak için işi şakaya vurup oyunu güç bela tamamladı. Şiddetli titremelerle dostları tarafından evine götürülen Moliére, kurtulamadığı öksürüğüyle başlayan bir iç kanama geçirdi, yarım saat içinde karısını bile son defa göremeden tiyatroya ve bu dünyaya veda etti.
Moliére, mutlu bir çağın adamıydı. Ancak mutluluk daha çok Moliére’in eserlerinde çıkar karşımıza. Sanatçının hayatı, topluluğunu ve kendini kabul ettirme uğraşlarıyla, Paris’te sanatıyla kabul görmeye ve bu acımasız şehirde tutunmaya çalışmakla, sivri dilli rakipleriyle cebelleşmelerle geçmiştir. XIV. Louis’nin önünde sahne almak için yıllarca çabalayan Moliére, son defasında da canını dişine takarak çıktığı tiyatro sahnesinde tükenip ölmüştür.
MOLİERE’İN ESERLERİ
Moliére’in yaratım sürecini inceleyecek olursak, sanatçının yaratıcılığının gelişimindeki evrelerin keskin sınırlarla ayrılmadığını hatta düz bir çizgide seyretmediğini görürüz. Moliére, bugün hayran olunan yetkinliğine düz bir yoldan ulaşmamıştı.
Taşrada gezginci topluluğuyla çıktığı turnede yazdığı oyunlar tarz olarak İtalyan Ustalarına yakındı. İlk bütünlüklu oyunu olan Şaşkın’dan (L’Etourdi, yazılışı 1653, ilk sahnelenişi 1655) önce iki kısa güldürü yazdı: Uçan Hekim ve Soytarının Kıskançlığı. Commedia dell’arte’nin pek çok özelliği bu oyunlarda gözlemlenebilir. Ancak Moliére, Commedia dell’arte’ye yakın farslar yazarken karekterlerini kesin çizgilerle çizmişti. Kendine özgü bir üslubu yakalayacağını sezdiriyordu. Sonradan ustalıkla kullanacağı karakter komikleri bu ilk oyunlarında görünmeye başlamıştı bile. Şaşkın ise tam olarak Commedia dell’arte tarzında değildi. Güldürüsü daha ince bir işlenişle ortaya konmuştu. Bu oyunlar, dönemi için başarılı kabul edilmesiyle beraber, Moliére’in daha sonradan yakalayacağı dolantı düzeninin yetkinliğinden ve toplumsal eleştiriden uzak eserlerdir. Ancak sonradan görülecektir ki, Küskün Aşıklar, Bencil gibi Moliére’in bu dönem eserlerinin konuları her ne kadar gerçekten uzak, İtalyan tarzı entrikalarla dolu olsa bile yazarın dramatik ustalığı gelişmekteydi.
Moliére’in yazarlığının ikinci aşaması, (yine farsa yakın yönleri olmasına rağmen) Gülünç Kibarlar (Les Précieuses Ridicules, 1659) adlı oyununun yazılmasıyla başlar. Bu piyesle beraber Moliére, Commedia dell’arte’nin ötesine geçmiş, kendi üslubunu oturtmuştu. Yazarın doğaya dönük, gözlem tiyatrosunun ilk örneğidir bu oyun. Ancak bu oyun, aynı zamanda Moliére’in ilk defa sert eleştirilere maruz kaldığı oyundur aynı zamanda. Piyeste, Paris sosyetesi taşlanıyordu. Özellikle Parisli kadınlar, oyuna büyük tepki gösterdiler. Böylece Moliére’in gerçekçiliği ve doğaya dönmeyi savunma macerası da başlamış oldu.
Bu oyunu Sganarelle (Boynuz Korkusu, 1660) adıyla bilinen oyun izler. Aslında sadık olan karısının kendisini aldattığını düşünen hafif paranoyak bir kocanın gülünçlüğünü işliyordu piyes. Yine bir fars olan bu oyun, belirli bir başarı yakaladıysa da ardından gelen Don Garcie de Navarre ou le Prince Jaloux, (Don Garcie de Navarre yahut Kıskanç Prens) oldukça kötü karşılandı ve başarısız bulundu. Moliére, bu oyunla denediği tragikomedya tarzında, komedyadaki ustalığını gösteremedi. Bu başarısızlığını affettirmek için L’ecole de Maris, Kocalar Okulu (1660-1661) adlı ünlü piyesini kağıda döktü. Moliére, bu oyunu yazarken çoklukla Terentius’tan, biraz da Lope de Vega’dan esinlenmiştir. Bu oyun, tiyatro tarihine sonradan Moliére’in ustalığının tescili olarak geçecekti. Henüz organik yapısı mükemmel değildi yazarın oyunlarının ama sonradan gelecek olan ve komedya tarihinin başyapıtları arasında gösterilecek oyunları müjdeler gibiydi. Bu oyunuyla töre komedyasının ve karakter komiğinin inceliklerinin iyice içine girmişti Moliére; piyeste genç kızların (ve erkeklerin) eğitiminin önemi inceleniyor, ebeveynleri katı, hoşgörüsüz ve anlayışsız bir eğitimin zararları konusunda uyarıyordu.
Kocalar Okulu’nun ardından bir danslı komedya yazdı Moliére: Les Facheux (Münasebetsizler 1661) kralın önünde oynandı.
1662 yılında L’Ecole des Femmes (Kadınlar Okulu) vücut buldu. Bu eser, komedya sanatında bir ilerleme olarak kabul edilecekti. Doğaya aykırı yaşamanın sakıncalarından bahseden Moliére, yönünü bütün bütün bulmuştu artık. Toplumdan uzaklaşmamak, aykırı davranmamak, doğaya uygun olmak gerektiğine iyice inanmıştı. Artık piyeslerindeki karakterler daha ayrıntılı incelenmiş ve işlenmiş, daha hayata uygun, daha derinlikliydi. Bu oyunda, baş kişinin karşısında tam anlamıyla bir karşıt kişi yerleştirdi Moliére. Oyunun içeriği de eleştiriye, hatta saldırılara oldukça açıktı. Ahlaksal bir tema seçen yazar, genç kızların sadık birer eş olarak yetiştirilmeleri konusuna eğiliyordu. Oyun büyük ilgi gördü ancak beklenen gerçekleşti ve şiddetli saldırılara maruz bıraktı yazarını. Bir grup, oyunun ahlaksızca yazıldığını söylüyor, kimileri de, kuralsızlıkla suçluyordu Moliére’i. Bu acımasız yergiler, Moliére’in bildiği yolda ilerlemesini durduramadı. O, tiyatroda seyircinin en iyi yergiyle gözünün açılabileceğine inanmıştı. Bilgeliğiyle de her tür zararlı arketipi betimledi piyeslerinde. Din tacirlerinin, paragözlerin, çıkarcıların, yalakaların maskelerini indirmekte kararlıydı. Hemen La Critique de L’Ecole des Femmes’i (Kadınlar Okulu’nun Eleştirisi ) yazdı. Tek perdelik bu oyunda Moliére, halka gerçeği göstermek gerektiğini söylüyor ve çağın estetik değerlerini özetlercesine, “Büyük sanat hoşa gitmektir. Bu komedya da insanların hoşuna gittiğine göre işini görmüş demektir.� diyordu.
Bu eleştirinin ardından Moliére, Versailles Tuluatı (L’Impromptu de Versailles, 1663) adlı komedyasıyla, dönemin tiyatro kulisini gözler önüne serdi. Bir provada, karakterlerin konuşmalarının verildiği oyunda, komedyanın amacının dönemin kusurlarını ve eksikliklerini göstermek olduğunu söylüyordu Moliére. Bitmeyen eleştiriler, XIV. Louis’nin Moliére’e düzenlik aylık bağlamasıyla biraz da olsa azaldı.
Moliére, 1664’te diğer eserlerine oranla daha hafif, iki danslı komedyayı saraydaki şenlikler için (Zorla Evlenme-Le Mariage Forcé, Ellis Prensesi-La Princesse d’Elide) yazdıktan sonra en olgun ve yetkin eserlerinden birini bitirdi.
Le Tartuffe (Tartuffe, 1664-1669) Moliére’in en acı yergisiydi aynı zamanda. Varlıklı Orgon’un iki yüzlü bir din tacirine güvenmesinin sonuçlarını anlatan oyun, karakter komedyasının en yetkin örneklerinden biriydi. Eserin kişileri son derece insancıl, derinlikli ve inandırıcıydı. Bu çok boyutlu karakterler, yazarın hayatı sahnede canlandırma hünerinin açık birer göstergesiydiler. Yoğun bir gerginlikle finale kadar süren oyunda komik unsurlar ön planda değildi. Seyircinin birinci planda gördüğü acı bir yergi, keskin bir iki yüzlülüktü. Artık sahnede insanın kusurları değil, açık seçik “kötülüğü� vardı. Ustalıklı finali de artık bir dehanın kaleminden çıktığı aşikar olan oyunun değerini bir kat daha artırıyordu. Bu keskin din tacirliği eleştirisi, Paris’i deyim yerindeyse ayağa kaldırdı. Oyun hemen yasaklandı ve tekrar seyircinin önüne çıkmak ve büyük başarısını kazanmak için beş uzun yıl beklemesi gerekti.
1665’te Moliére, bir tanrı tanımazı çizdiği Don Juan’nın ardından sonradan çok uğraşacağı hekimlere ilk defa bulaşarak danslı komedyası L’Amour Médecin’i (Aşık Hekim) kaleme aldı.
Bu iki oyundan bir yıl sonra, pek çokları tarafından Moliére’in en ustalıklı eseri olarak nitelenen Le Misanthrope (Adamcıl) komedya dünyasına merhaba dedi. Bu oyun daha neşeli bir havada (ancak yine de özünde bir buruklukla) yazılmıştı. Moliére’in özgün dehası, karakter yaratmadaki başarısı, usta işi eserler yazma yetisi doruğa çıkmıştı. Adamcıl, öbür eserlerine oranla daha filozofik bir bakışla yazılmıştı. Dönem insanının eksikliklerini gösteren yazar, bu bozuklukların düzelebileceğini gösteren herhangi bir işareti koymamıştı oyununa. Artık yaşça da olgunlaşan Moliére’in kafasının içindekiler yerini bulmuştu.
Bundan sonra Moliére tamamen özgün bir üslupla, yaratıcılığını herhangi bir kurallar silsilesinin kalın çizgileri arasına hapsetmeden serbestlikle yazdı. Bu yazılanlar yetkin ve büyük komedyalardır.
1666 yılı aynı zamanda Le Médecin Malgré Lui’nin (Zoraki Hekim) yazıldığı yıldır. 1668’ de ise Plautus’un izinden giderek Amphitryon’u ve George Dandin’i yazmıştır. Ama bu yıl asıl L’Avare’ın (Cimri) yazıldığı yıl olmasıyla önemlidir tiyatro tarihi için. Cimri, Plautus’un Çömlek ve Andros Güzeli adlı oyunlarının konularını kaynaştırarak oluşturduğu bir eserdir ama üslup ve işleniş bakımından farklıdır.
Cimri’den sonra danslı komedya biçiminde yazılmış olan üç oyun yazdı Moliére. Adları, Monsieur de Pourceaugnac (Mösyö Pourceaugnac, 1669), Les Amants Magnifiques (Cömert Aşıklar 1670) ve Le Bourgeois Gentilhomme (Kibarlık Budalası, 1670) olan bu üç oyundan en başarılısı olan Kibarlık Budalası, Moliére’in parlak oyunlarından biridir.
Bu danslı komedya örneklerinin ardından “oldukça� başarısız bir tragedya denemesi olan Psyche’yi yaratan Moliére, bunun ardından tekrara farsa döndü ve Les Fourberies de Scapin (Scapin’in dolapları, 1671) ve La Comtesse d’Escarbagnas’ı (d’Escarbagnas Kontesi, 1971) kaleme aldı. D’Escarbagnas Kontesi taşra yaşamını betimliyordu. Scapin’in Dolapları ise, Commedia d’ell arte ve geleneksel Fransız güldürüsü karışımı bir piyesti.
1672, yine çok başarılı bir töre komedyasının ortaya çıktığı yıldı. Les Femmes Savantes’da (Bilgiç Kadınlar) kibarlık, artık çok bilmişliğe ve ukalalığa dönüşmüştür. Genel olarak kadınların eğitimini konu edinen oyun, aynı zamanda Moliére’in doğaya uygun yaşamak düşüncesini yineliyordu. Philaminte, Armande ve Bélise adlarını taşyan üç ukala, kibarlık delisi ve bilime aşırı düşkün kadın, doğallıktan uzaklaşan, toplumun genel duruşuna aykırı düşen fert tipini imler piyeste. Bunun doğuracağı sakıncalı sonuçlar seyirciye finalde sunulur.
Moliére’in ölmeden önce yazdığı son oyunu, ironik biçimde yine hekimlerle ilgilidir. Le Malade İmaginaire, Hastalık Hastası (1673) adını taşıyan danslı komedyada yine yerilmektedir hekimler. Oysa Moliére artık ciddi biçimde hastadır ve sahnede fenalaşıp ölecektir ancak iyileşmesi ellerinde olan doktorları fazlasıyla gücendirmiştir yazar.
MOLİERE’İN DİLİ VE ÜSLUBU
Moliére, oyunlarının konularını çok çeşitli kaynaklardan bulmuştur. Kimi zaman Antikite yazarlarından esinlenen yazar, aynı zamanda gerçek hayatta yaşadıklarını oyunlaştırmada da son derece ustadır. Piyeslerinde konu genellikle belirli bir tartışmayı (çatışma) yaratmak için bir araç niteliğindedir. Yenilikten çok gerçekçiliğin peşinden giden Moliére, toplumsal ilişkiler, din, eğitim, tıp, aile içi bağıntılar gibi çok geniş bir yelpazeden seçmiştir konularını.
Oyun içinde geçen diyaloglarda karakterler, birbirlerinin görüşlerini ortaya çıkararırlar ve karşılarındaki karakterin sözlerindeki yanlışlığı, anlamsızlığı ya da çelişkiyi belirginleştirirler. Karakterler oldukça karmaşık yapıdadır. Gerçek hayattaki kişiler gibi çok yönlüdürler, tedirginlikleri, kuşkuları, takıntıları vardır. Zaten Moliére’in geleneksel kuralları yıkmış, yeni bir komedya türü yaratmasının altında yatan sebep de budur.
Moliére’in dili son derece canlıdır ve hayattan uzak değildir. Karakterler, sıkıcı bir yazı diliyle değil hayatın diliyle konuşurlar. XVII. yüzyılın belki de en canlı ve zengin dilini kullanmıştır yazar piyeslerinde. Moliére’in oyun kişileri kendi mesleklerine, yaşlarına, konumlarına, çevrelerine ve eğitimlerine uygun dili konuşurlar. Bu, Moliére’in gözlemlerinin geniş açılı ve çok boyutlu olduğunun bir kanıtı olarak alınabilir. Bu becerisinin gelişmesinde, taşrada çıktığı uzun turnenin büyük etkisi vardır. Moliére bazı oyunlarını manzum biçiminde bazılarını ise düz yazıyla kaleme almıştır. Diyalogları baş karaktere ve duruma uygundur ve esprili olmak için esprili değildir. Bu da Moliére’in komedyada bunca başarılı olmasının sebeplerinden biridir. Esprilerini de, yazdığı metinlere yapaylıktan kaçınarak koyan Moliére için kilit kavram doğadır daha önce de söz edildiği gibi. Doğadan, doğallıktan uzaklaşan, yapaylaşan, toplumun genel kabul sınırlarının dışına taşan davranışlarda bulunan kişi gülünç duruma düşmeye mahkumdur.
Yaşadığı akıl çağında geçerliliğini koruyan üç birlik kuralından sadece olay birliği kuralına uymuştur Moliére. (aslında bunlar komedyanın değil tragedyanın kapsamına girer) Bunun için de, eserlerinde ikinci derece önemli saydığı olayları azaltmak, abartılı süsleri bırakmak gibi yöntemlere başvurmuştur. Onun oyunlarında her şey ana olay örgüsü içindir. Ayrıntılar hep burada toplanır, dikkat buraya yöneltilir. Zaten Moliére’in güldürüsü ekseriyetle baş kahramanın karakter özelliğindedir. Oyunlarında akıl dışı olanı rahatça kullanmıştır Moliére, bazı saçma öğeler, güldürdüğü takdirde zararsızdır yazara göre. Zaten Moliére kural tanımaz bir piyes yazarı olmamasına rağmen kendini kurallarla sınırlamış da değildir. O’nun amacı hem halkın hem de sarayın hoşuna gidecek eserler yazmak ve sahnelemektir. Oyunlarını her zaman, hemen sahnelemek için yazmıştır, basılıp okunması için değil.
Moliére dönemin tipik karakterlerini, geleneklerini ve törelerini güldürü konusu yapıp yerse de, bu kalıpların düzeleceğine inanmaz. Bunun için olsa gerek, karakterleri genellikle değişmezler oyunun sonunda. Harpagon hala cimridir son sahnede. Mösyö Jourdain finalde hala sınıf atlamaya çalışan burjuva bir kibarlık budalasıdır. Var olmayan “mamamuşi� rütbesine eriştiği için mutludur. Argan, hastalık hastalığı huyundan kurtulmaz, Tartuffe hala dolandırıcının tekidir.
Görece uzun olan piyeslerinde beş perde kuralına uyan Moliére, daha kısa oyunlarını üç veya bir perde biçiminde de kurmuştur. Çoğunlukla komedyanın yergi türünü yeğleyen Moliére, farsı da yoğun biçimde kullanmıştır. Tezli, tartışmalı oyunları da vardır. Danslı komedya türünde de başarılı olan Moliére tragedya veya tarjikomedya denemelerinde aynı beceriyi gösterememiştir. Moliére’in usta işi eserleri, genelde son dönemlerinde yazdığı piyeslerdir. (Yazarın, “pek de harika olmayan� bir kaç oyunları da vardır kimi tiyatro tarihçilerine göre.)
Moliére’i Moliére yapan önemli etkenlerden biri de, yaşadığı çağda tragedya kadar yetkin bir sanat dalı olarak kabul edilmeyen, basit halkın eğlencesi olarak görülen komedyayı, tragedya ile aynı değerde bir sanat olarak topluma ve saraya kabul ettirmesidir.
MOLİERE’İN OYUNLARINDA KİŞİLER
Moliére’in Akıl Çağı Fransa’sının komedyasına armağan ettiği en önemli yenilik, süregiden fars, Commedia d’ell Arte ve kaba güldürü sayılabilecek türdeki oyunların kalıplaşmış tiplerini “yaşayan karakterlere� dönüştürmesidir. Moliére’in kahramanları canlı, hayatın içinden bulunup çıkarılmış, insansal zaaflara ve özelliklere sahip kişilerdir. Çağın insanlarının kusurlarını ve gülünçlüklerini çok gerçekçi bir üslupla aktarmıştır sahneye yazar. Büyük bir gözlemcidir Moliére; çizdiği portreler evrensel ve ebedidir.
Çok çeşitli kesimlerden kişiler görülür eserlerinde Moliére’in. Hizmetçiler, burjuvalar, köylüler, soylular, takıntılı tipler hatta oyuncular yer bulmuşlardır Moliére oyunlarında. Bu kahramanlar çoğunlukla Moliére’in topluluğundaki oyuncuları andırırlar. Zaten Moliére’in kendisi de genellikle aldatılan koca, dar görüşlü burjuva, çabuk kızan adam ve “Moliére denen yeteneksize söven adam� gibi rolleri oynardı. Moliére’in (Shakespeare kadar olmasa da) pek de şahane bir oyuncu olmadığı da bilinir.
Moliére’in kahramanları toplumda belirli bir yere tutunmuşlardır ve yaşama savaşı verirken karşılarına çıkan zorluklara karşı kendilerini korumak için yaptıkları davranışlarla gülünç duruma düşerler. Belirli sınırları vardır bu kişilerin ama başlarına ne gelirse kendi kararlarını kendileri aldıklarından gelir. Sevimsiz olmazlar hiç bir zaman; her zaman için izleyicilerini güldürecek zaaflara, eksikliklere ve saplantılara sahiptirler. Başları belaya girdiğinde her olayı, her yanlış anlamayı, her tersliği dünyanın sonu gibi görürler. Çünkü bu bela “kendi� başlarına gelmiştir, başkasının değil...
Kısaca sıralarsak evlenmek, sağlıklarını korumak, kendini kabul ettirmek ve saygı görmek, sahip olnunan parayı saklamak ya da uygun biçimde kullanmak gibi dertleri vardır Moliére’in oyun kişilerinin. Kendilerini hayat karşısında güçsüz hissederler. Bu yüzden zengin kişi yoksullaşmaktan, sağlıklı kişi olmayan hastalıklardan, sevilen kişi terkedilmekten, akıllı kişi aklını yitirmekten korkar. Bu korkuları da gerçeğe dönüşecektir kimi zaman. Güzel bir sürpriz olup da korktukları başlarına gelmeyince de şaşıracak denli ürkmüşlerdir. Kuşku, Moliére kişilerinin vazgeçilmez kostümüdür adeta.
Moliére’in oyunlarının komiği de genelde baş kahramanın karakterindeki kusurlardan doğar zaten. Olaylar, bu baş kişinin kişisel özelliklerini ortaya çıkaracak şekilde kurgulanmıştır. Moliére’in oyunlarındaki karakterler genellikle kötü, hasta ve takıntılı kişilerdir. Zaten Komedya’nın amacı da bu aşırı insanları seyircilere yerip güldürerek bu kusurları iyileştirmektir.
Moliére çağının kusurlu insanını sahneye taşırken acımasızdır. Düz bir ayna gibi toplumda ne görürse onu gösterir. Bazen toplumun yaralarına tuz basan bu tutumunu hiç bırakmamıştır ve her çağda yaşayabilecek kişiler hediye etmiştir tiyatro yazınına. |