Üyelik tarihi: 02 2007 Nerden: İstanbul
Mesajlar: 1.427
| Altın Portakal Festivali'ne Gölge Düştü
Enteresan bir ülkede yaşıyoruz. Sizi Ümit Ünal'ın Altın Portakal Festivali gizli ön jürisi hakkında henüz yayınlanmamış, basıldığında sinema camiasında kafaları epey karıştıracak yazısı ile başbaşa bırakıyorum, yorum sizin: BABİL PİYANGOSU Ümit Ünal
44. Altın Portakal, bu ülkede bin bir zorlukla film yapanlara, Türk Sinemasına, hakarete varan bir haksızlık etti. Belki hikayedeki Babil halkı gibi, gizli/açık iktidara hayır diyemeyen Türk Sineması da bu hakareti hak etmiştir.
Borges, ünlü "Babil Piyangosu" hikayesinde, Babil'de masum bir piyango şirketi olarak kurulan bir örgütü anlatır. Babil halkı, ödüllerin yanında önerilen küçük bir cezayı çok cazip bulur. Piyango şirketi, giderek ödüllerin yanında ciddi cezalar da vermeye başlar. Zamanla ölüm, yaşam, başarı, aşk dahil herşeyi kontrol eden gizli bir yeraltı gücü haline gelir. Kim olduklarını, hatta var olup olmadıklarını kimse bilmez.
Ülkemizde de küçük çapta bir Babil Piyangosu var. Türk sinemasına bir ceza verdiler, ben de gururum ve adalet duygum gereği buna şiddetle itiraz ettim. Ben kim oluyorum?
Senaryo yazarı ve yönetmenim. 21 yıl önce ilk senaryom Teyzem'in çekilişinden beri, sinemanın bir çok ustasıyla çalıştım, sekiz uzun metrajlı film yazdım.
Film çekmeye kalkınca bir baktım, kendim için yazdıklarım yapımcıların ilgisini çekmiyor: Ben de ilk filmimi çok kısıtlı bir bütçeye göre tasarladım, arkadaşların ve çalışanların gönüllü katkısıyla çektim: 9, 2002'de tüm eleştirmenlerin yılsonu listelerinde ilk üçe girdi (Atilla Dorsay'ın listesi hariç), girdiği bütün festivallerden ödüller aldı, o yılın yabancı film Oscar'ı için Türkiye'nin adayı oldu.
2004'te büyük bütçeli bir senaryomu dört farklı yönetmenle birlikte yönettim: Anlat İstanbul da Türkiye'de katıldığı her festivalden, yurtdışında Bangkok ve Roma'dan ödüllerle döndü.
Sonra, iki farklı filme yapımcılardan para bulamayınca, yine 9 gibi "bütçesiz" bir film tasarladım. Tümüyle tek mekanda geçen, dört oyuncunun rol aldığı ARA, yine çalışanların gönüllü katılımıyla çekildi. Arada kaynamak ARA, başvurduğum 44. Altın Portakal Film Yarışması'nda kimlikleri, kaç kişi oldukları, kriterleri ve gerekçeleri gizli tutulan bir "gizli ön jüri" tarafından elendi, yarışmaya alınmadı. Benimle birlikte başvuran 30 küsur filmin 20 kadarının da elendiğini öğrendim. (Sayılar belirsiz çünkü resmen açıklanmadı.)
Başvuru sırasında, festivalin düzenleyicisi Türsak'ta bana bir tür ön elemeden bahsedilmişti. Ama bu ancak, filmlerin yarışma standartlarına göre teknik manada değerlendirildiği, rutin bir ön eleme olabilirdi. Sanatsal bir eleme yapacak bir ön jürinin varlığını bilemezdim.
Hele bu jürinin "Babil Piyangosu"ndakine benzer, isimleri tamamen gizli tutulan bir topluluk olduğunu hayal bile edemezdim. Türsak, sözde "spekülasyonlara yer vermemek" için gizli bir ön jüri oluşturmuş. Bunlar kimdir, kaç kişidir kimse bilmiyor. Hatta ön jüridekiler birbirlerini de tanımıyor. Ünlem. Soru işareti. Biraz sağduyu! Normal bir ülkede, gizli jüri diye bir yöntem olabilir mi? Diyelim seçim yapılıyor, oy veriyorsunuz, ama sizden başka kaç seçmen var, nerelerde oy kullanmışlar, sandıklar nasıl açılmış, bilinmiyor. Birilerinin kazandığı açıklanıyor ama bunun haricinde tüm sonuçlar gizli. Bu ancak, o sırada iktidar kimse onun işine yarayacak bir seçimdir.
Festivale 30 civarında film, birer adet DVD kopya vererek başvurdu. Peki bu filmler nasıl çoğaltıldı? Birbirini bile tanımayan gizli ön jüri üyeleri, hepsini nasıl izleyip oy verdiler? Bu oylar nasıl sayıldı? En başta, kim bu insanlar? Cevap yok!
Gizli ön jüriden sadece Atilla Dorsay açıklandı. TV'de itirazlarımı "saldırı" olarak niteleyen Dorsay, beni kuralları bildiği halde, filmi beğenilmediği için mızıkçılık yapan kaprisli sanatçı konumuna itmeye çalıştı. "Bu dünyanın her yerinde böyle, Cannes'da da ön eleme yapılıyor, kimler kimler eleniyor, Ümit de sorup öğrenseydi" dedi.
Antalya-Cannes benzemezliğini geçelim, herkes istediğine imrenmekte serbest. Ama bir gizli jüri kumpasını bilmek zorunda değilim. Çünkü Dorsay'ın da bal gibi bildiği üzere, bu işler dünyanın her yerinde böyle olmaz. Bir örnek:
Geçen sene Dubai film festivalinin ön jürisine davet edildim. Benimle birlikte İngiliz, Mısırlı, Tunuslu, Alman vs jüri üyelerinin adları basvurular öncesinde açıklandı. 2006 Ekim'inde, on gün boyunca Dubai'de bir otelde ağırlandık ve başvuran 32 filmi, eşit koşullarda izledik. Filmler hakkında konuşmak, yarıda bırakıp çıkmak yasaktı. Kararlar sadece jürinin bulunduğu, dış müdaheleye kapalı bir toplantıda hep birlikte tartışarak, hiç bir şüpheye yer bırakmayacak açıklıkla alındı, tutanaklar imzalandı.
Diğer bir çok festivalde de adları, eğilimleri bilinen "artistik direktör"ler, küratörler bu ön elemeyi yapar. Kime başvurduğunuzu bilir, olumsuz cevaba kızamazsınız. Şüpheli eleme
Oysa Antalya için "gizli ön jüri" tarafından yapılan ön eleme, "Babil Piyangosu" kadar fantastik, her tür suistimale, dış müdaheleye açık, şüpheli bir durum. Bu ülkede sinema yapan hiç kimse, bunu içine sindirmemeli.
Elenen filmleri bir ikisi hariç bilmiyorum. ARA'nın ön elemeyi geçen filmlerden daha iyi olduğunu da iddia etmiyorum. ARA küçük olduğunu saklamayan ancak söylediği aykırı şeyler ve üslubuyla iddialı bir film. Diğer filmlerim gibi çok sevenler de olacak, izlemeye dayanamayanlar da. Yarışmaya girseydi ve asıl jüriden tek bir ödül bile almasaydı, itirazım olamazdı. Çünkü filmi, o jüriyi kabul ederek yolladım.
Ama şunu sineye çekmeme imkan yok: Atilla Dorsay dışında kim olduklarını bilinmeyen, sureti belirsiz gizli jürinin sinema zevki asıl jürinin önüne geçti. Genco Erkal, Zeki Demirkubuz, Cem Yılmaz, Hale Soygazi, Nida Karabol, Ugur İçbak, Mahinur Ergun, Mehmet Açar gibi insanlardan kurulu asıl jüriden daha önemli hale geldi. Asıl jüri, Dorsay ve benzerlerinin çizdiği sınırlar içinden bir seçim yapmak zorunda kaldı. Kim bunlar?
Ben filmimi bu asıl jüriye yolladım. Arada, karanlıkta, o ana kadar orada olduklarını bilmediğim birileri filmimi el çabukluğu marifet kaybettiler ve adrese ulaşmasını engellediler. 20 küsur başka film de bu süreçte kaybedildi.
Gizli jüri gibi ancak diktatörlüklerde rastlanacak bir saçmalığa, kılıfına uydurulmuş bir oldu bittiye, kimsenin sesi çıkmadı. "Reklam yapıyor" suçlamalarını, mahallenin delisi olmayı göze alıp ortalıkta bağırdım ama sonuç: Tıpp! Sessizlik:
Şu ana kadar, bir ikisi hariç elenen diğer filmlerin yönetmenlerinden ses çıkmadı. Meslek birliklerinden ses çıkmadı. Elemeyi geçen filmlerin yaratıcılarından "geçmiş olsun" dışında ses çıkmadı Anlıyorum tabii, 300 bin YTL ödül, kariyer, köprü, ayı, dayı, fincancı katırları vs. Peki gurur, dürüstlük, hakkaniyet, vb? Bu gidişe dur diyebilecek tek yetkili, asıl jüri de sustu. En azından "gizli jüri"yi yok sayıp tüm filmleri görmek, kendi değerlendirmelerini yapmak isterler diye umuyordum. Onlara bir "açık mektup" bile yazdım. Ama: Tıpp!
Festivalden 8 gün önce yazıyorum. Bundan sonra neler olacağını, sonuçları kestiremiyorum. Belki bir mucize olur, birileri konuşur.
Bazen içimden makul olmaya çalışan bir ses, herşeyin komplo olmayabileceğini, belki de bütün sefaletin "Babil Piyangosu"ndaki gibi, şans ya da kahpe kaderin eseri olduğunu söylüyor.
Yine de 44. Altın Portakal, bu ülkede bin bir zorlukla film yapanlara, Türk Sinemasına, hakarete varan bir haksızlık etti. Belki hikayedeki Babil halkı gibi, gizli/açık iktidara hayır diyemeyen Türk Sineması da bu hakareti hak etmiştir.
Bütün bu süreçte yer alanları, gizli jüri gibi bir saçmalığı icad edenleri, içlerine sindirenleri, sessiz kalanları, gülümseyerek ödül alıp-verecekleri şimdiden kutlarım. Ben en temelde hayatta gördüğüm haksızlıklara dayanamadığım için yazdım, sinemacı oldum. Sinemanın o haksızlıkların bizzat yuvası olabileceğini bilmiyordum.
__________________ Even Beethoven had his critics. Name three of them. |