Amatör Tiyatrolar Çevresi (ATÇ) 27 Mart 2008 Dünya Tiyatro Günü Bildirisini bu yıl yazar, yönetmen Haşmet Zeybek kaleme aldı.
-----------
27 MART 2008 DÜNYA TİYATRO GÜNÜ ATÇ BİLDİRİSİ
"Açlıktan rengi solan, her YOKSULUN karşısında, korkudan rengi atan bir ZENGİN vardır."
Provasız geldiği, 'DÜNYA SAHNESİNDE' insan, iki oyunla karşılaşır.
Birinci küme: Doğanın insana oynadığı oyunlar.
İkinci küme: İnsanın insana oynadığı oyunlar.
Şöyle sorulabilir: Yaşam nedir?
Şimdi oynadığımız oyunların toplamıdır. Ne oynuyorsak odur. Zorunlu ayak uyağını sürdürmek zorunda kalan şair gibi. Ben, kendim ve koşullarımın toplamıyım. Bu koşullar bize önceden yazılmış, çizilmiş,
dışımızda zorla yüklenmiştir. Onun için yapacağımızın en iyisini oynamak zorundayız.
Oyun ilk veridir (Ritüel, Seyirlik, Mimus vb.). Oyun oynanır doğaçlama olarak, kuralları konulur, kültür olur.
Örneğin: Tavla oyunu. Ne zaman hepyek kaybeder, dübeş kazanır? Tavla kültürü olur. Onun için her insan bir oyuncudur.
Oynamayan oynatır (İnsan sanıldığından daha çok artisttir. Nietzsche).
Oyun korku depolarını boşaltır, insanı sağaltır. Yoksa zenginler psikologa gider, yoksullar medyuma. Televizyonları medyumların sarması boşuna değil.
Tanrılara, şeytanlara, mucizelere, burçlara vb.lere inanış, nasıl insanın vahşi doğaya karşı savaşındaki güçsüzlüğünden doğmaktaysa, öteki dünyada iyi bir hayat olduğuna inanmak da, sömürgenlere karşı
savaş halinde bulunan sömürülen sınıfların güçsüzlüğünden doğmaktadır.
Aynı psikopat tanrının, sarhoş peygamberi Bush'un küreselleşme oyunu gibi...
Diğer ülkelerdeki sahabelerine oynattırdığı oyun gibi. Oyunun adı, Asimetrik Savaş! Dengesiz Ares!..
İktidar-Muhalefet bağırıyor!..
"BÜYÜK BİR OYUN OYNANIYOR."
" BÜYÜK BİR SENARYONUN PARÇASIYIZ."
"BOP"-Büyük Ortadoğu Projesi-
İnsan toplumlarının üstüne çöken bütün kötülükler: "Açgözlülük ve yükselme hırsı"dır. Kapitalizmde, siyaset ve sanat buna hizmet eder.
Esas siyaset ve sanatın amacı açıklık olmalıdır. Bu felsefenin bir lütfudur.
"AÇGÖZLÜLÜK, MAL ORTAKLIĞI İLE ÖNLENEBİLİR."
"MAL ORTAKLIĞI, KİŞİSEL MÜLKİYETİ ORTADAN KALDIRIR."
Ve bu yolda güçlülüğün çekiciliğini azaltır.
Mal ortaklığı, yükselme hırsına karşı bir kale bedeni gibidir.
BİLİNCİ OLUŞTURAN İMGELER SELİ, İNSAN BEDENİNİ KUŞATAN; DÜNYAYA, ÇEVREYE, İNSANLARIN İLİŞKİLERİNDEN NESNELERİN ETKİLENMESİNE - UZAM - OLUŞ - ZAMAN - ÇAĞIN KOŞULLARIDIR!
İNSANIN İNSANA OYNADIĞI BU OYUN ANCAK BİLİMİN ÖNCÜLÜĞÜNDEKİ ZOR OYUNU İLE BOZULABİLİR.
HAŞMET ZEYBEK
----------------------------------
Kısa Özgeçmişim
1948 yılında Tarsus'ta doğdum. İlkokulda tiyatro kolundaydım. 1962 yılında ortaokuldayken Tarsus Halkevi Tiyatrosu'na girdim. Lisede oyunlar yazmaya ve yönetmeye başladım. 1968 yılında 'Şenlik '68' de Amatör Tiyatro Birliği ödülünü aldım. "Toprak", "Düğün Ya Da Davul" adlı oyunlarımla bu şenliğe üç yıl katıldım.
Üniversiteye geldiğimde İstanbul'da Dostlar Tiyatrosu İşçi Kolu'na girdim. Bu toplulukta "Alpagut Olayı" oyununu yazdım. 1974 yılında İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'na girdim. Halen yazar, yönetmen
ve oyuncu olarak çalışmaktayım.
--------------------
Türkiye’de geçtiğimiz son iki iktidarın hışmına uğrayan tiyatro, salon yıkma ve kapatma senaryolarıyla, her yıl ayrılan özel tiyatrolara devlet ödeneğinin adaletsizliğine rağmen tiyatrolar perdelerini açıyor.
Amatör ve profesyoneller yeni ve iyi oyunlar yapıp son yılda tiyatronun ruhuna can kattılar. Son dönemlerde Kürt Tiyatrosunda çok iyi gelişmeler olduğunu söylemek gerçeği tersyüz etmek olur.
Kürt tiyatrosunun nabzının tutulduğu Türkiye metropollerindeki Kürt Tiyatro grupları bölgeye yaptığı turnelerle bir nebze de olsa varlığından söz ettirdi. Ama yapılan tiyatronun ne nicelik ne de nitelik açısından bir gelişme kaydetmediğini söylememiz abartı olmasa gerek. Fakat Kürt Tiyatrosunda Diyarbakır’da yapılması planlanan “Kürt Tiyatro Günleri” Kürt tiyatrocuları ve seyircisinde bir heyecan yarattığı ortaya çıktı. Ama bu söz konusu olan tiyatro günleri gerçekleşemedi, yine ertelendi.
Her yıl dillendirdiğim bir hususu tekrar etmekten bıkmayacağım ve bıktırana kadar tekrarlayacağım; Türkiye Cumhuriyeti’nin Kültür Bakanı her yıl özel tiyatrolara dağıttığı ödenekten Türkiye’de yaşayan diğer halkların tiyatrolarına da bu paydan verilmeli. Türkiye coğrafyasında 20 milyon Kürt’ten bahsediliyorsa, söz konusu ödenekten Kürt tiyatrosu da faydalanmalıdır. Bu bizi hiçbir şekilde devletten veya başka bir yerden bir şeyler bekleyip, “aman yapılmıyor”, “aman edilmiyor” moduna sokmamalıdır. Tam tersi inadına kendi kendine hiçbir şekilde devletten bir şey umup, hantal ve dedikoducular moduna girmemeliyiz.
Bu madalyonun bir yüzü, diğer yüzü ise Kürt Tiyatrosuna desteğin kimlerden gelmesi gerektiğidir.
Kürt sanatının en cılız, en önemsiz-gereksiz görülen Kürt Tiyatrosu varlıkla yokluk arasında. Onun için bizler hala Kürt Tiyatrosu mu, Kürtçe Tiyatro mu, var mı, yok mu diye tartışıyoruz. Buradaki büyük sorunların tiyatroculardan kaynaklandığını da görmemiz gerekiyor. Doğru dürüst projelerimiz yok. Sunma yöntemini bilmiyoruz. Sunulan projelerimiz ise, devlet ve kurumlarını geçtik, ne Kürt yönetimlerinde ne Kürt sanat çevrelerinden hiçbir şekilde destek görmüyor. Ama en önemlisi projelerimizin var olup olmadığıdır. Var olan projelerin de çok da iyi ve şaheserler olmadığı bir gerçek. Proje üretemiyoruz, izlemiyoruz, paylaşmıyoruz, birbirimizi sevmiyoruz.
Tiyatrocuların hep ağladıkları söylenir. Bence bu durumda ağlaması gereken tiyatrocular değil, tiyatroyu bu halde bırakanların ağlamasıdır. Literatürde dünya savaşları olurken bile hiçbir şekilde perdelerini kapatmayan tiyatrolar, en kötü ekonomik koşullarda bile gelişmiş ülkeler tiyatro bütçesine hiçbir şekilde kısıtlama getirmeden bugüne kadar varlıklarını sürdürmüş ve seyircisiyle tiyatrolarını geliştirmişler. Bugün açlık ve yoksullukla cebelleşen Afrika halkı da tiyatrosuyla günümüzde söz edilen tiyatrolardandır. Tiyatroyu insanlara lüks olarak gören ve ya tiyatronun seyircisine ulaşmasını her türlü engellemeye çalışın bugünün iktidarı ve kurumları, bu kültürün altına dinamit koyduklarının yakıcı bir gerçeğidir.
Günümüzde en sanatçı ve ya tiyatrocu olarak bilinen ve sözde entellektüel-aydın sıfatı yakıştırılan bazı figürlerin görmezden geldiği Kürt halkı ve tiyatrosunun 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde bile sessizliklerini koruduğu ortada. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Milleti eğer Kürt kardeşliğine inanıyorsa, her yıl özel tiyatrolara ayırdığı adaletsiz ödenekten adaletli davranıp Kürt Tiyatrosuna da pay verir, bu bir dilenme biçimi değil, bir haktır. Devlet ve şehir (belediye) tiyatroları da yılda en az beş tane Kürtçe oyun çıkarmalı. İstanbul gibi milyonlarca Kürt insanının yaşadığı bir şehirde niye devlet ve şehir tiyatroları Kürtçe oyunlar sahnelemesinler? Madem TRT gibi devletin bazı kanalları Kürtçe yayın yapıyorsa, devlet tiyatroları da Kürtçe oyun yapmalılar. Çünkü vergi, askerlik v.s gibi konularda Kürtler hep akla geliyorsa, bu konularda da akıllara gelmeliler. Aksi takdirde kimse Kürt ve Türk kardeşliğinden bahsetmemelidir.
AYDIN ORAK
Tiyatro Avesta Oyuncu ve Kurucusu
--------------------
Konuşmak mı, Susmak mı?
Dünya Tiyatro Günü’ne az kaldı Üç gün sonra tüm tiyatrolarda kutlamalar, çeşitli etkinlikler yapılacak, umut dolu bildiriler okunacak. “Perdeler hiç kapanmasın, alkışlar hiç susmasın, tiyatrolar sakın yıkılmasın” dileklerinden geçilmeyecek ortalık. Ulusal medya bir günlüğüne de olsa tiyatroyu hatırlayacak, devlet büyüklerimiz tiyatronun ne kadar ‘iyi’ ve ‘erdemli’ bir sanat olduğundan dem vuracak, sayın bakanımız da muhtemelen bir tiyatronun en ön sırasında kendisine gösterilen bir koltuğa kurularak bir oyun seyretmeyi ihmal etmeyecek ve en kısa zamanda tiyatromuzun sorunlarını halletmeye söz verecek. Hep öyle olmuyor mu?
Peki sonuç? Aynı tas, aynı hamam! Bir yıl sonra tekrar buluşmak ve aynı yaveleri bir daha konuşmak için ayrılıyoruz, herkes işine dönüyor. O zaman konuşmanın ne faydası var?
Geçtiğimiz yıl, tam da bu günlerde, Özel Tiyatrolara Devlet Desteği açıklandığında kıyamet kopmuştu. O zaman bir kez daha umutlanmıştık; artık tiyatrocular da biraraya geliyor ve seslerini yükseltiyor diye. Nitekim o dönemde oluşan Özel Tiyatrolar Platformu, yıllardır yılan hikayesine dönen ve artık istismar edildiği gün gibi ortada olan devlet desteği için ortak bir karar almış, bu kararı da bir bildiriyle yetkililere iletmişti. Aradan bir sene geçti, geçtiğimiz günlerde bu yılki destek miktarları açıklandı. Geçtiğimiz yıl, desteği dağıtan komisyonun ‘hikmetinden sual olunmaz’ ölçütleriyle yardım alamayan tiyatrolar, bu yıl para almaya hak kazandılar; en düşük miktardan da olsa… İşte konuşmanın sonucu! Nihayet herkes payını aldı? O halde şimdi susmak zamanı!
Peki geçen yıl sorulan sorulara yanıt alındı mı? Dağıtılan destekler hangi kriterlere göre belirlendi? İlgili yönetmelikte yer alan ölçütler uygulandı mı? Hangi tiyatro, neye göre para alıyor? Kamu tiyatrosu ve ticari tiyatro ayırımı yapıldı mı? Desteği belirleyen komisyonun yapısında ve duruşunda bir değişiklik oldu mu? Bu komisyon ne kadar objektif, özel tiyatroların sorunlarına ne kadar vakıf? Destek alan tiyatroların bir yıl içindeki kamusal ve sanatsal çalışmaları takip ediliyor mu? Tiyatrolar belli nesnel ölçütlerle denetleniyor mu? Sorulacak o kadar çok soru var ki. Ya cevap? Bir tane bile yok! O zaman soruya ne gerek var; herkes payını aldı mı? Aldı. Şimdi konuşmak olmaz. Şimdi susmak zamanı!
Oysa biz susmak istemiyoruz. Sorulacak o kadar sorumuz var ki! Çünkü biz konuşmak, ne olursa olsun sözümüzü söylemek için tiyatro yapıyoruz. Özel tiyatrolara verilen devlet desteği de; söyleyecek sözü olanlar susmadan, özgürce konuşabilsinler diye var. Sus payı olarak değil!
Şimdi konuşanlarla susanların ortaya çıkma zamanı. Biz konuşmayı seçtik. Ya asıl konuşması gerekenler? Onların konuştuğunu, ama ‘gerçekten’ konuştuğunu hiç görmedik ki!
23.3.2008 Semaver Kumpanya
--------------------
27 MART'A DAİR Bizi Çalışmak Kurtarır...
27 Mart Dünya Tiyatrolar günü yaklaşırken Tiyatro sanatı adına bir çok konu masaya yatırılacak, tartışılacak şüphesiz. Bir süredir Tiyatro adına çok da güzel gelişmeler yaşanmıyor. Kapatılan ya da kapatılma arifesinde olan sahneler geçtiğimiz 27 Mart'ın ana gündemi olmuştu. Bir yıl geçti. Tiyatro adına süregiden sıkıntılar usul usul büyümeye devam etti. En sıcak gündemse Trabzon Devlet Tiyatrosu'nun Başbakana taşlama içeren oyununun sansürlenmesi, oyuncularına ve yönetmenine soruşturma açılması oldu. Siyasi erk tarafından özerkliği tamamen yok edilmek istenen ve sistematik olarak devre dışı bırakılmaya başlanan ödenekli tiyatrolar uzunca bir süredir tiyatro çevrelerinde tartışılmakta. Ancak karamsarlığa ve polemiğe dayalı bir tartışma üslubunun hakim olduğu, kişisel çekişmelere dayalı bir ortamdan çok da verim alınabileceğini düşünmüyoruz. Televizyon karşısında değerini yitiren ve sadık izleyicisi dışında seyirciyle buluşamayan, buluştuğundaysa sıkıcı ve atıl görülen tiyatro, bizce bugün kendini yeniden tanımlamalı; misyonunu, varlık amacını bir kez daha değerlendirmelidir.
Eskiden sadece tiyatro ve radyo vardı.Tiyatro aydınlık yüzüyle şehir insanı için bir cazibe merkeziydi. Önce devlet televizyonlarının, akabinde özel televizyonların hayatımıza girmesi ve Sinema Endüstrisinin ezici hakimiyetiyle, ekonomik buhranlarını bir türlü aşamayan Türkiye için Tiyatro bir lüks haline geldi. Bugün bir özel tiyatronun bilet fiyatı 30-50 YTL arasında değişirken tiyatro'nun elit bir sanat olması, seçkinlerin ve üst sınıfın sanatı olması kaçınılmaz oldu. Ödenekli tiyatrolar ise istisnai bir kaç proje dışında kendi geleneklerini koruyarak bugünün seyiricisini -özellikle genç seyirciyi- cezbedecek ve heyecanlandıracak bir tiyatro dili arayışından itinayla kaçmakta. Tiyatro, bugün yirmi sene önce yapıldığı gibi yapılamaz. Özellikle günümüz insanını kuşatmış olan tüketim bombardımanı, büyük şehirlerin kaotik yaşam biçimi ve sinema, televizyon gibi son derece güçlü ve ulaşılması kolay alışkanlıklar izleyiciyi tiyatro salonlarından uzaklaştırmaktadır.
Profesyonel tiyatro yapan herkes bilir ki tiyatro, maliyeti hiç de ucuz bir sanat değildir. Bir çok tiyatro icracısının düşü sadece tiyatro yaparak yaşamını devam ettirmektir. Ancak yaşadığımız ülkenin somut koşulları özel tiyatro kavramını elit ve lüks kılmakta; tiyatro sadece yüksek bilet fiyatlarını ödeme gücü olanların sanatı olmaktadır. Oysa tarihçesine baktığımızda tiyatro bir halk sanatıdır. Toplumdan uzak, toplumsallıktan izole bir tiyatro düşünülemez. Elbette bir tiyatrocunun sanatını icra ederek yaşamını idame ettirmesi kadar doğal bir istek olamaz ancak, varolan sistem tiyatronun varoluş biçiminin sorgulanması gerektiği gerçeğini bize hatırlatır. Tiyatro, ekonomik ya da gişesel kaygılarla popülistleşmekte ve para kazanma amaçlı bir anlayışa kurban gitmektedir. Peki yapılması gereken nedir? Tiyatro daha geniş kitlelere ulaştığı eski heybetli günlerine dönemez belki ama mimarisinden, anlatım biçimine, ticari yaklaşımından, çeşitliliğine kadar bir çok kavram bugünün gerçekleri düşünülerek tanımlanmalıdır. Bir gecede yüzlerce tiyatronun perde açtığı İngiltere'de tiyatro her bütçeyi, her kesimi, her tür izleyiciyi barındıran bir yelpazeye sahiptir. Alternatifler içinde seyirci kendine uygun bir 'oyun alanı' bulmakta zorlanmaz.
Doğaçlama tiyatrolarından, sokak tiyatrosuna, avant garde yapıtlardan, klasik Shakespeare repertuarına, çocuk ve gençlik tiyatrolarından deneysel işlere birçok farklı tür birçok farklı ücretlendirmeyle ya da ücretsiz seyirciyle buluşur. Bizde süregiden anlayışa baktığımızdaysa ödenekli tiyatrolar dışında, 1) Alışveriş merkezlerindeki salonlarda oynayan, vodvil ya da bulvar komedisi türü oyunlar yapan gişe tiyatroları 2)Yeni yeni popülerleşen doğaçlama tiyatroları 3)Ünlü isimler merkezinden hareket eden prodüksiyon tiyatroları 4)Teatral çizgisini bozmadan ayakta kalmaya çalışan repertuar tiyatroları 5)Artık kurumsallaşmış, salonu, teknik ekipmanı ve kadrosu bulunan ve belirli bir gelenekten gelen özel tiyatrolar karşımıza çıkmakta. Burada sıkıntı, nicelik olarak çok görünmekle birlikte tüm bu yapılanmaların geniş bir seyirci kitlesini kucaklayamıyor oluşu. Sayısı belirli olan tiyatro seyircisinin tüm bu tiyatroları ayakta tutması bekleniyor ve alternatif çözümler aranmıyor.Tiyatrolar, bu noktada seyircisiyle daha samimi ve kolay buluşmanın yollarını aramalı. Halk günleri, indirimli matineler, farklı salonlarda gerçekleştirilecek temsiller, özellikle genç seyircinin ilgisini çekecek projeler, tüm bunların ötesinde çeşitlilik devam etmekte olan ataleti bir nebze azaltabilir.
Aynı biçimlerin durmaksızın kendini yinelediği bir dil yok olmaya mahkumdur. Bu noktada meselenin sanatsal ve estetik boyutu da dikkat çekmekte. Şöyle ki, farklı disiplinlerin kaynaşmaya başladığı, 'estetik' tanımının değişen dünyayla birlikte yeniden yapıldığı, çağdaş sanatın artık daha dinamik, daha sokakta ve daha politik olmaya başladığı bir dönemde tiyatro da tüm kurumlarını yeni, güne uygun bir biçimde ve bugünün seyircisinin gerçekliğini de düşünerek yenilemelidir. Bu, varolan ticari mantıktan tutun da kemikleşmiş reji ve oyunculuk biçimlerine, sahne plastiğinden, seyirciyle kurulacak ilişkiye, salon mimarisinden, teknik altyapıya herbiri farklı yazıların konusu olacak bir çok farklı alanda bir devrimle olmalıdır. Son olarak şu da unutulmamalıdır ki, Türkiye'nin her yerinde yüzlerce amatör tiyatro ve üniversite tiyatrosu yokluk içinde kendi ifade biçimlerini aramaktadır. Bu çabanın cüreti ve emeği belki de tüm bu ataleti üstümüzden atacak olan umudu içinde barındırmaktadır.
Evet, tiyatro karanlık zamanlar yaşıyor belki ama her zaman olması gerektiği gibi fikir üretmeye, tartışmaya ve en önemlisi çalışmaya ihtiyaç var. Anton Çehov'un dediği gibi 'Bizi çalışmak kurtarır...'
Tiyatro Oyunbaz adına
Güray Dinçol