Tiyatroya Adanan 60 Yıl. : Prof. Dr. Özdemir Nutku 17 Haziran 2007 Pazar - Söyleşi S.D Karahaliloğlu
İlk tiyatro tozunu yutalı beri 60 yıl olmuş. Dile kolay. Sahne üzerinde figüran olarak göründüğü zamandan bu yana geçen yıllarda yaptıkları bir değil, 10 yaşama bedel. Yönetmen olarak sahnelediği oyunlar, yazdığı tiyatro kitapları, İngilizce ve Almancadan çevirdiği kitaplar, duru ve öz Türkçeyle yabancı dillerden çevirerek dilimize kazandırdığı oyunlar, yetiştirdiği öğrenciler, şimdi hepsi bir hoca ve usta bir oyuncu olan dünün çaylak tiyatrocuları. Tiyatroya gönül vermiş herkesin bir şekilde minnet borcu vardır Prof. Dr. Özdemir Nutku’ya.
İlk önce, tiyatro ustası, hocaların hocası Prof. Dr. Özdemir Nutku ile geçmişe dönelim istedik. Hep ciddi, ağır sorular sorulmaz ya. Biz de şu meşhur ilk görüşte aşkın hikayesini alalım istedik. Tiyatroya ilk adım atıştan, sahneye koyduğu oyunlara, Almanya’da geçen renkli tiyatro okuduğu renkli yıllara, yazdığı kitaplara kadar çok uzun soluklu bir söyleşi yaptık. “Tiyatro aşkının” nasıl yüreğini vurduğunu, İzmir Sanat’ta çaylarımızı yudumlarken konuştuk.
SDK – Hakikaten hocam, ilk tiyatroya gittiğiniz günü hatırlıyor musunuz?
Özdemir Nutku – İlk defa anneannem beni çocuk tiyatrosuna götürmüştü. Yıl 1937. Bundan çok heyecan duydum. Ondan sonra koleje girdikten sonra bütün tiyatro etkinliklerinde rol aldım. 1946- 47 ’ de beni kolejde gören profesyonel bir ağabeyimiz beni beğenmiş. İstanbul’da Kadıköy’de Karlo Kapoçelli’nin orkestrasıyla birlikte “Tarla Kuşu” opereti konuyordu. Süreyya Sinemasında sergilenen Franz Lehar’ın “Tarla Kuşu” operetinde, hem dansçı hem de oyuncu olarak küçük bir rolde oynadım. İlk defa profesyonel olarak sahneye çıkmıştım. O nedenle, şimdi meslekte 60. yılımı kutluyorum. Daha önce sahneye amatör olarak çıkıyordum ama “Tarla Kuşu” operetinde ilk defa para aldım, oyunda rol aldığım süre içinde yövmiye alıyordum.
SDK – Sanıyorum ilk tiyatro etkileşimi anneanneniz ile başladı. Öyle değil mi?
Özdemir Nutku - Anneannem çok küçükken 6-7- yaşlarındayken bana “Pandispanya Çocuğu” okurdu. Aklımda kalmış, çünkü o çocuğa çok üzülmüştüm. Masalın sonunda o çocuğu yiyorlardı. (kahkahadan kırılıyoruz..) Sonra “Kibritçi Kız” masalı vardı. Anneannem benim çok üzüldüğümü görünce, bu tür masalları okumayı bıraktı. Nasrettin Hoca hikayeleri ve fıkralar okumaya başladı.
SDK – Gelelim tiyatroya ilk gittiğiniz güne. Siz de ne tür izler bıraktı?
Özdemir Nutku – Bir gün anneannem bana, “sen tiyatro nedir biliyor musun?” diye sordu. Hayır, bilmiyorum deyince, işte bu hikayelerde anlatılanlar insanlar tarafından canlandırılıyor dedi. Peki, görmek ister misin deyince tabii, görmek isterim dedim. Biz o zamanlar taaa, Kadıköy Acıbadem’de oturuyorduk. Oradan bir arabaya biniyor, Haydarpaşa iskelesine gidiyorduk. Oradan vapura biniyorduk. Karaköy’e geliyor, Karaköy’de tünele biniyor. Tünel’den tiyatroya gidiyorduk yani, yani benim için uzun bir “Ay Yolculuğu” gibi bir şeydi. İşte, o ilk tiyatroya gidişimde, ilk defa Tünele binmiştim. Orada, Tünel’de çok zangırtılı gürültülü bir şeydi, bayağı korkmuştum. O da bana ayrı bir serüven olmuştu. Sonra, gece aynı serüveni ben bir kere daha yaşamıştım. Daha ilkokul birinci sınıfa gidiyordum ve benim için çok maceralı bir gün olmuştu.
SDK – Oyunun konusu neydi?
Özdemir Nutku - Oyunda bir siyah köpek vardı. O siyah köpeği hep itip kakıyorlardı. Sonra, oyun bitti. Alkışlar başladı. Alkışlarda, bütün köpeklerin hepsi çıkmıyor. Orada bir anlatıcı vardı. Orada çocuklara soruyor. Kimi istiyorsanız, söyleyin gelsin diyordu. Çocuklar köpeklerin isimlerini bağırıyorlar. Hep beyaz köpekler geliyor, kara köpeği isteyen yok. Anneannem ben rahatsız olmayayım diye loca almış, altıma da oyunu rahat görebileyim diye kendi mantosunu koymuştu. İskemle de oturuyorum. Avazım çıktığı kadar “Kara Köpeeeek, Kara Köpeeeeek” diye bağırıyorum ama sesimi duyuramamışım demek ki kara köpek çıkmadı. Buna çok üzülmüştüm.
SDK – O dönem seyrettiğiniz çocuk oyunlarını anımsıyor musunuz?
Özdemir Nutku – Çocuklara, öğretici “didaktik” oyunlar vardı. İşte okula nasıl gidilir? Okulda neler yapmamız lazım? O zaman Kemal Küçük vardı. Öykülü oyunlar yazardı. Şehir Tiyatrolarının Çocuk tiyatrosu ve özel aktörleri vardı. Yani, her şey oynanırdı. Mesela “Çizmeli Kedi”, “Kırmızı Başlıklı Kız”, “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” gibi masalları hep izlerdik. Ama ben içlerinden en çok “Çizmeli Kedi” oyununu beğenmiştim. Gerçekten de “Çizmeli Kedi” çok güzeldi.
SDK – Çocuk tiyatrosundan yetişkin oyunlarına geçişiniz nasıl oldu?
Özdemir Nutku – Zaten ben beşinci sınıfı bitirdikten sonra Robert Koleje girdim. Kolejde, kendi aramızda hocalarla birlikte İngilizcemiz ilerlesin diye bize tiyatro oyunları oynatıyorlardı. Ondan sonra, sekiz yıl boyunca devam etti. Liseye geçtikten sonra, çok sayıda oyunda rol aldım. Mesela Ahmet Muhip Dranas’ın, John Steinbeck’in, Refik Erduran’ın “Kahraman” isimli oyunuyla William Shakespeare’in oyunlarında oynadım. Kolejde tiyatroya çok önem verilirdi. Tiyatroya asıl sevgim, Türkçe öğretmenlerimizle başladı. Mesela Ekrem Yirmibeşin vardı. Türkçe hocamız Keramet Nigar Bey vardı. Kendisi Şair Nigar Hanım’ın oğullarından biriydi ve104 yaşında öldü. Çok iyi de Türkçe öğretirdi. Bizi şehir tiyatrosundaki oyunlara götürürdü. Sonra, başka bir Türkçe hocamız Baha Toven vardı. İmzasını Beethoven diye atardı. B. Toven diye atardı. Beethoven olurdu. Çok özel bir insandı, gerçek bir Beethoven aşığıydı. Dersleri hep klasik müzik dinleterek geçerdi. O da bize müzik sevgisi aşıladı. Annem ve babam bizi, kardeşimi ve beni çok küçük yaşlarda piyanoya başlatmışlardı. Klasik müziği çok sevdiğim için Baha Toven’in derslerini çok severdim, çok güzel geçerdi. Bütün bu hocalardan biz çok iyi Türkçe öğrendik. İşte bütün bu hocaların hepsi beni tiyatro konusunda çok kamçıladılar. Bilmiyorum bende bir yetenek mi gördüler, hep beni desteklediler. Mesela, bir oyun oynanacaksa muhakkak ben seçilirdim. Çok keyifliydi. Sonra, birden bire dışarıdan biri gelip beni oyunda profesyonel olarak oynatınca daha çok zevk almaya başladım. Düşün, 16 yaşında para kazanmaya başladım.
SDK – Yetişkin oyunlarına geçiş nasıl oldu?
Özdemir Nutku – İşte, kolej yıllarında oynadığım bu oyunlarla oldu. Mesela, William Shakespeare’in “Romeo ve Juliet” isimli eserinde, Benvolio karakterini oynadım. Refik Erduran’ın “Kahraman” isimli eserinde, “Kahraman”ın bir yetişkinliği bir de çocukluğu vardır. Ben “Kahraman”’ın çocukluğunu oynadım. John Steinbeck’in “Yüreğim Dağlardadır” oyununda oynadım. O dönemde, okulda çok popüler bir insandım. Yıl 1949. Türkiye 10.000 metre şampiyonluğum vardı. Sonra, 400 metre egale şampiyonluğum oldu. 800 metre koşuyordum. Piyano çalıyordum.
SDK – Tiyatro’da seyrettiğiniz ilk yetişkin oyunu hangisiydi?
Özdemir Nutku – Ankara’da ilkokul ikinci sınıftaydım. Ankara’da teyzem beni o dönemde 1941’de kurulan Tatbikat Sahnesi’ne götürmüştü. 1942’de Kemalettin Bey’in yaptırdığı Halk Evi vardı. Sonra Halk Ocağı oldu. Orada Madam Butterfly’ın birinci ya da ikinci perdesini seyretmiştim. Mesude Çağlayan Madam Butterfly’ı oynuyordu. O ilk gördüğüm profesyonel oyundu. Tatbikat Sahnesi yarı profesyonel oyunlar sergiliyordu. Beni çok etkilemişti. O oyun beni tamamıyla tiyatronun kucağına attı diyebilirim.
SDK – Tiyatro sevgisi aileden geliyor diyebilir miyiz?
Özdemir Nutku – Tabii ki ilk tiyatroya gidişimizden sonra, anneannem ayda iki üç defa olmak üzere beni tiyatroya götürmeye başladı. Daha sonra da, annem ve babam ile birlikte tiyatroya gitmeye başladım. Babam özellikle tiyatroya çok meraklıydı. Metin And’ın söylediğine ve yapmış olduğu araştırmaya göre, Türkiye’de ilk opereti, “La Bayader” operetini babam çevirerek sahnelemiş. Operet, Süreyya Sineması’nda sahnelemiş, hatta başrolde de Gülriz Sururi’nin annesi oynamış. Öte yandan, teyzem Heidelberg Üniversitesi Felsefe Bölümünden mezundu. Teyzem Şaziye Berin Kunt’un Milli Eğitim Yayınlarından çıkan Henrick İbsen ve Gerhart Hauptman’dan Almancadan Türkçeye çevirdiği eserleri vardır. Annem de Fransa’da okumuştur ve Fransızcadan şiir çevirileri vardır. O zaman babam savaş sırasında askeri yargıçlık yapıyordu ve Isparta’daydık. Annemin çevirileri Isparta’da mahalli bir gazetede yayınlanmıştı. Babam tiyatroyu çok severdi ve müziğe de çok meraklıydı. Müzik kulağı çok iyiydi. Tek nota bilmez. Bütün opereti ezbere çalardı. Çardaş Fürstin’i, La Bayader’i, dinlediği her şeyi ezbere kulaktan çalma yeteneğine sahipti. Müthişti. Ben o nedenle çok şanslıyım. Okuldan çok şey öğrendim. Fakat ailemiz çok iyiydi. Ben ailemden çok iyi beslendim.
SDK – Peki, tiyatroyu seçme kararını nasıl aldınız?
Özdemir Nutku - Askerlikten ayrıldıktan sonra babamın büyük bir hukuk bürosu vardı. Denizci olduğu için deniz ticaret avukatlığı yapıyordu. Yanında üç, dört avukat çalışırdı. Benim de avukat olmamı isterdi. Ankara’ya milletvekili olarak gittiğinde ben de Hukuk Fakültesine girdim. Bir sene Hukuk Fakültesi’ne devam ettim. Sonra babamın karşısına geçtim. Baba ben hukuk fakültesinde yapamayacağım, ben iyi bir hukukçu olamam, çünkü sevmiyorum dedim. Peki, neyi seviyorsun diye sordu. Ben, tiyatroya gireceğim dedim. Biraz durdu. Gözleri nemlendi. “Benim yapmak istediğimi, sen yap oğlum. Bu, senin hayatın.” dedi.
SDK – O zaman tam aile desteği ile tiyatroya başladınız diyebilir miyiz?
Özdemir Nutku – Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesini bitirdikten sonra, beni tiyatro eğitimi almam için Almanya’ya gönderen de babamdır. Beni Robert Kolej’e de yazdıran babamdır. Okul çok pahalıydı. Babamın ödeme gücünün üstündeydi ama babam taksitle ödedi ve beni Robert Kolejde okuttu. Sonra, Almanya’ya üniversiteye giderken ben ilk yıl burs buldum. Almanya’ya gidince kendi hayatımı kendim kazanmaya başladım. Hatta burs parasının çok üstünde kazanıyordum. Piyano çalıyordum. Caz piyanistiydim.
SDK – Caz piyanistliği deyince, sizin bir de klasik müzik konseriniz vardı değil mi?
Özdemir Nutku – 1949 yılında ilk ve son klasik müzik konserini Beyoğlu Saray sinemasında verdim. O zamanlar Kontiya diye piyano resitalleri düzenleyen bir acenta vardı. “Genç Yetenekler” adı altında bir konserler dizisi düzenlenmişti. Orada Scarlatti ve Bach konseri verdim. 1935 yılında altı yaşında piyanoya başladım, 14 yıl sonra 1949 yılında bir konser verdim. O zamanlar kolejde jimnastiğe meraklıydım. Konserden dört ay sonra, jimnastikhanede, aletli jimnastik çalışırken sol elimin üzerine kapak düştü ve bütün parmaklarımı ezdi. Sekiz ay boyunca elim alçıda kaldı ve alçıyı çıkarttığımızda sol elim piyanodaki hakimiyetini kaybetmişti. Sol el sadece akor basabiliyordu. Kazadan önce ben Schumann’ın Sol El Etüdünü çalıyordum, Chopen’in eserlerini çalıyordum. Ama kazadan sonra, zamanla sol elim biraz açıldı ama eskisi gibi olmadı. Bu nedenle caza geçtim. Duk Ellington’un notalarını getirttim. Caza ağırlık verdim.
SDK – Caz Müzisyenliği Türkiye’ye dönünce de devam eti mi?
Özdemir Nutku - Ankara’ya geri dönünce Almanya’da caz piyanisti olarak çalmış olmam bana piyasaya çıkma cesareti verdi. Ve Özdemir Nutku Quartet adlı bir grup kurduk. Gitar, trompet, bateri ve piyano. O dönemde her hafta sonu toplanır provalar yapardık. Her Cumartesi gecesi Ankara Palas’ın gece kulübünde çalıyorduk. İyi de para alıyorduk.
SDK – Almanya’ya tiyatro eğitimine dönersek, özellikle hocalarınızdan biraz bahsedebilir misiniz?
Özdemir Nutku – 1956'da Ankara Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra, aynı yıl bir bursla Almanya'ya Göttingen kentindeki Georg-August Üniversitesi, Tiyatro okuluna kaydoldum. Üniversitede, Tiyatro okulunda Prof. Walter Hinck, Prof. Dr. Sehrt benim hocalarımdı. Orada tiyatro bölümüne girdim. Göttingen Devlet Tiyatrosu Baş Rejisörü Heinz Hilpert’in üç yıl boyunca asistanı oldum. O zaman Heinz Hilpert, o dönemde Almanya’nın dört büyük rejisöründen biriydi. Diğerleri Erwin Piscotor, Helmut Jüngens, Gustav Gründgus ve Jüngen Fehling di. Heinz Hilpert çok büyük bir rejisördü. Altı tane reji asistanı vardı. Ben içlerinde en küçüğüydüm. Ötekilerin hepsi Almandı, bir tek ben Türk’tüm. Zaten daha önce, yabancı asistan olarak yanına sadece bir tane Yugoslav öğrenci almış. En başta birinci asistan olmak üzere, biz altı asistan Heinz Hilpert’in arkasında otururduk. Ve hiç ses çıkarmadan provayı izlerdik. Heinz Hilpert provaya müdahale eder, oyunculara direktif verirdi. Elimizde tekstler vardı. Heinz Hilpert burasını beğenmedi, burasını değiştirecek diye notlar alır, tekstlerin üzerinde işaret ederdik. Prova biterdi, orada spagetti yenen şarap içilen bir bar vardı. Oraya oturur, şarabını içer ve üzerine notlar aldığımız konuları konuşurduk. Neden oyunun burasını beğenmediniz, değiştirdiniz diye sorardık. O da izah ederdi. Karşılıklı bir fikir alış verişi yapar, tartışırdık. Her provadan sonra, o oyunu tartışırdık ama provada hiç ses çıkartamazdık.
SDK- Anladığım kadarıyla Heinz Hilpert çok renkli bir kişilikmiş….
Özdemir Nutku – Öyleydi. Zaten birinci asistanın görevi, çok büyük bir şampanya bardağında şampanya getirip kürsüye koymaktı. Arkadan ikinci asistan üç tane Havana purosu getirirdi. Bizlere de filanca neredeyse git onu çağır gibi ayak işleri düşerdi.
SDK – Sizin diğer renkli bir kişilik olan Nobel Ödüllü Heisenberg ile çok hoş bir karşılaşmanız var değil mi?
Özdemir Nutku – Aynı üniversitede, 1958’de Kuantum Fiziği ile ilgili yaptığı araştırmalarla Nobel Fizik Ödülünü alan Heisenberg de bulunuyordu. 1959 yılında doktora öğrencileri için verilen bir yemekte tesadüfen Heisenberg ile yan yana oturduk. Ben o sırada onun Heisenberg olduğunu bilmiyorum. Yemekte bir öğrenci bir hoca olacak biçimde bir oturma düzeni vardı. Yanımda da tiyatroyla yakından ilgilenen çok entelektüel beyaz saçlı bir adam var. Ben adamın adını sormadım. O bana sordu. “Siz ne doktorası yaptınız?” dedi. Ben de “tiyatro doktorası yaptım” diye cevap verdim. Sonra hocalarımı sordu ve tiyatrodan konuşmaya başladık. Yemek boyunca tiyatro ve müzik üzerine çok güzel bir sohbetimiz oldu. Tiyatro bilgisi o kadar iyiydi ki, kim olduğunu merak ettim. Aklıma geldi. “Neden bizim tiyatro derslerine gelmiyorsunuz?” diye soracaktım. Tam o sırada Rektör ayağa kalktı. “Şimdi hepimiz bütün doktorantlar şarap kadehlerini kaldırıyoruz” dedi. Herkes ayağa kalktı. Kadeh kaldırıldı. “Şimdi yemeğimiz bitti, kütüphaneye geçip kahvemizi içeceğiz” dedi. Dağıldık ve ben soru sorma fırsatını bulamadım. Sonradan Alman arkadaşlara, “Yanımda oturan siyahlar giymiş bey tiyatroyu çok güzel biliyor neden bizim derslerimize gelmiyor?” diye sorunca gülmeye başladılar. “Yaaa, tanımıyor musun? O Kuantum Fiziği konusunda geçen yıl Nobel Fizik Ödülünü alan Heisenberg” dediler. Ben o yıl Göttingen üniversitesinde okurken tıp, matematik ve fizik gibi dallarda 21 tane Nobel Ödülü almış bilim adamı aynı üniversitede hocalık yapıyordu. Mesela, hamilelikte bebeğin kız mı, oğlan mı olduğunu bulan Prof. Kirchoff da aynı okulda hocaydı. Zaten, Göttingen Üniversitesi 1364 yılında kurulmuş Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biridir.
SDK – O kısa doktora yemeğinde Heisenberg ile tiyatro üzerine neler konuştuğunuzu hatırlıyor musunuz?
Özdemir Nutku – Doktora yemeğinde Heisenberg ile neler konuştuğumu net olarak hatırlamıyorum ama Heisenberg beni çok etkiledi. Heisenberg yemekte daha çok beni konuşturdu. “Türkiye’de tiyatro var mı?” “Türkiye’de özel tiyatro var mı?” diye sorular sordu. Daha çok bu konular üzerine konuştuk. Heiesenberg bana, bir insanın matematik de olsa, fizik de olsa ilerlemesi için kendi çalıştığı bilim dalı dışında sanatla uğraşması gerektiğini öğretti. Fizikçi de olsa kendi dalında ilerlemek istiyorsa, operaya, baleye, tiyatroya gitmesi sanatla uğraşması gerekiyor. Sanatçı olmasına gerek yok, sergileri gezmesi, mutlaka edebiyatla bir ilgisinin olması lazım. Mesela, bakın bizim Tıp Fakültelerindeki hocalarımızda sanatla edebiyatla, şiirle uğraşan çok sayıda değerli bilim insanlarımız var. Çünkü sanat insanı yaratıcı yapıyor. İnsan istediği kadar pozitif bilimler üzerine çalışsın, eğer sanatla uğraşmıyorsa kuruyup kalır. Heisenberg örneğini vererek ben bu konuyu birkaç yazı yazdım ve konuşmalarım da özellikle belirttim. Nobel Ödülü alan bilim adamlarına bakın hepsi mutlaka bir sanat dalıyla uğraşmıştır.
SDK – Orada bulunduğunuz dönemde kuşkusuz çok sayıda oyun izlemişsinizdir. İçlerinde sizi en çok etkileyen hangi eserler oldu?
Özdemir Nutku – Heinz Hilpert’in sahneye koyduğu çok güzel oyunlar gördüm. Mesela, Anton Çehov’dan “Üç Kız Kardeş” ve “Martı”, Henrick İbsen’den “Heda Gabler” ve “Denizden Gelen Kadın”, Gerhart Hauptman’dan “Gün Doğarken” ve “Dokumacılar” isimli oyunları izledim. İçlerinde beni en çok etkileyen oyun “Dokumacılar” oldu. Çünkü burada oyunun tek bir kahramanı yoktur. Kolektif bir oyundur. Şilezya’daki dokumacıların yoksulluğunu ve toplu direnişlerini anlatır. Bir ploreter oyunudur. Çok beğendiğim oyunlardan biri de Henrick İbsen’in “Denizden Gelen Kadın” isimli oyunu oldu. Simgelere dayalı ve şiirsel bir tiyatro dilini kullanan oyun, kadının kimliğini konu eder. Sonra William Shakespeare’den “Venedik Taciri”, “Machbet” ve “Kısasa Kısas”ı gördüm. Heinz Hilpert, Shakespeare’i çok seviyordu. O yüzden muhakkak her yıl repertuarında bir Shakespeare vardı. Onun yanında üç yıl kaldım ve üç Shakespeare oyunu izledim. “Kısasa Kısas” ırkçılıkla ilgili bir oyundur. O dönemde, İngiltere’de Yahudilere karşı olan ırkçı tavrı ele alır. Hatta Shakespeare ırkçılık konusunu çok fazla söz edememiş, sadece Shylock’un da bir insan olduğunu söyleyebilmiştir.
SDK – Heinz Hilpert’in asistanlığını yaptığınız dönemde çok sevdiğiniz
ve ben bunu mutlaka sahnelemeliyim dediğiniz bir oyun oldu mu?
Özdemir Nutku – Carl Zuckmayer’in “Köpenick Yüzbaşısı” (Der Harptmann von Köpenick) isimli eseri. Carl Zuckmayer’in kardeşi Eduard Zuckmayer bir dönem Ankara Gazi Üniversitesi Müzik Bölümünde müzik hocasıydı. “Köpenick Yüzbaşısı” isimli oyunu, Türkiye’de iki defa sahneye koydum. İlk önce, 1969’da Ankara’da sahneye koydum. Oyun yasaklandı. İkinci defa 1980’li yıllarda İzmir’de sahneye koydum. O dönemde Türkiye’de sıkıyönetim vardı ama bizim oyunun sponsoru da Alman Kültür Heyetiydi. Parayı Alman Kültür vermişti. Oyun yasaklandı. Biz de neden yasaklandı diye sıkıyönetime sorduk. Bize “Almanlar bizim dostumuz, sonra ayıp olur, aramız bozulmasın” diye yasakladık dediler. Halbuki oyun sahnelensin diye Alman Kültür maddi destek vermişti. “Köpenick Yüzbaşısı”,
2. Wilhelm İmparatorluğu sırasında, 2. Wilhelm’in Alman milletini nasıl maymun haline getirdiğini anlatır. İsimsiz bir adamın, kimlik almak için kendisine Köpenick Yüzbaşısı süsü vererek, subay üniforması giyerek ardında bir takım Alman askerleriyle birlikte Köpenick Belediye Binasını basmasını anlatır. Adamın amacı aslında kendine kimlik çıkartmak. Adama kimlik vermiyorlar, o da dosyalardan yararlanarak kendine sahte bir kimlik yapacak. Bu yaşanmış, gerçek bir hikaye. Adamın gerçek ismi Voight olay 1905 yılında geçiyor. Carl Zuckmayer bu olayı oyun haline getirmiş. Bugün Berlin yakınında yer alan Köpenick Kasabasında, belediye binasının önünde Köpenick Yüzbaşısının heykelini görebilirsiniz. Olayı, 2. Wilhelm’e anlatırlar. Ardına askerleri alarak belediye binasını bastı deyince 2. Wilhelm kahkahalarla gülmeye başlar ve “Aferin ona bak gördün mü Alman milleti ne kadar disiplinli karşısında yüzbaşı üniformalı birini görünce hemen ardından gidiyorlar” der. Voight daha sonra tutuklanır, 10 yıl hapis yattıktan sonra çıkar. Bu benim çok sevdiğim bir oyundur ve Heinz Hilpert de çok güzel sahneye koymuştu.
SDK - Heinz Hilpert’in asistanı olarak geriye dönüp baktığınızda yönetmen olarak aranızda nasıl bir farklılık görüyorsunuz?
Özdemir Nutku – Heinz Hilpert provalarda Tanrı gibi gürleyen bir adamdı. Bağırıp, çağırırdı. Ben hiç bağırmam. Nereden öğrendim bunu, Berliner Ensemble’dan öğrendim. Berliner Ensemble’da 1958 yılında başında Helena Weigel vardı. Onların provalarını izledim ve ne kadar rahat olduklarını gördüm. Ben de onlar gibi rahat prova almaya karar verdim. Berliner Ensemble’ın provalarına da Hilpert’in tavsiyesiyle, yazdığı yazıyla girebildim. Sanırım Hilpert benim için, yabancı bir öğrenci Almanya’da ne kadar çok şey öğrenirse, Türkiye’ye gidince o kadar çok faydalı olur diye düşünmüş olabilir. Çünkü beş Alman asistanın yanında ben tek Türk asistandım. Heinz Hilpert’in tavrı çok sertti. Yani, provalarda durmadan Zeus gibi gürlüyordu. Ama prova bitip aşağıya inince bizle konuştuğu zamanlarda çok tonton bir adamdı. Hele birinci asistanı onun kocaman kadehte şampanyasını getirmesin, ötekisi Havana Purosunu getirmesin oraları allak bullak olurdu. Biz o zamanlar çok genç olduğumuz için Heinz Hilpert bizim için bir Tanrıydı. Hiç ses çıkartamazdık. Biz Hilpert ile sadece oyunları, provaları, tartışmaları konuşurduk. Benim en sevdiğim zamanlar onunla tartıştığımızı, oyunlar üzerine konuştuğumuz zamanlardı. Öyle bir durum ki bu. Provalar bitiyor, salondan çıkıp aşağıya iniyorsun karşında Tanrı gibi bir gördüğün bir adam, konuşurken senin fikrini soruyor. Saçma sapan bir şey söylemeyeyim diye daha az konuşuyorsun. Öteki asistanlarda çok çekiniyorlardı ama “söyle, söyle, korkmayın söyleyin” dediği zaman konuşuyordun. Yani, aramızdaki ilişki çok resmiydi. Mesela, Hilpert Nazilere karşı bir adamdı. Ve bunu açıkça söylermiş. O dönemde hiç tutuklanmamış çünkü söyleyeceklerini çok usturuplu bir dille söyleyen bir adamdı.
SDK – Peki siz nasıl Heinz Hilpert’in asistanı olabildiniz?
Özdemir Nutku – Benim oradaki bir Alman arkadaşımın babası oradaki bir hastanenin baş tabibiydi. O da Hilpert’in çok samimi arkadaşıymış. O tavsiye edince Heinz Hilpert beni asistan olarak aldı. Benim için Türkiye’ye gidince o da tiyatro için bir şeyler yapacak deyince beni kabul etmiş. Yoksa, Hilpert’in asistanı olmak çok zordu.
SDK - Hilpert’in tavsiyesiyle girdiğiniz Berliner Ensemle’ın provalarında neler öğrendiniz? Berliner Ensemble sizi nasıl etkiledi?
Özdemir Nutku – Berliner Ensemble’dan ben çok şey öğrendim. Bir kere oyun nasıl çalışılır, oyuncular nasıl çalışıyor onları öğrendim. Sonra neden esnek davranıyorlar? Prova sırasında Helena Weiger elinde portakal suyu getirmiş bir elinde de sandviç onu yiyor. Sonra, dinlenme aralarında soru sorabiliyorsun. Tabii Helena Weiger yine dinlenemiyor. Soruları sorunca yine oyundan bahsetmek zorunda kalıyordu. Yani, Berliner Ensemble’dan da çok şey öğrendim.
Ben kendimi çok şanslı bir insan olarak kabul ediyorum. Berliner Ensemble’in provalarını izlemek için orada iki buçuk ay kadar kaldım. Bu süre içinde, “Cesaret Ana”, “Yuvarlak Kafalar Sivri Kafalar” ve “Adam Adamdır” oyunlarının provalarına katıldım.
SDK – Bu arada, müziğe ilgi devam ettiği için iki yıl boyunca Prof. Boetticher'in in üst düzey müzik kurslarına da devam etmişsiniz. Üst düzey müzik kurslarından neler öğrendiniz?
Özdemir Nutku – “Heinz Hilpert’in asistanıyım ve doktoramı yapıyorum, sizin seminerlerinize gelebilir miyim?” diyerek seminerleri izleyebilmek için Prof. Boetrticher’den izin aldım. Çünkü orada önemli tartışmalar oluyordu. Mesela her dönem bir besteciye ayırıyordu. Örneklerle Beethoven müziğini analiz ediyordu. Mesela bir sömestr Mozart, bir sömestr Bach, bir sömestr Çaykovsky’nin eserlerini analiz etmek gibi. Bizim okulda tiyatro tahsili yaparken her şeyi öğreniyordun. Oyunculuk da yapıyordun, sahne ışığı da, sahne tasarımı da ve oyun müziği yapmak gibi çeşitli konulardan anlamak gerekiyordu.
SDK - Peki, Türkiye’ye dönünce bu başarılı üniversite eğitimi size nasıl geri döndü?
Özdemir Nutku - İşin asıl komik kısmı, burada başlıyor. Göttingen Üniversitesinde doktoramı yapıp geldikten sonra, doktoramın burada tanınması için Ankara’da Talim Terbiyeye müracaat etmek gerekiyordu. Doktoramı Almanca ve İngilizce olarak vermiştim. Durumu açıklayan bir yazıyla doktoramın tanınması için dönemin Talim ve Terbiye kurumuna başvurdum. O dönemin Talim Terbiyesinden bana cevap geldi. “Böyle bir üniversite tanımıyoruz” diye. (Kahkahalar…) Üniversitedeki hocam İrfan Bey’e gittim. “21 Nobel Ödüllü hocanın ders verdiği ve 1364 yılından beri öğrenci yetiştiren Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biri olan Göttingen Üniversitesini Talim Terbiye tanımıyor” dedim. İrfan Bey güldü. “Talim Terbiyedekiler acaba üniversite eğitimi almışlar mıdır acaba? Sen üzülme, doktoranı Türkçeye çevir bana getir” dedi. İki sene yasal bekleme zorunluluğundan dolayı, 1959 yılında vermem gereken doktorayı, 1961 yılında vermiş oldum. Yani, şimdi doktoranın bende İngilizcesi, Almancası ve Türkçesi var.
SDK – Peki, o dönem Talim Terbiyenin tanımadığı doktoranızı yaptığınız, doktora hocanız kimdi?
Özdemir Nutku – Doktora hocam Prof Arthur Sewell oldu. Bu adamın hem Shakespeare hem de Milton üzerine Oxford yayınlarından çıkmış kitapları var. Bu da benim doktora hocamdı. Ne kadar şanslı olduğumu görüyor musun?
SDK – Sizin tiyatroya ilişkin kaleme aldığınız sayısız makaleleriniz ve kitaplarınız var. Özellikle tiyatro üzerine yazdığınız kitaplar, hepsi başlı başına bir klasik. Ama bunların içinden bir tanesi var ki son toplumdaki “oyuncu olma” çılgınlığına gönderme yapmak için kaleme alındığını düşündüğüm Alkım yayınlarından çıkan “Yeni Başlayanlar İçin Oyuncunun Çalışması” isimli kitabınız. Neden “Oyuncunun Çalışması”? Sanki, bir mesaj verir gibi değil mi?
Özdemir Nutku – “İleriye ne bırakacağız?” diye düşünmeliyiz. Bu nedenle, oyunculuk üzerine bir kitap yazmak “zorunluluğu” duydum dahası bunun sorumluluğunu hissettim. Ve ortaya, “Yeni Başlayanlar İçin Oyuncunun Çalışması” çıktı. Ben Türkiye’de oyunculuk eğitimine çok önem veriyorum. Son zamanlarda, Türkiye’de popüler kültür gerçek sanattan daha ön plana çıktı. Sanata yabancılaştığımız bu dönem içinde yaşanan değerler karmaşasında seyirci, kimin sanatçı olup kimin sanatçı olmadığını bilmiyor. İşte, ona ne sunulursa onu kabul ediyor. Ama biz tiyatro sanatının içinde olan kimseler, bu karmaşanın en çok acısını çeken kişileriz. Süreklilik isteyen tiyatro oyunculuğunda, bu sanatçı olmayan kişilerin yeteneksizliği hemen sırıtıyor. O kadar çok sırıtıyor ki, hemen anlıyoruz. Hatta bazen, dizilerde oynayan o mankenlerin oyununu gördüğüm zaman çok komik geliyor bana. Bu durumda, bu kitabı yazmak zorunda hissettim kendimi. Oyunculuk üzerine bir kitap yazmanın zamanı gelmişti ve bu sorumluluğu hissettim için ortaya “Yeni Başlayanlar İçin Oyuncunun Çalışması” çıktı.