JUKEBOX | CHAT | GNOXIS MESSENGER



Geri git   Gnoxis.com > Kültür - Sanat > Edebiyat > Not Defteri

Cevapla
 
Seçenekler Arama
Alt 16-07-2008, 23:25   #1
 
serenadaschizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 11 2007
Mesajlar: 3.193
Karma gücü: 117 serenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond repute
Yılmaz Odabaşı ; Alıntı Yazılar






Sevginin Herkesden Şikayeti Var !

Anahtar sözcük: Sevgi...
Artık bütün albenisini yitirmiş, bayağılaşmış ve aşınmış bir sözcük: Sevgi...
Her yerde aynı bıktırıcı sözcük yineleniyor; her yerde o sevgi mağdurları, sevgi kırgınları, sevgi yorgunları ve o mağduriyetlerin, kırgınlıkların, yorgunlukların enkazından beslenen sevgi tüccarları, sevgi ihraççıları!
Sevgisiz hayatların sahtekâr sevgileri, her gün -sevgi adına- yeni bir mevziyi daha yağmalıyorlar... Sevgi adına ıslah ediyorlar, sevgi adına ifşa ediyorlar…
“Öteki”lerin farklılıklarını da “toplum sevgisi” adına, “ahlâk” adına rötuşlayıp, toplumdaki inanç farklılıklarını homojenleştiriyorlar.
Bu toplumun sevgiye dair fütûrsuz cesareti, benimse korkularım şimdi... Artık her rezilliğin üstünü sevgiden söz ederek örtüyorlar. Artık her kötülüğün ibresinde sevgiyi de vurgulayan bir yan var...
Yıllar önce izlediğim “14 Numara” adlı filmin finalinde, aktristin âşığını bıçaklayan psikomanyak, elindeki kanlı bıçakla genelev sokağında bağırıyordu:
“Seviyoruz laaannn!”
Hâlâ bu toplumun patolojik sevgileri, bu ülkenin varoşlarından bulvarlarına bir olağan merasim gibi hep aynı uğultuyla yankılanıyor sanki:
“Seviyoruuuuz laaan!”
Anahtar sözcük: Sevgi...
Siyasal İslam, “Allah sevgisi” adına Sıvas’ta çakılan kibriti bile meşru sayabiliyor:
“İslam’a göre yaşanamıyorsa, İslam’a göre ölür ya da öldürürsünüz(!)”
Bankalar müşterilerini, radyo DJ’leri dinleyicilerini, TV spiker ve prodüktörleri izleyicilerini -yüzlerini hiç görmeseler de- çok seviyorlar(!)
Derin devlet, vatandaş seviyor... Öyle sevgiler var ki, “ıslah” etmek için “infaz” edecek kadar (!) Bazı babalar evlatlarını, komutanlar eratlarını, üstler astlarını; özetle her erk kulunu seviyor: Evire çevire, döve söve...
Bir yerleri rastgele, içindeki “biz”leri ayırt etmeden bombalayanlar, bir “dava sevgisi” kararlılığını mazaret olarak iliştiriyorlar zalim eylemlerine...
Gazetelerde sık sık sevgi cinayetleri... Fail: “Aşkım için yaptım, sevgim için” deyince, maktul olmak adeta bir hak oluyor; katil masum oluyor(!)
“Eşkıya” adlı filmde, arkadaşını jandarmaya ihbar edip sevdiğini alan Berfo, “Ne yaptımsa aşkım için yaptım” deyince, izleyicinin kolu kanadı kırılıyor; “hain adam” imgesi, anestezik etkisi olan bu cümleyle altüst oluyor...
Cinayetle sonuçlanan bazı evliliklerde fail, “sevişerek evlenmiştik,” diye söze giriyor.
Adliye koridorlarında boşanma adayı çiftler, “Biz eskiden birbirimizi çok severdik,” diye söze başlayıp, şimdiyse sevgisizliğini nasıl savunuyorlar.
Taraftarlar, takım sevgileriyle silahlanıp yollara dökülüyorlar...


Anahtar sözcük: Sevgi...
Alkolü seviyorlar; cinnetleri malûm.
Otomobilleri seviyorlar; katliamları malûm.
Vatanı seviyorlar; infazları malûm.
Parayı seviyorlar; “Para için neleri yapıyorlar?” diye sorarak sürdürürsek, bu yazı hiç bitmez. Bu yüzden, “Para için neleri yapmıyorlar?” gibi yanıtsız kalacak bir soruyu yeğleyelim.
Doğayı seviyorlar; çevre yağmacılığı irkiltici boyutlarda. Dünyamızda iklim dengeleri değişiyor, buzullar eriyor, erozyon sürüyor, ozon tabakası mağdur... Ormanları seviyorlar; pikniklere gidiyor, yakıp dönüyorlar.
Çocukları seviyorlar; çalıştırıyor, satıyor, iğfal ediyor ya da sakatlıyorlar...
Hayvanları seviyorlar; gezegenimizde birçok hayvanın nesli tükenmek üzere. İnsanlığın gereksinimleri için her gün dünyada milyonlarca hayvan boğazlanıyor. Etini yiyemediklerinin sütünü içiyor, sütünü içemediklerinin yumurtasını yiyor, hiçbir işlerine yaramayanların ise ya derilerini yüzüyor ya da kafeslere kapatıyorlar. Karada, denizde, havada ne bulurlarsa hırsla, hınçla avlıyorlar.Bazı hayvanları da ehlileştirerek onları doğalarına yabancılaştırılıyorlar; artık papağanlar uçmaz, köpekler havlamaz, kanaryalar ötmez oluyorlar. İnsanın insanlıktan çıktığı yetmezmiş gibi, hayvanları da hayvanlıktan çıkarmayı bir maharet sayıyorlar.
Ölüleri seviyorlar; körler öldüklerinde “badem gözlü” oluyorlar... Ölülerin ardından mevlüt okutuyor, helva dağıtıyorlar...
Kadınları seviyorlar. Başlıkla ya da fuhuşla onları bir biçimde satıyorlar. Kadın etinden bir sektör yaratıyorlar. Bazı “manken” ******ların bir geceliğine binlerce dolar ödüyorlar; fakat sevgi, sevgi onların dünyasında beş para etmiyor. Kimi “delikanlı”lar fuhuş sektöründe “pezevenk”, kimi patron, kimileri “sermaye” oluyorlar.
Bir “cinsel obje”ye indirgenen kadın imgesi, dudakları, göğüsleri, kalçalarıyla reklam, tekstil, hatta otomotiv sektörünün ve medyanın yegâne materyali artık... Kadın eti, cinsel açlıkların da istismarıyla sistemin teminatlarından biri oluyor giderek...
Her kentte, mahallede, sokakta aşkı, zarafeti, mutluluğu hiç tatmamış nice kadın, “godu mu oturtan” adamlar tarafından sevgisizliğin kalplerini kemiren kıskacında intihar boğuntularına terk ediliyorlar...
Analar, yüzlerinde bir çağın matemiyle kayıp evlatlarını soruyorlar.
Hepimizi bir ana doğurdu ve hepimiz mutlaka bir kadını çok sevdik; ama kadınlar, büyük aşklarında da, yaşam ve ekmek kavgalarında da, o çaresiz ve anaç acılarında da –büyük oranıyla- erkek zulmünün saçaklarından kurtulamıyorlar.
Çünkü her kötülüğün ibresinde sevgiyi de vurgulayan bir yan var...


Anahtar sözcük: Sevgi...
Sevgi, artık bir istila mazereti...
Ne çok sevgisiz sevgi; artık sevgisiz sevgi... İncil’den bir cümleyle, “Bizim sevgimiz ve bütün insanlığın sevgileri...”
Her şeye panzehir sevgiler, kurutulmuş sevgiler, satılık sevgiler... Adı çok telaffuz edilen, ama kendisi pek ortalarda görünmeyen sevgi:
“Bizim sevgimiz ve bütün insanlığın sevgileri.”
Bu “büyük sevgi”lerin pervasız basıncı, geride yaralı kalpler, parçalanmış hayatlar, mağlup insanlar bırakarak ilerliyor; sarsarak, artarak, kırıp dökerek, yok ederek; bayraklarını, inançlarını, uyruklarını ve tüm farklılıklarını birbirlerinin gözüne sokarak seviyorlar.
Seviyorlar! Amansız, acımasız seviyorlar! Sevdiler mi “Allahına kadar” seviyorlar; ölesiye ve öldüresiye...
Tekil, öznel, hakiki sevgilere aşina değiller; bu yüzden sevgilerini hep birlikte, adeta bir toplumsal histeriye dönüştürerek bağıra çağıra duyuruyorlar. Hırsla, hınçla ölüm kokan sevgilerini haykırıyorlar:
“............... mezar olacak!”
Bazen sevgilerine merhametsiz bedduâlar iliştiriyorlar:
“Seni sevmeyen ölsün!”
Yetmiyor, faşizanlaştırıyorlar:
“Ya sev ya terk et!”
Hazır, şablon sevgiler tüketiyor ve hep aidiyet öğeleri içeren sevgilerin özneleri oluyorlar. Ötekilere ise asla bu dayatma sevgileri reddetmek gibi bir şans tanımıyorlar.
Hâlâ bu toplumun sevgileri, bu ülkenin varoşlarından bulvarlarına bir olağan merasim gibi hep aynı uğultuyla yankılanıyor sanki:
“Seviyoruz laaannn!” Anahtar sözcük: Sevgi, istilanın meşruiyeti; artık bu sözcükten tiksiniyorum! Sarsarak geçiyor bu sevgi, yıkarak, artarak, boğarak! Günbegün meşrulaşan bir “sevgi” bu: Öyle hoyrat ve öyle örseleyici!

Anahtar sözcük: Tiksinti!
Şimdi bir temmuz akşamı, dışarıda güneşin bir güne daha vedasıyla üzerimize kapısı kilitlenen bir cezaevi koğuşunda ter içinde on kişiyiz. Koğuşumuzun kapısının mazgalından, dar pencerelerin demir parmaklıklarından sanki gaipten sesler yankılanıp kulaklarımda uğulduyor; sanki varoşlarından bulvarlarına bütün kentleriyle, kasabalarıyla bir ülke topyekûn üzerime eğilmiş bağırıyor:
“Seviyoruz laaannn!Seviyoruz laaaaaan!”
O an, bir gün yine dışarıda, serviler arasında rüzgârların hafifçe avurtlarımı okşayacağı yıldızı bir yaz gecesi düşüm birden heba oluyor! O an kalbimin sokaklarında kuşlar ölüyor...
Anahtar sözcük “tiksinti” olunca, yüzümü de tiksintiyle buruşturuyorum. Sonra sol cebimdeki kâğıt mendili çıkarıp alnımdaki ter tanelerini boğuntuyla silerek mırıldanıyorum:
“Ben sevmiyorum! Sevmiyorum lan! Siz de beni sevmeyin! Siz, benim sevdiklerimi sevmeyin! Çünkü imha ediyorsunuz!”
Sonra kalemimi yeniden elime alıp sımsıkı kavrayarak, kırarcasına, bağırırcasına yazıyorum:
“Kaçalıım sevgili, bu karanlıkta bir şeyimiz yook bizim...”


Yilmaz Odabasi / Saray Kapalı Cezaevi, Temmuz 1999
__________________
A dream within a dream...

Konu serenadaschizophrana tarafından (15-08-2008 Saat 00:06 ) değiştirilmiştir..
serenadaschizophrana isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsored links

Sponsor Bağlantılar
Alt 15-08-2008, 00:12   #2
 
serenadaschizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 11 2007
Mesajlar: 3.193
Karma gücü: 117 serenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond reputeserenadaschizophrana has a reputation beyond repute




Tuşlar , Düğmeler , Güvercinler

"Acaba diyorum, biz mi onları, yoksa hayatlarımızı bu denli kuşatmış düğmeler ve tuşlar mı bizi yönetiyorlar? Düğmeler ve tuşlar mı insan zekâsının oyuncakları, yoksa insanlar mı kendi ürettikleri bu cihazların tutsakları?Acaba insanlar mı TVleri uzaktan kumanda ediyor, yoksa TVler mi yığınları uzaktan kumanda edip manipüle ederek birer serseme çeviriyor?Acaba yapraklar mı terk ediyor ağaçlarını, yoksa ağaçlar mı yapraklarını?"



Gündelik hayatımızda tuşlarla, düğmelerle ne çok ilişki kuruyoruz; acaba tuşlarla, düğmelerle olduğu kadar insanlarla da aynı yoğunlukta iletişimimiz var mı?

Bunu düşünerek dışarı çıktım... Bu arada tuşlar ve düğmelerle kendi ilişkimi de beş saatliğine izlemeye aldım...
Arabamın kapı kilidinin düğmesine basıp, kapıyı açarak oturdum.Dışarıda sağanak vardı; sileceklerin düğmesini çevirip açtım. Yolda telefonum çaldı ve bir tuşa basarak konuştum. Bir bankamatik kabininin önünde park edip, bankamatiğin tuşlarına basarak para çektim. Yeniden arabaya binip teybin düğmesini açtım. Sonra torpidonun düğmesini açıp bir kaset aldım ve alışveriş yapıp eve döndüm.

TV uzaktan kumandasının tuşlarına basarak haberleri izlemek üzere açtım; haberleri kaçırmıştım; kumandanın tuşuna basıp televizyonu kapattım.Müzik setinin düğmesine basıp açtım; bir CD koydum ve düğmesine basıp aradığım şarkıyı buldum.Sonra bilgisayarın düğmesine basıp açtım; tuşlara basarak bu yazıyı yaz- maya koyuldum. Odanın ışığını söndürüp, masa lambasının düğmesini açtım.

Bir ara kalkıp ocağın düğmesini açarak kahve suyu koydum. Ev telefonum çaldı, faks sinyali istediler ve sinyal için faksın düğmesine bastım.Oturdum ve ilk kez arayan bir okurumun bir mesaj ricasını telefon tuşlarına basarak yazılı bir mesajla yanıtladım. Çalışırken zili bir daha çalmasın diye, tuşlarına dokunarak telefonu yönlendirip kapattım.

Çalışırken zamanın nasıl akıp geçtiğini bilmem... Uyumadan önce yazıcının düğmesine basıp, belki bu yazımın çıktısını aldıktan sonra, kombinin düğmesine basarak duş alacağım. Ama bunları yapmadan önce, kendi kendime bu gece hep, Düğmelere dokunduğumuz kadar insanlara dokunuyor muyuz? diye soracağım. Madem ki halt edip bu konuyu kendime bugünün gündemi yaptım, tabii ki sora cağım!(Neyse ki şimdilik ütünün, elektrik süpürgesinin düğmeleriyle işim yok, ampullerin düğmeleriyle, araç farlarının, saatimin, akvaryum ısıtıcısının düğmeleriyle vb. ile hiç değilse şimdilik- işim yok...)

Kendimi izlemeye aldığım beş saatlik sürede düğmeler ve tuşlarla ahvalim böyleydi; bu sürede bir tek insanın elini bile sıkmamış, bir tek canlıya dokunmamıştım. Bunu fark edince, çaresiz kalkıp çalışma odamda bir çiçeğin yaprağına dokundum(!)

Kaldı ki ben bir kent merkezine on km. uzakta, bir köyde yaşıyordum; buna rağmen tuşlar, düşmeler böyle kuşatmıştı beni de.Sonra kentleri ve dünyayı düşündüm. Şimdi dedim, şimdi: Dünyada milyonlarca insan çamaşır ve bulaşık makinelerinin, saç kurutma makinelerinin düğmeleriyle haşır neşirdir... Şu an dünyada milyonlarca el asansör düğmelerine, milyonlarca el makinelerin düğmelerine dokunuyor, meşrubatlar bile düğmeli kabinelerden içiliyordur.Şimdi yüzbinlerce el elektrikli tıraş makinelerinin düğmelerine, on binlerce el hastanelerin laboratuvar cihazlarının, röntgen, endoskopi cihazlarının, milyonlarca el klima düğmelerinin, on binlerce el matbaa makinelerinin, onbinlercesi de mutfak robotlarının düğmelerine dokunuyordur.

Ajanslarda binlerce el, tuşlarla sonraki sabahın gündemini derlerken, masmavi sularda yatlar ve feribotlar, gökyüzünde uçaklar, jetler düğmelerin iradesiyle yol alıyordur.

Bu soruyu hep kendime mi soracağım; size de soruyorum:

Düğmelere, tuşlara dokunduğunuz kadar insanlara dokunuyor musunuz?Ama uyarmalıyım ki, hemen sokağa çıkıp rastladığınız ilk insana dokunmaya kalkmayın; yanlış anlaşılmamanız için belki bu yazımın bütününü onlara okumanız gerekecek tir; ancak buna zamanınızın kalacağını pek sanmıyorum.

Acaba diyorum, biz mi onları, yoksa hayatlarımızı bu denli kuşatmış düğmeler ve tuşlar mı bizi yönetiyorlar? Düğmeler ve tuşlar mı insan zekâsının oyuncakları, yoksa insanlar mı kendi ürettikleri bu cihazların tutsakları?
Acaba insanlar mı TVleri uzaktan kumanda ediyor, yoksa TVler mi yığınları uzaktan kumanda edip manipüle ederek birer serseme çeviriyor?

Acaba yapraklar mı terk ediyor ağaçlarını, yoksa ağaçlar mı yapraklarını? gibi soru ve çağrışımlarla uyudum.Sonraki sabah uyandığımda, günün ilk kahvesini içerken bilgisayarı açıp bu yazımın notlarına göz attım; sevmediğim yazıları atarım.Bunu atmayacağım, fakat bitmemiş de,diyerek evimin bahçesine çıktım. Güvercinlerim sevinçle hareketlendiler.

Çünkü bahçeye çıkışlarımın, birazdan onlara yemlerini vereceğim anlamına geldiğini artık biliyorlar.Avuçlarımı yem kutusuna uzattığımda, bütün güvercinler aşağıya, önüme tek sıra dizildiler.Beş on yem tanesini beton zemine tuzak olarak atıp bana yaklaşmalarını sağladım; sonra yem dolu sağ avucumu, Ya aç kalırsınız ya da buradan yersiniz dercesine uzattım.Çünkü onlara dokunmak istiyordum, evet, dokunmak!

Avuçlarımdan yemek önce pek işlerine gelmedi; yemlerini yerde yemeyi tercih ettiklerini anlatmak ister gibi birkaç saniye tereddüt ettiler, ama çok geçmeden sağ avucumun ortasına gagalarını uzatarak ve orada geniş bir halka oluşturarak, avucumun içine ulaşamayanlar ise kendilerine yer açabilmek için heyecanla çırpınarak yemlerini yemeye koyuldular...

Ben de parmak uçlarımla onları ürkütmeden boyunlarındaki yumuşak, sıcak tüyleri sevgiyle okşamaya başladığımda, aklım bilgisayarda bu bitmemiş yazımda kalmış olacaktı ki, birden güvercinlere fısıldadım:Hani lan sizin düğmeleriniz, hanimiş tuşlarınız?

O an düğmesiz, tuşsuz bir şeyler bulmanın sevinciyle kendi kendime şaşkın şaşkın gülümsedim. Sonra düşündüm de, milyonlarca insan düğmesiz, tuşsuz yaşayamıyorlardı da, pekâlâ kuşsuz, düşsüz yaşayıp gidiyorlardı işte.Bu yazımı da onlara ithaf etmem gerektiğini düşündüm.

Artık odama dönüp bu yazımı bitirebilirdim.Fakat bitti denince bazen bitmez hiçbir şey, ama işte belki de sadece ben bitirdim...

Antalya, Mart 2001
serenadaschizophrana isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsored links

Cevapla

Seçenekler Arama

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 22:23 .


Gnoxis.com ©2000 - 2008
Powered by vBulletin Version 3.7.2
Ad Management by RedTyger

***NoRa iS WaTcHinG YoU***



*** Gnoxis.com ***

LinkBacks Enabled by vBSEO 3.1.0

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101