değişen yaşam şekilleri ile, yitirilen değerler ile birlikte oluşan eksikliklerden faydalanmaya çalışan markalarımız farkında olmadan ve istemeyerek(!) yaralayıcı ve yakıcı sonuçlar doğuruyor..
kent adlı markamız da bu sonucları bize yaşatan nadide firmalarımızdan birisi..
hatırlarsanız ilk reklam 2000 yılında başladı.yaşlı bir çift bayram gününü evinde çocuklarının gelmesini bekliyordu..yaşlı çiftin hüzünlü bekleyişi,sosyal ve psikolojik acıdan ele alındı.sonuc olarak kimse gelmedi ve "napıyosunuz orda burda gezceğinize büyüklerinizi yaşlılarınızı ziyaret etsenize"mesajı ve kocaman kent logosu ile sona erdi.tabi bu görünen kısmı.birde bunun alt metni var.eminim ki çoğumuz bu reklamlardan sonra dedelerimizden ninelerimizden bi araba sitem yemişizdir
2002 yılında kent ilgi artışını görünce yine yaşlı çifti secti.cünkü güzel bir duygu sömürüsü oluşmuştu.ve satış grafiği tavan yapmıştı.bu seferde mısır carşısından alışveriş yapan bir yaşlı çift,vücüt fonksiyonlarının eksikliğine rağmen sokaklara cıkmış tabana kuvvet şeker çikolata almış mendil almış ve evlerine giderken sizin için bu kadar uğraşan başka birileri var mı dışsesi ile son bulmuştu.satışlar yine tavan her evde bir kent şekerleme..
2003 yılında seri devam etti.bu sefer hedef kimsesiz cocuklar,ve iki farklı sosyal gelire mensup boyacı cocuk ve varlıklı kız.varlıklı kızın boyacı cocukla kent şekerini paylaşması ile noktalanıyordu seri..temel aldıgı konular ve konuların işleyiş biçiminde de görüldüğü gibi tüketiciye tamamen duygusal bir ilişki kurması söz konusudur.başlangıc gelişme ve sonuc ile reklamın sonundaki verilen mesaja dikkat cekilmektedir..tam bir pazarlama ve hedef kitleyi can evinden vurma yöntemi. ve bana göre madalyonun öteki yüzü burda görünmeye başlıyor.kent firması bu reklamları hazırlarken yaşlı insanlarımızın yaşadığı psikolojik çöküntüyü acaba hiç düşündü mü? Kayseri
Huzurevi Müdürü Mehmet Ali Karcıoğlu, bu reklam filminin işlerini çok zorlaştırdığını söylüyor. Çünkü, bu reklamı izleyen huzurevindeki yaşlılar sürekli ağlıyorlarmış. Reklamdan huzurevi sakinlerinin çok etkilendiğini anlatan Karcıoğlu, şunları söylüyor:
Hepsi alt üst oluyorlar
"Bayram öncesi yakınlarının gelmeyeceğini düşünen yaşlılar, huzursuz olur, hastalanırlar. Bu nedenle günler önce psikolojik destek için çalışma yaparız. Ancak, bu bayram Kent şekerlerinin reklam filmi işimizi hayli zorlaştırdı. Biz yaşlıları hazırlamaya çalışırken, reklam filmi bütün motivasyonu alt üst ediyor."Buradan 11 çocuğu olduğu halde sadece cenaze günü birkaç çocuğu gelen ya da cenazesini almaya bile gelmeyen çok sayıda yaşlımız oldu. Onlar, bu reklamla ölüm günü ne olacaklarını sorguluyorlar. 'Benim cenazem de mi ortada kalacak' diye düşünüyorlar." sizce de haksız mı?
boyacı cocuk ile varlıklı kız reklamında, boyacı cocuk bayram gunu bile harclıgını kazanmak için calışıyor,esmer cocuk beyaz gömlek giydirilerek,çalışıyor ve daha iyi gelire sahip kucuk kız ise yanına ugrayıp şeker veriyor.aradaki sınıf ayrımıda hafiften vurgulanıyor.ve kent bu sosyal dengesizliği kendi reklamlarında satış grafiğini yükseltmek için kullanıyor.bu reklamlardan sonra her bayram kent ürünleri tavan yapmaya devam etti.
firmalar herzaman urun tanıtımı yapmazlar.yerleşmiş firmalar imajı koruma reklamı yaparlar belli bir süre sonra coca cola gibi..Reklam sektörünün asli işlevinin 'tüketici üretmek' olduğu gerçeği hatırda tutulmalı.
nitekim firma yetkililerinden alınan bir itiraf herşeyi özetliyor:"Şekerleme satışlarının düştüğü açıktı. Araştırmamız en çok şeker satışı beklenen bayramlarda dahi satışların yükselmediğini gösteriyordu. Çünkü 'hedef kitle' evinden uzakta, tatil yerlerinde geçirmekteydi bayramı. Onları yeniden evlerine döndürecek bir yol bulmak zorundaydık." 'Yol'un vicdanlardan geçirildiği açık! Anababa özlemi çeken kimsesiz kız çocuğu temasında da benzer bir 'yordam'la hareket edilmiş olması kuvvetle muhtemel.
Yani şekerin, çikolatanın en büyük alıcısı 'çocuklar'. Bu durumda 'tüketici' olma ihtimali en düşük kesim de 'çocuksuzlar'. Onlara şeker ve çikolata satmak için, onları çocuklarla buluşturmanın yolu aranmış sanırım..."reklamcılara göre,reklamlar yanlızca metayı bir anlamda ilişkilendirilecek etkili resimler ve sözler bulmakla kalmamalı,aynı zamanda kültürel sorunlar ve öğeler üzerinde de durulmalı ve kullanılmalıdır"peki böyle bir zihniyetten nasıl toplumsal sorunlara yönelik saf bir reklam bekleyebiliriz?biz bu reklamları izleyerek duygu seline boğulurken kent kasasını para ile doldurmaya devam etti.
bizim için değerli olan şeyler,örf adetler sosyal sorumluluk adı altında kullanılmaya devam etmekte,miilet olarak duygusal yapımızdan faydalanıp insanlarımızı psikolojik olarak baskı altında tutmaya devam etmektedir.marka kültür ilişkisi kurulmakta,her bayram kent şekerlemeleri ile ziyaretlere gitme süreci başlamıştır.ve bu reklamlar hiçbir zaman sorunlara inmeye çalışmaz aynı sorunlar yine devam eder.psikolojik olarak sömürülen yine biz oluruz.boyacı cocuk calışmaya devam eder itilip kakılır,ezilir,huzur evlerinde ziyaretci sayısı yılda 1 kez olur,kimsesiz cocuk yine kimsesiz kalır ve o reklamı görerek ağlar günlerce ve yıllarca bunun ezikliğini hisseder her reklamı gördüğünde..biz ise kent in güzel(!)reklamlarını hafızamıza kazıyarak tatmin oluruz.! umarım kent patronları,yöneticileri reklamccıları ve yönetmen sinan cetin de bunları düşünmüştür..!!
kapitalizm dalgasının en büyük kozlarından biri olan duygu sömürüsü tüm dünyada büyük bir hızla devam ediyor.dil din ırk gözetmeksizin.ve insani değerleri acımadan yok ederek kendi cıkarlarını koruma politikasına ilişkin düşündürücü bir fıkra ile bitirmek istiorum: Wilson adında birinin bir çivi fabrikası vardır ve reklama ihtiyacı vardır. pazarlamacı arkadaşı ile konuşurken arkadaşı "wilson çivileri" diye bir reklam ayarlayabileceğini ifade eder.
" bana bir hafta ver" der arkadaşı, "sana bir kasetle döneceğim"
bir hafta sonra pazarlama uzmanı wilsonu görmeye gelir. kaseti videoya koyar ve çalıştırır. romalı bir asker isa'yı çarmıha çivilemekle meşgul; yüzünü kameraya çevirir ve
"wilson çivileri kullanın, onlar herşeyi taşır" der.
wilson çılgına döner ve bağırır "senin problemin ne? bunu asla tv'de göstermezler, sana ikinci bir şans veriyorum, ama kesinlikle romalıların isa'yı çarmıha germesi gibi şeyler istemiyorum."
ikinci hafta pazarlamacı elinde başka bir kasetle gelir. yine kaseti videoya koyar ve çalıştırır. bu sefer kamera roma'nın dışından merkeze doğru yakınlaşır ve çarmıha asılmış isa'nın önünde durur. romalı bir asker yukarı bakar ve "wilson çivileri, herşeyi taşır."der. wilson kendini tutar bu sefer. "sen beni anlamıyorsun, çarmıhta bir isa istemiyorum. sana son bir şans veriyorum, bir hafta içinde yayınlanabilecek bir reklamla gelmeni istiyorum."
bir hafta daha geçer. wilson sabırsızlıkla beklemektedir. pazarlama uzmanı yeni kasetiyle gelir. saçları uzamış bir adam nefes nefese koşmaktadır. bir düzine romalı asker de peşinden kovalamaktadır. tepenin başına gelirler ve askerlerden biri kameralardan birine döner: "keşke wilson çivileri kullansaydık."
ne acı