Söyleşi Ocak 1996'da Sevilay Saral, Ömer F. Kurhan, Lale Ulutepe ve Celal Mordeniz tarafından yapılmıştır. MİMESİS Tiyatro / Çeviri – Araştıma Dergisi’nin 7. Sayısında (Nisan, 1999) Yayınlanmıştır. Tiyatro yaşantınızın nasıl başladığınızı kısaca anlatabilir misiniz?
Amatör tiyatroya benim başladığım yıl 1958 yılıdır. O sırada Cağaloğlu'nda İstanbul Erkek Lisesi'nde öğrenciydim. Bütün öğrenci kuruluşları Cağaloğlu'nda toplanmışlardı. O zamanlar Babıali aslında Türkiye'nin düşünsel kalbiydi veya daha iyi bir deyişle beyniydi denilebilir. TMTF (Türk Milli Talebe Federasyonu) ve TMTB (Türk Milli Talebe Birliği), bu iki öğrenci kuruluşu da Cağaloğlu'ndaydı. TMTB (bugünkü Eminönü Halk Eğitim Merkezi) Gençlik Merkezi vardı. Onun yanında Yeşilay vardı ve onun da Yeşil Sahne adında bir tiyatrosu vardı. Ben amatör tiyatroya, 58 yılında, Yeşil Sahne'de başladım. Ben ilk olarak pantomimle Yeşil Sahne'de tanıştım. Oğuz Aral'ın kurmuş olduğu bir çalışma grubunda pantomim çalıştım. Ama benim asıl tiyatro bilgim Gençlik Tiyatrosu'yla oluşmuştur.
Yeşil Sahne'de sadece pantomim çalışmaları mı vardı?
Hayır, çalışmalar ikiye ayrılıyordu: Sahne çalışmaları ve pantomim çalışmaları. O dönemde birlikte çalıştığım insanlardan bazılarının ismini söyleyeyim isterseniz: Oğuz Aral, Seden Kızıltunç, şimdi tiyaroyla uğraşmayan ama o zamanlar çok iyi bir tiyatrocu oian Ergin Işıksel,... Şener Şen'in çıkış noktasının da kesinlikle Yeşil Sahne olduğunu söyleyebilirim, eminim kendisi de Yeşil Sahne'yi sevinçle anacaktır. Bertan Onaran da çalışmaların içindeydi, kaynak aktarmada bize çok büyük yardımları olmuştur. Yeşil Sahne'deki çalışmaları doyurucu hissetmediğim için hemen bitişikteki Gençlik Tiyatrosu'na geçtim. Gençlik Tiyatrosu bir üniversite tiyatrosuydu. İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği finanse ediyordu Gençlik Tiyatrosu'nu.
Ama siz o sırada hala lisedesiniz...
Evet, hala lisedeyim. Gençlik Tiyatrosu'nun liseli kontenjanı vardı, yirmi kişiden biri liseli olabiliyordu. Ben o kontenjandan yararlanarak, sınavla girmiştim Gençlik Tiyatrosu'na. Sınava üç kişi girdiğimize göre Gençlik Tiyatrosu 60 kişiydi. Yalnız ben geçebilmiştim sınavı.
Gençlik Tiyatrosu'na hangi tarihte girdiniz?
59'da, o sıralar ben lise son sınıf öğrencisiydim. Gençlik Tiyatrosu'nda iki sahnemiz vardı. Biri stüdyo sahnesiydi ki aynı zamanda Gençlik Tiyatrosu'nun lokaliydi. Stüdyo sahnemiz zemin katta, spor salonunun hemen bitişiğindeydi. Neredeyse konservatuar niteliğinde, müzik aletleri olan bir çalışma birimimiz vardı ve çalışmalarını bu stüdyo sahnesinde yapardı. Yine orada küçük bir sahnemiz vardı, her şeyiyle kendimiz inşa etmiştik. Asıl temsillerin sergilendiği yer Eminönü'ndeki eski Halkevi'nin salonuydu. Bana göre, balkonu, parteri, sofitası, sahne yüksekliği olan mükellef bir salondu. Bakımlı, temiz tutmaya çok dikkat ederdik, neredeyse çivilerine kadar biz parlatırdık.
Benim ilk defa yurtdışına gidişim ve kendi payıma hayatımda ilk defa yurtdışına çıkışım, 1960 senesinde Gençlik Tiyatrosu'yla olmuştur. Almanya'da Erlangen Festivali'ne oradan da İtalya'ya geçerek Messina Festivali'ne katılmıştık. Ben o sırada hala lise öğrencisiydim ve lisem benim yurtdışına çıkışımı illegal yoldan destekledi, devamsızlığımı kayda geçmedi.
Yurtdışına hangi oyunla gitmiştiniz ?
Müsahipzade'nin
Kafes Arkası'yla
. Aklımda kalan bazı ayrıntılar var. Messina'da bu yerli karakterli oyunumuzu o kadar çok beğendiler ki benzer bir şey daha üretebilmemiz için festivalde bir gün fazladan verdiler bize. Biz de Nasrettin Hoca'nın öyküsünü hemen oyunlaştırdık.
Sonra ihtilal oldu. İhtilal diye mi adlandıracağız darbe diye mi... Biz 27 Mayıs olayı diyelim. O yıl liseyi bitiriyordum. Ve bana göre, Gençlik Tiyatrosu'nun en büyük atılımlarını yaptığı yıllardan biriydi. Festivallerden aldığı ödüllerle, uyandırdığı ilgiyle, repertuarıyla çok dikkat çekti. Bizim tiyatroya -Gençlik Tiyatrosu'na- bütün profesyoneller koşmaya başladı, burada ne yapılıyor diye. Onlardan birisi Sayın Beklan Algan'dı, eşiyle birlikte 'Yahu geleceğin tiyatrosunu siz kuracaksınız' demişlerdi.
Arzu ederseniz, söyleşinin bu aşamasında Gençlik Tiyatrosu'nun kuruluşu, evrimi ve yapısı hakkında bildiklerinizden söz edelim.
Benim bildiğime göre Gençlik Tiyatrosu'nun kuruluşu 1953'tedir. Festivalleri ise 1957'de başlamıştır. Kurulduğunda kurumsal olarak varolan amatör toplulukların ilkiydi. Profesyonellerle karşılaştırıldığında Dar'ül-bedayi, Devlet Tiyatrosu, Bursa Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu ve Adana Tiyatrosu'ndan sonra, şaşırtıcı bir şeydir ama Türkiye'nin beşinci kurumsal tiyatrosudur. Şu anda kurucularının çoğu hayatta değil. Benim anımsadığım kurucularından birisi şu anda tiyatrocu olmayan, bizim Şef Ertuğrul dediğimiz bir arkadaştı. Şu anda maalesef adları bile anılmamaktadır. Ama kurucularm içinde, hemen kurucuların başında anacağımız profesyonel bir kişi vardır. Bir ya da iki yıl arayla Gençlik Tiyatrosu'nu profesyonel manada tornadan geçirmek üzere tiyatroya katılmış kişi Avni Dilligil'dir. Avni Dilligil'i anmadan Gençlik Tiyatrosu'ndan bahsedilemez. Eğer yanılmıyorsam, Avni Dilligil profesyonel hayattaki daralmaları, bunalımları sonucu yeni bir tiyatro arayışına girdiği için, bir anlamda kendi tiyatro görüşlerini şekillendirebilmek için Gençlik Tiyatrosu'na katıldı. Bu da sanıyorum 1955 yıllarına rastlar. Gençlik Tiyatrosu Orta Avrupa tiyatrosuyla, Amerikan tiyatrosuyla Avni Dilligil sayesinde tanışmıştır. Ayrıca küçük Shakespeare denemeleri yapılmış ve en önemlisi Avni Dilligil gençleri Türk tiyatrosuyla buluşturmuştur.
Yanılmıyorsam Avni Dilligil'in ilk işlerinden bir tanesi
Pabuççu Ahmet'tir. O ünlü Avusturya Kütüphanesi'nde Fahir İz tarafından bulunmuş, metninin anonim olduğu sanılan ama kaydenenin İstanbullu bir Ermeni olduğu bilinen
Pabuççu Ahmet'in Maceraları adlı geleneksel bir oyunla Gençlik Tiyatrosu Türkiye'de ilklerden birini başlatmıştır. Ardından Turgut Özakman'ın katkılarıyla
Karagözün Dönüşü adlı oyunla gene geleneksel bir tiyatro denemesine girişilmiştir. Necati Cumalı'nın ilk oyunlarından ve ilk başarılarından biri olan Necati Cumalı'ya Türkiye'nin Lorca'sı olabileceği umuduyla bakılmasını sağlayan
Boş Beşik Gençlik Tiyatrosu'nda sahnelenmiştir. Gençlik Tiyatrosu'nun Türkiye'deki tiyatro hareketinde öne çıkmasına bu oyunların çok büyük katkıları olmuştur. Benim dönemime rastlaması çok onur vericidir -ilk absürd tiyatro denemesini, daha doğrusu absürd ilk oyun denemesini de Gençlik Tiyatrosu yapmıştır, Ionesco'nun
Amedee'sini sahnelemiştir.
Bugün İstanbul'un övündüğü kültür sanat festivallerinin öncülüğünü de Gençlik Tiyatrosu yapmıştır. Gençlik Tiyatrosu'nun organize ettiği festival başlangıçta uluslararası bir tiyatro festivaliydi, sonradan kültür ve sanat festivaline dönüştürüldü. Dönemin koşullarına göre ciddi yardımlar alındı. Sezon dolayısıyla kapalı olan veya faaliyette bulunmayan salonlar kira ödenmeden rahatlıkla kullanılabiliyordu. Bu festivallerde ülkeler arası bir etkileşim mümkün hale geliyordu. Mesela bize Goldoni'yi öğreten Goldoni'nin kaynaklık ettiği İtalyan Venedik tiyatrosu Kafoskari olmuştur. Grotowski'lerin Szajna'ların içinde yer aldığı tiyatronun çizgilerini, 60'lı yılların Polonya tiyatrosunu onların öğrencileri niteliğindeki, Varşova'dan gelen üniversite öğrencileri arkadaşlarımız sayesinde biz de tanıyabildik. Onlar bu tiyatroya 'psikoloji tiyatrosu' diyorlardı. O dönemde Yugoslavya, Çekoslavakya, İngiltere, Fransa, Almanya ve daha başka birçok ülkenin tiyatrosunu izleme şansımız oluyordu. Buna karşılık bizim de yabancı ülkelere iade-i ziyaretlerimiz oluyordu ve ortaya çok zengin bir kültür alışverişi çıkıyordu.
Tiyatronun yanısıra müziği, folkloru da kapsamasıyla festivallerin çapları da değişmişti. Daha sonra sinema eklenemedi, böyle bir şansımız olamadı ama şöyle bir şey söyleyebilirim: Müzik derken küçümsemeyin, kırkbeş kişilik orkestralar gelirdi. Köln Üniversitesi'nin senfoni orkestrası bu festivalde yerini kolayca alabilirdi. Telaviv Üniversitesi'nin yetmiş kişilik bir folklor ekibi İstanbul'u kasıp kavururdu. Yabancı arkadaşlar ağırlıklı olarak Galatasaray Lisesi'nde konaklardı, festivalin başladığı gün İstiklal Caddesi görülmeye değer bir manzaraydı. Bir yerde senfoni orkestrası yürüyerek çalardı, bir yerde Macar folklor grubu Çigan dansları yapardı, bir yerde Telaviv Üniversitesi'nin folklor grubu, çıplak ayaklarıyla danseden genç kızlar -o zamanlar temizdi galiba İstiklal Caddesi-
Hava Nagila'yısöyleye söyleye Taksim Anıtı'na giderdi. Ve bütün İstanbul çalkalanırdı.
Gençlik Tiyatrosu'nun düzenlendiği festivaller 1968'deki on birinci festivalden sonra Türkiye'nin gençliğe olan politik tavrının uzantısı olarak bıçak gibi kesilir. On birinci festivalden sonra bu festivalin yapılması mümkün olamadı. Öğrenci birlikleri dağıtıldı. Öğrenci birlikleri sol devrimci yuvalar, nifak yuvaları olarak değerlendirilince, politikacılar öğrencilere verilen avansların fazla olduğunu düşünmeye başlayınca, kim bu kıçı kırık, yalın ayak, başı kabak herifler denilince öğrenci kuruluşlarının yaptığı herşey engellenmeye başlandı. Zaten o yıllardan sonra öğrenci ile devletin karşı karşıya gelişinin sonuçlarını bugün apaçık biliyoruz.
Şimdi, bu festivallerin maddi temelleri neydi? Benim içinde bulunduğum yaklaşık sekiz yıl boyunca -66'dan sonra profesyonel tiyatroculuk beni teslim alınca Gençlik Tiyatrosu'yla ilişkim madden kopmuştur- Akbank'ın önemli yardımları vardı. Akbank oyun başına iki bin beş yüz lira verirdi. Ayrıca broşür, afiş basma işlerini finanse etmek için matbaa hizmetleri verirdi. Bu yardımların karşılığında biz sadece perdemize Akbank yazardık. Bu para oldukça önemliydi ama yine de yetmezdi. Ayrıca TMTF'nin desteği ve öğrenci harçlıklarımız bu tiyatronun
68'ekadar yaşamasını sağladı. Festivaller ise iaşe ve ibade sistemiyle yapılıyordu, yani yeme, içme ve yatma gereksinimleri karşılanıyordu. Galatasaray Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi, İTÜ Gümüşsuyu kampüsü gibi yerler yatakhane ve yemekhanelerini açarak hizmet verirdi. Bu sistemle yaklaşık iki bin belki de iki bin beş yüz kişiye yakın festival katılanı ağırlanırdı. Her oyunun uluslararası bir tartışması yapılırdı ve bu tartışmalar Beyoğlu'nda eski Komedi Tiyatrosu'nun girişi, şu anda SESAM'ın olduğu yerde, yapılırdı. Festivalin
Sahne Kapısı denilen bir yayını da vardı. Özellikle son yıllarında çok kaliteli basılıyordu. Mesala günlük bildiriler bile grafik sanatı açısından değerli yanlar taşıyordu. Polonya grafik sanatının etkisi vardı. Tonguç Yaşar gibi Yurdaer Altıntaş gibi Mengü Ertel gibi grafik ustaları çizimleri yapardı.
Sizin amatör tiyatro yaptığınız yıllarda amatör tiyatronun profesyonel tiyatronun Önünde olması gibi bir özelliği var. Bu noktayı biraz açabilir misiniz?
Mesala Türkiye Güngör Dilmen'i ilk defa Gençlik Tiyatrosu'nun oynadığı
Midas'ın Kulakları'yla tanıdı. Daha sonra Devlet Tiyatrosu aldı oyunu.
Midas'ın Kulakları'nıuluslararası festivallere götüreceğimiz zaman bakanlıktan masraflarımızın karşılanması için para talep ettiğimizde oyunu denetlemek üzere Ankara Devlet Tiyatrosu'ndan rahmetli Şahap Akalın görevlendirilmişti. Şahap Akalın bu vesileyle oyunu gördükten sonra onu alıp Ankara Devlet Tiyatrosu'nda sahneye koydu. İlk Sermet Çağan oyununu da biz oynadık.
Ayak Bacak Fabrikası'nıGençlik Tiyatrosu'nda ben sahneye koydum. Ve böylece Türkiye
Ayak Bacak Fabrikası'nıbizimle tanıdı. Rahmetli Asaf Çiyiltepe ve Güner Sümer bu oyunu festivalde sergilediğimizde Sermet Çağan'ın nasıl bir oyun yazdığını görmüşlerdi. Bence
Ayak Bacak Fabrikası Türk tiyatrosunun oldukça önemli kilometre taşlarından birisidir, tarz olarak da işlediği konu açısından da.
Türkiye'nin bu önemli yazarları çıkışlarını profesyonel tiyatro alanında yapamıyorlar...
Profesyonel tiyatroların geriliğinin ifadesidir bu, başka bir şey değil. Turgut Özakman ilk defa Gençlik Tiyatrosu'yla Turgut Özakman oluyorsa, Güngör Dilmen ilk defa tiyatro yazarlığını Gençlik Tiyatrosu'yla kanıtlıyorsa, yine Sermet Çağan ilk defa tiyatro yazarlığını Gençlik Tiyatrosu'yla kanıtlıyorsa bu, profesyonel tiyatroların sığlığından kaynaklanıyordu gibi geliyor bana. Sanırım onlar da profesyonel tiyatrolardan yüz bulamayınca bize geldiler.
O dönemin amatör tiyatrolarının absürd dramayı Türkiye'ye taşımaları da söz konusu. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Tardieu'nün, Ionesco'nun, Beckett'in çok büyük rüzgarlar estirdiği bir dönemdir o dönem. Ve o rüzgarlardan biz de çok etkileniyoruz. Bunda çevirilerin de önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Mesela Sevda Sarıca ve Atilla Tokatlı, Türk çeviri edebiyatının çok şey borçlu olduğu bu insanlar Gençlik Tiyatrosu'ndan yardımlarını esirgememişlerdir. Ionesco'nun
Amedee oyunu Sevda Sarıca'nın çevirisidir ve çeviriyi bize hediye etmiştir. Aramızda böyle bir güven ilişkisi vardı. Bu güven ilişkisinin ortaya çıkmasında Türkiye'nin genç insanlarla barışık olmasının rolü büyüktür. O dönemde ulusal tiyatromuzun değerlerini yakalamakla Batı tiyatrosundaki o günün değerlerini yakalamak at başı gitmiştir. Bu bir raslantı değil gerçek bir seçimdir.
Bizim dikkatimizi çeken olgu da tanışma evresinden sonra özellikle 60'lı yıllarda absürd dramanın hızla terk edilmesi.
Evet, moda gibi görünüyor. İdeolojisi kurulamadı ama kurulabilirdi. Eğer 68'de ve özellikle 70'den sonra gençliğe tırpan atılmamış olsaydı bu ideolojiyi genç insanlar kurabilirlerdi.
Fakat bizzat tiyatro çevrelerinden absürd dramanın terk edilmesi ve politik tiyatronun öne geçmeye başlaması söz konusu.
60'lı yılların ikinci yarısından itibaren bu dediğiniz doğru. Bunu mesela bizde
Ayak Bacak Fabrikası göstermiştir.
Ayak Bacak Fabrikası emperyalizme karşı üçüncü dünya ülkelerinin örgütlenmesini öğütleyen bir anlayışı içeriyordu. Bunun absürdle örtüşebileceğini söylemek güçtür. Dolayısıyla absürdün estirdiği rüzgar hızını yavaşlattı. Tiyatro yoluyla toplumu değiştirme, topluma bir şey katma, emek-sermaye ilişkisini ele alma gündeme geldi. Bunlar yapılırken ulusallık ağır basar hale gelmişti. Bu basit olarak milliyetçilik değildi. Emekçi halka hitap etmek söz konusuydu. Bu söyleme ulusalcı sosyalist söylem diyebiliriz. Enternasyonalist yaklaşımlar kuşkusuz vardı ama ulusallık ağır basıyordu. Bu tiyatroyu yapan insanlar İstanbul kentsoylu çocukların önderliğinde Anadolu'lu insanlardı. 70'de egemenlerin korkusuda buydu zaten: 'Bu adamlar boylarından büyük laflar ediyorlar. Eyvah n'olacak şimdi?'. TÖS Tiyatrosu gibi, bizim Gençlik Tiyatrosu'nun turnelerinde de engellemeler başlamıştı. Çünkü bir tehlike arz ediyorduk.
Burada yeri gelmişken, 65 sonrası oluşan yeni ortamın biraz olsun anlaşılabilmesi için Vasıftan söz etmek isterim. Vasıf Öngören Gençlik Tıyatrosu'ndan yetişmiştir. Gençlik Tiyatrosu'nun kaynakları kuruyunca Halk Oyuncuları'na katıldı. Halk Oyuncuları'nın ilk önemli oyunu
Pir Sultan Abdal’dır
. Son derece toplumcu bir oyun olmasma rağmen, son derece somut bir olayı anlatmasına rağmen, saçmalıkla hiçbir ilgisi olmamasına rağmen dramatürjisi absürd ve ajit-prop öğeler içerir ki bu da 60'lı yılların birinci yarısıyla ikinci yarısı arasmda bir etkileşimin olduğunu gösterir. Mesela o zamanlar 'Fruko' diye adlandırılan kişilerin (ki onlar toplum polisiydi) salonu basması, tarihi bir oyunu seyreden seyircileri coplaması 60’lara özgü tiyatronun
Pir Sultan Abdal oyununa taşınmasının dramaturjik ifadeleridir.
Bu oyun 70'de Tunceli'de birçok olaya neden olmuştur. O zaman Tİ-SEN diye bir tiyatro sendikamız vardı. Ben onun yönetim kurulu üyesiydim. Tunceli'de de tutuklanan arkadaşlarımızı kurtarmak için sendikanın avukatı olan Ali Yaşar adlı arkadaşımızla birlikte Tunceli'ye gittik. Ali Yaşar Tuncelili'ydi ve Kürt kökenliydi. Orada Halk Oyuncularının
Pir Sultan Abdal oyunu resmi makamlar tarafından oynatılmamıştı. Oyuncuların içinde Sivas'ta yakılan Nesimi de vardı, hayatının sonunu Devlet Tiyatrosu'nda oyuncu olarak geçirmiş Ayberk Çölok vardı, şu anda Devlet Tiyatrosu'nda oynayan Tuncer Necmioğlu vardı, oyuncu ve türkücü olan Rahmi Saltuk vardı, şu anda Devlet Tiyatrosu'nda olan Elif Türkan Atamer vardı. Ve daha birçok arkadaşımız vardı. Bu oyunu onlar oynuyorlar ve halk istediği için oynuyorlar. Sözde bu oyun halkla mülki idareyi karşı karşıya getiriyor. Mülki idare bakıyor ki halktan daha kalabalık değil, oyunun oynanmasına çaresiz izin veriyor. Oyun müthiş bir ilgi görüyor. Fakat oyun esnasında bir provakasyon oluyor, salonda silah atılıyor ve bu paniğe yol açıyor, oyun yarım kalıyor. Halk, oyunun yarım kalmasından mülki idareyi sorumlu tutuyor. 'Bu bizim kültürümüz, Pir Sultan'ı seyretmek bizim hakkımız' diyerek vilayetin önünde toplanıyorlar. Vilayetin önünde ikinci kez silah atılıyor ve orada bir insan ölüyor. Bu mülki idarenin çok işine geliyor ve bütün tiyatroyu tutukluyor. Biz Yaşar’la Tunceli’ye vardığımız zaman arkadaşlarımız tutukluydu ve işkence görüyorlardı. Mesela Nesimi'nin bıyıkları yolunmuştu, gördüğü işkence yüzünden Tuncer Necmioğlu'nun hala beli sakattır, Ayberk çok sağlam bir çocuktu, yediği dayağa rağmen hala ayakta kalabilmesi ile övünüyordu, bayan arkadaşlar çok çeşitli tehditlere maruz kalmışlardı, bunların ne tür tehditler olduğunu tahmin edebilirsiniz ama bilebildiğimiz kadarıyla yapılan tehditler sadece lafta kalmıştı. Biz Tunceli’ye vardığımızda yapabileceğimiz fazla bir şey yoktu. Halk sokaklardaydı, insanlar gergindi ama bir şey yapmadan sadece sokaklarda dolaşmakla yetiniyorlardı. Buna karşılık emniyet güçleri çift tabancalı olarak, elleri tabancalarının üstünde Clint Eastwood edasıyla dolaşıyor, bir vahşi batı tablosu çiziyorlardı. Vali ile görüşememiştik. Bize bu işin çözümlenmesini sağlayabilecek ipucunu o sırada artık can korkusuna düşmüş olan Cumhuriyet Savcısı verdi. Bizden bir tahliye dilekçesi yazmamızı aksi takdirde Tunceli de bir iç savaş çıkacağını söyledi, dilekçeyi yazdığımızda arkadaşlarımız tahliye edilecekti. Dilekçeyi yazdık ve beklemeye başladık. Bizi halk koruyordu. Halkın içinde, halkın etrafımızı sararak oluşturduğu bir çemberin içinde dolaşıyorduk Tunceli'yi. Cumhuriyet Savcısı bizden Elazığ'a gidip orada beklememizi istedi. Arkadaşlarımız tahliye olduklarında bize bildireceklerdi. Provakatif olmamak için biz bu
sözü dinledik. Sahiden de Elazığ'a geldiğimizde tahliye haberi geldi. Sonra arkadaşlarla Elazığ'da buluşup Ankara'ya döndük. Dikkat ederseniz Tunceli'de tutuklanan arkadaşlarımızı biz kurtarmadık, onları aslında can korkusuna düşmüş savcı kurtardı. Ne yapmamız gerektiğini bize o söyledi, biz de söyleneni yaptık. Ve biz gelene kadar bir tek Allah'ın kulu çıkıp bir layiha yazarak bu işin kanunsuz olduğunu ifade etmeyi akıl edememişti.
Bu olaydan sonra aynı ekip aynı oyunu İstanbul'da, Kasımpaşa sırtlarında büyük bir çay bahçesi vardı, orada oynadı. Emniyet güçleri bu oyuna engel olmak için uğraşıyorlardı ve oyun oynanırken çay bahçesi çepeçevre sarılıydı. Oyunda Frukoları' temsil eden oyuncuların girip 'N'oluyor burda' diyerek halkı coplamaya başlamasıyla polisler başka bir ekibin işi devraldığını sanıp çemberi dağıtmış ve gitmişlerdi. Şimdi, bu olayları biraz da şundan anlatıyorum: Her iki olayda da absürd bir durum söz konusudur, yazılamayan bir layiha yüzünden iç savaşın eşiğine gelen bir kent ve Frukoları oynayan oyuncuları polis ekibi sanıp kuşatmayı kaldıran gerçek polisler... Amaçlamadığınız halde yaptığınız tiyatro absürd tiyatro halini alıyordu.
Yine o döneme rastlayan ilginç bir olaydan, sokak tiyatrosundan söz etmek isterim. Burada kastettiğim Devrim İçin Hareket Tiyatrosu'dur. Bu konuda esas olarak Mehmet ile konuşmak gerekir çünkü bu tiyatronun mimarı odur. Fakat bütün Gençlik Tiyatrosu olarak onlarla dirsek temasımız vardı. Devrim İçin Hareket Tiyatrosu dünyada yeni bir olay değildi ama Türkiye için yeni bir olaydı ve estirdiği rüzgar çok önemliydi. Sokakta tiyatro yapmak, halkla doğrudan temas kurmak, halkı da oyuna katmaya çalışmak Türkiye için yeni bir olaydı. Daha sonra bu tiyatroyu TÖS benimsedi ve Türkiye'nin her yanına taşımak istedi. Ama TÖS amblemi altında yapılan yarı-profesyonel, hatta profesyonel bir hal almaya başladı. TÖS Devrim İçin Hareket Tiyatrosu'nu finanse ederken onun da TÖS’e maddi bir şeyler katabileceği beklentisi vardı. Olay başlangıçtaki naifliğini ve sıcaklığını yitirdi. Daha sonra Mehmet Ulusoy Fransa’ya gitti. Mehmet gittikten sonra işi devralan arkadaşlar biraz da günün sosyal ve politik koşulları nedeniyle yaşatamadı o olayı. Aslında bu meselenin ayrıntılarını Devrim İçin Hareket Tiyatrosu’nda yer almış arkadaşlarla konuşmak daha yararlı olur.
Siz Devrim İçin Hareket Tiyatrosu'nu seyrettiniz mi?
Pek çok oyununu seyrettim ve çok etkilendim.
Bize seyrettiğiniz oyunlardan hareketle ulaştığınız düşüncelerden söz edebilir misiniz?
O gösterilerde arkadaşlarım oyuncu ve ben seyirciydim. Ben bir oyuncu olarak gösterilere katılmamaya çalışan bir seyirciydim, çünkü asıl katılması istenen insanların, oyuncu olmayan seyircilerin, önünü kesmemeye özen göstermek gerekiyordu. Bir temadan yola çıkılıyordu. Örneğin, 6. Filo'nun Boğaz'da demirlemesinin nedenleri veya petrollerin millileştirilmesi gibi bir konu. Tiyatro'da metin dediğimiz şey bu sokak gösterilerinde bir temadan ibaretti. Biçimsel olarak Avrupa'da Ortaçağ tiyatrosunda, Commedia Dell'Arte'de, Moliere döneminde, Calderon döneminde, Goldoni döneminde de örneklerini gördüğümüz kuklalarıyla, masklarıyla, özel giyisileriyle, özel makyajlarıyla, bir grotesk tiyatro örneğidir. Devrim İçin Hareket Tiyatrosu'na konvansiyonel manada tiyatro demek bu tiyatronun işlevini görmezlikten gelmek demektir. Çünkü Türkiye gibi tutucu bir toplumda sokağı sahne yapabilmek, sokaklarda üçkağıtçıdan, zar atıcıdan, halka atıcıdan, tombalacıdan başka bir şeye rastlamamış bir halka tiyatro ile temas kurmak çok yeni ve etkileyiciydi. Bugün Avignon'da, Edinburgh'da, dünyanın o ünlü tiyatro festivallerinde bu tiyatronun örneklerine rastlamak mümkündür. Ama içerik bakımından Devrim İçin Hareket Tiyatrosu farklıdır. Bugün büyük metropollerin meydanlarında yapılan sokak tiyatrosu gösterileri daha çok marifet gösterisi niteliğindedirler. Oysa Devrim İçin Hareket Tiyatrosu bir marifet tiyatrosu değildi, bir problem tiyatrosuydu. Gençlerin inandıkları dünya görüşünü problematik olarak halka sunmalarını içeren bir tiyatroydu.
Sokak tiyatrosu gösterilerine halkın yaklaşımı nasıldı?
Çok sıcaktı. Genellikle polisler tarafından dağıtılırlardı, dayak yedikleri de olurdu.
Dilerseniz yeniden 60'lı yılların başına dönelim. Size yine o dönemde amatör tiyatro dünyasında önemli bir yer edinmiş Genç Oyuncular hakkında nasıl bir değerlendirmeye sahip olduğunuzu sormak istiyoruz.
Genç Oyuncular nitelik açısından, özellikle tiyatroya yeni bir biçim getirme açısından, Türkiye'deki klasik ve konvansiyonel tiyatroya bir tepki açısından önemliydiler. Daha çok profesyonel tiyatrolarda yapılmaya cesaret edilemeyecek işleri yapmaya çalışıyordu. Genç Oyuncular butiktiler bir çeşit, güzel ve özgün işler çıkarmaya yönelik bir butik. Bir de düzenledikleri Erdek Şenlikleri vardı ki mutlaka anılması gerekir. Taşrada tiyatro şenlikleri düzenleme açısından ilkler Gençlik Tiyatrosu ve Genç Oyuncular’dır. Erdek Şenlikleri'ni yaşatabilmek önemliydi. Genç Oyuncular sürdürmeyince biz devraldık ama biz de ancak bir iki yıl sürdürebildik. Sonra kimse sürdürmedi.
Bu dönemden öncesi vardır. Bu dönemden öncesine amatör olarak imzasını atan Cep Tiyatrosu’dur. Denilebilir ki bugünkü özel tiyatroların başlıca kaynağını Cep Tiyatrosu’ndan yetişen amatör tiyatrocular oluşturmuştur. Haldun Dormen’in uzun yıllar yöneticiliğinde süren bu çalışma Dormen Tiyatrosu'nun kuruluşundan sonra bile varlığını sürdürebilmiştir. Öyle ki bugün Duygu Sağıroğlu, Erol Keskin, Erol Günaydın, Metin Serezli, rahmetli Nisa Serezli, Altan Erbulak, İzzet Günay gibi bu dalın nice emekçileri oradan yetişti. Bu meslekte kalmayan ilginç biri de, babası tiyatrocu olduğu halde şimdi bankacı olan Hamit Belli’dir. Öyleki ben müptedi bile Cep Tiyatrosu'nun kurslarına katılma şansı bulmuştum. O kurslara genellikle artık usta olmuş kişiler yenileri izlemek için gelirlerdi. Bunlardan ısrarla gelen bir tanesi de çok iyi hatırlıyorum İzzet Günay'dı. Haldun Dormen anılarında bu tiyatrodan uzun uzun söz etmiştir.
Bu dönemde anılması gereken önemli amatör tiyatrolardan biri de eski Güzel Sanatlar Akademisi'nin tiyatrosu olan Akademi Oyuncuları'dır. Bildiğim kadarıyla Çolpan İlhan, Sadri Alışık, Nisa Serezli ve Erol Keskin Akademi Tiyatrosu kökenlidir. Bir başka önemli amatör tiyatroda Teknik Üniversite Tiyatrosu'ydu. Tuncer Necmioğlu, şimdi önemli bir ekonomist olan Oktar Türel, rahmetli Ayhan Sert bu tiyatrodan yetişmiştir.
Gençlik Tiyatrosu ile Genç Oyuncular arasında bir karşılaştırma yapabilir misiniz?
Gençlik Tiyatrosu'yla Genç Oyuncular arasındaki farkı şöyle anlatabilirim: Gençlik Tiyatrosu kurumsal, yaygın ve büyük bir gençlik grubuyla çalışmayı hedefleyen bir tiyatroydu. Genç Oyuncular ise kendi aralarında kalmayı ve ekip çalışması yapmayı tercih eden bir gruptu. Bu iki tarzdan hangisinin yeğlenmesi gerektiği bir seçim meselesidir, 'Bu daha iyidir, öbürü daha kötüdür' denemez. Biz Gençlik Tiyatrosu olarak Türkiye'yi coğrafi bölgelere göre ayırıp bir sene Doğu Anadolu, bir sene Güneydoğu Anadolu olmak üzere dolaşırdık. Genç Oyuncular ise fırsat buldukça bazan Ankara'ya giderlerdi, bazan İzmir'e giderlerdi, bazan Uluslararası Festival'e katılırlardı, bir de Erdek Şenliği'ne giderlerdi. Geleceğe dönük olarak Genç Oyuncular rafine bir çizgide yürüyorlardı. Gençlik Tiyatrosu ise yaygın bir katılımın peşindeydi.
Siz Gençlik Tiyatrosu'nda hangi yıla kadar faaliyet gösterdiniz?
Ben 1963 yılında profesyonel tiyatroya geçtim ama 1966’ya kadar Gençlik Tiyatrosu'yla ilişkilerim devam etti. 66’dan sonraki en ilginç amatör kuruluşlardan biri de LCC’dir. Şehir Tiyatrosu’nda görevine son verilen Muhsin Ertuğrul ve onunla birlikte tiyatrodan ayrılan Ayla ve Beklan Algan çiftinin girişimleri ile kurulmuştur. Genelde tiyatroya, özelde Muhsin Ertuğrul’a düşkünlüğüyle tanınan bir işadamının Türk tiyatro dünyasına armağan ettiği ilginç bir tiyatro mimarisidir söz konusu olan. Bu yapı yalnızca hareketli bir sahneden değil, aynı zamanda hareketli bir koltuklar sisteminden oluşuyordu. Bu işi de bir zamanların değerli tiyatrocusu mimar Tuncay Çavdar gerçekleştirmişti. Bu kuruluş eğitim ağırlıklı gösterilerin yapıldığı bir kuruluştu. O günün ileri tiyatro örneklerini kendine özgü eğitim anlayışıyla oluşturduğu bir ekiple sunma iddiasını taşıyordu. LCC'nin en önemli gösterisi de yine bu aileden olmak üzere Peter Weis'm
Marat-Sade''ıydı.

Ne yazık ki, bu girişim de uzun ömürlü olmadı. Sonraları aynı kuruluşun Haldun Taner’in de katılmasıyla yine Haldun Taner'in
Sersem Koca'nın Kurnaz Karısı oyununu ilk kez o salonda görüyoruz ama profesyonel bir kadroyla. Bu ekibin Bakırköy Tiyatrosu girişimini de anmadan edemeyeceğim. Yine Beklan Algan önderliğinde amatör bir ekibin kayda değer bir süre devam eden çalışmaları sonunda sundukları bir
Hamlet 70 oyunu vardır. Dekorlarını Metin Deniz'in gerçekleştirdiği bu oyun uzun süre amatör bir tiyatronun nelere kadir olduğunu tiyatroseverlere çok başarılı bir şekilde göstermiştir. Dikkat ederseniz amatörlük ve tiyatro eğitiminin içiçe yürüdüğü bu sözlerle çok açık ortaya çıkıyor. Türkiye'de konservaruar sayısının yetersizliğinden mi, yoksa konservatuarların yetersizliğinden mi, bilmiyorum ama tiyatro eğitimi bu dönemde ağırlıklı olarak amatör tiyatroların ve bazı profesyonel tiyatroların sırtına yüklenmişti. Profesyonel tiyatrolar kimi zaman kendi ekiplerine, kendi tiyatro anlayışlarına uygun yeni elemanlar katmak için ama itiraf etmek gerekirse belki de ucuz eleman kaynağı yaratmak için ciddi sayılabilecek nitelikte kurslar açmıştı. Hayırla anılacak başlıcaları arasında Haldun Dormen Tiyatrosu kursları, Kenter Tiyatrosu kursları, Ulvi Uraz Tiyatrosu kursları ve Dostlar Tiyatrosunu kolayca sıralayabiliriz. Dostlar Tiyatrosunun söz konusu kursları seyirci yetiştirme kurslarıyla da takviye edildi. Bu kurslarda bugün çeşitli yüksek öğrenim kurumlarında bile temininde güçlük çekilen elemanlar fasilesinden öğretim üyeleri vardı. Profesör Çetin Özek'ten, Profesör Afife Batur'a kadar, yani hukuktan mimarlık tarihine kadar uzanan geniş bir skalaydı bu.
Sizin profesyonel tiyatroya geçişiniz nasıl oldu?
Benim profesyonelliğimin ilk yılları amatörlüğümün son yılları ile örtüşür. Beni profesyonel tiyatrocu yapan kişi o sıralar yeni profesyonel olmuş bir arkadaşım, Tuncel Kurtiz'dir. İstanbul Erkek Lisesi'nin son günlerindeydim artık, okul kapanacak, beni okulun yüksek demir parmaklıklarından aşırttı ve Gülriz'le Engin'in önüne attı. Engin Cezzar-Gülriz Sururi topluluğu yeni kurulmuş ve Rus yazarı Leonid Andreyev'in
Aklın Oyunu adlı oyununda küçük bir rol var, işte o rol için Gülriz'le Engin'in önüne atıldım. Arenada kaplanların önüne atılan bir Hristiyan gibiydim. Arenada elime bir tekst verdiler ve okuttular. Ben bir yandan okuyordum, çekiniyordum herhalde, bir yandan da Gülriz'le Engin'e bakıyordum. Gülriz'le Engin'in şöyle bir kafa eğmelerini gördüm birbirlerine, olumlu mu olumsuz mu pek anlayamadım ama içim bir rahatladı yine de. Böylece orada profesyonel tiyatroya başladım. İlk eleştirimi de sonra çok iyi dost olduğum Ülkü Tamer yazdı. YÖN dergisi çıkıyordu o zaman, o derginin tiyatro sayfasına Ülkü, küçücük bir rolünün olmasına rağmen Cüneyt Türel de göze girdi gibi bir deyimle olumlu bir eleştiri yazdı. Ülkü Tamer de eski Gençlik Tiyatrolu olduğu için belki de bana bir iltimas yapmıştı. Böylece ilk oyununda olumlu bir eleştiri alarak başladım profesyonel tiyatroya, hem de YÖN dergisinde.
Gülriz Sururi-Engin Cezzar topluluğunda iki yıl profesyonel tiyatrocu olarak çalıştım. Aynı dönemde Gençlik Tiyatrosu'nda Sermet Çağan'ın
Ayak Bacak Fabrikası'nı hazırladım. Tesadüf bu ya, Sermet Çağan -kötü anlamda söylemiyorum- oyununu pazarlamaya çalışıyordu. Oyunu Asaf Çiyiltepe ve Güner Sümer -o zaman ağabeylerimdi benim- okumuş, benğenmemişlerdi. Ben de okuduğumda çok beğenmiştim oyunu. Hatta oyunu niçin beğenmediklerini bana anlatsınlar diye onlara başvurmuştum. Oyunu anlama konusunda eksiklerimin neler olduğunu öğrenmek için başvurmuştum onlara. Onlarla konuştuğumda oyunu tam anlamıyla okumadıklarını anladım ve bu Sermet Çağan'a yapılan bir hakaretmiş gibi geldi bana. Sermet ağabeyden rica ettim ve ona dedim ki 'Ver ben bu oyunu Gençlik Tiyatrosu'nda yapayım.', yeni profesyonel olmama rağmen Gençlik Tiyatrosu'nun bir anlamda yöneticisiydim. O da bunda sakınca görmedi ve Gençlik Tiyatrosu'nda bu oyunu yaptık.
Ayak Bacak Fabrikası'nı Gençlik Tiyatrosu'nun mekanında, Karamürsel ve Erdek gibi yerlerde oynadıktan sonra Almanya'ya Erlangen'e götürdük. Oyun Erlangen'de birinci oldu. Erlangen'deki festival komitesi bizim Türkiye'de yaptığımız gibi, Almanca 'disküzyon' dedikleri bir tartışma günü düzenlerdi. Bu tartışmaya katılan ekipler oynanan her oyunun ıcığını cıcığını çıkartırlardı. Bizim oyunun tartışmasını yönlendiren kişi yakın zamana kadar Berliner Ensemble'nin başında bulunmuş olan Manfred Wekwerth'di. Jüri başkanı olan Wekwerth ağırlığını koydu ve
Ayak Bacak Fabrikası birinci oldu. Belki bu, azgelişmiş olan bir ülkenin çocuklarına yapılan bir iltimastı, belki oyunun Wekwerth'in tiyatro anlayışına yakın olması etkili olmuştu.
Ayak Bacak Fabrikası göstermeci bir oyundu. Mesela oyunda film gösteriliyordu. Rahmetli Mengü Yeğin kameramanlık yapmış ve yaklaşık yirmi gün şimdi kömürleriyle ünlü Ağaçlı'da açlık ve kıtlık sahneleri çekmiştik. Bundan başka projeksiyon perdesine oyunun episodlarını yansıtıyorduk. Oyun oniki episoddan oluşuyordu ve her episod başlığı Almanca, Fransızca, Türkçe ve ingilizce dillerinde projeksiyon perdesine yansıtılıyordu. Kabaca Brehtyen tarzda diyebileceğimiz oyun üslubu Wekwerh'in hoşuna gitmiş olmalı ki bizim birinci olmamız için elinden geleni yaptı. Türkiye'ye dönüp kendi festivalimizde oynadığımızda oyun büyük bir sükse yaptı ve epeyce kutlama aldı. O ekipte yer alanlardan biri artık ne yazık ki tiyatro yapmayan Rana Cabbar ile şimdi ünlü bir tıp adamı olan Profesör Üstün Korugan'la birlikte Savaş Yurttaş'ı da anmak isterim. İşte o yıldan sonra Asaf Çiyiltepe'nin başında bulunduğu, Güner Sümer'in onun yardımcılığını yaptığı Ankara Sanat Tiyatrosu
Ayak Bacak Fabrikası'nı oynayarak büyük başarı kazandı ve oynadığı o oyunla, estirdiği o rüzgarla Ankara Sanat Tiyatrosu da Ankara Sanat Tiyatrosu oldu. Oyunu Güner Sümer sahneye koymuştu. Kimbilir belki de rahmetli Asaf Çiyiltepe ilk yargısından dönmemek için oyunu kendisi sahneye koymamıştı.
Profesyonel tiyatro yaşantınız nasıl devam etti?
Bir yıl kadar Lale Oraloğlu Tiyatrosu'nda çalıştım. Fakat daha önce Karaca 6'da
General Çöpçatan maceram var. Münir Özkul patronla anlaşamadığından bir ekip kurup Karaca 6'dan ayrılmıştı. Münir Ağabey'in ayrılması nedeniyle oyun oynanamayacaktı. Geçici olarak beni transfer ettiler ve ben orada Romanof rolünde ilk profesyonel başarımı kazandım. Peter Ustinov'un bu ünlü oyununun asıl adı
Romanof ile Juliette'dir
. Türkçe
General Çöpçatan diye oynandı. Daha sonra Gülriz'le Engin'in tiyatrosuna dönemedim, çünkü o sırada onlar
Keşanlı Ali'ninhazırlıklarına başlamışlardı. Ben hem
General Çöpçatan'daoynayıp hem
Keşanlı Ali'deçalışamazdım. O dönemde Lale Oraloğlu beni Bernard Shaw'un
Pygmalion kadrosuna kattı. Lale Oraloğlu Tiyatrosu'nda bir sene boyunca
Pygmalion ve Sartre'ın
Altona Mahpuslarında oynadıktan sonra birden tiyatrodaki yerimin ticari tiyatro olmadığına karar verdim. O sırada Muhsin Ertuğrul Zeytinburnu Tiyatrosu'nu kurma hazırlıkları içindeydi ve İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun kronik derdi olan belediyeyle sürtüşme halindeydi. Muhsin Ertuğrul'un yanına gittiğimde beni tanıdığını ifade ederek onurlandırdıktan sonra 'Seni tiyatro kadrosuna alamam ama bağımsız bir kuruluş olarak Zeytinburnu Tiyatrosu var, orada çalışmak ister misin?' dedi. Ben zaten bunun için ona geldiğimi söylediğimde çok memnun oldu. Fakat Zeytinburnu Tiyatrosu kurulamadı